“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

KOD 25 OTİZM AHH TAMARA

KOD 25 OTİZM AHH TAMARA

Yorum yapılmamış 447 Görüntülendi

KOD 25 OTİZM AHH TAMARA

“Aşağıdaki tarihlerde belirtilen tüm olaylar, anlatılacak büyük hikâyenin sadece birer yankısıdır. Asıl hikâye ise, 1. kesitten itibaren başlamaktadır.”

25.10.2002

Dilruba, doğum yapmaktan korkuyordu fakat bebeğini kucağına alacağına dair inancı tamdı. Akşama doğru doğum sancıları başladığında, köyde doğum yaptırabilen üç nene evde hazır bulunuyordu. Çünkü Dilruba’dan ve Elif Anne’den iyilik görmüşlerdi. Zaman hızla akıyordu. Gün batımına doğru artık Dilruba, bebeğin doğum kanalına yaklaştığını hissedebiliyordu. Köyün ebelerinin öğretmiş oldukları nefes alıp verme tekniklerini uygularken, bir taraftan da ter içinde her sancıyla beraber inliyor ama pes etmiyordu. Uzun süren sancılı doğum sürecinden sonra bir çığlık sesi duyuldu. Bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Doğumda hazır bulunan herkes birbirlerine dönerek “Maşallah!” demişti. Çünkü bebek tahminlerinden çok iriydi ve çok da güzeldi. Annesine benziyordu.

Doğumdan hemen sonra Dilruba, cılız bir sesle “Ezel Havin’imi göreyim” dedi. O an bebeğin adını vermişti. Ezel; sonsuzluk demekti, başlangıcı olmayan, ebediyet anlamı taşıyordu. Havin ise yaz mevsimi anlamına geliyordu. Bu coğrafyanın sert şartlarının sonunu getireceğinin farkındaydı; belki de bu yüzden kızına “ebedi yaz” anlamına gelen Ezel Havin adını vermişti. Kim bilir, belki de kızı kendisiyle aynı kaderi yaşamasın diye koymuştu. Elif Anne, bebeği alıp annesinin kucağına bıraktı. Sanki bebek annesine kavuşmuş ve bundan sonra ayrılmak istememiş gibi minik elleriyle annesinin saçını tuttu. Koynunda hiç ağlamadan, hiç hareket etmeden öylesine bekledi. Kocaman gözleriyle annesinin göğsünde parlayan ter damlasına takılı kaldı. Dilruba, bebeğin yüzünü göremiyordu. Gözleri kararmıştı. Ama o an sanki cenneti yaşıyormuş gibi hissediyordu. Çocuğu kucağındaydı, artık kokusunu alabiliyordu ve mutluydu. O an sanki bu coğrafya imkânsızlıklarına rağmen cennete dönüşmüştü. Bu mutluluk uzun sürmedi. Dilruba’nın doğum sonrası başlayan kanaması durmuyordu. Teni hızlıca solmaya başladı, yüzü beyazlayıp, eli kolu güçten düştü. Gözlerindeki karartının sebebi de buydu. Acı çekmiyordu ama kendisini büyük bir boşluğun içerisinde hissediyordu. İstemsizce kapanan göz kapaklarını tekrar açmaya çalıştı. Var gücüyle boynunu hafifçe yana eğerek Ezel Havin’e baktı. Saçlarından öptü. Belli ki yüzünü öpecek kadar eğilmeye gücü yetmemişti. Ezel Havin’in kocaman gözlerine bakıp durdu. Sanki kızına bir şeyler diyecek gibi bakıyordu ama konuşmaya gücü yetmiyordu. Gözlerinden bir damla yaş, yastığa doğru aktı ve bakışları dona kaldı. Zaman, Dilruba için tekrar durmuştu. Elif Anne hızlıca bebeği geri alarak ebeye uzattı. Bebeği aldığında bir tutam saç Ezel Havin’in parmakları arasında kalmıştı. Sanki “Beni annemden ayırmayın” der gibi annesinin saçlarını sıkıca tutmuştu.

“İmkânsızlık nedir? Kime göre neye göre imkânsız? Bu doğum bir hastanede sağlık personelinin olduğu bir ortamda gerçekleşmiş olsaydı, belki de bu imkânsızlık küçük bir müdahale ve bir flakon uterotonik ile imkânlı hale gelebilecekti.”

Eldeki bütün uğraşlara rağmen kanama durmuyordu. Dilruba kendinden geçmişti. Bir taraftan köy ebeleri Dilruba’yı kurtarmaya çalışırken, bir taraftan da kulaklarında Ezel Havin’in ağlama sesiyle tüyleri diken diken oluyordu. “Annemi kurtarın!” der gibi ağlıyordu. Güneş, dağların tepesindeki ufuk çizgisinde turuncu ve mor tonlarıyla hüzünle batıp gidiyordu. Sanki güneşle beraber hareket ediyordu. Güneşin batışı gibi o da zamanını doldurmuş bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. O da güneş gibi hızlıca renk değiştirerek gidiyordu. Belki de bu doğum farklı bir coğrafyada gerçekleşmiş olsaydı, ölümle sonuçlanmazdı. Ya da bir sağlık personeli olmuş olsaydı, ilaçla rahim kasılmasını artırarak kanamayı durdurabilirdi. Elif Anne’nin, Deniz’in, Dilruba’nın, Ezel Havin’in kaderlerini belki de bambaşka bir yola sokardı.

İmkânsızlıklar içerisindeki imkânlar fayda vermemişti. Elif Anne, Dilruba’nın açık kalan gözlerini kanlı elleriyle kapattı. Yavaşça çömelerek dizlerinin üzerine çöktü. Başını kanlı bezlerin üstüne bırakıp hıçkırarak ağladı.

Dalkırmaz köyünün bulunduğu coğrafya, Elif Anne’nin bir hayat dalını daha kesmişti. Sanki onun için güneş bir daha doğmayacaktı.

Acı haber tez duyuldu. Köy halkı, gün batımıyla yasa boğuldu. Dilruba’nın ölümü herkesi derinden sarstı. Sanki köyde esen rüzgâr bile hüzünlüydü. Her zamanki gibi ağaçların dallarını hışırdatarak esmiyordu. Güneş, ertesi gün belki tekrar doğacaktı ama insanların yüreklerini tekrar ısıtabilecek miydi?

“Telefon görüşmelerinin bile aylarca kesildiği bir coğrafya, kader midir bilemem ama coğrafya, merhametsizdir. Acıların bile acılara karşı hüzünlendiği bir yer, bırakın insanlara, ot ve hayvanlar için bile yaşam yeri olmamalıdır. Dünya, asla güzel yürekli insanların yaşam alanı olmamalıdır.”

.

.

.

16.07.2003

Mezarlık, köyün hemen girişindeydi. Deniz’in içinde olduğu araba artık mezarlıktan görülebiliyordu. Ezel Havin’in yaşı çok küçük olduğu için mezarlıktaki kalabalığa anlam veremiyordu. Köydeki çocuklar “Ezel’in babası geliyor!” diye aralarında konuşurken bu durum sadece onun dikkatini çekmişti. Sanki sadece ona ait olan bir şey geliyor diye düşünmüştü.

Uzaktan mahşeri kalabalığı gören Deniz, muhtara dönerek,

Deniz: Ölen kim? Mezarlığı hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Belli ki çok seveni var.

Muhtar sustu, annendir diyemedi.

Deniz: Mezarlıkta dur. Biz de dua edelim. Ölenlerin yakınlarına başsağlığı dileyelim.

Ölenin kendi annesi olduğunu ve bebeğinin de annesiz kaldığını bilmiyordu. Araba, kalabalığı yararak imamın ve tabutun olduğu alana yaklaştı. Deniz, arabadan inip imama doğru yürüdü. Ezel Havin, ilk defa babasını görüyordu. Küçücük yüreğinde tuhaf ve anlamlandıramadığı bir duygu oluşmuştu. İmam ise Bakara Suresi’nin 155-157. ayetlerini okumaya başlamıştı.

 “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler. İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır”.

Deniz, tabutun üzerinde duran annesine ait yeşil eşarbı ve babasından kalma yeşil örtüyü anında tanıdı. Babasının vefatında da annesi bu yeşil örtüyü tabutun üzerine sermişti. Titreyen adımlarla tabuta yaklaştı, yavaşça dizlerinin üzerine çöktü, ona sımsıkı sarılarak öptü. Boğazı dolu sesi ağlamaklıydı.

“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Şüphesiz biz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz) dedi. Gözlerinden dökülen yaşlar, yeşil örtünün üzerine süzüldü. Bir müddet sonra muhtar koluna girerek onu ayağa kaldırdı. Köylüler tabutu mezara yerleştirip üzerine toprak attılar. Kısa bir süre sonra defin işlemi tamamlanmıştı. Deniz, artık ayakta duracak gücü kendinde bulmuyordu. Annesinin mezarına yapışık olan mezar taşına sırtını dayayıp oturdu. Bir müddet bekledi. Gözleri, kalabalığın içinde Dilruba’yı arıyordu. Sırtını dayadığı mezarın Dilruba’ya ait olduğunu nereden bilebilirdi ki? Muhtara dönerek,

“Dilruba’yı göremiyorum. O nerede, neden annemin cenazesine gelmemiş?” diye sordu.

Muhtar, gözleriyle Deniz’in sırtını dayadığı mezarı işaret ederek, “Annen onu yalnız bırakmadı,” dedi. Deniz, yüzünü hafifçe mezara çevirdi. Üstündeki kurumuş ters laleleri gördü. Dilruba’nın ters laleleri sevdiğini biliyordu. Meğer annesinden önce ölmüş… Deniz, hayatında ilk kez bu kadar çaresiz kalmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu. Gerçi bir şey yapmaya da artık gücü kalmamıştı. Bedeni başını taşıyamıyordu. Başı yana düşüp mezar taşına dayandı. Göz kapakları ağırlaştı, istemsizce kapandı. Elleri yana düştü. Mezarlıkta hazır bulunan tüm kalabalığı derin bir ölüm sessizliği sardı. Bu acı karşısında ne söyleyebileceklerini, ne yapabileceklerini bilmiyorlardı. Toprak üstündekiler, toprak altındakilerden daha sessiz ve çaresizdi.

Ezel Havin, küçük adımlarla muhtarın yanına yanaşarak, muhtarın parmağını küçücük elleriyle tuttu. Deniz’e doğru muhtarın kolunu çekti. Tüm köylü acı karşısında donup kalmışken, minik serçe ne yapması gerektiğini biliyor gibi davranıyordu. Muhtar anlamıştı. Ezel Havin’i Deniz’in yanına götürerek, Havin’ in ellerini Deniz’in ellerinin üzerine bıraktı.

Deniz, o küçücük ellerin sıcaklığını yüreğinde hissetti. Göz kapaklarını hafifçe kaldırarak çocuğa baktı. Sanki Dilruba küçülmüş de yanına bırakılmış gibiydi. Gözleri Dilruba’nın gözleri gibi kocamandı. Yüzü, Dilruba’yı anımsatıyordu. Yüreğine bu sıcaklığı verenin kendi çocuğu olduğunu anlamıştı. Kollarını açıp çocuğu göğsüne bastırdı ve uzun uzun sarıldı. Sonra kızının başından öpüp kokladı. Gözyaşları çocuğun saçlarına dökülüyordu. Bu seferki gözyaşları mutluluktan mıydı, bilemiyordu. Ama acıları yavaş yavaş hafifliyordu. İki eliyle çocuğun yüzünü tutarak eğilip yanağını öptü, sonra çocuğu kucağına aldı ve tekrar sarıldı.

Değişik bir duyguydu. Zaman, sanki tekrar akmaya başlamıştı çünkü zamanın akışını hissedebiliyordu. Ezel Havin, ellerini babasının ceketinin içerisine koydu. Deniz, kızının üşüdüğünün farkına vardı. Kalkıp gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Ama ne ayakları ne de yüreği buna müsaade ediyordu. Muhtar yavaşça Deniz’in omuzlarına dokundu.

Kalk gidelim, köylü de dağılabilsin, Ezel Havin de ıslandı, üşüyor. Dilruba burada olsaydı bu duruma üzülürdü”.

Deniz, iki mezar arasında duruyordu. Kollarını açarak iki mezar taşına sardı, bir müddet öylece bekledi. Sonra iki mezar taşından da destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. Dengesi bozulup düşecek gibi olduğunda Muhtar kolundan tuttu, toparlandı. Kızını kucağına alarak yürümeye başladı. Mezarlık girişinde tekrar geriye dönüp ikisinin mezarına baktı.  Titrek bir ses tonuyla “Artık kolum kanadım yok muhtar,” dedi.

20 Nisan 2025

Askerliğini bitirip Van’a geri döndüğünde, takvim yaprakları bir hayli yol almıştı. Ama yüreğinde hissettiği duygular hala çok tazeydi. En son Ezel Havin’i gördüğünden beri neredeyse tam üç yıl geçmişti. Servet’in aklında, kalbinde tek bir düşünce vardı: Akdamar Adası’ndaki Badem Festivali ve belki orada tekrar görme ümidi.

Festival için belirlenen gün geldi çattı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi hissediyordu. Heyecanla en önde vapura bindi. Gözlerinde sadece Ezel’in hayali vardı. Vapur Akdamar Adası’nın iskelesine yanaştı. Servet, adaya indi ama bu kez adanın o büyüleyici güzelliğini gezmek aklına bile gelmiyordu. Gözleri, tek bir noktaya odaklanmıştı: Vapurun ziyaretçileri indirip bindirdiği yere. Çünkü biliyordu ki, o adadan Ezel’e ulaşmanın tek yolu buydu; Ya Ezel buraya gelip adaya gezecekti ya da buraya gelip adadan uzaklaşacaktı. Üç yıl önce uzaklaşıp kaybolduğu gibi. Kısacası Servet’in bütün umudu o vapur iskelesindeydi.

Saatler akıp gitti, vapur adaya defalarca yanaşıp uzaklaştı. Her seferinde inenlere umutla baktı, binenleri hüzünle izledi. Ezel’i bir türlü görmedi. Son yolcular da adadan ayrılıp Van’a doğru giderken, Servet hâlâ iskelede, taş kesilmiş bir heykel gibi duruyordu. Artık ne bir umut kırıntısı vardı ne de bekleyişin o tatlı heyecanı. Sadece göğsünde tarifsiz bir ağırlık, ruhunda kapanmaz bir yara. Ezel gelmemişti. Ne gezmeye, ne de uzaklaşmaya… Sadece o sessiz, hayali bir yoklukla orada duruyordu. Ve Servet, adanın kıyısında, kalbindeki Ezel’i bir daha hiç görmeyeceğini acı bir gerçeklikle anladı. Bir zamanlar umutla çarpan kalbi şimdi ağır bir taş gibi göğsüne oturmuştu.

Servet, adadan ayrılmak için son vapura bindi ve Van’a doğru yola çıktı. Akdamar’dan dönüş yolu, Servet için bir kâbusa dönüştü. Zihni hâlâ Ezel’in hayaliyle meşguldü; adada onu görememenin verdiği o derin sızı, direksiyon başındaki tüm dikkatini alıp götürmüştü. Gözlerinin önünden Ezel’in yüzü bir an olsun ayrılmıyor, kalbindeki boşluk adadan uzaklaştıkça biraz daha büyüyordu. İşte tam da bu dalgınlık anında, araç yoldan çıktı. Araç, metalin burkulma sesiyle birlikte şarampole yuvarlandığında, camların kırılma sesiyle birlikte her şey karardı. Gözlerini açtığında, başında tarifsiz bir sızı vardı. Yoldan geçen diğer sürücüler kazayı görmüş 112’yi aramışlardı. Kısa bir sürede ambulans ile hastaneye ulaştırıldı. Her yeri yara bere içerisindeydi. Şuuru bulanıktı. Tek hissettiği şey başında müthiş acıydı. Bir de üzerine eğilen bir çift el. Yüzündeki kanları nazikçe siliyordu. Kanları silen kişi Zerya’ydı, Ezel’in en yakın arkadaşı. Kanlı yüzünü sildikçe Servetin yüzü belirginleşiyordu. Yüzü belirginleştikçe Zerya’nın yüzünde şaşkınlık oluşuyordu.

Zerya, şaşkınlıkla kendi kendine fısıldadı: “Bu o çocuk olmalı, Ezel’i aramam lazım!” Bir süre sonra, acil servisin kapısından koşar adımlarla ve telaşlı bir halde Ezel Havin belirdi. Sedyede kanlar içindeki Servet’i gördüğünde yüzü bembeyaz oldu, gözleri dehşetle büyüdü. O sıra doktorlar onu tomografiye götürmek için hazırlanıyorlardı. Ezel bir an bile tereddüt etmeden eğildi, Servet’in sedyeden sarkan soğuk ve kanlı elini sımsıkı tuttu. Servet, başının zonklayan ağrısına rağmen, elini tutan o narin ellere baktı. Başını sedyeden zorlanarak kaldırıp elini tutan kişiye bakmaya çalıştı. Bulanıklaşan görüşü netleşirken, karşısında duran Ezel’in gözleriyle karşılaştı. Yıllardır hayalini kurduğu o gözler, şimdi yaşlarla doluydu, acı ve şefkatle bakıyordu. O an, Akdamar’da yaşayamadığı kavuşma, en acı tesadüflerle hastane koridorunda oluyordu. Kader, en umulmadık anda, en keskin okla, onları yeniden karşılaştırmıştı. İkisinin yüreğinde sanki zamanın perdesi aralanmış, bir rüya gerçeğe dönüşmüş gibiydi. Acil servisteki telaşlı kalabalık erimişti, sesler susmuş, dünya bir anlığına sadece ikisine ait bir sahneye dönüşmüştü.

25 Ekim 2050

Her ayın yirmi beşi geldiğinde, aldığı psikolojik desteklere rağmen Ezel Havin’in yüreğinde bir fırtına kopardı. Önce küçük bir sızıyla başlayan bu fırtına, sessizce tüm benliğine yayılırdı. İçindeki ışık, karanlık bir kuyunun dibinde kaybolup giderken, yüzüne sessiz bir yas oturur, onu içten içe tüketirdi. Hastanenin nöbet çizelgesinde 25 rakamını gördüğünde, eli titrerdi. Adını ya bir gün öncesine ya da bir gün sonrasına kaydırırdı. Çünkü yirmi beş- onun için bir sayı değildi. Bir Azrail’di, bir mezar taşıydı, bir takvim yaprağında asılı kalmış matemdi. O gün, bir hayatın sonu, bir diğerinin çürümeye yüz tutmuş başlangıcıydı. Ayın yirmi beşinde dedesi ile anneannesini heyelanda kaybetmişti.  Eşini de ayın yirmi beşinde yitirmişti, oğlu Baran’ın epilepsi nöbetlerinin süresi de yirmi beş saniyeydi. Çocukluk arkadaşı Hatice’yi, plaka kodu 25 olan Erzurum’da toprağa vermişti. Servet de aynı şehirde, aynı rakamın gölgesinde gözlerini hayata kapatmıştı. Her şey, bu uğursuz sayı etrafında dönüyordu.

Kader, sayılarla oynuyordu ve Ezel’in kaderini matematiksel bir yazgıyla çiziyordu. Bunun farkında olan Ezel, nöbetini o ay bir gün öne çekerek yirmi dördüne aldı. O gün her şey sakindi; ne acil vakalar, ne de yitip giden hayatlar vardı. Sanki zaman, Ezel’e bir nefeslik ara vermişti. Nöbeti bittiğinde, gün doğmuştu ama Ezel’in için hiç aydınlanmamıştı. Çünkü takvim ayın 25’ini gösteriyordu.

 Eve doğru yürürken ayakları kaldırıma değil, yılların yorgunluğuna basıyordu. “Yirmi beş,” artık onun ruhuna mühürlenmişti. Bu bir yara değil, adeta bir iç kanama gibiydi; sessiz ama korkutucu. Bu yüzden hiçbir yere uğramak istemiyordu, hatta zamanı bile hatırlamak istemiyordu, sanki saatler bile ona ihanet edebilirdi. Tek başına uzun bir yürüyüşten sonra evine vardığında, kapıda onu Baran bekliyordu. Oğlunun gözleri de yorgundu, gecenin karanlığı gibi kederle doluydu. Birbirlerini görünce hiç konuşmadılar. O anki suskunluk, en güçlü sözcüklere dönüştü. Birbirlerine uzun ve sıkıca sarıldılar, sanki yüreklerindeki kırık yerlerinden birbirlerine tutunuyorlardı. Daha sonra yatak odasına doğru yürüdüler. Odanın kapısını Ezel araladığında, Baran’ın gözleri duvardaki Kuran’a takıldı.

“Anne, neden hep cebindeki Kuran’ı okuyorsun? Babamın duvarda duran Kuran’ını hiç okumuyorsun…”

Ezel bir an donakaldı. İçinde gömülü acılar yeniden kıpırdandı. Boğazı düğümlendi. Gözleriyle cevap vermeye çalıştı sonra neredeyse bir iniltiyle konuştu:

“Al getir oğlum… Bugün birlikte okuyalım.”

Baran, elindeki sonsuzluk küpünü annesine uzattı, ardından duvarda asılı olan Kuran’ı aldı. Kutsal kitabı annesine uzatırken, Ezel de aynı anda Baran’ın avucuna küpünü geri bıraktı. Kitabın kapağını usulca açtı. Sayfalar, yılların kokusunu taşıyordu. İpek ayraç, Bakara Suresi’nin 156. ve 157. ayetlerinde durmuştu. Servet’in kalemle altını çizdiği o ayetlerde:

“Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinin lütuf ve rahmeti bunlar içindir. Doğru yola erenler işte onlardır.”

Ezel’in elleri titredi. Bu, Servet’in yıllar önce son okuduğu satırlardı. Gözleri doldu. Oğlunun gözlerinden de yaşlar süzüldü.  Anne-oğul aralarındaki boşluktan sessiz bir hüzün ve dua yükseldi. Ve sonra, o derin hüzün bir anda garip bir huzura dönüştü. Hiçbir şey konuşmadan yan yana uzandılar. İkisi de gece uyuyamamışlardı. Yorgundular. Bu yüzden kısa süre sonra uykuya daldılar.

Vakit, öğleden sonrasını gösteriyordu. Saat, 13.25’i gösterdiğinde Van’ın sakinliğine bir anda büyük bir uğultu karıştı. Yerin kalbi çatlamış, altından gelen o korkunç sarsıntı, her şeyi yerle bir etmeye başlamıştı. Ezel, ilk sarsıntıyla birlikte yatağından fırlamadan, hemen yanında uyuyan oğlu Baran’ın elini sıkıca tuttu. İkisi de aynı panikle yataktan atlayıp, salona doğru koşmaya başladılar. Kurtuluşa giden yol, o birkaç adımlık mesafedeydi. Ama o birkaç adımı atmak hiç de kolay değildi. Salona girmeden, ev başlarına yıkılmaya başladı. Eski ev sahibi, bodrum katına otopark yeri açmak için kestiği bir kolonun, bu duruma sebep olduğunu bilmiyorlardı. Ezel ve Baran’ın arasına kocaman bir kiriş düşmüştü. Ortalık, bir anda zifiri bir karanlığa bürünmüştü ve nefes almak bile zorlaşmıştı. Ezel’in gözleri, o tozlu ve karanlık ortamda kendisini sırıtan parlak bir cisme takıldı. Bu, Baran’ın yanında hiç ayırmadığı sonsuzluk küpüydü. Küp, kolonun dibindeki küçük bir boşlukta, sıkışıp kalmıştı. Elini uzattı, o küpü almak istedi. Ama küp sıkışmıştı. Var gücüyle küpü çekmeye çalışırken küp parmaklarının arasında dağıldı. Küpü oluşturan parçaları teker teker o boşluktan çıkarınca, bambaşka bir boşluk belirdi. Ve o boşluktan, Baran’ın masum gözleri göründü. İkisinin de yüzü tozla kaplıydı. Anne ve oğul, artık göz gözeydi. Konuşmak istediler, ama ne Ezel’in ne de Baran’ın bedeni konuşmaya yetecek kadar güçlüydü. Bu görüntü karşısında sesleri boğazlarında düğümlenmişti. Sadece bakıştılar. Sanki annenin gözleri, “Korkma oğlum, ben buradayım,” derken, oğlunun gözleri ise “Senden ayrılmak istemiyorum anne,” diyordu. Ezel’in bir damla gözyaşı sol yanağına doğru süzülürken, Baran’ın gözyaşı da sağ yanağına doğru aktı. Zaman durmuştu. Yorgunluk, hüzün ve tarifsiz bir huzur, aynı bedende birleşmişti. Yıllar önce içine doğan ses “Bir gün, birlikte gideceksiniz bu hayattan. Ne erken ne geç, tam zamanında” yine kendisini hissettirmişti. Ama bu sefer farklıydı. Sanki zaman bu zamanı işaret ediyordu. Birkaç saniye sonra ikisi de aynı anda, birbirlerine son kez bakarak ağırlaşan göz kapaklarını istemsizce kapattılar. Uyku ile ölüm arasındaki o belirsiz çizgide, birlikte, sessizliğe daldılar.

“Tüm bu olaylar, anlatılacak büyük hikâyenin sadece birer yankısıydı. Asıl hikâye ise, şimdi başlıyor.”

 1. KESİT

Yaralı Ruhun Uyanışı

Dilruba, on sekizine yeni bastığı o yıl, yalnızca yoksulluğun değil, bir yetimliğin de pençesindeydi. Ailesi, 25 Nisan akşamı sağanak bir yağmurun ortasında hayvanlarını korurken bir heyelanın altında kalmış, toprak onları bu dünyada sonsuz bir uykuya yatırmıştı. Artık amcasının çatısı altındaydı. Gündüzleri yengesinin dilden dökülen her acı söz bir kılıç gibi kalbini kesiyor, geceleri ise odasının dört duvarı, anne ve babasının yokluğuyla daha da daralıyordu. Sanki bir insan, bir diğerine verilebilecek en büyük cezaya mahkûm edilmişti; derin bir özlem, bitmeyen bir hüzün ve kimsesiz bir yalnızlık. Yoksa bu, Yaradan’ın ona verdiği en ağır sınav mıydı?

Aynaya bakmaya bile çekiniyordu. Her defasında ona babasının “zeytin gözlüm” diye seslendiği o kocaman, simsiyah gözler bakıyordu. Bu gözleri görmek, babasının sıcak sesini bir kez daha hatırlatıyor, yüreğini derinden sarsıyordu. Ailesi yanındayken hayalleri köye sığmayacak kadar büyüktü; annesi, “Sen okuyup doktor olacaksın, benim diz ağrılarımı dindireceksin,” derdi. Ancak liseden mezun olup tıp fakültesine adım atamadan gelen ölüm, annesinin diz ağrılarını sonsuza dek dindirmişti. O ağrılar şimdi, yüz misline dönüşerek Dilruba’nın yüreğinde vücut bulmuştu. Bu tarifsiz acı, onun okuma hevesini de alıp götürmüş, hayata dair tüm beklentilerini dondurmuştu. Ne güzellik kavramı onun için bir anlam ifade ediyordu ne de gelecek kaygısı bir boşluk yaratıyordu. İçini dolduran tek şey hüzün ve özlemdi. Bu boşluğu amcasının ya da yengesinin sevgisi değil, hiçbir şey dolduramazdı.

Dilruba’nın amcasının evine yakın bir yerde, Elif Anne adında yaşlı bir kadın yaşıyordu. Elif Anne’nin tek çocuğu olan Deniz, adını deniz mavisi gözlerinden almıştı. Annesinin gözbebeği ve hayatının anlamıydı. Askerlik yoklaması yapılmış, gitmek için gün sayıyordu. Ancak yaşlı annesini geride yalnız bırakacak olmak, yüreğine bir korku salıyordu. Elif Anne de oğlundan ayrılacak olmanın hüznüyle doluydu. Bekâr olan ve askere gidecek oğlunu düşündükçe gözleri sık sık nemleniyordu. Anıları zihninde canlandığında, “Ne çabuk geçti zaman, daha oğlum çok küçüktü,” diye hayıflanıyordu. Yine de oğlunun vatani görevini gururla yapacağına olan inancı tamdı.

Elif Anne, köyde dik duruşu ve sözünü sakınmamasıyla tanınıyordu. Mazlum olanların annesi, haksızlığa uğrayanların ilk sığınağıydı. Çevresine huzur ve güven yayan bir enerjiye sahipti, bu yüzden ona “hanım ağa” derlerdi. Yaşlanan bedenine rağmen bütün gününü tarlasında ve hayvanlarının başında geçirirdi. Deniz ise annesinin kolu kanadı, yaşam kaynağıydı. Köyde sevilen bir gençti. Zengin olmasalar da, annesi tandırda ekmek pişirdikçe Deniz, kucağını sıcak ekmeklerle doldurur, yaşlılara, kimsesizlere ve fakirlere dağıtırdı. İyilikleri sadece ekmek dağıtmakla sınırlı değildi; bazen başkasının tarlasında, bazen ahırında karşılık beklemeden çalışırdı. O, Kur’an-ı Kerim’in İnsan Suresi’ndeki o ayetleri adeta iliklerine kadar yaşıyordu:

“Onlar, kendileri (yemek) istedikleri halde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram ederler. (Ve şöyle derler) ‘Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.’”

 Dilruba’nın yengesinin adı Melek’ti. Bir insan ancak bu kadar isminden uzak ve tezat bir karakter sergileyebilirdi. Köydeki çocuklar onu yolda görünce yollarını değiştirirlerdi. Kendi aralarında ona “zebani kemik kıran” lakabı takmışlardı. Bu lakabı, kızıyla kavga eden bir çocuğu yakalayıp kolunu kırdığı için almıştı. Melek, Dilruba’dan hiç hoşlanmıyordu. Çünkü hem kızından daha güzeldi hem de tüm köylü Dilruba’yı daha çok seviyordu. Onun evde oluşu, kızının kıskançlık krizlerine girmesine yetiyordu. Anne-kız, eve gelen misafirlerin onunla konuşmalarını bile kıskanırlardı. Dilruba’nın küçücük bedenini kocaman evlerine sığdıramıyorlardı. Maalesef sığınabileceği başka limanı da yoktu.

Elif Anne’nin yüreği bir yandan evladının vatani görevini yapacak olmasının gururunu taşırken, diğer yandan ondan ayrı kalacak olmanın hüznüyle dolup taşıyordu. Bir yandan komşularını selde kaybetmenin acısını yaşarken, diğer yanda da geride bıraktıkları kızları Dilruba’nın maruz kaldığı çileli hayatı düşünüp hüzünleniyor, ağlıyordu. Elinden ne gelebilirdi, ne yapabilirdi? Oysaki bu yaşına kadar ölüm hariç her zorluğun üstesinden gelmeyi başarmıştı. Çaresizliğin geçici bir durum olduğuna inancı tamdı. Onun için bir umut her zaman vardı ama bu umut neydi?

İçinde bulunduğu bu duruma çözüm yolu bulmak için derin derin düşünürken, dışarıdan duyulan bir çocuğun kahkahası onda bir çıkış kapısı aralamıştı. Yaratan, bir çocuk kahkahasından bile umut yeşertmeye kadirdi. Bir kahkaha, bir kalpten bir kalbe yol açabiliyor, zamanın bile iyileştirmeyi unuttuğu yarayı sarabiliyordu. Elif Anne, yüreğinde oluşan bu çıkış kapısını tartıp biçmeden bu hediyeyi kabul etmişti. Hemen oğlu Deniz’e dönerek:

“Oğlum, sana köyden bir kız isteyelim. Hem ben çok yaşlandım hem de yaşıtların çoktan evlendi.”

Deniz: Anne, biliyorsun önümüzdeki ay askere gideceğim. Gidip geleyim, dönüşte bakarız.

Elif Anne: Oğlum, askerden gelene kadar ya geç olsa? Senin mürüvvetini görmeden ya ölsem, üzülmez misin?

Deniz, ölmüş olan babasının duvardaki asılı fotoğrafına bakarak derinden bir “ah” çekti. Annesinin yalnızlığını yeniden hatırladı. Bu yalnızlık, askere gittiğinde büsbütün artacaktı. Üstelik köyde yaşıtları çoktan evlenmişti. Deniz, Dilruba’dan uzun süredir hoşlanıyordu ama bu duygusunu ne Dilruba’yla ne de annesiyle paylaşmıştı. Gerçi Dilruba’yı düşünürken de çekiniyordu. “Ya beni kabul etmezse?” diye. Bu korku, duygularını baskılamasına yetiyordu bile. Bir müddet durdu, sonra içinden haykırarak “Dilruba’yı istersen evet, rızam var!” dememek için kendini sıktı, utandı, sustu. Sonra annesine dönerek:

“Sen bilirsin, ben yokken sizin için de bir yoldaş olur. Benim de gözüm arkada kalmaz.”

Elif Anne, “Oğlum, bir sevdiğin var mı?” diye sorduğunda Deniz, Dilruba ismini söylememek için kendini zor tuttu. İlk defa annesine yalan söyleyerek, “Yok,” dedi. Bir yandan da “Keşke Dilruba deseydim, niye diyemedim?” diye içinden hayıflandı. Annesinin ağzından başka bir gelin adayı çıksa ne yaparım diye düşünüp korktu. Bir taraftan da Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban edeceği gibi ecelini sabırla bekledi.

Elif Anne: Rahmetli Yusuf’un kızı Dilruba’ya ne dersin?” dedi. “Ailesinin ölümünden sonra büsbütün o da yapayalnız kaldı. Üstelik yengesinin evinde hiç mutlu değil.

Bu sözler sanki Deniz’in bütün korkularını süpürmüştü. Yüreğine su serpilmişti. Artık gözlerinin içi gülüyordu. Yüreği öylesine mutlulukla dolmuştu ki yerinde duramıyordu. Gülümseyerek “Sen bilirsin anne,” dedi. Bir taraftan da “Ya kız beni kabul etmezse?” diye düşünmeden de duramıyordu.

Elif Anne, yerinden sevinçle kalkarak Melek Teyze’nin evine doğru hızlıca ilerledi. Sanki bu anın bozulmaması için acele ediyordu. Kalbi ile adımları yarış halindeydi. Ayakları kalp atımlarına yetişemiyor ama geride de kalmıyordu. İki evin arasındaki kısacık yol bitmek bilmiyordu. Bir an önce isteyeyim diye yüreği bir kuşun yüreği gibi sıcacıktı ve hızla atıyordu. Sevinçten dolayı ayakları yaşlanan bedenini hissetmiyordu. Vardığında yorulduğunu hissetti, duvara yaslanarak destek aldı. Nefes nefeseydi. Aralıksız üç defa kapıyı tıkladı. Kapıyı Dilruba açtı ve zaman durmuştu. Elif Anne, Dilruba’nın gözlerine bakarak hiçbir şey demeden kollarını açıp sıkıca sarıldı. Dilruba bu sarılmayı, bu sıcaklığı, bu samimiyeti ailesinin ölümünden beri hissetmemişti. O da hiçbir şey demeden Elif Anne’ye sarıldı. Çünkü onda annesinin kokusunu hissetmişti ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Onun ağlaması, Elif Anne’nin sevincini ve mutluluğunu gözyaşlarına çevirdi. Artık tek kelime etmeden hep beraber hıçkırarak ağlıyorlardı. Ağlama sesiyle kapıya Dilruba’nın yengesi Melek geldi.

Melek: Hayırdır Elif Anne, ne oldu, niye ağlıyorsunuz?

Elif Anne, Dilruba’nın samimi duruşunu iliklerine kadar hissettiğinden olsa gerek, ona hiç danışmadan, fikrini almadan, sanki kız kabul etmiş gibi davranarak Melek Hanım’a dönüp, “Dilruba’yı oğlum Deniz’e istiyorum,” dedi. Bu sözleri duyunca Dilruba gülümsedi. Anne ile babasının ölümünden beri ilk defa gamzeleri belirdi. Utanarak ayakuçlarına bakmaya başladı. Elleriyle gözyaşlarını silip yengesinin bu soruya karşı nasıl bir cevap vereceğini bekledi. İçinden, “Ya hayır dese ne yaparım?” diye geçirdi. Çünkü Elif Anne’nin yaklaşımında ailesinin sıcaklığını hissediyordu.

Ailesinin ölümünden çok öncesinde de Deniz’le bakışıyorlardı. Ancak ikisi de birbirlerine duydukları sevgiyi sözcüklere döküp itiraf etmekten çekiniyorlardı. Ne zaman göz göze gelseler, içlerinde bir utanma duygusu ve peşinden bir hüzün oluşurdu. Dilruba, her cuma Deniz’in ailesine sıcak ekmek getirmesini dört gözle bekliyordu. Üç saniye kadar kısa sürse de Deniz ile göz göze gelmesi tüm haftasını güzelleştirebiliyordu.

Melek, Dilruba’ya fikrini hiç sormadan, sanki ondan kurtulmak düşüncesiyle, “Hemen düğün yapalım, Deniz askere gitmeden olacaksa olsun,” dedi.

Dilruba ile Elif Anne birbirlerine bakarak hafiften gülümsediler. Yılların yükü üzerlerinden bir anda inmiş gibi hafiflediler. Dilekleri, beklentilerinden daha hızlı gerçekleşiyordu. Bu mutlu an, Dilruba için üç beş dakika sürdü. Sonra yerini mutluluk ile çaresizlik arasında bir duyguya bıraktı. Çünkü çeyizi yoktu, annesi yoktu, babası yoktu. Kısacası Elif Anne ve Deniz’den başka hiçbir değerli varlığı yoktu. Bu yokluk onda yoğun bir stres kaynağı oluşturdu. Elif Anne bu durumun farkında olduğu için, “Tüm düğün masraflarını ve gelinimin çeyizini ben karşılamak istiyorum, neticede oğlumdan başka mal bırakacağım kimsem yok, bizim de kimsemiz yok,” dedi. Bu sözler Elif Anne’nin yüceliğini bir kez daha göstermişti.

“Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” atasözü kendisini göstermeye başlamıştı. Dilruba tüm köylü tarafından sevildiği için, düğün öncesi köydeki çoğu genç kız kendi çeyizlerinden birer parçayı hediye ettiler. Üç gün içerisinde isteme, nişan ve kına yaptılar. Düğün günü Melek’in kızı Suzan hariç herkes mutlu bir şekilde gülümseyip eğleniyordu. Çünkü Suzan, Dilruba’yı kıskanıyordu. Deniz’i daha çok kendine yakıştırıyordu. Ama bu durumu babasının korkusundan dolayı annesine bile söylememişti. Duygularını gizliyor, duygularını gizledikçe nefreti artıyordu.

Düğün sabahı Dilruba’nın gözleri doldu. Anne ile babasının onu gelinlik içinde göremeyişi, acısını yüreğinde tekrar körüklemişti. Örtünün altında sessizce gözlerinden yaşlar aktı. Yanı başında hiç ayrılmayan Elif Anne de Dilruba’nın ağlayışını fark edince o da gözyaşlarını tutamadı. Bu durumu gören Deniz, ikisine yanaşarak durumu anlamaya çalıştı. Dilruba, Deniz’in gelişiyle gözyaşlarını silerek derin bir nefes alıp, elini tutarak, “DÜNYAM, BENİ HİÇ YALNIZ BIRAKMA!” dedi. Elif Anne’ye dönerek, “ANNEM!” diye ona da seslendi. Yine de yüreğinde eksik bir şeyler vardı. Babanın yokluğu, baba figürü büyük bir boşluk için yeterliydi. Bu boşluğu hangi sevgi doldurabilirdi ki?

O gün Artvin’in Şavşat ilçesinin tüm çevre köyleri; çoluk-çocuk, yaşlı-genç, hasta herkes işini gücünü bırakıp gün boyunca, soğuk kış ayında Dilruba’nın düğünü için köy meydanındaydı. İlk defa bir düğün bu kadar kalabalık oluyordu. Akşam olmasına rağmen köylü dağılmıyordu. Dilruba bu kadar seveni olduğunu görünce, anne ve babasından duyduğu ama yokluklarıyla kırılan kanatlarını bir nebze de olsa tekrar hissetmeye başlamıştı. Öz ailesi olmasa bile bu dünyada yalnız olmadığını anlamıştı. Sahiplenildiğini, sevildiğini görmüştü.

Düğünün ertesi günü, doğan güneşin pencereden yüzüne yansımasıyla ve odanın penceresine konan kuşların ötüşüyle uyandı. Kendi kendine, “Huzurun olduğu evde kuşların ötüşü bile farklı oluyor, güneş bir başka güzel doğuyor,” diye geçirdi. Deniz’i yanında görmeyince telaşlanıp odadan dışarı çıktı. Mutfaktan ses geliyordu. Mutfağa doğru yöneldi. Deniz, Dilruba’nın ayak seslerinden uyandığını anlamıştı.

Deniz, “Aşkım, sen uzan, sana kahvaltı hazırlıyorum,” dediğinde Dilruba duygusallaştı. Annesi ve babasının ölümünden sonra ilk defa biri ona özel kahvaltı hazırlıyordu. Bu durum, kalbindeki boşluğun bir anlığına da olsa dolduğunu hissettirmişti. Dilruba, mutfağın kapı eşiğinden seslenerek, “Ben de aşkıma kahvaltı hazırlamak istiyorum,” dedi.

Hep beraber hazırlayıp kahvaltılarını yaptılar. Tandır ekmeğinin kokusu mutfağa yayılmış, yoğurdukları hamurun arasından kahkahayla dökülen un havada uçuşmuştu. Yedikleri her şeyin tadı daha öncesine oranla sanki daha lezzetli olmuştu. Kahvaltının içerisine güzel koku ve tat veren bir iksir dökülmüş gibiydi. Belli ki bu iksir, sevgi ve saygının sonsuz olduğu bir pınardan gelmeliydi. Yoksa her zaman yedikleri köy kahvaltısından farklı bir şey yememişlerdi; aynı peynir, aynı süt, aynı yumurta… Ama farklı bir tat, farklı bir lezzet, farklı bir haz vardı.

Mutlu geçen dört hafta, çok kısa sürmüştü. Deniz’in artık askere gitmesi gerekiyordu. Bu gidiş bir ayrılık değildi, bir vatan göreviydi. Yine de yüreğine zor geliyordu. O gece sabaha kadar uyuyamadı. Annesini ve Dilruba’sını geride bırakmanın bu kadar acı vereceğini bilmiyordu. Sanki bu gidiş bir şeyleri de yüreğinden söküp götürüyor gibi hissediyordu. Beraberce son kez kahvaltılarını yaptıktan sonra Deniz ayağa kalkıp annesinin elini öptü. Dilruba’ya dönerek, “Can canana, canan da yaratana emanet,” dedi. Sonra ona da sarılarak helallik istedi.

Deniz, köy minibüsüne doğru yöneldiğinde Dilruba bir adım geride kaldı. Onun gitmesine henüz hazır değildi ama hayatın bazen sevdiklerini götürdüğünü biliyordu. Yine de bu acıda ölüm olmadığını düşündüğü için, “Bir gün geri dönecek, her şey eski halinden daha da güzel olacak,” diye düşündü. Sonra Deniz’in sırtına elini değdirerek, “Ben buradayım, anneni düşünme,” der gibi dokundu. Son kez birbirlerine sarıldılar. Minibüs hareket edince arkasından bir sürahi su döktü. Araç gözden kaybolana kadar izledi. Sonra gökyüzüne yüzünü dönerek, hiçbir şey demeden çok şey der gibi baktı.

Deniz uzaklaşmıştı. Artık kışın soğukluğu bile tenini üşütmüyordu. Ama Deniz’in yokluğu yüreğinde şimdiden özlem fırtınaları oluşturmuştu ve bu fırtına içinde büyüdükçe büyüyordu. Ayakları yerle çivilenmiş, bedeni bakışlarıyla beraber dona kalmış gibiydi. Hareket etmiyor, edemiyordu. Sanki bu geçici bir ayrılığın yansıması değildi. Yaşanmamış mutlulukların özlemi miydi yoksa yaşanamayacak mutlulukların acı dolu yansıması mıydı? Elif Anne, gelininin koluna girerek, “Her ayrılığın bir kavuşması vardır. Sabırla bekleyeceğiz kızım,” dedi.

Günler haftaları kovaladı. Deniz’in gidişinden neredeyse bir ay geçmişti. Dilruba’nın adet görmesi gecikmişti. Bu durumu, Deniz’in gidişinin yarattığı psikolojik duruma bağlıyordu. Utangaçlığından dolayı da Elif Anne’ye söyleyemiyordu. Söylememesine rağmen sabahları sık sık bulantı ve kusmanın olması, sık sık idrara gitmesi, ruh halinde değişmeler, Elif Anne’nin gözünden kaçmıyordu. Bu durum bilakis yüzünü gülümsetiyordu. Çünkü yılların verdiği tecrübe ile gelininin gebe kaldığından emindi. Elif Anne yaşlıydı ama güçlüydü. Yüzünde derin kırışıklıklar olsa da, doğacak torununu düşündükçe gözleri parlıyordu. Dilruba’yı ve doğacak çocuğu her düşündüğünde yaşam sevinci artıyordu. Bu yüzden gözlerini Dilruba’dan hiç ayırmıyordu. Onu Allah tarafından verilen bir ödül olarak görüyordu.

Bir gün sıcacık sobanın önünde Elif Anne’yle oturup çaylarını içerken, muhtarın küçük oğlu sabırsızca kapının tokmağını vurdu. Elif Anne korkuyla kapıya yönelip kapıyı açtı.

Muhtarın Oğlu: Anne, Deniz aradı, biraz sonra tekrar arayacak, dedi. (Köyde sadece muhtarın evinde telefon vardı.)

Dilruba hızlıca ayağa kalkıp koşarak Elif Anne’den önce kapıdan çıktı. Sonra durup geriye dönerek Elif Anne’ye baktı.

Dilruba: (Mahcup bir ses tonuyla) Anne, sen git, ben evde kalırım.

Elif Anne: Olmaz kızım, beraber gidelim. Deniz seni de özlemiştir.

İkisi birbirine bakıp gülümsedi. Adımlar hızlandı. Yol kısaydı ama hiç bitmeyecek gibiydi. Kapıya vardıklarında ikisi de nefes nefese kalmışlardı. Muhtarın evine girdiklerinde gözleri sadece telefonu görüyordu. Telefonun yanına çömelip oturdular. Evde kim var kim yok dikkatlerini bile çekmiyordu.

Muhtar: (Esprili bir ses tonuyla) Hoş geldiniz.

Elif Anne ile Dilruba muhtara bakıp gülümseyerek “Hoş bulduk,” dediler.

Sıcak sobanın üstünde kaynayan çaydan ikram ettiler. Çayları yudumlarken ikisinin de gözü ve aklı sürekli telefondaydı. Muhtar ve eşinin konuşmalarını bile duymuyorlardı. Sadece ara sıra ayıp olmasın diye başıyla onaylar gibi sallıyorlardı. Deniz şimdi arayacak diye Dilruba’nın kalbi göğsünde kuş gibi çırpınıyordu. Elif Anne de evlat özleminin pikini yaşıyordu. Telefon bir anda çalmaya başladı. Elif Anne ve Dilruba telefona doğru hamle yaptılar. İkisinin eli telefonun üzerindeyken bir an durdular. Dilruba, Elif Anne’den utanmıştı. Yavaşça elini geri çekti ve başını önüne doğru büktü. Utangaç bir bakış açısıyla tüm dikkatini telefondan çıkacak sese verdi.

Elif Anne: Deniz oğlum, sen misin? Nasılsın?

Deniz: Evet anneciğim, iyiyim, ellerinden öperim. Sen nasılsın?

Elif Anne: Ben de iyiyim oğlum. Sesini duymak ne iyi geldi. Alıştın mı oralara?

Deniz: Alıştım anne. İlk günler biraz zordu ama şimdi daha iyiyim. Artvin Hopalı bir asker de var. Beraberiz. Beni merak etme.

Elif Anne: Yemeklerin nasıl? Aç kalıyor musun? Üşütmüyorsun orada?

Deniz: “Anne, beni merak etme. Çok iyiyim. Yemekleri güzel, koğuşumuz kaloriferli. Arkadaşlarım iyi.”

Dilruba, bu üç satırlık konuşma hiç bitmeyecekmiş gibi hissediyordu. “Acaba telefon kapanmadan konuşabilecek miyim?” diye içinden geçiriyordu. Tam o sırada Elif Anne oğluna seslenerek, “Telefonu Dilruba’ya veriyorum, kendine iyi bak, Allah’a emanet ol,” dedi ve telefonu yere bıraktı. Muhtara dönerek, “Senle konuşacaklarım var,” deyip yan odaya götürdü. Elif Anne her zamanki gibi anneliğini göstermişti. Gelini oğluyla daha rahat konuşabilsin diye bir bahaneyle odayı boşaltmıştı.

Dilruba, çekingen bir ses tonuyla “Alo?” dedi.

Deniz: Canım, sen misin?

Dilruba: Evet benim, nasılsın?

Deniz: Canım, sesini duymak ne güzel.

Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Dilruba Deniz’in derin bir nefes alışını duydu. Sanki bütün özlemi o nefese sığdırmıştı. Sonra Deniz, “Nasıl özledim seni bir bilsen,” diye fısıldadı. Dilruba, etrafına çekinerek bakındı. Kimsenin olmadığını gördüğünde, telefonun ahizesine fısıltıyla “Ben de seni çok özledim,” dedi. O kadar kısık bir sesle söylemişti ki, sözcükler sanki telefondan değil, doğrudan kalbinden gelmişti.

Deniz: Günler sensiz geçmek bilmiyor. Sanki bir yıldır sensizliği yaşıyorum.

Dilruba: Ben de bütün gün seni düşünüyorum. Aklımdan çıkmıyorsun. Askerliğini bitirip geleceğin günü iple çekiyorum.

Deniz: İnşallah o da olacak.

Dilruba: Sen bizi merak etme, annenle birbirimize yoldaş olduk.

Deniz: “Sizler de beni merak etmeyin. Çok iyiyim burada.” Buradaki askerler senin yemeklerini duysa beni kıskanırdı. Hele tandır ekmeğini anlatsam, koğuşun yarısı memlekete tayin isterdi.

Bu konuşmalardan sonra telefonda dünyanın en iğrenç sesi olan “dııt, dııt, dııt” duyulmaya başlandı. Bu ses, iki sevgilinin görüşmesini kesen bağlantı kopma sesiydi. Buna rağmen üç beş kez daha panikle “Alo, alo!” dedi. Ama maalesef telefon görüşmesi kopmuştu. Dilruba hüzünlü bir şekilde telefonu elinden bıraktı. Elini yüreğinin üzerine koyarak çömelip oturdu. Ayakta kalmaya gücü yetmiyordu. Daha aşkının meyvesinden bahsetmemişti bile. Bir aylık gebeliğini anlatamamıştı. Sevincini paylaşamamıştı. “Baba olacaksın!” diyememişti. Çünkü o an da dağların zirvesinden hafif bir uğultu duyulmuştu. Bu uğultu, tüm köylünün yüzünde tuhaf ve acı bir duygu yaratmıştı bile. Herkes koşarak dışarı çıktı. Çığ, dağı resmen süpürmüştü.

“Çığ düştü, 5 kızıl kuş sessiz kaldı.” (“Çığ düştü” sözü, Deniz ve Dilruba’nın telefon konuşmasını kesen ve onların iletişimini aylarca engelleyen doğal afeti temsil ediyor. “5 kızıl kuş,” ise hikâyemizde geçen ve ileride Ezel Havin’e destek olacak olan 5 arkadaşına (Oya, Tuba, İrem, Zerya, Melek) işaret ediyor. Zaman; bu desteğin fiziksel olarak ulaşmasını engellemiş, onları bir süreliğine sessiz bırakmıştır)

Elif Anne muhtarla beraber tekrar odaya geri geldi. Birbirlerine bakarak, “İnşallah kimseye bir şey olmamıştır!” dediler.

Dalkırmaz köyü, Şavşat’a sadece 12 km, Artvin’e ise 77 km uzakta, dağların eteklerinde, kışın beyaz örtüye bürünen bir vadinin içinde yer alıyordu. Her kış olduğu gibi bu kış da çığ gelmişti. Telefon direklerini kırıp, telleri koparıp adeta her şeyi süpürüp götürmüştü. Dilruba ile Deniz’in hasret ve özlem kokan konuşmasını dağda oluşan çığ sonlandırmıştı. Her kış Dalkırmaz köyündeki insanların dış dünyayla bağlantısı kopuyordu. Böylece, mayıs ayına kadar sadece kendi köylerindeki diğer insanlarla vakit geçirebileceklerdi. İl dışındaki akrabalarıyla ancak karın erimesi ve görevlilerin yeni telefon direkleri dikmesiyle yeniden bağlantı kurulabilecekti.

“Küçük yerleşim yerlerinin acıları mı daha büyüktür? Yoksa kalabalık yerlerin çığlıkları mı daha fazladır?”

. . .

Köyde yaşayan insan sayısı çok fazla olmasa da her biri bir candı. Coğrafyanın yarattığı sıkıntıların dışında bu insanların bir de sağlık hizmetine ulaşma konusunda ciddi sorunları vardı. Dilruba’nın gebeliğinin dördüncü ayı gelmesine rağmen daha gebelik takipleri yapılamamıştı. Çünkü köyde ne bir sağlık evi ne de bir ebe vardı. Köyde gerçekleşen doğumları köyün yaşlı neneleri yaptırırdı. Kışın biri hastalanırsa, ilkbaharda dağda topladıkları otlardan medet beklerlerdi.

Bir yerde mutlu olmanın ilk şartı ya orayı sevmekten ya da oradaki birini sevmekten geçer. İnsan bu köyde niye yaşar ki? Acaba başka çareleri olmadığından mıydı? Yoksa herkes Dilruba ile Deniz aşkı gibi bir aşk yaşayıp aşkı tamamlayamadığından mıydı? Dalkırmaz köyünün sakinlerinin gözünde köy, saklı bir cennet olsa da aslında köyde kalmak, mecburiyetin alışılmışlarından başka bir şey değildi. Yani köydeki insanların bu coğrafyaya hapsolması, bir mecburiyetten ibaretti.

Deniz, çığ ile beraber en az dört ay telefon bağlantısının kopabileceğini biliyordu; çünkü bu süreç her kış tekrarlanıyordu. Telefon bağlantısından ümidini kestikten sonra her hafta sonu mektup yazmaya başlamıştı. Mektupların, toplu bir şekilde Dilruba’nın eline geçeceğini de biliyordu. En azından mektuplar toplu bir şekilde Dilruba’nın eline geçtiğinde onu sürekli düşündüğünü hissettirebilecekti ve öyle de oldu. Postacı, mayıs ayının sonlarında tam on altı mektubu Dilruba’ya uzatırken Elif Anne dâhil herkesin yüzünde tatlı bir gülümseme ve peşinden mektupların çokluğundan dolayı bir de kahkaha oluşmuştu. Çünkü postacı, “Buraya kadar gelmek zor değildi ama bunca mektubu sırtlayıp getirmek zordu,” demişti. Dilruba mektupları eline alırken dünyası durmuştu. Çünkü o an cennet elleri arasındaydı.

“25 Nisan’da mühürlendi, 16 mühürlü sandıkla taşındı.” (Bu söz, Dilruba’nın ailesini kaybettiği 25 Nisan tarihine atıfta bulunuyor. “Mühürlendi,” Dilruba’nın hayatının o gün acıyla mühürlenmesini, yani değişmesini simgeliyor. “16 mühürlü sandık,” Deniz’in yazdığı ve Dilruba’ya toplu halde ulaşan 16 mektubun metaforik bir karşılığıdır)

Önce hangisini açıp okuması gerektiğine karar veremiyordu. Küçücük avuçlarının arasında zarfların birini üste birini alta koyarak sürekli yer değiştiriyordu. Heyecanı, bir kuşun avucun içerisinde canlanıp hayata kanat çırpması kadar güzeldi. Postacı, bir müddet bekledikten sonra arabasına doğru yöneldi.

Elif Anne: Kızım, postacı gidiyor, Deniz’e yazdığın mektupları versene?

Dilruba, elindeki mektupları bahçedeki ahşap masanın üzerine bırakıp koşar adımlarla eve yöneldi. Evin kapısına yetişmeden bir an durdu. Sonra tekrar geri dönerek masanın üzerine bıraktığı mektupları alıp yine kapıya doğru koştu. Postacı Dilruba’daki bu heyecanı görünce Elif Anne’ye bakıp gülümsedi. Sonra da, “Kızım acele etme, seni bekleyeceğim,” dedi.

Dilruba da Deniz’den farksız değildi. O da dokuz mektup yazmıştı. Dokuzunu postacıya uzatırken:

“Amca, bunlar kaybolmaz değil mi? Eline ne zaman ulaşır?”

Postacı: En geç iki haftaya ulaşır.

Postacı, giderayak son esprisini yapmadan duramadı:

“Buraya kadar gelmek zor değildi, tüm mektubu sırtlayıp getirmek de zor değildi ama yazdığın bunca mektubu nasıl Şavşat’a kadar taşıyacağım?” dedi. Yine orada olan herkesin yüzünde tatlı bir gülümseme ve peşinden kahkaha oluşmuştu.

“Özlemek, sevginin ateşini harlamaktır; kavuşmak ise bekleyişin mükâfatıdır. Dilruba ile Deniz’in aşkı çoktan harlanmıştı ama bekleyiş kavuşmayı nasip eder mi, o bilinmezdi.”

Yaklaşık iki hafta sonra Dilruba’nın mektupları Deniz’e ulaştı. Deniz, mektupları tek tek açıp okuduğunda elleri heyecandan Parkinson hastası gibi titriyordu. Ama yüreği cennetle müjdelenmiş gibi huzurla doluydu. En komik şey, “Baba olacaksın!” diye haber yazılan mektubu okuduğunda olmuştu. Çünkü Deniz, koğuştaki Galatasaray-Fenerbahçe maçını izleyen yüzlerce askere seslenerek “Baba oluyoruuuuuumm!” diye bağırmıştı. Askerler bir an dönüp Deniz’e baktıktan sonra bu duruma anlam veremedikleri için hiçbir şey demeden tekrar maç izlemeye devam etmişlerdi.

“Belki hiç kimse gökkuşağının sonlandığı noktadaki hazineye ulaşmamıştır ama onu arayanların kalbine hazinenin parıltısı muhakkak yansımıştır.” Deniz’in kalbini de çocuk parıltısı kaplamıştı.

Yazın gelmesiyle telefon direkleri tamir edildi. Kısa da sürse âşıklar arasında her hafta sonu telefon görüşmeleri tekrar başladı. Özlemden midir bilinmez ama Dilruba’nın gebeliği altıncı ayını doldurmuş olduğu halde hala kilo alamıyordu. Gerçi gebelik öncesinde de kan değerleri düşük olmalıydı çünkü yüzü soluktu ama hayat dolu bakışlara sahipti. Zaten Deniz, Dilruba’nın hayat dolu bakan ve masumluk kokan gözlerine vurulmuştu. Gebeliğin fiziksel olarak kendini belli etmesiyle gözlerindeki masumluğa bedenindeki çekingenlik ve utanma duygusu eklenmişti. Dilruba konuşmasında ve yürüyüşünde Tanrı’nın insanlara vermiş olduğu bütün masumiyet içeren duyuları sergileyebiliyordu.

Elif Anne sık sık Dilruba’ya, “Her anne-babanın ya senin gibi bir kızı olmalı ya da senin gibi bir gelin olmalı,” derdi.

Dünya iyi insanların yaşam sürdüğü mekân olmamalıydı. Çünkü nerede iyi yürekli bir insan varsa sanki inadına o kişi acı çekmiyor mu? Kötüler, iyilere oranla dünyada daha fazla mutlu olmuyor mu? Gerçi dünya, güzel bir yurt olmuş olsaydı Allah, Âdem ile Havva’ya ceza olarak burada yaşamayı verir miydi?

“Kim bilir belki de dünyaya mutlu olmak için gelmiyoruz. Ölüm sonrası mutluluğu bulabilmek için geliyoruz.”

Aşkına yazmış olduğu mektupların birinde “Çocuğumuz doğduğunda kız olsa adını ne koyalım, erkek olsa adını ne koyalım?” demişti. Deniz de “Sana benzesin bana yeter,” diye cevap yazmıştı. Günler geçtikçe Dilruba’nın doğumu da yaklaşıyordu. Karnı gittikçe büyüyordu. Küçük yaşı ve incecik bedeniyle canından bir can taşıyordu. Belki de bu candı onu hayatta tutan şeydi. Ekim ayı gelmişti. Doğum günü yaklaştıkça kimseye belli etmediği korkuları da büyümüştü. Köyün ebeleri onun zayıf bedeninin zorlu olan doğuma dayanamayacağından korkuyorlardı.

Köyün Ebesi: Elif Anne, ben bugün tandırda ekmek pişirdim. Dilruba’nın doğumu sağlıklı geçsin, sağlıklı bir torunun olsun diye 25 ekmek dağıttım.

Elif Anne: Ben de Dilruba’yı aldığım günden beri şükür için fakir ailelere her akşam sıcak bir tabak yemek veriyorum, dedi.

Belki de ellerinden sadece bu geliyordu. Köyde sağlık evi olsaydı elbette gebeliğin gidişatı ve bebeğin gelişimi için kontrole giderlerdi.

Dilruba, doğum yapmaktan korkuyordu fakat bebeğini kucağına alacağına dair inancı tamdı. Akşama doğru doğum sancıları başladığında, köyde doğum yaptırabilen üç nene evde hazır bulunuyordu. Çünkü Dilruba’dan ve Elif Anne’den iyilik görmüşlerdi. Zaman hızla akıyordu. Gün batımına doğru artık Dilruba, bebeğin doğum kanalına yaklaştığını hissedebiliyordu. Köyün ebelerinin öğretmiş oldukları nefes alıp verme tekniklerini uygularken, bir taraftan da ter içinde her sancıyla beraber inliyor ama pes etmiyordu. Uzun süren sancılı doğum sürecinden sonra bir çığlık sesi duyuldu. Bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Doğumda hazır bulunan herkes birbirlerine dönerek “Maşallah!” demişti. Çünkü bebek tahminlerinden çok iriydi ve çok da güzeldi. Annesine benziyordu.

Doğumdan hemen sonra Dilruba, cılız bir sesle “Ezel Havin’imi göreyim” dedi. O an bebeğin adını vermişti. Ezel; sonsuzluk demekti, başlangıcı olmayan, ebediyet anlamı taşıyordu. Havin ise yaz mevsimi anlamına geliyordu. Bu coğrafyanın sert şartlarının sonunu getireceğinin farkındaydı; belki de bu yüzden kızına “ebedi yaz” anlamına gelen Ezel Havin adını vermişti. Kim bilir, belki de kızı kendisiyle aynı kaderi yaşamasın diye koymuştu. Elif Anne, bebeği alıp annesinin kucağına bıraktı. Sanki bebek annesine kavuşmuş ve bundan sonra ayrılmak istememiş gibi minik elleriyle annesinin saçını tuttu. Koynunda hiç ağlamadan, hiç hareket etmeden öylesine bekledi. Kocaman gözleriyle annesinin göğsünde parlayan ter damlasına takılı kaldı. Dilruba, bebeğin yüzünü göremiyordu. Gözleri kararmıştı. Ama o an sanki cenneti yaşıyormuş gibi hissediyordu. Çocuğu kucağındaydı, artık kokusunu alabiliyordu ve mutluydu. O an sanki bu coğrafya imkânsızlıklarına rağmen cennete dönüşmüştü. Bu mutluluk uzun sürmedi. Dilruba’nın doğum sonrası başlayan kanaması durmuyordu. Teni hızlıca solmaya başladı, yüzü beyazlayıp, eli kolu güçten düştü. Gözlerindeki karartının sebebi de buydu. Acı çekmiyordu ama kendisini büyük bir boşluğun içerisinde hissediyordu. İstemsizce kapanan göz kapaklarını son kez tekrar açmaya çalıştı. Var gücüyle boynunu hafifçe yana eğerek Ezel Havin’e baktı. Saçlarından öptü. Belli ki yüzünü öpecek kadar eğilmeye gücü yetmemişti. Ezel Havin’in kocaman gözlerine bakıp durdu. Sanki kızına bir şeyler diyecek gibi bakıyordu ama konuşmaya gücü yetmiyordu. Gözlerinden bir damla yaş, yastığa doğru aktı ve bakışları dona kaldı. Zaman, Dilruba için tekrar durmuştu. Elif Anne hızlıca bebeği geri alarak ebeye uzattı. Bebeği aldığında bir tutam saç Ezel Havin’in parmakları arasında kalmıştı. Sanki “Beni annemden ayırmayın” der gibi annesinin saçlarını sıkıca tutmuştu.

 “İmkânsızlık nedir? Kime göre neye göre imkânsız? Bu doğum bir hastanede sağlık personelinin olduğu bir ortamda gerçekleşmiş olsaydı, belki de bu imkânsızlık küçük bir müdahale ve bir flakon uterotonik ile imkânlı hale gelebilecekti.”

Eldeki bütün uğraşlara rağmen kanama durmuyordu. Dilruba kendinden geçmişti. Bir taraftan köy ebeleri Dilruba’yı kurtarmaya çalışırken, bir taraftan da kulaklarında Ezel Havin’in ağlama sesiyle tüyleri diken diken oluyordu. “Annemi kurtarın!” der gibi ağlıyordu. Güneş, dağların tepesindeki ufuk çizgisinde turuncu ve mor tonlarıyla hüzünle batıp gidiyordu. Sanki güneşle beraber hareket ediyordu. Güneşin batışı gibi o da zamanını doldurmuş bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. O da güneş gibi hızlıca renk değiştirerek gidiyordu. Belki de bu doğum farklı bir coğrafyada gerçekleşmiş olsaydı, ölümle sonuçlanmazdı. Ya da bir sağlık personeli olmuş olsaydı, ilaçla rahim kasılmasını artırarak kanamayı durdurabilirdi. Elif Anne’nin, Deniz’in, Dilruba’nın, Ezel Havin’in kaderlerini belki de bambaşka bir yola sokardı.

İmkânsızlıklar içerisindeki imkânlar fayda vermemişti. Elif Anne, Dilruba’nın açık kalan gözlerini kanlı elleriyle kapattı. Yavaşça çömelerek dizlerinin üzerine çöktü. Başını kanlı bezlerin üstüne bırakıp hıçkırarak ağladı.

“Ebedi yazın başlangıcında 25 ekmek, bir damla kan.” (“Ebedi yazın başlangıcı” kelimeleri Dilruba’nın kızına verdiği Ezel Havin isminin anlamına işaret ediyor. Bu isim, yeni bir başlangıcı ve umudu simgeler. “25 ekmek,” köy ebesinin sağlıklı bir doğum için yaptığı adaktır. “Bir damla kan” ise Dilruba’nın doğum sonrası yaşadığı ve hayatına mal olan kan kaybına atıfta bulunur. Bu cümle, umut ve ölümün aynı anda yaşandığı trajik anı özetler)

Dalkırmaz köyünün bulunduğu coğrafya, Elif Anne’nin bir hayat dalını daha kesmişti. Sanki onun için güneş bir daha doğmayacaktı.

Acı haber tez duyuldu. Köy halkı, gün batımıyla yasa boğuldu. Dilruba’nın ölümü herkesi derinden sarstı. Sanki köyde esen rüzgâr bile hüzünlüydü. Her zamanki gibi ağaçların dallarını hışırdatarak esmiyordu. Güneş, ertesi gün belki tekrar doğacaktı ama insanların yüreklerini tekrar ısıtabilecek miydi?

“Telefon görüşmelerinin bile en az dört ay kesildiği bir coğrafya, kader midir bilemem ama coğrafya, merhametsizdir. Acıların bile acılara karşı hüzünlendiği bir yer, bırakın insanlara, ot ve hayvanlar için bile yaşam yeri olmamalıdır. Dünya, asla güzel yürekli insanların yaşam alanı olmamalıdır.”

 2. KESİT

Anneden Kalan Sessiz Miras: Yalnızlığın Ninnisi

Kızı gibi sevdiği gelinini kaybedince Elif’in dünyası paramparça olmuştu. Ancak bu tarifsiz acının içinde, yüreğinde yeni bir ışık belirdi; ciğerlerine taze bir nefes doldu. Sanki Dilruba, kendi ışığını ve nefesini Ezel Havin’e bırakmıştı; onu Elif’in avuçlarına emanet ederek, Deniz askerden gelene dek yalnız kalmamasını sağlamıştı.

Bu küçük can, hem Dilruba’nın hem de Deniz’in kutsal emaneti, Elif’in de tek yoldaşı olacaktı. Elif, elleri arasına emanet edilen bu minik serçeyle hayata daha sıkı tutunmaya karar verdi. Fakat ne yapabilirdi ki? Bir yanda cenazenin tarifsiz ağırlığı, diğer yanda ise yeni doğmuş bir mucize: Ezel Havin. Minik serçe, yeni doğan bedeniyle annesizliğin büyük acılarını dışa vurur gibi ağlamaya başladı. Onunla beraber Elif de hıçkırarak ağladı. Çaresizliğe hiç bu kadar çaresizlik musallat olmamıştı. Kim bilir, belki de melekler bile bu acıya dayanamayıp kulaklarını bu çığlıklara kapatmıştı.

Gözü duvardaki Kur’an’a takıldı. Bir eliyle bebeği tutarken diğer eliyle açmaya çalıştı. Açılan sayfa, 93. sureydi: Duha Suresi.

“Yemin olsun, kuşluk vaktine. Kararıp sakinleştiğinde geceye ki; Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı. Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır. Rabbin sana mutlaka lütuflarda bulunacak, sen de memnun olacaksın. O seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi?”

Bu ayetleri okudukça, tıka basa acılarla dolu o küçücük ev huzurla doldu. Ağlama sesi, yerini tatlı bir gülümsemeye bıraktı. Tam da o sırada, kapı çalındı. Gelen, üç ay önce doğum yapmış olan Halime’ydi. Evi Elif’in evine çok yakındı.

Halime: Elif anne ben geldim. İznin varsa Ezel Havin’i emzirmek isterim.

Elif minnetle gülümsedi.

Elif: Seni Allah gönderdi, hoş geldin.

Halime’yi içeri alıp Ezel Havin’i kucağına verdi. Küçük Ezel Havin sanki her şeyin farkındaydı, başka çaresi olmadığının bilincindeydi. Küçücük bedenine rağmen kimseye naz yapmayacak, hayata tutunacaktı. İlk seferde meme ucunu kavradı ve emmeye başladı. Elif, ikisini izlerken bir kez daha kendini tutamadı ve sessizce ağlamaya başladı. Ama bu kez gözyaşları mutluluktandı. Karnı doyunca minik serçe tatlı bir uykuya daldı. Elif onu yavaşça yatağına bırakıp üstünü örttü.

Halime, gözleri dolu dolu Elif’e baktı.

Halime: Elif anne, Ezel Havin hepimizin kızı, büyüyene kadar emzirmek isterim. Belli ki göğsümdeki sütte onun da kısmeti var.

Elif Anne: Allah’a şükürler olsun, iyi ki varsınız kızım.

Deniz, tüm bu olanlardan habersiz Hakkâri Çukurca’da, vatani görevine devam ediyordu. Askerlikte tam dokuz ay dolmuştu. Eşine, doğacak çocuğuna ve annesine duyduğu özlemden dolayı içi buruktu. Bir yandan da heyecanlıydı; askerlik bitince onlara kavuşacaktı. Onların varlıkları, Deniz’i yaşama bağlıyordu.

Dilruba’nın ölüm haberini kim verebilirdi ki? Hangi yürek dayanabilirdi sevdiceğinin artık olmayacağını, hayat bağının koptuğunu, kızının öksüz kaldığını söylemeye? Hangi sözcükler bu ağır yükü üstlenirdi?

Ertesi gün Muhtar, eşiyle beraber tekrar Elif’in evine gitti. Sesi şefkat doluydu.

Muhtar: Elif anne, acın büyüktür biliyoruz ama ölüm haktır. Allah emanetini aldı. Hepimizin gideceği yer orasıdır. Sabırlı olmalıyız ve şükür etmeliyiz. Uygun görüyorsan, bu ölümü Deniz’den gizleyelim. Önümüz kış, gelebilse de gitmesi zorlaşacak. Yollar kapanacak, bu sefer de askerliği yanacak.

Elif düşündü. Tam konuşacağı sırada kelimeler boğazında düğümlendi. Gözleri yaşardı, hafifçe başını öne eğerek “tamam” der gibi kafasını salladı.

Birkaç gün sonra Muhtar, Dilruba’nın adıyla bir mektup yazdı. Mektupta, kışın gelişiyle kardan dolayı telefon hatlarının kopabileceğini, mayıs ayına kadar tamir edilemeyebileceğini, bu nedenle mektup gönderemeyebileceğini anlatıyordu. Diğer satırlarda ise sağlıklı ve çok güzel bir kızlarının olduğunu, kendilerini merak etmesi gerektirecek bir durumun olmadığını, Elif’le, köyle ve köylüyle huzurlu ve mutlu olduklarına dair cümlelere yer verdi. Mektubu Şavşat’a götürüp postaya verdi.

Kasım ayının ortalarıydı. Deniz, Hakkâri/Çukurca/Taşbaşı Köyü’nün Keletan askerî üssünde, gözden uzak, sınıra yakın bir bölgede nöbetteydi. Nöbet değişimine yarım saat kalmıştı. O sırada, Dilruba adına yazılan mektup koğuşa gelmişti. Asker arkadaşı, Deniz’e sürpriz yapmak için mektubu alıp nöbet yerine doğru erkenden gitti. Uzaktan Deniz’e seslenerek, “Müjdemi isterim, mektubun var!” dedi.

Deniz, mektupla arasındaki mesafeye baktı, bir taraftan da mevziiye. Mevziiyi terk etmemeliydi ama yüreği de ayakları da onu orada tutmak istemiyordu. Koşarak gidip mektubu almak istiyordu.

Asker arkadaşı, gülerek sordu: “Mektubunu sana getirip vermem karşılığında bana ne hediye vereceksin?”

Deniz’in belki de verecek bir şeyi olmadığından dolayı,

Deniz: Senin yerine de nöbet tutarım.

Asker arkadaşı: Söz mü?

Deniz: Söz.

Asker arkadaşı: Tamam, geliyorum.

Birkaç dakika sonra mektup Deniz’e ulaştı. Heyecandan titreyen elleri mektubu açmasını engelliyordu. Ya yırtılırsa diye panikliyordu. Kalbi sanki yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Mektubu güçlükle açtı, defalarca baştan sona okudu. Mevzide bir sağa bir sola zıplayarak; “Duy sesimi Hakkâri, sevdiğimden haber geldi!” diye bağırarak sevincini o ıssız ve çorak yerleşim alanıyla paylaştı. Arkadaşına dönerek, “Sen git, senin yerine de nöbet tutacağım,” dedi ve sevincinden bir çocuk gibi zıplamaya devam etti. Gerçi bu mutlu haberle günlerce bu mevziide nöbet tutabilirdi. Çünkü bu ıssız ve çorak yerleşim alanı bile onun için cennetten bir parçaya dönüşmüştü.

İçindeki heyecanın yanında biraz da hüzün oluştu. Çünkü mektubun son satırlarında kışın gelişiyle haberleşmenin kesilebileceği, mektup yazıp gönderemeyebileceği yazılıydı. Her şeye rağmen içindeki ses; “Önemli değil, nasıl olsa sevdiceğim iyi, Ezel Havin’im iyi, annem iyi. Elbette bu zaman da geçer ve sonunda onlara kavuşacağım,” diye geçiriyordu.

Nereden bilebilirdi ki, İÇİNDEN GEÇİRDİĞİ her şeyin gerçek olmadığını, MEKTUPTA YAZILAN HER ŞEYİN bir yalandan ibaret olduğunu…

Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ise ayları hızla kovalamıştı. Köyde acılar dinmiş, Dilruba’nın mezarında karlar eriyip ağlayan gelin olarak bilinen ters laleler bile açmıştı. Eller, Dilruba yerine yalan mektuplar yazmaya alışmıştı. Dilruba’nın neden telefona çıkmadığına dair birçok bahane de bulunmuştu. Belki de Deniz, telefonda Ezel Havin’in sesini her duyduğunda, duyduğu derin özlem, bunca yalana inanmasını daha da kolaylaştırmıştı.

Tarih 14 Temmuz 2003’ü gösteriyordu. Bütün dertlere, çilelere, fakirliğe, annesizliğe ve babasızlığa rağmen Ezel Havin’in doğumunun dokuzuncu ayını doldurmasına sadece dokuz gün kalmıştı. Deniz’in de on sekiz aylık vatani görevini tamamlamasına sadece bir gün. Deniz o gece heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştı. Sabah koğuşta askerlerle kahvaltısını yaparken televizyondan “Son dakika: Askerlik 15 aya düşürüldü!” haberleri geçiyordu. Bütün askerler sevinç çığlıkları atarken, Deniz için fark eden bir şey olmamıştı; o, vatani görevini layıkıyla son dakikasına kadar tamamlamıştı.

Deniz, 15 Temmuz’da biletini kesip otobüse bindi. Yolculuğu önce Erzurum’a, bir gün sonra da Artvin’e olacaktı. Çünkü Hakkâri’den Artvin’e doğrudan otobüs seferleri yoktu. Kendi içinden “Olsun, nasıl olsa iki gün sonra sevdiklerimle beraber olacağım,” diyordu.

Deniz, Hakkâri’ye ilk geldiğinde Zap Vadisi’nin uçsuz bucaksızlığı ve Sümbül Dağı’nın ihtişamı gözbebeklerini büyütmüştü. Korku içinde seyahat ediyordu; kalp atışı artmış, nefes alışverişi hızlanmış, kasları gerilmiş ve terlemişti. Ama dönüş yolunda aynı dağ ve aynı vadi olmasına rağmen huzurluydu. Bu huzuru, o bölgede ikamet eden yüreği güzel insanlar mı ona aşılamıştı, yoksa sevdiklerine kavuşacak olmanın verdiği mutluluk mu onu kötü düşünceleri unutturmuştu? Kim bilir, belki iki durum da etkiliydi. Erzurum’a kadar olan yolun uzun bir kısmını uyuyarak geçirdi.

Erzurum’da PTT kulübesine giderek muhtarı aradı, çünkü köydeki tek telefon muhtarın evindeydi.

Deniz: Alo ben Deniz, Elif annenin oğlu.

Muhtar, Deniz’in sesini duyarken boğazı düğümlendi. Hüzünlendi, konuşamadı. Deniz tekrar “Alo ben Deniz, Elif annenin oğlu, Muhtar sesim geliyor mu?” dedi.

Muhtar: Deniz sen misin? Sesini duymak ne güzel.

Deniz: Muhtar yarın akşama köye yetişirim. Elif anneye ve Dilruba’ya sürpriz yapacağım. Onlara aradığımı söyleme.

Muhtar, Deniz’e nasıl söylesin ki ikinci kötü haberi? Yarım saat önce annesinin de öldüğünü. Daha cenaze işlemlerinin bile yapılmadığını. Bu taze ölümü nasıl söyleyebilirdi ki?

Muhtar: Tamam, Deniz.

Muhtarın boğazından başka kelime çıkmadı, çıkamadı. Telefonu yavaşça kapattı.

Bir Deniz’i düşündü bir de Ezel Havin’i. Ne yapacaklar şimdi ikisi?

“Dokuz ay geçti, dokuz gün kala kış sona erdi.” (“Dokuz ay” Ezel Havin’in doğumundan sonra geçen süreyi ifade ediyor. “Dokuz gün kala”ise, Deniz’in askerlik görevinin bitmesine dokuz ay kalmış olması, aynı zamanda Ezel Havin’in 9 aylık olması için kalan dokuz güne atıfta bulunur. Bu, bir döngünün tamamlanmak üzere olduğunu gösterir. “Kış sona erdi” metaforu ise, hem Deniz’in askerliğinin bitmesiyle hem de Ezel Havin’in büyüyüp babasına kavuşmasıyla gelen bir dönüm noktasına işaret ediyor)

Deniz, Erzurum’da geçirdiği bir gecenin ardından sabah erkenden terminale gitti. Heyecanla Artvin’e giden otobüse bindi. Bu sefer otobüste uyuyamıyordu; belki de içindeki coşku, gözlerini bir an olsun kapatmasına izin vermiyordu. Zira sevdiklerine doğru giden yollar zaman geçtikçe kısalıyor, kavuşma anı yaklaşıyordu. İçinde ufacık bir korku da vardı: Artvin’den Şavşat’a, oradan da Dalkırmaz köyüne araba bulabilir miydi? Bu düşünce zihnini meşgul etmeden duramıyordu.

Muhtar, hem Elif’i hem de Deniz’i çok seviyordu. Arabasıyla sabah erkenden Deniz’i karşılamak için Artvin’e gelmişti bile. Deniz’in otobüsü saat 13.00 sularında Artvin’e ulaştı. Arabadan hızla inip valizlerine doğru yöneldi. İşte o an, Muhtar’la göz göze geldi. Deniz, Muhtar’ın elini öpmek istedi. Ancak Muhtar, buna müsaade etmeden, Deniz’i sımsıkı kucakladı.

Deniz: Muhtar nasılsınız, ne işiniz var burada?

Muhtar: Senin için geldim. Araba bulamazsın. Tez zamanda seni alıp götüreyim diye geldim.

Deniz’in sevinci ve heyecanı katlanarak artıyordu. Muhtar’la birlikte arabaya binip köye doğru yola çıktılar. Köye yaklaştıklarında yağmur yağmaya başlamıştı. Bu sırada köylüler de Elif’i yıkayıp kefenlemişlerdi. Birbirlerini çok seven ama bu sevgiyi doyasıya yaşayamayan gelin ile kaynana yan yana yatsınlar diye Dilruba’nın mezarının hemen yanında bir mezar yeri kazdılar. Deniz’in annesini son kez görmesi için mezarlıkta beklemeye başladılar. O sırada köy imamı Kur’an’ı açıp yaşayanlar için Ali İmran Suresi’nin 185. ayetini okumaya başladı.

İmam: “Herkes ölümü tadacaktır; yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılır da cennete konursa artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir” dedi.

İmam, insanlara bu ayetle ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu ve her canlının bu gerçeği tadacağını hatırlattı. Ahiret gününde herkesin yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacağını vurguladı. Dünya yaşamının geçici ve aldatıcı olduğunu, asıl önemli olanın ahiret için hazırlık yapmak olduğunu belirtti.

Mezarlık, köyün hemen girişindeydi. Deniz’in içinde olduğu araba artık mezarlıktan görülebiliyordu. Ezel Havin’in yaşı çok küçük olduğu için mezarlıktaki kalabalığa anlam veremiyordu. Köydeki çocuklar “Ezel’in babası geliyor!” diye aralarında konuşurken bu durum sadece onun dikkatini çekmişti. Sanki sadece ona ait olan biri geliyor diye düşünmüştü.

Uzaktan mahşeri kalabalığı gören Deniz, Muhtar’a dönerek,

Deniz: Ölen kim? Mezarlığı hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Belli ki çok seveni var.

Muhtar sustu, annendir diyemedi.

Deniz: Mezarlıkta dur. Biz de dua edelim. Ölenlerin yakınlarına başsağlığı dileyelim.

Deniz, ölenin kendi annesi olduğunu ve bebeğinin de annesiz kaldığını bilmiyordu. Araba, kalabalığı yararak imamın ve tabutun olduğu alana yaklaştı. Deniz arabadan inip imama doğru yöneldi. Ezel Havin, ilk defa babasını görüyordu. Küçücük yüreğinde tuhaf, anlamlandıramadığı bir duygu oluşmuştu. İmam ise Bakara Suresi’nin 155-157. ayetlerini okumaya başladı.

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler. İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır” dedi.

Deniz, tabutun üzerinde duran annesine ait yeşil eşarbı ve babasından kalma yeşil örtüyü anında tanıdı. Babasının vefatında da annesi bu yeşil örtüyü tabutun üzerine sermişti. Titreyen adımlarla tabuta yaklaştı, yavaşça dizlerinin üzerine çöktü, ona sımsıkı sarılarak öptü. Sesi ağlamaklı, hıçkırıklarla doluydu.

“Biri 185, diğeri 155-157 numaralı Melek. Ne acıdır ki, ikisi de geç kalmıştı.” (“185. Melek” Elif annenin cenazesinde okunan Âl-i İmrân Suresi’nin 185. ayeti’ne gönderme yapıyor. Bu ayet, ölümün kaçınılmazlığını hatırlatır. “155-157 numaralı melek” Deniz’in annesinin cenazesinde okunan Bakara Suresi’nin 155-157. ayetleri’ne işaret ediyor. Bu ayetler, sabır ve musibetler karşısında Allah’a sığınmayı öğütler. “Geç kalmıştı” ifadesi, bu ayetlerin tesellisinin ne yazık ki Dilruba ve Elif anne için artık çok geç olduğunu vurguluyor)

“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Şüphesiz biz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz) dedi. Gözlerinden dökülen yaşlar, yeşil örtünün üzerine süzüldü. Bir müddet sonra Muhtar koluna girerek onu ayağa kaldırdı. Köylüler tabutu mezara yerleştirip üzerine toprak attılar. Kısa bir süre sonra defin işlemi tamamlanmıştı. Deniz, artık ayakta duracak gücü kendinde bulmuyordu. Annesinin mezarına yapışık olan mezar taşına sırtını dayayıp oturdu. Bir müddet bekledi. Gözleri, kalabalığın içinde Dilruba’yı arıyordu. Sırtını dayadığı mezarın Dilruba’ya ait olduğunu nereden bilebilirdi ki?

Muhtar’a dönerek,

Deniz: Dilruba’yı göremiyorum. O nerede, neden annemin cenazesinde yok?

Muhtar, gözleriyle Deniz’in sırtını dayadığı mezarı işaret ederek, “Annen onu yalnız bırakmadı,” dedi. Deniz, yüzünü hafifçe mezara çevirdi. Üstündeki kurumuş ters laleleri gördü. Dilruba’nın ters laleleri sevdiğini biliyordu. Meğer annesinden önce ölmüş… Deniz, hayatında ilk kez bu kadar çaresiz kalmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu. Artık ne gücü kalmıştı ne de mecali. Başı yana düştü, mezar taşına yaslandı. Göz kapakları ağırlaştı, istemsizce kapandı. Elleri yana düştü. Mezarlıkta hazır bulunan tüm kalabalığı derin bir ölüm sessizliği sardı. Bu acı karşısında ne söyleyebileceklerini, ne yapabileceklerini bilmiyorlardı.

“İki mezar arasında durdu, üç derviş suskun kaldı.” (“İki mezar” Deniz’in hem annesinin hem de Dilruba’nın mezarı arasında durduğu ana gönderme yapıyor. “Üç derviş” Metinde yer alan ve Deniz’in ailesi hakkında bilgi saklayan Muhtar, Halime ve bu durumu bilen diğer köylülerin oluşturduğu sessizliğin sembolik bir ifadesidir. Onlar, Deniz’e gerçeği söyleyememenin acısıyla suskun kalmışlardı)

Toprak üstündekiler, toprak altındakilerden daha sessiz ve çaresizdi. Ezel Havin, küçük adımlarla Muhtar’ın yanına yanaşarak, onun parmağını küçücük elleriyle tuttu. Deniz’e doğru Muhtar’ın kolunu çekti. Tüm köylü acı karşısında donup kalmışken, minik serçe ne yapması gerektiğini biliyor gibi davranıyordu. Muhtar anlamıştı. Ezel Havin’i Deniz’in yanına götürerek, Havin’in ellerini Deniz’in ellerinin üzerine bıraktı.

Deniz, o küçücük ellerin sıcaklığını yüreğinde hissetti. Göz kapaklarını hafifçe kaldırarak çocuğa baktı. Sanki Dilruba küçülmüş de yanına bırakılmış gibiydi. Gözleri Dilruba’nın gözleri gibi kocamandı. Yüzü, Dilruba’yı anımsatıyordu. Yüreğine bu sıcaklığı verenin kendi çocuğu olduğunu anlamıştı. Kollarını açıp çocuğu göğsüne bastırdı ve uzun uzun sarıldı. Sonra kızının başından öpüp kokladı. Gözyaşları çocuğun saçlarına dökülüyordu. Bu seferki gözyaşları mutluluktan mıydı, bilemiyordu. Ama acıları yavaş yavaş hafifliyordu. İki eliyle çocuğun yüzünü tutarak eğilip yanağını öptü, sonra çocuğu kucağına aldı ve tekrar sarıldı.

Değişik bir duyguydu. Zaman sanki tekrar akmaya başlamıştı. Zamanın akışını hissedebiliyordu. Ezel Havin, ellerini babasının ceketinin içerisine koydu. Deniz, kızının üşüdüğünün farkına vardı. Kalkıp gitmesi gerektiğinin bilincindeydi. Ama ne ayakları ne de yüreği buna müsaade ediyordu. Muhtar yavaşça Deniz’in omuzlarına dokundu.

Muhtar: Kalk gidelim, köylü de dağılabilsin, Ezel Havin de ıslandı, üşüyor. Dilruba burada olsaydı bu duruma üzülürdü.

Deniz, iki mezar arasında duruyordu. Kollarını açarak iki mezar taşına sardı, bir müddet öylece bekledi. Sonra iki mezar taşından da destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. Dengesi bozulup düşecek gibi olduğunda Muhtar kolundan tuttu, toparlandı. Kızını kucağına alarak yürümeye başladı. Mezarlık girişinde tekrar geriye dönüp iki mezara baktı. “Kolum kanadım yok artık Muhtar,” dedi, sesi titriyordu.

O akşam Muhtar’ın evinde kaldılar. Ezel Havin uzun süre babasının kucağından hiç inmedi. Sanki o da biliyordu, annesiyle ninesinin artık olmadığını. Ama babası gelmişti. Onu kucağına alıp seven, ona ait olan biri vardı. Bu onu mutlu ediyordu, ama bir taraftan da korkuyordu. Kucağından inmek istemiyordu, çünkü ya o da gitse diye korkuyordu.

Ertesi gün kendi evlerine yerleştiler. Halime, belli aralıklarla gelip Ezel Havin’i kucağına alıp emzirmeye devam etti. Deniz, her seferinde;

Deniz: Hakkını helal et Halime Hanım.

Halime: Asıl Elif anne ile Dilruba bana haklarını helal etsinler. Onların az iyiliğini görmedim.

. . .

Zaman, yetim ve öksüz bir şekilde akıyordu. Minik serçe (Ezel Havin) arada sıvı ve katı gıdalar da tüketebiliyordu. Bir gün babasıyla sofradayken, babasının durup yemek yemediğini gördü. Çorba kaşığını çorbaya daldırıp babasının ağzına doğru götürdü. Kaşıktaki çorbanın çoğu yere dökülüyordu. Deniz başını kaldırarak minik serçeye baktı. Göz göze gelip gülümsediler. Deniz, Ezel Havin’in kaşığı kavrayan minik elini tutarak kaşığı çorbayla doldurdu. Sonra yavaşça ağzına doğru kaldırıp çorbayı içti. Ezel Havin gülümsedi. Ardından Deniz, kızına bir kaşık çorba içirdi. Baba-kız bağı, gün geçtikçe daha da büyüyordu. Birbirlerine daha da çok kenetleniyorlardı.

“Zamanın çocukları büyüttüğünü biliyordum ama annesiz büyüyen çocukların maruz kaldığı annesizlik ve acıların, zamandan daha hızlı çocukları büyütebildiğini bilmiyordum.”

 3. KESİT

Görünmeyen Yara

Su, yolunu bulur misali, zaman her şeye rağmen hızla akıyordu. Hayat tıpkı bir nehir gibidir; önünde ne kadar engel olsa da su, akacak yolu er ya da geç bulur. İnsan hayatı da böyleydi. Bu yaşamın sahibi, sonsuz kudret ve ilim sahibi olduğu için her şey O’nun bilgisi dâhilinde oluyordu. O’nun onayıyla şekillenen mekân, kimi zaman mutluluk veriyor, kimi zaman da hüzün barındırabiliyordu. İnsan bu akışın içerisinde sadece bir yolcudan ibaretti. Bu yolculukta, hüzünle beraber muhakkak mutluluk da vardı ve akıp gidiyordu.

Ezel Havin üç yaşına girmişti. Çoğu zaman babasıyla tarlaya gidiyordu. Tarlaya gitmediği günlerde Halime’nin çocuğuyla ya da köydeki diğer çocuklarla oyunlar oynuyordu. Annesini hiç tanımadığı için baba sevgisi ona yetiyordu. Annesini sadece babasının anlattığı hikâyelerden ve duvarda asılı olan düğün fotoğrafından tanıyordu.

Ancak zaman geçtikçe Ezel Havin, annesinin yokluğunu yavaş yavaş hissetmeye başlıyordu. Ne zaman bir anne çocuğuyla ilgilense, saçını tarasa, oyun oynarken “üşütme” dese, ıslanan üstünü değiştirse, “bunu da ye, aç kalma” gibi sözler söylese, hep içinde bir burukluk hissediyordu. Arkadaşlarının anneleriyle olan ilişkilerini izlerken, hiç tanımadığı annesine içten içe özlem duymaya başlıyordu. Bu durumdan babası da haberdardı ama elinden başka bir şey gelmiyordu.

Bir akşam kapıları çalındı. Ezel Havin heyecanla kapıya doğru koştu. Kapıyı açtığında Muhtar ve eşi gelmişti. Deniz ise odada çay içiyordu.

Deniz: Hoş geldiniz. Siz böyle oturun, sizlere de bardak getireyim. Beraber çay içeriz.

Muhtar ve karısı hep bir ağızdan “Hoş bulduk!” dedi. Muhtarın karısı, “Deniz, sen otur ben alırım,” diyerek mutfağa doğru yöneldi. Mutfakta akşam yemeği kapları duruyordu, ortalık biraz dağınıktı. Bulaşıkları yıkayıp ortalığı düzeltmeye çalıştı. Gecikince de…

Muhtar: Hanım nerde kaldın, bardak getirecektin.

Muhtar’ın eşi: Mutfağı toparlıyorum, birazdan bardakları getireceğim.

Deniz bu durumdan utanmıştı. Başını hafifçe aşağı doğru eğdi. Muhtar, Deniz’deki bu mahcubiyeti fark edince,

Muhtar: Valla Deniz, hanım bir günlüğüne bile annesine gidince biz perişan oluyoruz. Ev dağılıyor. Önceden bir şeyler hazırlamadıysa aç bile kalıyoruz.

Deniz, bu sözleri duyunca yüzü gülümsedi. Evde bir kadın elinin eksikliğini yaşamıyordu belki ama minik serçe (Ezel Havin), bir anne varlığının eksikliğini derinden hissediyordu. Bunu, babasına çizdiği resimlerde ve arkadaşlarıyla oynarken annelerinin onlarla ilgilenmesindeki anlatımlarında çok belli ediyordu. Yine de Deniz’in elinden başka bir şey gelmiyordu.

Muhtar’ın eşi: Böyle tek başına çok zor Deniz. Ezel Havin de artık büyüyor. Anne şefkati, bir kadın eli başka oluyor…

Muhtar: Hanım doğru söylüyor. Evinize bir can yoldaşı, Ezel Havin’e de bir anne gerek.

“Ezel Havin’e de bir anne gerek” cümlesi Deniz’i derinden sarsmıştı. Çünkü Ezel Havin, sık sık kâğıtlara kendisiyle babasını çizerken, hiç görmediği annesini de aynı karede resmediyordu. Birçok resimde annesi onun elini tutmuş gibi görünüyordu. Ezel Havin’in hiç görmediği annesini çizmesindeki neden belli ki anneye duyulan özlemdi. Belki de sözcüklere dökemese de, büyüdükçe ona ihtiyaç duyuyordu.

Deniz, minik serçesinin yüzüne bir müddet baktıktan sonra Muhtar’a dönerek, “Kader… Kısmette ne varsa o olur,” dedi. Aslında uzun süredir Muhtar ve eşinin Deniz için düşündükleri biri vardı: Melek’in kızı Suzan. Rahmetli Dilruba, Melek’ten ve kızından az çekmemişti. Şimdi kızı bunlardan mı çekecekti? Oysa ne Suzan’dan iyi bir eş olurdu ne de annesi Melek’ten iyi bir kaynana.

Muhtar’ın eşi: Bence tanıdık biri olsun, hatta akraba olsa daha iyi olur. Ezel Havin’e daha iyi bakar.

Muhtar: Evet, daha doğru olur, dedi.

Muhtar’ın eşi: Muhtar, Melek’in kızı Suzan iyi olmaz mı? Üstelik Melek, Dilruba’nın anne ile babasının ölümünden sonra Dilruba’yı yanına almış, evlenene kadar da bakmıştı. Şimdi de Melek’in kızı, Ezel Havin’e bakar. Bence çok da iyi bakar.

Deniz, bu konuşmalara hiç cevap vermedi. Utangaç bir şekilde başı önünde eğikti. Suzan’ın uzun süredir ondan hoşlandığını biliyordu ama kendisini Suzan’la bütünleştiremiyordu. Bu yüzden Suzan’a açılma cesaretini kendinde bulamıyordu. Bir ara başını kaldırıp kızına baktı. Kızının annesiz oluşuna hüzünlenmeye devam etti. Boğazı düğümlendi, konuşmadı, konuşamadı.

Muhtar, eşine dönerek “Yarın Suzan’ın ve annesinin ağzını yokla bakalım. Ben de babasınınkini yoklayayım. Hayırlısıysa olur inşallah,” dedi. Aslında bu süreç Deniz’in haberi olmadan tamamlanmıştı, çünkü Muhtar’ın karısını Deniz’e gönderen zaten Suzan’ın kendisiydi.

Deniz, Suzan’ın bu hırsının kendisini elde etmeye yeteceğini biliyordu ama ya sonra? Gerçekten Ezel Havin’e annelik yapabilecek miydi? Kendisine bile annelik yapamayan birinden, doğurmadığı bir çocuğa annelik yapmasını beklemek doğru muydu?

Suzan’ın ailesi, Deniz’i kızlarına uygun görüp görmediklerine karar vermeden, Deniz, Suzan’a iki şart koşarak haber gönderdi. Bu şartlardan ilki, “Ezel Havin’e iyi bakacaksan evleniriz,” ikincisi ise “sade bir düğün olacaksa” olmuştu. Bu iki şart Deniz için önemliydi. Çünkü uğrunda ölmeyi bile göze alabileceği tek serveti bu çocuktu, Dilruba’dan emanetti. İkinci şartı da yine Dilruba’ya duyduğu yüce sevgi ve saygının bir yansımasıydı.

“Doyasıya yaşanmamış bir sevda varsa, ayrılık olsa bile o sevda ölmez, yüreğe yerleşir, KENDİ TAHTINI YAPAR, orada yaşar.”

Suzan, istediğini elde etmişti. O an karşısına hangi şartlar öne sürülseydi belki de düşünmeden hepsini de kabul ederdi. Artık evlenmeleri için bir engel kalmamıştı. Kimseyi düğüne çağırmadan sade bir düğün yaptılar. Köyde kimse de bu duruma darılmadı. Çünkü herkes Deniz’in ne kadar yüce yürekli olduğunu biliyordu. Aslında tüm köylü, Dilruba’dan sonra Suzan’ın yanlış tercih olduğunu biliyordu ama kimseden de ses çıkmıyordu. Çünkü belki Ezel Havin mutlu olurdu. Annesizliğin küçücük yürekte yarattığı boşluğu herkes görebiliyordu ama ne yapsalar da bu boşluğu dolduramıyorlardı. Suzan, acaba anne boşluğunu doldurabilir miydi?

Ezel Havin çok küçük olduğu için ninesi Elif’i hatırlayamıyordu. Sütannesi Halime’yi de karnını doyurup sonra köydeki diğer insanlar gibi kaybolan iyi yürekli biri olarak anımsıyordu. Hayatına babasından sonra ilk defa biri girmişti ve aynı evde yatıp kalkıyordu. Küçücük yüreği, ilk günden itibaren aile sevgisi almaya başlamıştı. Suzan ona prensesler gibi davranıyor, en sevdiği yemekleri pişiriyor ve her akşam yatmadan ona masal okuyordu. Saçlarını her sabah tarayıp okşuyordu. Ezel Havin, aile kavramının ne olduğunu idrak etmeye başlamıştı. Sürekli yanında olan bir anneye kavuştuğunu düşünerek mutlu oluyordu. Ama yine de babasını görürken yüreğinde oluşan büyük heyecanın aynısını Suzan’da yaşayamıyordu.

Deniz ve kızı minik serçenin birçok sorunu çözülmüştü. Ancak köyün kronikleşmiş sorunları devam ediyordu. Oysaki hiç kimse bu acıları tekrar yaşamamalı, kalıcı bir çözüm bulunmalıydı. Çünkü hala kış aylarında yollar en az dört ay kapanabiliyor, telefon görüşmeleri altı ay kesilebiliyordu. Bütün bu sorunlar köye sağlık personelinin atanmasını da engelliyordu. Deniz, çözüm yolu bulunması için Muhtar’ı kaymakam ile görüşmesine ikna etmeye karar verdi. Ama bu coğrafya, insanı içine kapanık, ürkek yapmıştı. İnsanlar diğer yerlerdeki insanlardan çekiniyordu. “Devlet babadan” bir şeyler istemek en zoruydu. Oysaki devletin varlık amacı vatandaşların refahını, güvenliğini ve haklarını korumaktır. Ama köylünün gözünde devlet; otoriterdi, vatandaşların devlete hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorlardı, ama devletin de vatandaşlarına karşı bir sorumluluğunun olduğunun bilincinde değillerdi. Deniz, bilinen ama çözüm için hiç adım atılmayan bu kronik sorunları kaymakama taşımak için Muhtar’a anlattığında Muhtar sevinmişti. Ama onun da bir şartı vardı.

Muhtar: Sen de gelirsen giderim.

Deniz biraz düşündü ve sonra Muhtar’a eşlik etmeye karar verdi. Biliyordu ki, eğer eşlik etmezse Muhtar kaymakamla görüşmeye çekinecek, belki de hiç gitmeyecekti. Bu yüzden ertesi gün Deniz, Muhtar’ı da alarak Şavşat ilçesine gittiler. Tüm yol boyunca Muhtar, kaymakama söyleyeceği sözcükleri hafızasında tekrarlamaya çalıştı. Kaymakamlık binasından içeri girdiklerinde Muhtar’ın korku ve heyecanı her halinden belli oluyordu. Sekreter, kaymakama Muhtar’ın geldiğini haber verdikten sonra her ikisini de makam odasına aldı.

Kaymakam Suat: Hoş geldiniz, şöyle buyurun.

Çekingen bir duruşla yavaşça önlerindeki koltuğa yan yana oturdular. İkisinin kapladığı alan, ancak bir kişinin oturabileceği kadar bir yer kaplıyordu. Üzerlerindeki çekingenliği gören kaymakam, sıcak bir gülümsemeyle onlara dönerek,

Kaymakam Suat: Hoş geldiniz Muhtarım, buyurun şöyle rahat oturun. Ne içersiniz?

Muhtar, korku ve heyecanından tek kelime edemiyordu. Ortamdaki sessizliği bozan Deniz oldu; o da cılız bir ses tonuyla, “Çayınız varsa içeriz,” dedi. Sekreter hemen çaylarını getirdi.

Kaymakam Suat: Hangi köyden geldiniz?

Deniz: Dalkırmaz köyü efendim.

Kaymakam Suat: Şu yolu sürekli kapanan ve telefon direkleri kırılan köy değil mi?

Muhtar: Evet efendim.

Kaymakam Suat Seyitoğlu bu ilçede göreve başlayalı henüz sekiz ay olmuştu. Köyün engebeli yollarını, kış aylarında sık sık yaşanan çığ felaketlerini, bu çığların kimi zaman can ve mal kaybına yol açtığını, köyün uzun süre dünyayla bağının koptuğunu duymuştu. Her sene telefon direklerinin yenilenmesi de dikkatini çekmişti. Bu yüzden İl Özel İdare, PTT, Karayolları ve Orman Müdürlüğü ile ilgili sorumluları makamına çağırıp bu sorunlar için kalıcı çözüm yollarının oluşturulmasını istemişti. Sorunların kalıcı çözümü belki biraz zaman alabilirdi ama süreç işlemeye başlamıştı.

Kaymakam, samimi bir tavırla,

Kaymakam Suat: Çaylarınızı için, soğutmayın. Sizin köyün yollarını yapacağız.

Gözlerinde kararlılık vardı.

 Kaymakam Suat: İletişim için de kalıcı bir çözüm yolu bulmaya çalışıyoruz. İnşallah gelecek kış telefon görüşmeleriniz artık kopmayacak, yollarınız kapanmayacak.

Deniz: Allah sizlerden ve devletimizden razı olsun.

Kaymakam Suat: Muhtar, niçin gelmiştiniz? Bir ihtiyacınız mı var?

Muhtar, Kaymakam’ın sözleri karşısında rahatlamış ve minnettar bir şekilde,

Muhtar: Allah razı olsun sizden, bizim sorunlarımızı bizden daha iyi biliyormuşsunuz! Çekine sıkıla konuşmak için geldiğimiz sorunları, siz görüp çözüm üretmeye başlamışsınız bile. Bundan başka ne ihtiyacımız olsun ki?

Kaymakam, Muhtar’ın sözleri üzerine samimiyetle gülümsedi.

Kaymakam Suat: Bunları görmek, düşünmek ve gereğini yapmak bizim görevimiz. Devlet baba bu işler için bizi buralara görevlendirmiş; yan gelip yatmak için değil.

Deniz eğilerek kaymakamın elini öpmeye çalıştı. Kaymakam buna müsaade etmedi, tokalaşıp odadan çıktılar. İçleri huzur ve mutlulukla doluydu. Belki de ilk defa köyün kronikleşmiş sorunlarına çözüm yolu bulmaya bu kadar yaklaşmışlardı.

Deniz, evin ihtiyaçları için Şavşat ilçe merkezinde dolaşırken bir dükkânın vitrininde pembe, oyuncak bir fil gördü. İçinden “Bu Filoş’u kızıma almalıyım,” diye geçirdi. Deniz o an oyuncağın adını bile koymuştu: Filoş. Filoş kocaman ama yumuşacık tüylerden yapılmıştı. Oyuncağı alıp Muhtar’la beraber yemeğe gittiler. Yemekten sonra da ilçe merkezini biraz daha gezip arabaya binip köylerine doğru yola çıktılar.

Köye vardıklarında akşam olmuştu. Ezel Havin pencerede oturmuş babasını bekliyordu. Uzaktan babasını görünce “Babaaaa!” diye bağırarak kapıya doğru yöneldi. Suzan da kapıya yönelip kapıyı açtı. Kapı açılır açılmaz kocaman pembe fil kendini gösteriyordu. Deniz, mutluluktan yüzü gülen kızının gözlerine bakarak “Minik serçeme Filoş aldım,” dedi. Ezel Havin küçücük kollarıyla oyuncağa sarılmaya çalıştı. Oyuncak ondan daha büyüktü. Küçücük yüreğindeki kocaman sevgisi Filoş’u sarmıştı.

Deniz, kızını oyuncağıyla beraber kucağına alarak Suzan’a da başıyla hoş bulduk der gibi bir selam verip içeri girdi. Suzan’ın morali bozulmuştu. Kıskandığı şey, baba ile kızının sıcak buluşması mıydı yoksa pembe Filoş muydu? Belki de her ikisiydi. Gece boyunca Ezel Havin ile Deniz’in oyuncakla oynamasını izledi. Sustu, ağzını bıçak açmıyordu. Sadece bir ara “Yemeğe gelin,” demişti. Ezel Havin uyuduktan sonra bu durum Deniz’in dikkatini çektiği için Suzan’a dönerek,

Deniz: Bugün pek durgunsun, bir şey mi oldu?

Suzan: Yok canım, yorgunluktandır. Bugün evi toparladım, yorganları yıkadım belki ondandır, deyip geçiştirdi.

Gece boyunca Ezel Havin uykusunda bile kollarını Filoş’un üzerinden hiç indirmedi. Sabah erkenden Deniz tarlaya gitmişti. Deniz gittikten sonra Suzan, hala uykuda olan Ezel Havin’in minik ellerini Filoş’un üzerinden kaydırarak oyuncağı alıp dolabının üzerine bıraktı. Evi süpürürken çıkan gürültüden Ezel uyandı. Yanında Filoş’unu görmeyince durmadan, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

“Kaderin matematiği, yirmi beşin gölgesini çağırdığında, bir filin masum sevinci, kayıp bir annenin suretini, görünmez bir yara ile boyadı.” (“Kaderin matematiği, yirmi beşin gölgesini çağırdığında”: Bu ifade, Ezel’in hayatında ileride karşılaşacağı ve ona travma yaşatacak “25” sayısına bir gönderme yapıor. Romanımda geçen bu mistik sayı, okuyucum için ileride yaşanacak trajedilerin ve karmaşık olayların habercisi niteliğindedir. 25 sayısı bir saat değil, bilinçli olarak zamanın dışına gönderme yapan simgesel bir ifadedir. 24 saatin ötesi… Yani annenin yaşadığı, zamanın ölçemeyeceği bir kaygı süresi… Aynı zamanda hikâyenin ana yapısı olan 25 sayısını ilk kez simgesel olarak işaret ediyor.  “Bir Filin masum sevinci” ise Deniz’in Ezel’e aldığı oyuncak filin, küçük bir çocuğun kalbinde yarattığı saf mutluluğu simgeliyor. Ancak bu sevinç, aynı zamanda gizemli olayların tetikleyicisi olacaktır. “Kayıp bir annenin suretini” ise Ezel’in hiç tanımadığı annesi Dilruba’nın manevi varlığına gönderme yapıyor. Ezel, annesizliğin boşluğunu bu oyuncakla doldurmaya çalışırken, aslında annesinin ona bıraktığı manevi mirasın da farkında değildir. Oyuncak filin varlığı, Dilruba’nın vefatından sonra Deniz’in hayatında meydana gelen köklü değişiklikleri de tetikler. “Görünmez bir yara ile boyadı” sözü, Suzan’ın kıskançlığı ve Ezel’e karşı olan kötü niyetli davranışlarına gönderme yapıyor. Bu davranışlar, Ezel’in ruhunda iyileşmesi zor, görünmez bir yara açıyor. Bu yara, fiziksel bir acıdan ziyade, bir çocuğun saf sevgisini, güvenini ve hayata olan inancını zedeleyen psikolojik bir travmadır)

Bir müddet sonra Suzan, minik serçenin yattığı odaya gelerek,

Suzan: Ne ağlıyorsun? Kulağımı sağır ettin.

Ezel Havin: Filoşum yok.

Suzan: Kör müsün, görmüyor musun? Dolabın üzerindedir. Yıpranmasın diye oraya kaldırdım.

Ezel Havin ne kadar ısrarla ağlasa da, oyuncağı o yüksek yerden indirip kendisine vermesini istese de Suzan bunu yapmadı. Uzun bir süre daha Ezel Havin ağladı, dudakları titreyip durdu. Daha sonra ağlama sesi yavaşladı çünkü minik bedeni güçten düşmüş, olduğu yerde uyuya kalmıştı.

Öğlen okunan ezan sesiyle tekrar uyandı. Yorgun ve aç kalmıştı, midesi gurulduyordu. Mutfağa doğru yönelip bir parça ekmek aldı. Odasına geri dönüp Filoş’u görebileceği bir pozisyonda oturdu. Küçücük ağzıyla hafifçe sertleşmiş olan ekmeği kuru kuru yemeğe çalıştı. Suzan bu durumu görünce bağırarak,

Suzan: Sakın ekmeği yere dökme, daha yeni odayı süpürdüm.

Ezel Havin ürkek ve kısık bir ses tonuyla “Tamam,” dedi. Elindeki ekmek yere dökülür korkusuyla yiyemedi. Ekmeği yavaşça yanındaki minderin üzerine bıraktı. Hâlâ açtı, midesi gurulduyordu. Tekrar gözleri doldu, yastığına sarılarak hıçkırıklı bir şekilde Filoş’a bakarak yavaşça ağladı. Akşam babası kapıyı çalana kadar odasından hiç çıkmadı.

Kapı sesiyle Ezel Havin koşarak kapıya yöneldi. Babasını görünce bacağına sarıldı. Parmağından tutarak odasına götürmeye çalıştı. Belli ki Filoş’u yüksekten indirmesini isteyecekti. Odasının kapısından içeri girerken Filoş’u dolabın üzerinde göremedi.

Ezel Havin: Baba Filoş yok.

Filoş yatağının üzerindeydi. Kapı çalındığında Ezel Havin kapıya doğru yönelirken Suzan, Filoş’u hızla yüksekten indirip yatağının üzerine bırakmıştı.

Deniz, Filoş’un yatağının üzerinde durduğunu görünce gülümsedi. “Kızım, senin yatağının üzerinde,” dedi. Ezel Havin, Filoş’u hortumundan tutup yanında sürükleyerek babasıyla odaya gitti.

Suzan yemekleri masaya serdi. Ezel Havin, yemekleri görünce hızlı lokmalarla yemeye başladı. Onun bu iştahlı hali babasının çok hoşuna gitmişti. Nereden bilebilirdi ki, küçük kızının o gün kahvaltı bile yapmadığını. Yemekten sonra Suzan, Deniz’in gözüne girmek için sandığından küçüklüğünden kalma bir bez bebek çıkardı.

Suzan: Bak, bu da benim çocukluk oyuncağımdı. Al, senin olsun.

Oyuncağı uzattığında, Ezel Havin korkuyla Filoş’una daha da sıkı sarılıp, başını yukarı kaldırarak “Hayır!” der gibi davrandı. Deniz, kızına dönerek “Annen Filoş’unu almıyor. Sana küçüklüğünde en sevdiği oyuncağını veriyor,” dedi. Suzan’ın elinden oyuncağı alıp minik serçesine doğru uzattı. Ezel Havin almayınca yanına bıraktı. “Anneye teşekkür et,” dedi. Minik serçe istemsiz bir şekilde başını sallayıp teşekkür etti.

“Bugün Ezel Havin’in içinde oluşan fırtınaları duyabilmek için kulağa sahip olmak gerekmezdi. Beden dili, mimikleri ve davranışı her şeyi zaten haykırıyordu ama babasının kulağı ve gözünde bir kusur olmadığı halde duymadı, görmedi, farkına bile varmadı.”

Deniz, Suzan’ın sevgi kokan yapay hareketlerini ve gülen yüzünün ardındaki soğuk ve hesapçı kalbin varlığını görmüyordu. Evde yokken Ezel Havin’e karşı bambaşka birisine dönüştüğünden de haberi yoktu. Minik serçeye karşı gün geçtikçe daha çok soğuk ve ilgisiz olduğunu da görmüyordu. Hep beraber yan yana olduklarında ise Suzan ona karşı adeta melekleşiyordu. Elleriyle yedirmeye çalışıyor, saçlarını okşayıp öpüyordu. Oyuncaklarını getirip yanına bırakıyordu. Çoğu kez de “Gel beraber evcilik oynayalım,” diyordu.

Deniz’in gözünde de Suzan iyi bir anne olmuştu. Ama Ezel Havin’e göre Suzan gündüz adeta bir şeytandı, akşam ise babasının yanında melekti. Bu iki zıt kutuplu Suzan arasında sıkışıp kalmıştı. Babası evdeyken cenneti, babası evde yokken cehennemi yaşıyordu. Babası evdeyken prenses oluyordu, babası evde değilken kendisini yalnız ve değersiz hissediyordu. Çünkü babası evdeyken cicim balımdı, babası evde değilken bağırmalara, hakaretlere maruz kalıyordu. Minik serçe, Suzan’ın aslında onu hiç sevmediğini biliyordu ama bunun sebebini anlayamıyordu.

Suzan’ın oynadığı bu pis oyunu acaba Deniz uyanıp bozabilecek miydi? Yoksa Deniz’i çoktan kontrolü altına almayı başarmış mıydı? Acaba Ezel Havin bu durumu detaylıca babasına açıklayabilecek miydi? Suzan, gece ayrı, gündüz ayrı taktığı bu maskesinden vazgeçecek miydi?

Ezel Havin’i büyüten zamandan bir gün daha geçiyordu. Bu geçen gün, onun sorunlarını çözmek için mi yol alıyordu yoksa daha büyük sıkıntılara doğru onu sürüklüyor muydu?

O gün sabah babası ile Suzan’ın kendi aralarındaki yüksek sesli konuşmalarından dolayı uyandı. Yatağından zıplayarak kalkıp babasının yanına gidip oturdu. Yerde kahvaltı seriliydi. Sofrada sıcak süt vardı. Sütü çok seviyordu. Suzan, ona da bir bardak süt doldurup uzattı. “Ağzını yakma sıcaktır,” dedi. Babası yanında olduğu için Suzan melekleşmişti. Deniz, kahvaltısını yaptıktan sonra eğilip kızını başından öptü, kalkıp kapıya doğru yöneldi. Bunu gören Ezel Havin sütünü bırakıp babasının peşinden o da kapıya doğru gitti.

Deniz: Kızım ben tarlaya gideceğim. Sen otur, sütünü iç, kahvaltını yap.

Ezel Havin kapı eşiğinde babasının bacağını yakalayıp “Ben de geleceğim” dedi.

Deniz: Kızım sonra hayvanları otlatmaya götüreceğim. Sen gelemezsin, çok yorulursun. Üstelik Filoş yalnız kalır, üzülür.

Deniz, “Filoş üzülür” deyince, Ezel Havin Filoş’u hatırladı. Suzan daha Filoş’u dolabın üzerine bırakmadan koşarak gitti ve onu aldı. Hızlı adımlarla geri geldi. Babasının ısrarıyla içeri girmek zorunda kaldı. Kahvaltısına tekrar oturdu. Suzan odaya gelmeden, sofrayı toplamadan hızlı lokmalarla yemeğini yemeye başladı, sütünü içip bitirdi. O gün karnı güzel doymuştu. Suzan içeri girip odayı ve sofrayı topladı. Filoş’u da alıp her zamanki gibi Ezel Havin’in elinin yetişemeyeceği yükseklikteki dolabın üzerine bıraktı. Bu döngü, güneşin ayı kovalaması gibi bir şeydi; ne güneş aya yetişebiliyor ne de gece gündüzü geçebiliyordu. Filoş, gece yanında, gündüz dolabın üzerindeydi.

Günler geçtikçe Ezel Havin’in o küçücük yüreği bu oyunlara alışmıştı. Artık gündüz Suzan’dan alacağı sevgiye ihtiyacı yoktu. Kimi zaman kapı eşiğinde, kimi zaman da bahçede kuru ekmek ya da ekmekle yoğurtla karnını doyurabiliyordu. Gündüz Filoş’la oynayamayışı zor olsa da “Nasıl olsa akşam oynarım” düşüncesi artık onun canını eskisi kadar acıtmıyordu.

Ezel Havin’in haftanın üç beş günü sürekli dışarıda bir şeyler yemesi sütannesi Halime Hanım’ın dikkatini çekmişti. Bir gün Ezel Havin’i tekrar dışarıda kuru ekmek yerken görünce pencereden seslenerek evine çağırdı. Onun ve kendi kızı Hatice’nin önüne yiyecek bir şeyler bıraktı. İştahla yediklerini görünce de çok mutlu oldu. Ezel Havin’e dönerek, “Burası da senin evin, ne zaman acıkırsan bana söyle, her zaman da eve gelebilirsin. Kızım Hatice ile de beraber oynarsınız,” dedi.

Ezel Havin’in yüzü hafifçe gülümsedi. Gamzeleri ortaya çıktı. Başını hafifçe sallayarak “Tamam” dedi. Halime Hanım’ı çok seviyordu. Küçüklüğünden beri en çok gördüğü yüzdü. Onun sütüyle büyümüştü. Yüzünü hiç eskitmemişti. Anneliğin nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordu ama onu görünce içi huzurla doluyor ve onda farklı bir sıcaklık hissedebiliyordu. O günden sonra minik serçe çekinmeden Halime Hanım’ın evine gidip gelebiliyordu. Hatice ile oyunlar oynuyor, çoğu kez kahvaltısını orada yapıyordu.

Halime Hanım, Suzan’ın Deniz’e gösterdiği ilginin yüzde birini bile Ezel Havin’e göstermediğini görmüştü. Sabahları kahvaltısını bile geçiştirdiğine şahitti. Bir an bu durumu Suzan’la konuşmaya karar verdi. Ama daha sonra bu kararından vazgeçti. “Ya konuşursam bu sefer kızı evden bile çıkarmazsa, gündüzleri aç kalır, bize de gelip yiyemez,” diye düşündü. Bu yüzden bu süreci bir müddet rafa kaldırmaya karar verdi. Gözlemleyip zamanı akışına bıraktı.

Günlerden güneşli bir yaz günüydü. Bahçede Ezel Havin ile Hatice sıcaktan bunalmış bir şekilde oturuyorlardı. Hatice üç ay daha büyüktü. Ezel Havin’e göre daha hareketli bir çocuktu. Belki de hareketli oluşu sürekli anne sevgisine maruz kalmasındandı. Şakacı kişiliğinden olsa gerek bir anda gözleri bahçedeki hortuma takıldı. Hortumu alıp Ezel Havin’in üzerine su fışkırtmaya başladı. Ezel Havin de koşarak hortumu tuttu. Kahkahalar atarak birbirlerini iyice ıslattılar. Halime Hanım, çocukların kahkaha ve bağrışma seslerini duyunca birbirlerini ıslattıklarını pencereden görmüştü ama eğlencelerini bozmak istememişti. Hortumla birbirlerine su atıyorlar, arada bir yere düşüp yuvarlanıyorlardı. Bazen de ağacın arkasına saklanıp tekrar birbirlerine hortumla ve su dolu kovayla su atıyorlardı. Bu durumdan her ikisi de çok mutluydu. Oyunları o kadar eğlenceliydi ki saatlerce gülüşüp oynadılar. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar.

Gün batımına yakın Halime Hanım pencereden seslenerek, “Oyunu sonlandırın çocuklar, yeter artık güneş batıyor, üşürsünüz!” dedi.

Üzerlerindeki ıslak kıyafetler onları güneşin sıcaklığına karşı serin tutmuştu ama bu saatten sonra üşütme ihtimalleri vardı. Ezel Havin’e dönerek “Kızım eve git, Suzan anne üzerini değiştirsin,” dedi. Kendi çocuğunu da içeri alarak şakalaşıp üzerini değiştirmeye başladı. Bir anda “Acaba Suzan küçük çocuğa üzeri ıslanmış diye kızmasın?” diye aklından geçirdi. Öyle de oldu. Suzan, çocuğun üzerini sırılsıklam görünce gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bağırarak “Bebek misin sen, bu ne hal, çabuk odana git üstünü değiştir!” diye bağırdı. Minik serçe ürkek bir ses tonuyla “Tamam,” cevabını ancak verebilmişti. Korkudan titriyordu. Deminki mutluluk, kahkahaların yerini korkuya bırakmıştı. “Çabuk çorabını da çıkart, evi rezil ettin!” diye bağırmaya devam etti. Ezel Havin çömelip çorabını titreyen ellerine rağmen çıkarabilmişti. Yavaşça odasına doğru yöneldi. Titriyordu ama üşümekten dolayı değildi, korkudandı. Acaba korkudan dolayı bundan sonra suyla bir daha oynayabilecek miydi? Ezel Havin bebek değildi ama çocuktu. Üstelik Suzan’a karşı hiç saygısızlığı da olmamıştı. Bu tepki nedendi? Bir çocuğa güler yüz göstermek bu kadar zor muydu? Bir insan saatlerce süren mutluluğu bir dakikada kâbusa çevirmeyi nasıl başarabiliyordu? Bir insan nasıl bu kadar kötü olabiliyordu?

Halime Hanım, kızını hızlıca kurutup giydirdikten sonra Suzan’ın evine doğru gitti. Suzan’ın evine geldiğinde Suzan kapı eşiğinde oturup çay içiyordu.

Halime: Merhaba komşu, nasılsın?

Suzan: Hoş geldin, çayı yeni yaptım buyur, çay içelim.

Halime Hanım çömelip yanına oturdu. Çayın yanında kuru üzüm ve kırmızı çizgili peynirli şekerleme vardı. Çayı önüne koymuştu ama Halime Hanım çayını içmiyordu. Aklı çocukta kalmıştı. “Suzan burada, çocuk tek başına üstünü çıkarıp vücudunu kurutup, temiz elbise giyebilecek mi?” diye düşünüp duruyordu.

Halime: Çocuklar bugün çok eğlendiler. Suyla üstlerini iyice ıslattılar, bilerek ses etmedim, çünkü hava çok sıcaktı, hava bunaltıyor resmen.

Suzan: Evet demin Ezel Havin de geldi. Üstü ıslaktı. Üstünü kuruttum. Şimdi odasında giyiniyor.

Ezel Havin, Halime Hanım’ın sesini duyunca kendine güveni geldi, rahatladı. Titremeden üstünü çıkarıp elbiselerini değiştirebildi. Üç dakika sonra oda kapısından gözüktü. Halime’yle göz göze geldi. Yüzünde tebessüm oluşmuştu. Halime Hanım’ın dikkatini, yeni elbisedeki ıslaklık çekti. Belli ki Suzan yalan konuşuyordu. Çocukla hiç ilgilenmemiş, üstünü de kurutmamıştı. Çocuğun dikkati ise önlerindeki kırmızı çizgili peynirli şekerlemedeydi. Halime bunun farkına vardı. Ezel Havin’e seslenerek “Gel yanıma otur, üşümüşsündür, sana da bir çay verelim,” dedi. Minik serçenin bu sözlere karşı sevindiği her halinden belliydi.

“Acaba sevinci daha çok sıcak çaya mıydı yoksa kırmızı çizgili peynirli şekerlemeye miydi?”

Hiç hayır demeden Halime Hanım’ın dizinin dibine oturdu. Belki de Suzan’ın değil de Halime’nin dizinin dibini tercih etmesi, Halime’den gelen karşılıksız sevginin yansımasıydı. Önüne bir çay bıraktı, eline de şekerlemeyi uzattı. Şekerlemeyi kaptığı gibi hepsini bir anda ağzına koydu. Sanki elinden alınır diye korkar gibiydi. Küçücük ağzı şekerin büyüklüğü ile dolmuştu. Ağzını zar zor oynatabiliyordu. Dişleriyle ısırdıkça gözbebekleri mutluluktan büyüyor, yüzü gülüyordu. Bir şekerleme, hem günün yorgunluğunu silmişti hem de üvey annesinin yansıttığı stresi bitirmişti. Şekerleme, o anı güzelleştirmişti.

O akşam babasına Hatice ile yaptığı su savaşını anlattı. Birbirlerini nasıl ıslattıklarını anlatıp mutluluğunu babasıyla paylaştı. Ama bu güzel anıyı kötü hatırlamamak için üstü ıslandığından dolayı Suzan’ın ona kötü davrandığını, bağırıp çağırdığını söylemedi. Babası gündüzleri yalnız olmadığını, eğlendiğini duyunca da canının bundan sonra sıkılmayacağını düşündü ve mutlu oldu. Oysaki Suzan’ın kötü davrandığı her olayda Ezel Havin gece yatmadan kendi kendine “Neden bana böyle kötü davranıyor?” diye düşünmeden kendini alamıyordu. İlk başlarda kendisine de bir kusur yakıştırabiliyordu. Ama zaman geçtikçe aslında sorunun kendisinden kaynaklanmadığının farkına varıyordu. Bu son olay bu durumun ispatı olmuştu. Onunla beraber Hatice de ıslanmıştı ama onun annesi ona kızmamıştı. Kucağına alıp sevgiyle kurulamıştı. Üstelik kendi elleriyle elbiselerini değiştirmişti. Peki, Suzan neden bana kötü davranıyor? Bu soruyu kendi kendine her sorduğunda yine de cevabını bulamıyordu.

Birbirlerini ıslattıkları gün ile geçmiş günlerin zararlı çıkanı muhakkak ki Suzan’dı. İbrahim Suresi 42-43. ayetlerde: “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış; başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar” der. Ezel Havin bu ayeti hiç duymuş olmasa da bu ayetin verdiği huzuru ve güveni kapmıştı. Babası ona yapılan zulmü görmese de Allah acılarını hafifletmişti. Eskisi kadar etkilenip acı çekmiyordu.

Suzan’da empati eksikliği olsa da, dürtüsel davransa da birçok insanın haklarına saygı duyabiliyordu; bu durum onda antisosyal bir kişilik bozukluğu yaratmıyordu. Narsist bir kişilik bozukluğu da yoktu. Çünkü kendisini üstün görmüyor, başkalarını da sömürmüyordu. Belki de çocukluğunda yaşadığı birçok travma onu etkilemişti. Bu yüzden bakıma muhtaç küçük çocuğa karşı kötü davranışlar sergiliyordu. Belki de bu durumun sebebi öğrenilmiş duygulardandı. Annesi olan Melek’in çevresine verdiği kötü davranışları gözlemleyerek taklit ediyordu. Çünkü kötülük, yaşamın bir parçasına dönüşebiliyordu. Kim bilir, belki de Suzan’ın duygusal bozukluğu vardı. Öfke, nefret ve kıskançlık gibi yoğun duyguları onu kötü davranışlara itiyordu. Belki de yetiştiği ortamda eşitsizlik, adaletsizlik, ayrımcılık vardı. Bu durum onda öfke ve kini tetiklemiş olabilirdi.

Minik serçe ertesi sabah erkenden uyandı. Bu erken uyanışın sebebi belki de çok eğlenceli bir gün geçirdiğinden dolayıydı. Karnı açlıktan gurulduyordu. Babasının odasına doğru yöneldi. Suzan, babasının önüne kahvaltı sermişti. Babasının yanına çömelip kahvaltıdan yemeye yeltenirken Suzan sinirli bir bakış attı. Yiyemedi. Geri çekilip mindere sırtını dayadı, gözleriyle kahvaltıyı süzdü. Babası bu durumun farkına varmadı. Bir ara “Gel kızım, beraber kahvaltı yapalım,” dedi. Ezel Havin daha cevap vermeden Suzan; “Çok erkendir, iştahı yoktur, benimle beraber yapar,” dedi. Ezel Havin de Suzan’ın dediklerini korkuyla başıyla teyit etti, kahvaltıya oturamadı.

Deniz, her zaman olduğu gibi yine hiçbir şeyin farkında değildi. Küçük kızının içindeki sıradanlaşan fırtınaları görmüyordu. Kahvaltısını yapıp gitmek için kapıya doğru yönelince Suzan’ın odada olmayışından faydalanarak hızlıca yerdeki kahvaltı sofrasına oturdu. Hızlı lokmalarla birkaç lokma yedi. Suzan, Deniz’i uğurlayıp odaya geldiğinde Ezel Havin’i sofra başında görünce bağırarak: “Biraz uyu, daha erkendir, beraber yapacağız demedim mi?” dedi. Ezel Havin yavaşça sofradan kalkıp odasına doğru gidip yorganın altına girip sessizce durmaya başladı. Bir müddet sonra tekrar uyuya kaldı.

Saat dokuz gibi olmuştu. Halime Hanım ise kahvaltısını hazırlayıp pencereden dışarı bakarak gözleri Ezel Havin’i arıyordu. Acaba “Uyanmış mı?” “Kahvaltısını yapmış mı?” “Dün çok ıslandığı için hasta mı oldu?” diye düşünmeye başladı. İçi huzursuzlukla doldu. Bir müddet daha bekleyip Ezel Havin’i görmeyince kızını alıp Suzan’ın evine doğru gitti. Kapıyı çaldı.

Halime Hanım: Komşu, günaydın.

Suzan: Günaydın komşu.

Halime Hanım: Bu sabah kızım Ezel Havin’i görmeyince canı sıkıldı. Beni ona götür deyince ben de alıp getirdim.

Suzan: İyi yaptınız, ama Ezel Havin daha uyuyor.

Hatice, Ezel Havin’in odasına yöneldi. Kapıyı açtığında Ezel Havin uyanıktı, yatağında öylece duruyordu. Gözü dolabın üzerindeki Filoş’a takıldı. “Anne!” diye bağırdı. Suzan odaya doğru geldi. Ezel Havin’in Filoş’unu istediğini gördü ve oyuncağı dolabın üzerinden indirirken Halime Hanım da açık kapıdan olan biteni izliyordu. Suzan, Filoş’u Hatice’ye uzattı. Ezel Havin de yataktan çıktı. İki çocuk beraber odada Filoş’la oynamaya başladılar.

Halime Hanım, Ezel Havin’in aç kalmış olabileceğini biliyordu, çünkü bu sabah elinde ekmekle kapı eşiğinde oturduğunu da görmemişti.

Halime Hanım: Biz de yeni uyandık. Kahvaltıyı sermiştim. Yapmadan kızım beni çekiştire çekiştire getirdi.

 Bu söylem üzerine,

Suzan: Ezel de uyuyordu. O da kahvaltı yapmadı. Çok bekledim, o kalkmayınca ben yaptım. Yerden kalkarak mutfağa doğru yöneldi ve ekledi: “Ona hazırlayacağım, beraber yaparsınız.”

Halime Hanım: Zahmet olmasın.

Suzan: Yok komşu, ne zahmeti zaten Ezel Havin’in uyanmasını bekliyordum, ona da hazırlayacaktım.

Suzan mutfakta kahvaltı hazırlamaya çalışırken Halime Hanım çocukların odasına yöneldi. Ezel Havin’in gözleri her ne kadar o an gülüyor gözükse de, sabahın verdiği mutsuzluğun bir kısmını yine de yansıtıyordu. Halime Hanım ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Hiç ses çıkarmadan tekrar yerine geçip oturdu.

“Halime Hanım, Suzan’dan mı korkuyordu yoksa başkasının yaşantısına müdahale etmek mi istemiyordu? Ya da Suzan’ın Ezel Havin’e yaşattığı acıların büyüklüğünü mü görmüyordu? Bilinmiyordu ama acı yaşanırken zaman yavaş mutluluk yaşanırken aynı zaman hızlı akıyordu.”

Suzan kahvaltıyı yere serdi ve çocukları çağırdı. Ezel Havin, kahvaltıdaki menü zenginliğini görünce yüzü gülmüştü. Çünkü bu zenginliği bir babasına kahvaltı serildiğinde, bir de bugün Halime Hanım varken görüyordu. Halime Hanım’ın sağına geçip oturdu. Sanki Suzan’dan uzak oturmak onu daha güvende hissettirecekti ya da daha mı çok tok tutacaktı? Hep beraber doyasıya kahvaltılarını yaptılar. Ezel Havin arada bir göz ucuyla üvey annesine bakmadan da kendini tutamıyordu. “Acaba yememe karışacak mı? Döktüğüme kızacak mı? ‘Yeter ye, kilo alacaksın’ diyecek mi?” diye düşünmeden de kendini alamıyordu. Neyse ki o gün hiç ses etmemişti.

Kahvaltı sonrası Hatice, Ezel Havin’e dönerek, “Filoş’la tekrar oynayalım mı?” dedi.

Ezel Havin: Hayır, Suzan anne akşam oynamama izin veriyor.

Suzan, bu cevap karşısında Halime Hanım’dan utanmıştı. “Yok, kızım beraber oynayın,” dedi.

Halime Hanım, Suzan’ın gündüz Filoş’la oynamasına neden izin vermediğini anlayamıyordu. Akşam zaten babası gelecekti, canı sıkılmazdı ki. Oysaki babası yokken Filoş’la oynamak Ezel Havin’in hayal dünyasını genişletmesine ve yaratıcı oyunlar kurmasına olanak tanıyabilirdi. Onunla farklı hikâyeler oluşturabilir, kendi dünyasını yaratabilirdi. Ayrıca motor becerilerini geliştirmesine yardımcı olabilirdi. Filoş’la duygusal bağ kurarak kendisini daha güvende hissedebilir, böylece yalnızlığını daha az hissedebilirdi. Filoş’a sarılması, kısmi de olsa duygusal ihtiyaçlarını karşılayabilirdi. Oyuncağını arkadaşlarıyla paylaşarak işbirliği yapma ve iletişim kurma gibi sosyal becerileri de daha da geliştirebilirdi. Bu oyuncak ile daha birçok güzel şey başarabilirdi. Ama onu saklamak sadece yıpranmamasını sağlardı.

Halime Hanım artık Suzan’dan daha çok şüphelenmeye başladı. Ezel Havin’i geç saatlere kadar aç bıraktığı belliydi. İlgilenmediği, kısıtlama yaptığı ortadaydı. Kendi kendine “Acaba bu kızı bir de dövüyor mu?” diye düşündü. Artık bir şeyler yapmasının zamanıydı. Ama karşı tarafa da belli etmeden ya da kötü konuma düşmeden ne yapabilirdi? Uzun bir süre düşündü ve Suzan’a dönerek, “Çocuklar bugün de çok eğlendi. Sana da zahmet oldu, kahvaltı için teşekkürler,” dedi.

Suzan: Estağfurullah komşu. Her zaman beklerim.

Halime Hanım: İlk defa kızım bu kadar kahvaltı yaptı. Çocuklar beraber olunca daha güzel yiyorlar. Yarın Ezel uyanınca kahvaltı yapmadan bana gönder. Hatice’yle beraber yesinler.

Suzan: Tamam komşu.

Halime Hanım, Ezel Havin’e dönerek, “Duydun değil mi kızım? Sabah uyanınca direkt bize gel,” dedi. Ezel Havin sevinmişti. Kafasını birkaç defa öne sallayarak “Evet” der gibi davrandı.

Halime Hanım’ın planı belliydi: Sabah kahvaltıda Ezel Havin’in ağzını yoklayacak, bir de vücuduna bakacaktı. Kötü bir şeyler görür ya da duyarsa, bu sefer Deniz’e kendisi durumu haber verecekti. Suzan’ın kızına kötü davrandığını, kuru ekmekle kahvaltıyı geçiştirdiğini, Filoş’unu gündüz vermediğini, bazen Hatice ile oynamasına müsaade etmediğini bir bir sıralayıp anlatacaktı.

O gece Ezel Havin huzurlu ve mutlu bir şekilde uyumuştu. Çünkü hem gündüzü iyi geçmişti hem gecesi; üstelik ertesi sabah Hatice’nin evine gidip orada kahvaltısını yapacaktı. Daha ne isteyebilirdi ki?

Halime Hanım ise sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Sürekli “Ya kızın vücudunda da darp izleri varsa?”, “Neden şimdiye kadar dikkat etmedim?”, “Allah bu durumun hesabını bana sorar”, “Yetimi neden bu kadar yalnız bıraktım?” gibi binlerce soruyu kendi kendine sorup durdu. Sabaha doğru gözleri kapandı. Ezel Havin ise heyecanından dolayı erkenden babasıyla beraber kalktı. Babasının kahvaltıya gel teklifini bile ilk kez gönülden reddetti. Babasına dönerek, “Hatice’yle beraber onların evinde yapacağım,” dedi. Sonra aklına Filoş geldi. “Baba, Filoş’u da yanımda götüreyim mi?”

Deniz: O senin oyuncağın, istediğin zaman onunla oynayabilirsin, istediğin yere götürebilirsin, ayrıca arkadaşlarınla da paylaşman beni çok sevindirir. Paylaşmak, sevinci ikiye katlar, üzüntüyü yarıya indirir, dedi.

Ezel Havin: Gündüzleri filoşumla hep oynayabilir miyim?

Bu söz babasına anlamsız gelmişti. Bir yandan da kafasında şüphe uyandırmıştı: “Acaba Suzan oyuncağını kısıtlıyor mu ki bu böyle dedi?” diye düşündü. Ezel Havin’in konuşmasını mutfaktan duyan Suzan içeri girdi. Deniz, Suzan’a bakarak, “Kızım, istediğin zaman, istediği kadar ve istediğin yerde Filoş’unla oynayabilirsin. Halime Hanım’ın evine gidip Hatice’yle oynayabilirsin. Sadece evden dışarı çıkınca annene haber ver, merak etmesin,” dedi. Sanki Suzan’a rağmen bütün sorunları çözülmüştü. Babasının boynuna sarılıp öptü. Filoş’unu kucağına alıp Suzan’a dönerek “Hatice’nin evine gidiyorum,” dedi.

Suzan da eşine dönerek; “Evet, dün biz de hep beraber kahvaltı yaptık. Hatta Halime Hanım, Ezel Havin sayesinde kızının ilk defa kahvaltısını güzelce yaptığını söyledi. Bugün de kızı güzelce kahvaltı yapsın diye onu çağırdı.” Deniz, bu duruma çok sevinmişti. Kızının artık gün içerisinde eğlenebileceği bir arkadaşı olmuştu. Onu düşünen samimi bir annesi ve samimi bir sütannesi olduğunu düşünüyordu. Gün içerisinde hiç yalnızlık çekmeyeceğini düşündü.

Minik serçe, ilk defa babası evdeyken evden çıkıyordu. Babası varken babasının kucağının dışında başka bir yerin de onu mutlu edebileceğini anlamıştı. Halime Hanım’ın evine vardığında Hatice daha yatıyordu. Odasına yönelerek Filoş’un hortumuyla Hatice’yi uyandırmaya çalıştı. “Bak kalkıp beni sevmezsen hortumumdaki suyu yüzüne fırlatırım,” diyerek Filoş adına konuştu. Hatice, yavaşça gözlerini açtı, kocaman Filoş’u üzerinde görünce minik elleriyle sarıldı. Filoş artık ikisinin oyuncağıydı. Yataklarında bir müddet oyun oynadılar. Sonra beraber uzunca bir süre de kahvaltı yaptılar. Kimse “Dökme yere, çabuk ye, kaldıracağım” gibi sözler söylemiyordu. Üstelik çayın yanında bir sürü peynirli şekerleme de vardı. Kimse “az ye” demiyor, kimse yiyecekleri kaldırmıyordu.

Halime Hanım planını yapmıştı. Ezel Havin’in Suzan’dan dayak yiyip yemediğini öğrenmek için Hatice için daha önce ördüğü kazağın aynısını ona da örecekti. Hem kışın üşümemiş olacaktı hem de hazır olan kazağı üstünde denerken vücudunda şiddet izinin olup olmadığını anlayacaktı.

Kışlık elbiseleri sakladığı sandığı açıp kazağı çıkardı. Ezel Havin’e seslenerek, “Ezel kızım gel bakalım üzerinde bunu deniyeyim. Ölçüsünü alayım, sana da bir tane örebileyim. Eylülde okula başladığınızda seni sıcak tutar,” dedi.

Ezel Havin, kazaktaki mor ve pembe renkleri görünce yüzü gülmüştü. Çok beğenmişti. Üstünü çıkardığında altında bir atletinin bile olmadığını gördü; ancak çok şükür vücudunda herhangi bir darp izine rastlamadı. Herhangi bir morartı ya da çizik, kızarıklık da yoktu. Halime Hanım’ın yüreğine su serpilmişti. Dünya onun olmuştu. Vicdanı bir nebze rahatlamıştı. Yine de bir iki defa kızı çevirerek iyice her yerine tekrar baktı, sonra elbiseyi giydirip ölçüsünü aldı.

Ezel Havin: Halime teyze aynısı mı olacak?

Halime Hanım: Sen nasıl istersen ve hangi renkleri istersen öyle öreceğim.

Ezel Havin: Aynısı olsun. Mor ve pembe renklerini çok seviyorum.

Halime Hanım: Tamam kızım.

Ezel Havin’in mutluluğu katlanmıştı. Gamzeleri daha da belirginleşerek “Ben buradayım!” diye haykırıyordu. Kocaman, iri gözleri o kadar hayat dolu bakıyordu ki sanki doğduğu günden beri mutluluk içerisinde büyümüş gibiydi. Onun mutluluğu Hatice’ye de yansımıştı.

Halime Hanım, her iki çocuğu da yanına çağırarak karşısına oturttu. Minik ellerini avuçlarının içine alıp gözlerinin içine bakarak, “Biz bir aileyiz, yaşam da bir yolculuktur. Bu yolculukta karşılaşacağımız bir sürü zorluklar, engeller, tehditler olacaktır. Çocukların bu zorlukların, engellerin, tehditlerin üstesinden gelmesi hiç de o kadar kolay değildir. Çünkü çoğu kez yetişkinler bu sorunları oluşturuyor olabilir. Aileler de bu sorunları görmeyebilir. Bu yüzden size değer verenlerden yardım istemeniz gerekebilir. Eğer sevdiklerinizden yardım isterseniz, bu sorunlar hemen çözülebilir, ama sevdiklerinizden yardım istemezseniz, içinize atsanız sorunlar gün geçtikçe büyüyebilir, daha çok zarar görebilirsiniz. Birileri sizi tehdit ya da mutsuz ettiğinde korkup susmayın. Kendinize en yakın hissettiğiniz büyüğe söyleyin ki sizi kötülüklerine karşı koruyabilsin,” dedi. Sonrasında da, “İkiniz de kardeş sayılıyorsunuz. Çünkü siz bebek iken ikinize sütümü verdim. Aynı kişinin sütünü içenler kardeştir. Birbirinize sahip çıkın. Sonbaharda okula başlayacaksınız. Hedefleriniz olsun ve o hedeflere ulaşmak için de çokça çalışın,” dedi.

Her ikisi de bu sohbeti can kulağıyla dinlemişti. Kendi aralarında konuşurken bir de kendilerine hedef belirlemişler, meslek seçmişlerdi.

Ezel Havin’in sanki iki yüreği vardı. Bu iki yürek onda iki dünya yaratıyordu. Birinci dünyasının mimarı şüphesiz ki Suzan’dı. Bu dünyasında mutsuzdu, huzursuzdu, üzgündü. İkinci dünyasında ise babası, Hatice ve Halime Hanım vardı. Bu dünyası ise ona huzur veriyordu, mutluluk veriyordu, yüzünü güldürüyordu. Acaba zaman, birinci dünyasını ikinci dünyasının içine katarak yok edebilecek miydi? Çünkü babası, Halime Hanım ve Hatice’nin tek olduğu küçücük dünya ona yetiyordu. Ayrıca küçücük bedeninde iki yürek taşıması da ona zor geliyordu. Nasihatler her ikisine de iyi gelmişti. Okulun sonbaharda açılması ile okula başlama düşüncesi onları heyecanlandırmıştı. Artık bir de hedefleri olmuştu. Okuyacaklardı. Ezel Havin sağlık personeli olmayı tercih etmişti. Belki de kadınlar kendi aralarında annesinin doğum sürecinde kanamadan öldüğünü, sağlık personeli olmadığı için kaybettiklerini söylerken annesinin acılı hikâyesini duymuştu. O küçücük yürek belki de büyük sorunlara çözüm olmak için sağlıkçı olmayı tercih etmişti. Aynı acıları başkaları da yaşamasın diye kaderine bir yön vermişti. Hatice ise öğretmen olmayı tercih etmişti. Annesinin ona her akşam hikâye okuması onu çok mutlu ediyordu. O da okuyacaktı, okula gidemedikleri için okuma yazma bilmeyen çocuklara okuma yazma öğretecekti.

 4. KESİT

Köyün Lotus Çiçeği

Ezel Havin biraz içine kapanık bir çocuktu. Yine de kendi kendine yeten bir kişiliğe sahipti. Hatice dışında diğer çocuklarla sosyalleşmekten pek hoşlanmıyordu, belki de tercih etmiyordu. Yaşı küçük olmasına rağmen fikirleri bir olgun insanın fikirlerinden daha olgundu. Düşünceleri derin anlamlar içerebiliyordu. Hatice ise daha hareketliydi. Eğlenmeyi, oyun oynamayı, hatta kimi zaman yaramazlık yapmayı çok seviyordu. Kimi zaman köydeki diğer çocuklarla kavgaları bile oluyordu. Ama o da çok zekiydi, büyümüş de küçülmüş gibiydi. Her ikisinin de zaman ilerledikçe hayatlarında güzel değişikliklerin olacağına inançları tamdı. Bu inanç, acaba okula başlayacak olmanın verdiği mutluluktan mı kaynaklanıyordu yoksa kadere boyun eğmeyecek kişilikte olmalarından mıydı?

Okul, köyün girişinde mezarlığa yakın bir alanda yer alıyordu. Bu sene köyde okula başlayan çocuk sayısının az olmasından dolayı öğretmen 1., 2. ve 3. sınıfları tek sınıfa toplayarak ders verecekti. Çünkü İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrenci sayısındaki azlıktan dolayı köye yeni bir öğretmen atamasının yapılmasına ihtiyaç duymamıştı. Gerçi ihtiyaç duymuş olsaydı bile, sıkıntıları kendinden büyük bu coğrafyaya öğretmen atayabilecek miydi? Atasalar bile atadığı öğretmen gelip bu yerleşim alanını görüp diğer öğretmenler gibi dilekçe verip merkeze gitmeyecek miydi? Ya da istifa edip geri dönmeyecek miydi?

Ezel Havin okulun ilk günü babasından önce, sabah güneşin ilk ışıklarıyla uyandı. Okul önlüğünü giyerek heyecanla babasının odasına gidip, onu uyandırdı.

Ezel Havin: Hazırım baba.

Deniz: Dur kızım daha erken, okul kaçmayacak.

Deniz, Suzan’a dönerek, “Kahvaltıyı hazırla, kızımla beraber yapalım. Önce kızımı okula bırakacağım,” dedi. Suzan Hanım kahvaltı sonrası Ezel Havin’i yanına alarak saçlarını tarayıp bağladı. Deniz, kızını ve Hatice’yi alıp okula götürdü. Çocukları aynı sıraya oturttu ve okul çıkışında beraber gelmelerini istedi.

Çocuklar sınıf arkadaşlarını görünce pek yabancılık çekmediler, çünkü herkes tanıdıktı. Ama öğretmen içeri girdiğinde herkesin heyecanı artmıştı.

Sınıfa giren öğretmen, sıcak bir gülümsemeyle, “Merhaba çocuklar, ben İbrahim Taşçı. Bu sene kısmet olursa hep beraber olacağız,” dedi. Gözleri sınıfın üzerinde gezinirken devam etti: “2. ve 3. sınıfta okuyan öğrencilerimi geçen seneden tanıyorum ama aramıza yeni gelenler var. Bu yüzden sırayla kendinizi tanıtmanızı istiyorum.”

Çocuklar bir bir kendilerini tanıttılar. Sıra Hatice ve Ezel Havin’e geldiğinde ürkek bir ses tonuyla sadece isimlerini söyleyebildiler. İbrahim Taşçı öğretmenin dikkatini iki kız çekmişti. Hem yeniydiler hem de diğer çocuklara oranla daha ufak tefeklerdi. Bu yüzden ikisini oturdukları yerden kaldırıp ön taraftaki sıraya oturttu.

İbrahim Öğretmen o gün okula yeni başlayanlar için okulun bölümlerini ve okul kurallarını anlattı. Öğrencilerin sınıfta nasıl davranması gerektiğini, derse katılmanın önemini, parmak kaldırma, izin isteme gibi konuların gerekliliğini anlattı. Arkadaşlarla yardımlaşmanın önemi üzerinde durdu. Kişilerin kendini ifade etme ve kontrol etmenin gerekliliğini anlattı.

Köyde herkesin evi okula az çok yakın olduğu için beslenme kültürü yoktu. Bu yüzden öğlen arası olduğunda öğretmen tüm öğrencileri evlerine gönderip yemeklerini yemelerini ve saat 13:30’da tekrar gelmelerini istiyordu.

O gün öğlen arası Ezel Havin ile Hatice el ele tutuşup oynayıp, zıplayarak evlerine gittiler.

Suzan, Ezel’in öğlen arası eve geldiğini görünce kızarak,

Suzan: “Okulun ilk günü okuldan mı kaçtın sen!”

Ezel, o gün okul heyecanından dolayı doğru dürüst kahvaltısını da yapmamıştı. Suzan’a dönerek,

Ezel Havin: “Öğretmen bizi gönderdi. Öğlen yemeğinizi yiyin, tekrar gelin,” dedi.

Suzan bunu duyunca Ezel’in yüzüne bakarak,

Suzan: “Daha yeni yediniz, ne çabuk acıktınız?”.

Bu sözler üzerine Ezel Havin sustu, başını önüne eğdi, gözleri doldu, beklemeye başladı. Suzan, öğlen yemeği için herhangi bir hazırlık yapmadı. Bir müddet geçtikten sonra, “Ne bekliyorsun, mutfağa git, bir şeyler ye. Okula geç kalacaksın. Yemeği ancak akşam yaparım,” dedi. Küçük serçe mutfağa yönelerek o gün ekmek ve yoğurt ile karnını doyurdu. Bundan sonra öğlen yemekleri için Suzan’ı beklemesi gerekmediğini anlamıştı.

Öğleden sonra İbrahim öğretmen okula yeni başlayanlar için kalem tutma ve çizgi çalışmalarıyla derse başlamıştı. O hafta harflerin tanıtımı, nesneleri sayma ve gruplandırma, okulda ve evde uyulması gereken kurallar, oyunlar ve şarkılar, el becerilerini geliştirmeye yönelik resim çalışmaları yapıldı. Ezel Havin ve Hatice, okulu sevmişti. Okul onlar için kalabalık ve rengârenk bir dünya gibiydi. Öğrenmenin olabileceği, yeni arkadaşlıkların edinebileceği, yeni oyunların oynanabileceği bir yer olduğunu anlamışlardı. Her akşam babasının yanına gidip yeni öğrendiği bilgileri ona göstererek sevincini ve heyecanını paylaşıyordu. Bu durum babasının çok hoşuna gidiyordu. O da kızının gözlerinde yeni şeyler öğrenmenin heyecanını ve azmini görüyordu. Adeta küçük serçe zamanın bir an önce hızlıca akıp gitmesini istiyordu.

Okulun ilk aylarında adeta müfredat programı onların öğrenme hevesinin hızına yetişemiyordu. Öğrenme hevesleri iki kızda da kısa sürede 3. sınıf öğrencilerinin seviyesine taşımıştı. Kısa sürede okuyabiliyorlardı, yazabiliyorlardı. İbrahim öğretmen, her yeni konu işlediğinde kızların bu konuları keşfetmekten nasıl keyif aldıklarını görmüştü. Yaratıcı düşünme becerileri gün geçtikçe artıyordu. Her konuda mantıksal çıkarımlar yapabiliyorlardı. Grup çalışmalarında uyumlu hatta koordine edici bir kişilik sergileyebiliyorlardı. Bir öğretmenin isteyebileceği öğrenci profilinin çokça üzerindeydiler.

Bir akşam İbrahim öğretmen eşi Ayten Hanım ile çay içerken Ezel Havin ile Hatice’nin başarı ve azmini anlattı. Ayten Hanım Çocuk Gelişimini okumuştu ama atanamamıştı. İki köylü kızın kısa sürede 3. sınıf öğrencilerinin seviyesine çıkmasına o da şaşırmıştı. Bu çocuklarda farklı bir potansiyelin var olduğunu düşündü. O günden sonra beden derslerinde ve teneffüslerde çocukları lojman penceresinden gözlemlemeye başladı. Çocuklar yeni bir oyun oynadıklarında oyun kurallarını hızlıca kavradıklarını, stratejik düşünüp hareket edebildiklerini, yeni hamleler kurabildiklerini gördü. Oyun sırasında karşılaştıkları sorunlara çözümleyici bir tavır sergilediklerine şahit oldu. Bazen de daha önce oynanmamış yeni oyunlar oynayarak yaratıcılıklarını sergileyebildiklerine şahit oldu. Her ikisinin sosyal becerileri, ders ve oyunlara odaklanmaları zeki bir yetişkinin tecrübesiyle eşdeğer olduğunu gördü. Tavır ve davranışlarında, çoğu konuda meraklı, yeni şeyler öğrenmeye çok istekli oldukları belli oluyordu. Çocuklar, İbrahim öğretmenin anlattığı kadar vardı. Sadece bazı günlerde Ezel Havin’in kılık kıyafetleri düzgün değildi. Çoğu kez saçları dağınıktı. Bazı günlerde ise arkadaşlarına belli etmemeye çalışsa da mutsuzluğu yüzünden okunuyordu. Ayten Hanım bu gözlemlerini eşiyle paylaşınca Ezel Havin’in bir de ara sıra öğlene doğru ortaya çıkan karın ağrılarının da olduğunu öğrendi.

Bütün bu gözlem, izlem ve duyumlar sonucunda eşine resim dersinde çocuklardan aile resmi çizmelerini istedi. Öncelikle bu etkinliği Ezel Havin için istemişti. Çünkü çocuklar çoğu zaman duygu ve düşüncelerini sözlü olarak ifade etmekte zorlanabiliyorlardı. Resim çizmek, onların iç dünyalarını, aile bağlarını, duygusal durumlarını göstermek için ipucu barındırabilirdi. Çocuğun çizeceği aile resmini inceleyerek aile içindeki ilişkileri, varsa iletişim sorunlarını ve yaşanmışsa yaşanan kötü olayları öğrenmesine yardımcı olabilirdi. Ayrıca çocukların iç dünyalarını keşfederek psikolojik durumlarının nedenlerini öğrenebilirdi. Bütün bu çözümlemeler çocukların başarısını muhakkak artıracaktı.

Ertesi gün resim dersinde İbrahim öğretmen tüm öğrencilerden bir aile resmi çizmelerini istedi. Ders sonunda çizilen resimleri bir bir topladığında Ezel Havin’e resimde çizilen karakterleri sorarak kimi çizdiğini sordu. Bunu öğrendikten sonra akşam çizilen resimleri eşine gösterdi. Ayten Hanım özellikle Ezel Havin’in çizdiği resmi heyecanla bekliyordu. İlk önce onun çizmiş olduğu resmi aradan çıkardı ve inceledi. Çizmiş olduğu resim, yaşıtlarından farklı, karmaşık ve detaylıydı. Işık, gölge, boyut gibi teknikleri kullanmıştı. Çiziminde alışılmışın dışında renkler ve çizimler vardı. Küçük serçe; babasını, Halime Hanım’ı ve Hatice’yi resmettiği karelerde sarı, turuncu ve pembe renklerine ağırlık vermişti. Ayten Hanım, almış olduğu eğitim sayesinde bu renklerin sevgi ve şefkati temsil ettiğini biliyordu. Bu resim karesinde bir de kocaman kalp şekli vardı. Bu kalp ile de sevginin yoğunluğunu gösteriyordu. Ayrıca ev ve ay resmi çizmişti. Gökyüzünde yıldızlar vardı. Bu da babasıyla akşam geçirdiği sıcak yuva hissini yansıtıyordu. Bir de mezarlık çizmişti. Mezarlık üstünde uçan kuş figürleri vardı, güller vardı. Mezarlıktaki güllerle annesine duyduğu sevgi ve özlemini resmen haykırıyordu. Çizmiş olduğu kuşlarla belki de annesinin ondan uzaklarda olduğunu söylemeye çalışıyordu. Babası, kendisi, Halime Hanım ve Hatice’den biraz daha uzakta Suzan’ı çizmesi, Suzan’ın aileden saymadığının göstergesiydi. Belki de kendisine iyi gelmeyen tek kişi buydu. Onu çizerken yüzünde belirgin bir sinirlilik bakışı ve dişleri ön plandaydı. Bu durum da onun genellikle kızgın davrandığını yansıtıyordu. Ayten Hanım onunla beraber yaşamadığı halde resmen acı ve mutsuzluk ile dolu olan yaşamının haritasını çıkarmıştı. Çünkü o küçücük yürek mutlulukları ile beraber bütün acılarını da bir kâğıt sayfasına bilinçsizce yansıtabilmişti. Resim duygusal ifadelerini dışa vurarak iç dünyasını yansıtıyordu.

Hatice’nin çizmiş olduğu resim de yaşıtlarının ileri düzeyindeydi. Canlı ve parlak renkler kullanmıştı. Anne, baba, Ezel Havin, gökkuşağı, çiçekler ve hayvanlar vardı. Kendisini ve Ezel Havin’i bahçede kolları yana açık oynarken çizmişti. Yüzlerdeki geniş gülümsemeyi yansıtmıştı. Sevimli hayvanlar vardı. Adeta bahçede dans eden, zıplayan coşkulu bir resim çizebilmişti. İnsan, hayvan figürlerini, nesneleri gerçekçi bir şekilde çizebilmişti. Perspektif ve orana dikkat etmişti. Bu çizim hayal dünyasındaki zenginlikleri ve mutlu aile yaşantısını yansıtıyordu.

Ayten Hanım bu resimleri gördükten sonra bazı testler ve değerlendirme yöntemlerine başvurdu. Bu test ve değerlendirmeler, çocuklardaki sözel ve performans becerilerini, IQ seviyelerini, mantıksal düşünme, soyut düşünme, problem çözme yeteneklerini ölçen testlerdi. Bu testler sonucunda ayrıca çok yönlü, yenilikçi düşünme kapasitelerini detaylıca gördü. Çocukların hal ve hareket biçimiyle, derinlemesine anlayış sergilediklerine tanık oldu. Çünkü duygusal olarak yaşıtlarından farklıydılar.

Bütün bu değerlendirme ve tespitlerden sonra Ayten Hanım eşine dönerek; “Her iki çocuk da üstün zekâlı. Çocukların köyde eğitim-öğretimine devam etmeleri haksızlık olur. Bu tip çocuklara özel bir ortam ve özel bir yaklaşım gereklidir. Çocuğun potansiyelini keşfetmesine ve onu hayata hazırlamasına yardımcı olacak ortamlarda eğitim görmesini sağlamalıyız. Çocukların potansiyellerini en üst seviyeye çıkartmak için bunların ailelerini çağır. Beraber konuşalım. Ülkemizin bu tip beyinlere çok ihtiyacı var,” dedi.

Ertesi gün Ezel Havin’in babası ve Hatice’nin annesi İbrahim öğretmenle görüşmek için okula geldiler.

İbrahim Taşçı: Deniz Bey, Halime Hanım, hoş geldiniz.

Deniz ve Halime Hanım hep beraber “Hoş bulduk Hocam” dedi.

Deniz: Hocam, çocuklar sizi üzecek bir şey yapmışlarsa özür dileriz.

İbrahim hoca bu sözleri duyunca gülümsedi, Deniz ve Halime’nin yüzüne bakarak,

İbrahim Taşçı: “Çocuklar çok şey yaptılar, bir özürle kurtulamazsınız,” dedi.

İbrahim hocadan çekinerek okula gelen bu iki veli bu durum karşısında daha çok çekinip başlarını önlerine büktüler. Başka hiçbir şey demeden mahcup bir şekilde beklediler.

İbrahim Taşçı: Arkadaşlar şaka yapıyorum. Keşke her anne babanın sizlerin çocukları gibi evlatları olsa. Ben onlardan çok memnunum. Çok saygılılar. Maşallah çok da zeki. Zeki oldukları için sizleri çağırdım.

Bu sözleri duyunca her ikisinin yüzünde gülümseme oluştu. Özgüvenleri yerine geldi. Birbirlerine bakarak gülümsediler. “Allah sizden razı olsun İbrahim Hoca” dediler.

İbrahim Taşçı: Bu çocukların özelleştirilmiş eğitim kurumlarında eğitim görmesi gerekir. Maşallah kısa bir sürede 3. sınıf öğrencilerinin seviyesini bile aştılar. Biz bu ortamda onlara çok yetersiz geliyoruz. Onlara haksızlık etmeyelim.

Deniz: Ne yapabiliriz ki Hocam?

İbrahim Taşçı: Bazı şehir merkezlerinde bu tip çocuklar için özel eğitim kurumları var. Sizler de uygun görürseniz onlar için okul bakayım. İlçe Milli Eğitim Müdürü ile görüşeyim. Bu durum hem onlar için iyi olacak hem de ülkemiz için iyi olacaktır.

Bu sözler her iki veliyi hem çok mutlu etmişti, hem de derin düşüncelere dalmalarına sebep olmuştu. Çünkü ikisinin de maddi olanakları bu durum için elverişli değildi. İbrahim öğretmen de üstlerindeki kılık kıyafetten ve mahcup duruşlarından bu durumu anlamıştı.

İbrahim Taşçı: Kaymakam ile de görüşürüm. Belki onlara burs ayarlarız.

Deniz: Kaymakam Suat Seyitoğlu çok iyi biri. Bizim köyün sıkıntılarını gidermek için çok çalışıyor. Allah ondan razı olsun. Eğer çocuklar için de böyle bir şey yaparsa çok memnun oluruz.

İbrahim Taşçı: Haftaya şehir merkezine indiğimde bu durumu kaymakam ve Milli Eğitim müdürü ile görüşeceğim. İnşallah çocuklar ve sizler için güzel şeyler olur.

Halime Hanım: Hocam, bizim için yol gösterici rehber oldunuz. Çocuklarımız için baba oldunuz, sizin bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım.

İbrahim Taşçı: Ben daha bir şey yapmadım. Her öğretmenin yapması gerekeni yapıyorum. Bu bizim görevimiz. Asıl Allah sizden razı olsun. Böyle pırlanta gibi iki çocuk yetiştirdiğiniz için.

Bu konuşmalardan sonra sanki bu coğrafyanın vermiş olduğu yılların yükü omuzlarından alınmış gibi oldu. Böylece geleceğe daha umutla bakmaya başladılar.

Öğretmen, bir sonraki hafta ilçe merkezine giderek çocukların durumunu İlçe Milli Eğitim Müdürüne anlattı. Ayrıca kaymakam ile de görüştü. Hem maddi açıdan desteklenme gerekliliğini hem de çok zeki oldukları için ayrıca ilgilenilmesi gerekliliğini anlattı. Bu süreçlerden sonra uzun bir müddet hiç kimseden ses çıkmadı ve zaman bir müddet öylece akıp gitti.

.

.

.

O sene havalar erkenden soğumaya başlamış, yılın ilk karı yağarak tüm köyü bembeyaz bir örtüyle kaplamıştı. Soğuk, iliklere kadar hissediliyordu. Neredeyse köydeki tüm çocukların ince giyinmesi, ayaklarında lastik ayakkabı ya da yırtık pabuçlar olması, ellerinin çıplak kalması, İbrahim Öğretmen ve Ayten Hanım’ın dikkatinden kaçmıyordu. Görevi olmamasına rağmen, Ayten Hanım her sabah erkenden kalkıp okulun sobasını yakıyor, öğrenciler gelmeden sınıfın ısınmasını sağlıyordu. Çocukların okula girer girmez sobanın etrafına üşüşmeleri, ellerini ve ayaklarını ısıtırken kendi aralarında şakalaşmaları, köyde kış aylarının değişmez bir rutini haline gelmişti.

Ayten Hanım’ın İstanbul’da ayakkabı ve mont üreten bir fabrikada yönetici olan kuzeni vardı. Daha önce telefonda bölgenin soğukluğunu ve çocukların maddi durumunu anlatmış, onlara kıyafet desteği talebinde bulunmuştu ama kuzeninden bir haber gelmemişti.

Aralık ayının ilk pazartesi günü, ders işlenirken sınıf kapısı çalındı. Gelen Kaymakam’dı. İbrahim Öğretmen, karşısında kaymakamı görünce heyecanla yerinden kalktı. “Kaymakamım hoş geldiniz,” dedi.

Kaymakam Suat Seyitoğlu, “Hoş bulduk. Çocuklarımı ziyaret edeyim dedim,” diye cevap verdi.

Sınıftaki çocuklar ilk defa bir kaymakam gördükleri için nasıl davranacaklarını bilemiyorlardı. Kaymakam sıralar arasında dolaşarak her çocukla tek tek sohbet etti. Ardından onlara dönerek, “Büyüyünce ne olacaksınız?” diye sordu. Ezel Havin, “Doktor olacağım,” diye atılırken, Hatice de “Öğretmen olacağım,” diye ekledi. Sınıftaki çoğu öğrenci, ne olacaklarını hiç düşünmediği için herhangi bir meslek söyleyemedi.

Kaymakam, Ezel Havin’e dönüp “Kızım, neden doktor olmayı düşünüyorsun?” diye sordu.

Ezel Havin, “Annemi doğumda kaybettim. Belki köyde doktor olsaydı şimdi annem yaşıyor olabilirdi. Hiçbir çocuk annesiz büyümesin diye doktor olacağım,” diye yanıtladı.

Bu sözler karşısında Kaymakam Suat Bey’in boğazına bir yumru oturdu, gözleri doldu. Konuşmakta zorlandı. Çocuğa yaklaşıp saçlarını okşadı, derin bir “ah” çekerek, “Gözlerinde ünlü bir doktor, ünlü bir Kadın Doğum Uzmanı görüyorum,” dedi. Yüreğinde oluşan o dramatik havayı dağıtmak için sınıfa dönüp, “Çocuklar, size hediyelerim var,” diyerek masadaki koliyi açtı. Okuldaki tüm çocuklara ayakkabı, çanta, kalem, defter ve birer hikâye kitabı dağıttı. Bu hediyeler, o günü onlar için bayramdan bile daha eğlenceli hale getirmişti. Çocuklar birbirine hediyelerini gösterip gülüşüyordu. Ezel Havin, hikâye kitabının arasına yerleştirilmiş bir not buldu. Aslında Kaymakam, bu notu çoğaltıp tüm kitaplara koymuştu. Çocuklar ayakkabıları ve çantalarıyla meşgulken, Ezel Havin notu sessizce sırasında oturarak okudu.

Notta şunlar yazıyordu:

“Sevgili çocuklar, Hayatta karşılaşacağınız zorluklar sizi yıldırmasın. Hayatta her şeyin bir zamanı vardır. Kendi potansiyellerinizi keşfedin. Yeni şeyler öğrenmekten korkmayın. Bilmeden hata yapmak, büyümenin bir parçasıdır. Sizleri zamanla daha da olgunlaştırıp, güçlü kılacaktır. Hayal etmek, başarının ilk adımıdır. Hedefinize yürümeyi bırakmayın. Büyüyünce hangi meslekleri yaparsanız yapın, işinizi severek yapın. Sadece kendinize değil, tüm insanlığın refahına katkı sağlayın. Birlikte çalışmanın gücünü ve başarısını görün. Bu ülke hepimizin ortak evidir. Farklılıklarımızla güçlüyüz. Doğayı ve insanı sevin.”

Geleceğe dair bu nasihatler, onları güçlü, iyilik dolu ve umutlu bireyler olarak yetiştirmek için yazılmıştı. “Hayatta karşılaşacağınız zorluklar sizi yıldırmasın. Hayatta her şeyin bir zamanı vardır,” sözü, Ezel Havin için bir ışık olmuş, ona güç, güven ve umut vermişti.

Kaymakam, Ezel Havin’in oturduğu sıraya doğru tekrar yürüdü ve yanına oturdu. Minik serçe başını kaldırdığında kaymakamla göz göze geldi. Yüreğinde oluşan umutla yüzünde bir gülümseme belirdi, gamzeleri daha da belirginleşti. Kaymakam yeni ayakkabısını ve montunu giymesine yardım etti. Sonra tüm sınıfa seslenerek, “Ne zaman bir ihtiyacınız olsa bana ulaşın,” deyip vedalaşarak sınıftan ayrıldı.

Kapıda Kaymakamı uğurlarken, İbrahim Öğretmen, “Size bahsettiğim öğrencilerden biri Ezel Havin’di,” dedi.

Suat Seyitoğlu, “Duruşuyla, konuşma şekliyle kendini belli ediyordu. Akranlarından daha zeki oldukları belli. İnşallah gelecek sene ikisinin de zekâ yapılarına hitap edebilecek bir okul bulurum. Burs da bağladık mı, tamamdır inşallah,” diye cevap verdi.

Öğretmen, bu sözler karşısında yeni hediyeler alan çocuklar gibi mutlu olmuştu.

Ertesi gün bazı çocuklar yeni ayakkabılarını evde bırakıp eski, yırtık lastik ayakkabılarını tekrar giyip okula gelmişlerdi. Belki de bu durumun sebebi, yeni ayakkabıların Ramazan Bayramı’na kadar yıpranmamasıydı. Çok beğendikleri ve ilk defa sahip oldukları bu güzel ayakkabılara kıyamamış, kirlenmesinler diye dolapta bir süs gibi bırakıp sadece izlemekle yetinmişlerdi.

Kim bilebilirdi ki, sağlam ayakkabısı olmayanın bile yeni edindiği ayakkabısını yıpranmasın diye giymeye kıyamayacağını?

Birkaç gün sonra okula postadan büyük bir koli geldi. Koli, Ayten Hanım’ın kuzeninden gelmişti. Fabrika sahibi, çocuklardan haberdar olunca okuldaki tüm çocuklara ayakkabı ve mont hediye göndermişti. Birkaç gün öncesine kadar yırtık lastik ayakkabıları olan çocukların bugün hayatlarında ilk defa iki çift ayakkabıları olmuştu. Bu, onlar için değişik bir duyguydu.

Hayatlarında ilk defa iki çift ayakkabıya sahip olan çocukların, bu sefer de “acaba yıpranır mı, kirlenir mi” korkuları geçecek miydi?

Kim bilebilirdi ki köylü çocuklara verilen bu iki çift ayakkabının, onlara tüm dünyayı koşup kucaklayabilecek kadar güç, cesaret ve güven verebileceğini?

Köy ve okul arası karın üstünde oluşan ayak izleri, sadece okul yolunu değil, geleceğe uzanan bir yolu da çiziyordu. O günden sonra havalar gittikçe soğusa bile yağan kar, artık onlar için bir oyun arkadaşıydı. Çocuklar üzerlerindeki yeni montlar ve yüreklerindeki umut sayesinde hiç üşümüyordu. Sınıfın yanan sıcak sobası etrafında eskisi kadar toplanmıyorlardı. Kış mevsiminin güzelliklerini yeni yeni yaşayabiliyorlardı.

O yıl yirmi beş kişiden oluşan karma sınıfta ders işlemek, İbrahim Öğretmen’e o kadar da zor gelmemişti. Üst sınıftaki öğrenciler karma sisteme alışmış, yeni başlayanlar ise sisteme ayak uydurmaya çalışıyordu. Birileri Hayat Bilgisi dersi işlerken, üst sınıftakiler sınıfın bir köşesinde matematik testleri çözüyorlardı. Çoğu zaman Ezel Havin ve Hatice, üst sınıftaki öğrencilerin çözemediği soruları bile çözüyordu. Bazen de alt seviyedeki çocuklara tekrarlı dersler anlatıldığında, diğerleri kaymakamın dağıttığı hikâye kitaplarını okurlardı. Öğretmen, bu kitapları okudukça öğrencilerin arasında değiştirerek farklı hikâyeler okumalarını sağlardı.

Bir defasında Ezel Havin, Daniel Defoe tarafından yazılmış olan Robinson Crusoe romanına denk geldi. Bu roman, İngiltere’de yaşayan, denizlere ve uzak ülkelere merak salmış bir çocuğun hikâyesini anlatıyordu. Çocuk, bir gün gemiye binip denize açılmış, korsanlara ve fırtınalara yakalanmıştı. Gemi parçalanmış, tüm mürettebat ölmüş, Robinson gözlerini ıssız bir adanın kumlarında açmıştı. Onun dışında kimse kurtulamamıştı. Gemi enkazından çıkan işe yarar eşyaları toplamış, parçalardan ve ağaç dallarından kendine bir barınak yapmıştı. Zaman kavramını yitirmemek için her gün bir tahta parçasına çizik atarak geçen zamanı kayıt altına almıştı. Yaban keçilerini evcilleştirmiş, tarla ekip biçmeye başlamış, böylece hem bedenini hem de aklını canlı tutmaya çalışmıştı. Avlanarak hayatta kalmaya çalışmış, bazen “neden ben” diye Tanrı’ya sitem ederek, bazen de yaşadığı için şükür ve dua ederek, gemiden çıkardığı kitapları okuyarak zamanını geçiriyordu. Ancak onu en çok üzen şey, yalnızlıktı. Bir gün kumsalda gezinirken insan ayak izlerine rastlamış, çok korkmuştu. Çünkü adada ondan başka kimse yoktu. Meğerse adaya bazen yamyamlar geliyor, kurbanlarını burada öldürüp yiyorlarmış. Robinson, bir gün yamyamların getirdiği birini onların elinden kurtarmış ve bu kurtarma Cuma gününe denk geldiği için ona Cuma adını vermişti. Zamanla ona kendi dilini ve avlanmayı öğretmiş, böylece yalnızlığı sona ermişti. Yirmi sekiz yıl sonra adaya yanaşan bir gemi sayesinde ıssız adadan kurtulmuşlardı.

Bu roman, Ezel Havin için yeni bir dönüm noktası olmuştu. Hayatta kalma ve insanın içsel gücünü yansıtan bu güçlü mesajlar, Robinson’un ilkel yaşam mücadelesini ona bir örnek olarak sunuyordu. Hayata tutunabilmek için zekâ, emek ve sabır gerektiğini fark etti. Zekâ ve emek onda gereğinden fazla vardı; ama sabrı gittikçe azalıyordu. Oysa sabırlı olması gerekiyordu. Roman sayesinde, medeniyetin olmadığı ortamlarda bile insanın var olabildiğini gördü. “Neden, Suzan’ın kişilik evrimini tamamlamadığı, medeniyetsiz tavırları sergilediği bir ortamda yaşamak imkânsız olsun ki?” diye düşünmeye başladı. “Robinson ile Cuma ıssız adadaki yaşama hükmedip yaşamayı başardıysa, ben de Dalkırmaz köyünün coğrafi yapısına ve imkânsızlıklarına boyun eğip kaderimi kabullenmek zorunda değilim,” diye düşündü.

“Bir lotus çiçeği, yirmi beşinci dairede açarken, Robinson’un pusulası, görünmez bir zehirle yıkanmış bir kalbin, yeni bir haritasını çizdi.” Lotus çiçeği, çamurlu sulardan yükselerek saf ve güzelliği simgeler. Bu metafor, zorlu köy koşullarında ve annesizliğin acıları içinde büyüyen Ezel Havin’in, zekâsı ve azmiyle ortaya çıkan potansiyelini temsil ediyor. “Yirmi beşinci daire” ise, Ezel’in hayatında bir dönüm noktası olacak olan ve trajik olayları birbirine bağlayan mistik “25” sayısına gönderme yapıyor. Bu ifade, Ezel’in en zor şartlar altında bile açan bir çiçek gibi parlayacağını, ancak bu parlayışın “25” sayısının gölgesinde gerçekleşeceğini ima ediyor. “Robinson’un pusulası”: Ezel Havin’in okuduğu Robinson Crusoe romanının, onun hayata karşı duruşunu nasıl şekillendirdiğini anlatır. Yalnızlıkla mücadele, zekâ, emek ve sabır gibi kavramlar Ezel için birer “pusula” haline gelmiştir. Roman, onun hayatını yönlendiren ve zorluklar karşısında yol gösteren bir rehber olmuştur.  “Görünmez bir zehirle yıkanmış bir kalbin”: Suzan’ın, Deniz’e karşı sergilediği sevecen tavırların aksine, Ezel’e karşı beslediği kıskançlık ve sevgisizliğe gönderme yapıyor. Bu zehir, Ezel’in kalbinde fark edilmeyen, ancak onun duygusal dünyasını derinden etkileyen yaralar açıyor. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünse de, Ezel bu “zehrin” etkisini her gün hissetmektedir. “Yeni bir haritasını çizdi”: Bu ifade, Ezel’in hem fiziksel hem de duygusal olarak yaşadığı bu zorlukların, onun hayata karşı bakış açısını, hayatta kalma stratejisini ve nihayetinde kaderini nasıl yeniden şekillendirdiğini gösterir. Ezel, artık pasif bir kurban değil, yaşadığı zorluklardan güç alarak kendi yolunu çizen bir birey haline gelmiştir. Bu durum, gelecekteki kararlarını ve hayatını belirleyecek yeni bir haritanın başlangıcıdır)

 Önünde uzun yıllar vardı ve bu uzun yıllarda çok şey başarabilirdi. Roman, insanın özünde güçlü bir varlık olduğunu, güç, çaba, ümit, sabır ve dua ile çoğu engeli aşabileceğini ona gösterdi. Robinson’un tek başına barınak yapması, keçileri evcilleştirip onlardan faydalanması, tarım yapması, insanın emeğiyle hayatını sürdürebileceğini kanıtlıyordu. Kimi günler aç kalması, tek başına kahvaltı yapması, kuru ekmekle geçiştirmesi, saçlarını kendi kendine tarayıp bağlaması, kıyafetlerini temizleyip giymesi gibi zorluklar, onun hem fiziksel hem de içsel dünyasını inşa ettiğinin farkına varmasını sağladı. Roman kahramanının yıllarca yalnız kalması onda bir acı oluşturduğunu gördü ama insan umudunu yitirmediğinde bu acıların da bir gün bitebileceğini anladı. Bir an, aslında daha şanslı olduğunu düşündü. Çünkü Robinson’un hayatında sadece Cuma varken, onun hayatında Hatice, babası ve Halime Hanım vardı. Robinson adada tek başına kaldığında “neden ben” diye Tanrı’ya isyan eder, sonra dua ederek günlük yaşamına devam ederdi. Benzer bir durumu o da yaşıyordu. Bazı geceler yatağında uzanırken sessizce ya da hıçkırarak ağlıyordu. “Herkesin annesi var, benim annem niye yok?”, “Neden öldü?”, “Neden beni terk etti?”, “Beni sevmiyor muydu?”, “Allah neden bu acıları bana yaşatıyor?” gibi soruları kendine soruyordu. Sabah olduğunda ise tekrar yaşamına kaldığı yerden devam ediyordu. Roman sayesinde, dua ile zorluklar karşısında yaratana yönelmenin nasıl bir rahatlık verdiğini anladı. Dua ile umudun tekrar diri tutulabildiğini gördü ve bu durum, ruhsal gücünü ve sabrını canlı tutarak onu güçlendirdi.

Hayat çoğu zaman acımasız olabiliyor. Bu yüzden yaşadığımız az sayıdaki mutlulukları “tesadüf, rastlantı, şans eseri” diyerek şansa bağlayabiliyoruz. Olumsuzluklara ise “kader, alın yazısı” diyoruz. Acaba gerçek öyle mi? Hayat tesadüflerden ve şanstan mı ibaret? Bu dünyada hiçbir şeyin rastlantı eseri olmadığına inanıyorum. Her şeyin bir nedeni, her şeyi idare eden, yönlendiren ve yöneten görünmez bir gücün müdahalesi olmalı. Çünkü sebepsiz hiçbir şey yoktur. Sıradan bir olayın bile büyük sonuçlara yol açabildiğini, zincirleme reaksiyonlarla hayata yön verebildiğini görmekteyiz. Sanki bu dünyada gerçekleşen bir olay, başka bir olayla reaksiyona girerek yeni bir şeyler doğuruyor. Böylece herkesin birbirine bağlı olduğu bir yaşam düzeni var oluyor gibi. Bu durumda tesadüflerden bahsedilmemeli. Dünya döngüsünde bile, insan yaşamı gibi bir düzen, bir denge vardır. Geceyi durmadan takip eden gündüzü, dünyanın hizmetine sunulan güneşi, ayı ve yıldızları yaratan ilah ne bizi sahipsiz bırakır ne de dünyada olan olayları tesadüfe bağlar. Her şey derindir ve anlamlıdır, bir sebebi ve bir gayesi vardır.

Peki, bazı insanlarda var olan vicdan veya içsel duygu, klasik kader düşüncesi gibi önceden rotası çizilmiş bir şey midir? Yoksa kişilerin hür iradeleriyle seçmiş oldukları tercihleri mi? İnsanların bazı seçim ve kararlarının kendi yaşamları dâhil birçok yaşamı şekillendirdiği tartışılmaz bir gerçektir. Bu da olayları tesadüfe bağlamayacak kadar karmaşık hale getirir. Unutmayın ki insanoğlu bilinçli seçimler yapma kapasitesine sahiptir. Her seçim insanoğlunu farklı bir yola taşır ve bu yolların kesişimi, hayatlarımızı tercihe bağlı olarak şekillendirebilir. Eğer her şey tesadüflerden ibaret olsaydı ya da klasik kader anlayışı etkili olsaydı, seçimlerin sonucuna göre bir yaşam düzeni oluşabilir miydi? Demek ki kaderimiz, seçimlerimizin yansımasıdır. Tıpkı Suzan’ın bu dünyada kötü olmayı tercih ettiği gibi. Ya da Halime Hanım’ın, İbrahim Öğretmen’in, Ayten Hanım’ın, kuzeninin duyarlılığı, Kaymakam Suat Seyitoğlu’nun ve fabrika sahibinin iyilikten yana tavır takınmaları gibi…

“Yüreği iyilikten yana olup yaratana dönük olan ile kıskançlığı temel alıp zulme yönelen insan hiç aynı olur mu?”

Gerek coğrafyanın gerekse annesizliğin getirdiği yaşam zorlukları, Ezel Havin’e ayrı sorumluluklar yüklüyordu. Hayat ona ağır gelse de, geçen zaman ve keskin zekâsı onu olgunlaştırıyordu. Olgunlaşmak, bazen yaşla değil, yaşananlarla alakalıydı. Ezel’in her hâl ve hareketi, olaylara yaklaşımı, onun hayatta kalma stratejisini belirliyordu. Bu strateji, duygusal boşlukları, yaşadığı çevreyi ve zekâ seviyesini birleştirerek şekilleniyordu. Ancak tüm bunlara rağmen, o yine de bir çocuktu. Duygularını ve mutsuzluklarını çoğu zaman gizleyemiyordu.

İbrahim Öğretmen, birkaç gün üst üste Ezel’in okulda dalgın ve mutsuz olduğunu fark etti. Bu dalgınlık, eski sorunlara benzemiyordu. Durumu eşi Ayten Hanım’la paylaştı ve bir uzman gözüyle Ezel’le konuşarak neler olduğunu anlamasını rica etti. Çünkü Ezel Havin sıradan bir çocuk değildi ve duygularını kolayca dışa vuramayabilirdi.

Ertesi gün Ayten Hanım, bir tepsi Kürt böreği yaptı. Teneffüs arasında pencereden Ezel Havin’e seslenerek böreği öğretmenine ve çocuklara dağıtmasını istedi. Minik serçe kapıya geldiğinde, Ayten Hanım çayı demlediğini, böreği tek başına yiyemeyeceğini söyleyip, eğer İbrahim Öğretmen izin verirse börekleri dağıttıktan sonra eve gelip beraber sohbet etmeyi teklif etti. Bu ilgi Ezel’in çok hoşuna gitmişti. Heyecanla börekleri alıp öğretmenler odasına gitti. Yolda börek kokusu aklını başından alıyor, bir dilim çıkarıp yememek için kendini zor tutuyordu. Bir ara dayanamayıp parmak ucunu pudra şekerine banıp emmeye başladı.

Öğretmenler odasına vardığında, “Öğretmenim, eşiniz sizin ve çocuklar için börek göndermiş. Ama uygun görürseniz, ben kendi hakkımı Ayten Hanım’la beraber yemek istiyorum. Üstelik beni çaya çağırdı,” dedi.

Bu sözler karşısında İbrahim Öğretmen çok mutlu olmuştu. Ezel’in gözlerindeki heyecanı ve mutluluğu görebiliyordu. Belki yaşadığı sorunları Ayten Hanım’a daha rahat anlatabilirdi. Eşiyle önceden planladığı için Ezel’e dönerek, “Tamam kızım, bu derse girmeyebilirsin. Acele etme. Bu da bize börek getirdiğin için sana ödülüm olsun,” dedi.

Bu cevabın ardından Ezel koşar adımlarla lojmana gitti. Vardığında çaylar çoktan doldurulmuş, önüne kocaman bir tabak dolusu Kürt böreği konmuştu.

Ayten Hanım, “Bu tabak senin,” dedi.

Ezel Havin şaşkınlıkla, “Bu bana çok değil mi?” diye sordu.

“Tabii ki çok değil,” diye karşılık verdi Ayten Hanım, “Daha bir sürü yaptım.”

İlk lokmayı ağzına attığında gözleri parladı. “Yediğim en güzel börek, çok lezzetli olmuş,” dedi.

Ayten Hanım gülümseyerek, “Suzan Hanım bu börekten yapıyor mu?” diye sordu.

“Yok, Ayten Hanım,” diye yanıtladı Ezel Havin.

“Bana Ayten anne diyebilirsin. Sen de benim kızım sayılırsın.”  “Bu böreğin adı Kürt Böreği, üstündeki de pudra şekeri. Ne zaman canın çekerse bana söyle, sana yaparım.”

Ezel Havin, başını kaldırıp Ayten Hanım’a baktı ve gülümsedi. Ağzı dolu olduğu için sadece başını sallayarak “mmm” sesleri çıkardı, ardından lokmasını yutup teşekkür etti. İkisi, sıcak çayları eşliğinde böreklerini afiyetle yedi. Kahkahalar, keyifli sohbetler eşliğinde tabağında son iki dilim kalana kadar yiyip gülüştüler. Ancak Ezel’in o son iki dilime dokunmadığını fark eden Ayten Hanım’ın yüzünde şefkatli bir merak belirdi.

“Tüm gölgelerin üstüne düşen ışık, bir kalbe sığacak kadar küçülmüştü.” (Tüm gölgeler: Ezel Havin’in yaşadığı annesizlik, Suzan’ın ilgisizliği, yoksulluk gibi zorlukları ve hüzünleri temsil eder. Üstüne düşen ışık: Kaymakamın, İbrahim ve Ayten öğretmenlerin, Halime Hanım’ın gösterdiği sevgi, ilgi ve destek, Ezel Havin’in hayatına giren aydınlığı simgeler. Bir kalbe sığacak kadar küçülmüştü: Bu ışık, Ayten Hanım’ın ikram ettiği Kürt böreğiyle, yani küçücük bir sevgi eylemiyle somutlaşır. Ezel Havin için bir dilim börek, tüm zorlukların üstesinden gelebilecek kadar büyük bir sevgi ve umut kaynağına dönüşür. Bu durum, mutluluğun ve umudun bazen en küçük anlarda bile bulunabileceğini gösterir)

Ayten Hanım, “Bu tabağın hepsi senin” diye hatırlattı.

Ezel Havin, “Ayten anne, doydum,” diye cevap verdi.

Israrlara rağmen Ezel Havin o iki dilime dokunmak istemiyordu. Doyduğunu söylüyor, her ne kadar yalan söylese de bu konuda diretiyordu. Ama Ayten Hanım’ın dikkatli gözleri, Ezel’in ara sıra tabağındaki böreği süzdüğünü fark edince, bu doygunluk ifadesinin ardındaki gerçeği hemen anlamıştı.

Ayten Hanım, “O zaman kaba koyacağım, sonra evde yersin,” dedi.

Ezel Havin utangaç bir ses tonuyla, “Tamam, babama götüreyim o da yesin, ben çok yedim,” dedi

Babasını düşünmesi ve ona börek ayırmaya çalışması Ayten Hanım’ı duygulandırmıştı. Anlaşılan asıl sorunu babasıyla değildi. Ayten Hanım bir tabak dolusu böreği özenle paketledi. “Bu börekleri annen ve baban için paketledim,” dediğinde, Ezel Havin’in Suzan için de börek ayarlandığını duyunca babasına duyduğu heyecan kadar heyecanlanmadığı gözden kaçmadı. Kısık bir sesle, “Tamam,” demekle yetindi.

Her ne kadar büyümüş de küçülmüş gibi görünse de, neticede bir çocuktu. Zekâsı duygularını gizlemeye çalışsa da, sevgisi onu ele verdiği gibi mutsuzluğu da apaçık ortaya seriliyordu. Belli ki babasıyla bir sorunu yoktu ama aynı durum üvey annesi için söylenemezdi.

Saçlarının, tokasından hafifçe sarkmış olması Ayten Hanım’ın dikkatinden kaçmamıştı. “Saçların çok güzel. Tokan da çok güzelmiş, bakabilir miyim?” deyip Ezel’in izniyle tokasını saçlarından çıkarıp bakar gibi yaptı. Sonra da şefkatle sordu: “Kim saçlarını böyle güzel tarayıp bağlamış?”

Ezel Havin: Bazen kendim yapıyorum, bazen de Halime anne yapıyor.

Ayten Hanım: “Halime anne Hatice’nin annesiydi değil mi? Her sabah Hatice’yle beraber okula geldiğinizi görüyorum.

            Ezel Havin: Evet, evlerimiz çok yakın. Babam erken çıktığı için sabahları onlara uğruyorum. Bazen beraber kahvaltımızı yapıyoruz, sonra okula geliyoruz.

Ayten Hanım: Suzan anne sana kahvaltı hazırlamıyor mu?

Ezel Havin: Babam çıktıktan sonra uyuyor. Geç kalkıyor.

Bu sözlerden sonra sorunun kaynağı belirginleşmişti. Ayten Hanım ayağa kalkarak banyoya doğru yürüdü, eline bir maşrapa su ve bir tarak aldı. “Tokanı çıkarmanı istediğim için saçların açıldı. Müsaade edersen tarayıp tokanı geri takmak istiyorum,” dedi.

Ezel Havin: Size zahmet olmasın ben yaparım.

Ayten Hanım: Yok ne zahmeti. Sen de benim kızım sayılırsın demedim mi?

Halime Hanım’ın evinde hissettiği güveni burada da yaşamaya başladığı her hâlinden belliydi. Ayten Hanım saçlarını hafifçe ıslatarak taramaya başladı. “İstersen saçlarını örgülü taç modeli yapabilirim,” dedi. Ezel Havin, örgülü saç modelinin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu ama Ayten Hanım’a duyduğu güvenle, “Siz bilirsiniz anne,” dedi. Ayten Hanım bir yandan Ezel’in saçlarını yaparken, diğer yandan da açık uçlu ve yumuşak sorularla onu konuşturuyordu.

  • “Alaaddin’in sihirli lambası gibi bir lamban olsa ve cin, dilek dilemeni istese ne dilersin, neyi değiştirmek istersin?”
  • “Evde bir robot olsa ne yapmasını isterdin?”
  • “Eğer sana ait bir evin olsaydı, içinde kimlerin olmasını isterdin?”
  • “Küçükken bazen kendimi yalnız hissettiğim anlar oluyordu. Annemle babamla aram bazen iyi olmazdı. Çoğu kez beni kimsenin anlamadığını düşünürdüm. Sen hiç öyle hissettin mi?”
  • “Evde kendini en mutlu hissettiğin an ne zamandır?”
  • “Bazen insan kızgın ya da kırgın olabiliyor. Evde sana böyle hissettiren oluyor mu?”

Ayten Hanım, bu tür sorularla Ezel’i ne korkutmuş ne de rencide etmişti. Aksine, küçük kıza derin bir güven aşılamış, yüreğindeki tüm sorunları çekinmeden, çıplaklığıyla ortaya dökmesini sağlamıştı. Bu sırada saçları da itinayla örülmüştü.

İşini bitirdiğinde, Ayten Hanım küçük el aynasını Ezel Havin’in yüzüne tuttu ve şefkatle sordu: “Bak bakalım beğendin mi?”

Ezel Havin, aynadaki yansımasına bakınca gözlerine inanamadı. Zaten güzel bir kız olmasına rağmen, bu yeni saç modeli onu daha da güzelleştirmişti. Saçlarına örülen örgülü taç, Ezel’e hem zarif bir hava katmış hem de onu sevimli mi sevimli göstermişti.

Ayten Hanım, Ezel’in içini ısıtan bir gülümsemeyle, “Her zaman bize gelebilirsin. İstediğin zaman sana değişik saç modelleri yapabilirim: İkili atkuyruğu, örgülü taç, balıksırtı örgü, minik topuzlar, kalp şeklinde örgü… Ne istersen yaparım. Bütün bunları memlekette kuaför olan bir arkadaşım bana öğretmişti,” dedi. Aslında tüm bunları annesinden öğrenmişti ama Ezel Havin’i üzmemek için bu detayı saklamıştı.

Ezel, Ayten Hanım’a teşekkür ettikten sonra koşarak sınıfına doğru gitti. Minik serçenin kendine güveni ilk defa bu kadar artmıştı. Adeta kırmızı halıda yürür gibi, süzülerek sınıfa girdi. Saç modelini gören herkes hayranlık içinde baktı. Sırasına geçip oturdu. Hatice, onun örgülü saçlarına eliyle hafifçe dokundu. Sanki bozulmasın diye öyle yumuşak, öyle nazik bir dokunuştu.

Hatice, “Acaba benim saçımı da yapar mı?” diye sordu.

Ezel Havin, “Ayten Anne çok iyi biri. Ders çıkışında beraber gidip söyleyelim. Bence yapar,” diye kesin konuştu. O sıcaklığı Ayten Hanım’dan almış, aralarında sarsılmaz bir güven oluşmuştu. O gün ders çıkışında Hatice’nin de saçları yapıldı.

Akşam olduğunda Ayten Hanım, gün içinde yaptığı tespitleri eşine anlattı. Birkaç gün sonra İbrahim Öğretmen, Deniz Bey’le bir araya geldi. Sohbetlerine öncelikle amacının çocukların iyiliği olduğunu söyleyerek başladı. Onları sadece iyi bir eğitimle buluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda korumak ve destek olmak istediğini vurguladı. Bu durumdan Deniz Bey emindi; zira köydeki herkes İbrahim Öğretmen’in ve eşinin iyi niyetini biliyor, onları çok seviyordu.

İbrahim Öğretmen; “Kızınızın bazen kahvaltı yapmadan okula geldiğini düşünüyorum, Deniz Bey,” diye söze başladı. Sesi, özenle seçilmiş kelimelerle doluydu. “Büyüme evresindeki çocuklar için iyi bir kahvaltı olmazsa olmazdır. Ayrıca, giyim kuşamı her zaman düzenli olmayabiliyor. Çoğu zaman saçları öylesine bağlanmış gibi görünüyor. Bu yaşlarda çocuklarımıza bireysel bakımı aşılamamız gerekir. Her sabah düzenli giyinip, saçları taranıp okula gelmesi, çocuğun kendine güveni ve başarısı için çok önemli.” Sözlerine devam etti: “Kızınızı çoğu kez içine kapanık görüyorum. Bazen sınıfında öylece sessiz oturuyor. Bu duruma çok üzülüyorum. Eşim Ayten Hanım bir çocuk gelişimcisi. Onunla da konuştuk. O da bu durumu gözlemleyerek tespitlerde bulundu. Kızınızı evladımız gibi seviyoruz. Üstelik bu çocuk sıradan bir çocuk değil, çok başarılı ve özel ilgi gerektiren bir çocuk. Tespit etmiş olduğumuz bu durumlardan dolayı endişelendik.” İbrahim Öğretmen, sesine biraz daha alçak bir ton vererek devam etti: “Üvey annesiyle ilgili bize açık bilgiler vermiş olmasa da, yine de çok endişelendik. Bu konuyu sizinle paylaşmak istedim, çünkü onun için en doğru adımı birlikte atabileceğimizi düşündüm.”

Bu sözler karşısında Deniz Bey bir müddet durdu, sonra “İlkbahar ve yaz aylarında tarım ve hayvancılıktan dolayı evden erken çıkıyordum. Ama malum kış oldu,” dedi. “Artık evden daha geç çıkacağım.” Kızının bir sorunu olduğunu düşünmediğini, üvey annesinin ona iyi davrandığına ve çok sevdiğine inandığını dile getirdi. “Yine de,” diye ekledi, “bu tespit ettiğiniz durumlara bakacağım. Kızımı ve üvey annesini gözlemleyeceğim. Bir sorun varsa elbette kızıma destek çıkacağım.” Ardından sesi yumuşadı: “Benim için siz de çok değerlisiniz. Kızım da sizleri çok seviyor. Sık sık sizin ona verdiğiniz emeği bana anlatıyor. İyiliğimizi istediğinizden hiçbir şüphem yok.”

Bu konuşmadan sonra, İbrahim Öğretmen de Ayten Hanım da biraz rahatlamıştı. Babasına olumsuzlukları anlatarak, üzerlerine düşen görevin önemli bir kısmını yerine getirmişlerdi.

O akşam Deniz Bey, durumu belli etmeden eşi ve kızının davranışlarını, ruh hallerini dikkatle gözlemlemeye başladı. Kızında belirgin bir huzursuzluk, endişe, korku ya da üvey annesine karşı aşırı çekingenlik gibi duygusal belirtiler tespit edemedi. Gerçi üvey annenin de kızıyla doğru düzgün bir paylaşımı yoktu; adeta iki yabancı gibi evin dört duvarını paylaşıyorlardı. Gece boyunca üvey annesinden hiçbir şey istememesi, desteğini aramaması, oyun oynamaması dikkatini çekmemişti. Ancak ortada ciddi bir ihmal söz konusuydu. Oysa geriye dönük geçmiş günleri de düşünmüş olsaydı, üvey annesinin Ezel Havin’le doğru düzgün sohbet etmediğini, hatta onu önemsemediğini görecekti. Ezel’in de Suzan ile sohbet etmekte zorluk çektiğini ya da sohbet etmeyi arzulamadığını, kısacası birbirlerine karşı soğuk davrandıklarını fark ederdi.

O gece anne-kız arasında belirgin bir gerilim yoktu. Zaten gerilimin olduğu günlerde de bu süreç tek taraflı işlerdi: Suzan bağırır, kızar, içini dökerdi; Ezel Havin ise susar, ağlar, içine atar ve odasına çekilirdi. Anlaşılan, üvey annesinin geçmişte her fırsatta onu eleştirmesi, ilgisiz davranması ve kötü muameleye maruz bırakması, Ezel’in içinde derin bir duygusal acıya dönüşmüştü. Bu acı, onun Suzan’la sosyal paylaşımını kısıtlıyordu. Belki de üvey annesinin ona yaşattığı sorunları artık umursamaması ve aralarındaki kısıtlı sosyal paylaşım, Ezel’in geliştirdiği derin bir duygusal savunma mekanizmasının sonucuydu. Suzan’ın neden ona kötü davrandığını anlamaması, onu kendi iç dünyasına çekilmeye mi itmişti? Yoksa hayal dünyasını genişletip orada yaşamaya mı başlamıştı? Üvey annesiyle yaşadığı sorunları yok sayarak onlarla başa çıkmayı mı öğrenmişti? Bu durum, babası ve çevresi için dışarıdan baktığında, Ezel Havin’in ya umursamadığı ya da ortada bir sorun olmadığı şeklinde yorumlanmasına neden oluyordu.

“Gözyaşının akıtıldığı bir eve dışarıdan bakıldığında, içeride hiçbir sorun görünmeyebilir. Ancak bu durum, o evdeki mazlumlar için sessiz bir çöküşün yaşanmadığı anlamına gelmez. Bu çöküşü yaşayanlar, kimsenin onları duymadığına inanırlarsa, ölene kadar her şeyi soluksuz yaşamaya devam edebilirler. Oysaki iyi yürekli insanların onları duyup gördüğüne ve yeri geldiğinde müdahale edeceğine inanırlarsa, tüm sorunlar zamanla bir sinek vızıltısı gibi eser, gider ve yok olur.”

“Eğer bir kız çocuğu babasız büyüyorsa, kanatları kırık gibidir; uçamayabilir ama azmi onu ayakları üzerinde durmasını sağlayabilir. Fakat bir kız çocuğunun annesi yoksa ilk adımlarını atarken tutunacak bir kolu yoktur. Düştüğünde kaldırıp oturtacak bir kucağı, ilk kelimelerini söylerken onu dinleyen bir kulağı yoktur. Saçlarını okşayıp tarayan şefkatli dokunuşlardan, başarılarını duyacak bir sesten, hayal kırıklıklarını teselli edecek bir yürekten mahrumdur. İlk aşkın heyecanını, ilk kalp kırılışını anlayacak kimsesi yoktur. Kısacası, hiçbir şeyi yoktur. Belki de onun için bir hayat yarışı bile yoktur.”

“Eğer bir kız çocuğunun annesi yoksa ve buna ek olarak kardeşi, ablası, abisi de yoksa o kız da kendisini insanlar içinde hep yok sayar. Yok, sayılanları görebilmek, acılarını hissedebilmek, ancak yeryüzünde melekleşmiş olanların harcıdır. Bir insanın yeryüzünde melekleşmesi de herkese nasip olabilecek bir durum değildir. Bu durumda baba figürünün süper kahraman olmaktan başka çaresi yoktur. Bu aşamada babanın en büyük görevi işe gidip para kazanmak değildir. En büyük ve en öncelikli görevi, biricik kızının kahramanı, sırdaşı, yoldaşı olmaktır. Onun görünmez kanatları olmaktır. Evin direği, evdeki atmosferin denetleyicisi ve düzenleyicisi olmaktır. Kızının ruhsal ve gelişimsel fırtınalarına karşı paratoner görevi üstlenmelidir. Bunlardan sonraki görevi, geçim sağlayıcı olmalıdır.”

Maalesef Deniz, öncelik vermesi gerekeni ikinci, hatta üçüncü plana bıraktığının farkında bile değildi. Oysa küçük kızın annesiz olarak yaşamını sürdürdüğü ev, sessiz çatışmaların, bastırılmış duyguların ve görünmez acıların yaşandığı bir yerdi. Babanın, küçük kızının büyümeye çalıştığı bu ortamdaki duygusal, fiziksel ve ruhsal engelleri görmemesi, acaba onun gelişimini nasıl etkileyecekti? Bir kanser hücresi gibi bedenine yapışıp onunla ölüme kadar devam mı edecekti?

Sonuçta, dünyadaki tek varlığı ve en büyük dayanağı olan babasının onu anlamaması, onda değersizlik duygusunun oluşmasına sebep olabilirdi. Bu da özgüven eksikliği yaratabilirdi. “Babam beni savunmuyor” düşüncesi duygusal bağları da koparabilirdi. Öz annenin olmayışı ve babanın bazı durumların farkına varmaması, terk edilmişlik hissinin daha da artmasına yol açabilirdi. Ya da kendi duygularını baskılayıp, sorunları halının altına süpürerek içe kapanık bir hâl de alabilirdi. Bu durum, kendisini koca dünyada fazlalık olarak görmesine neden olacak, ev ortamı onda güvenli bir liman olmaktan çıkıp, kaçıp uzaklara gitmenin daha doğru bir karar olduğu hissini oluşturacaktı. Allah korusun, kim bilebilir ki büyüdüğünde babasının bu ihmal durumu, karşı cinse karşı güven problemi yaşamasına da sebep olabilirdi. Sevgiyle otoriteyi ayırt edemeyerek sağlıksız ilişkiler kurmasına neden olabilecekti.

Bakara Suresi 256. ayetinde, “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır,” der. Geleceği bilemediğimiz için imanımız ve inancımız, ayette geçen “Allah, hiçbir kula kaldıramayacağı bir yük vermez,” sözünedir. Ezel Havin, bu ayeti duymamış olsa bile, bütün bu sorunlara göğüs gerebiliyordu. Olup biten tüm haksızlıkları zamanın akışına bırakabiliyordu. Bu da gösteriyor ki, Allah insanı insandan daha iyi biliyor, onun ne kadar dayanabileceğini ve ne yapacağını biliyor. Ayetteki “Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır” sözüyle de Allah’ın her türlü hak ve haksızlığı kayıt altına aldığının delilidir. Demek ki insanoğlunun dünyada yapacağı her türlü iyilik, ahirette ona güç verecek; yapacağı her türlü kötülük ise ona yük olacaktır.

Peki ya bu dünyada kötülere ne olacak? Kötülükleri yanlarına mı kalacak? Ölümlerine kadar yanlarında kalan şey, gerçekten de kâr mı, zarar mı?

İyi niyetli ama olayları göremeyecek kadar körleşmiş olan babasının Suzan’a karşı tavırlarında bir değişiklik olmadı. Çünkü gözlemleri sonucu üvey annenin kızına karşı kötü bir tavır ve davranışı yoktu. Oysa kötü bir davranışına denk gelmemesi, kötülüğün olmadığı anlamına gelmiyordu. Çünkü Ezel Havin babası ve üvey annesiyle köy evinde büyümeye çalışırken, bu ev onun bütün benliğinde çatlamış bir harabe şeklini almıştı. Ama babasının gözünde ise sevgiyle ayakta duran dimdik bir yapıydı.

Gece gündüzü, günler ayları, beyaz yeşili, yeşil tonlar sarıyı kovalayıp durdu. Dalkırmaz köyünde her sabah doğup köyü aydınlatan güneş, o sabah Ezel Havin için doğmuş gibiydi. Çünkü Millî Eğitim Müdürlüğünden gelen yazıda, Ezel Havin ve Hatice’nin Erzurum Enderun Okulu’na kabul edildiği yazıyordu. Bu güzel haberi okuduğunda, İbrahim Öğretmen’in sevinçten ayakları titrediği için çömelip oturmuştu. Eşi Ayten Hanım durumu görünce telaşla, “Ne oldu, kâğıtta ne yazıyor?” diye sordu. Panikle kâğıdı alıp okuduğunda, o da sevinçten gözyaşlarını tutamamıştı. Öğrenciler toplanıp durumu anlamaya çalışsalar da İbrahim Öğretmen, yüzündeki kocaman gülümsemeyle “Ezel Havin ve Hatice gelsinler, sonra söyleyeceğim,” diyordu.

Kızlar birkaç dakika sonra uzaktan göründüler. Üç beş arkadaşı koşarak yanlarına gidip, “Çabuk gelin, öğretmen güzel bir haber verecekmiş, siz gelmeden anlatmıyor!” dediler. Ders zilinin çalmasıyla sınıfta tatlı bir telaş ve heyecanlı bir bekleyiş başladı. Öğretmen ve eşi sınıfa beraber girdiklerinde, öğrencilerden biri ayağa kalkıp, “Yoksa tayininiz mi çıktı? Siz de mi bizi terk edeceksiniz?” diye sordu. Bu sözler karşısında sınıfta hüzünlü bir hava oluştu.

Öğretmen elindeki zarfı açıp içindeki kâğıdı çıkararak, “İnşallah daha uzun bir süre beraber olacağız. Bir yere gittiğimiz yok. Sizlere bir müjdem var,” dedi. Ardından, sesi biraz daha yükseldi: “Ezel Havin ve Hatice önümüzdeki haftadan itibaren artık aramızda olmayacaklar. Çünkü Erzurum Enderun Okulu’na kabul edildiler!”

Bu haber karşısında kızlar birbirlerine bakıp sarıldılar. Bir insan bir anda hem mutlu hem mutsuz olabilir miydi? Bir taraftan kalpleri hızlıca çarparken, bir taraftan da gözleri doldu. Sınıfta bir alkış koptu. Hatice kendini tutamadı, bir taraftan ağlamaya bir taraftan da gülmeye başladı. Ama en büyük mutluluğu Ayten Hanım yaşıyordu. Gözlerinde gurur ve sevgi vardı. Kızlara dönüp, “Sizlerle ne kadar gurur duysam az. Bundan sonra büyük işler başaracağınıza inanıyorum. Bu okulu çoktan hak ettiniz, bu bir başlangıç,” dedi.

Akşam Deniz, kızından haberi aldığında, onun başarısından gurur duyarak onu sıkıca kucaklayıp saçlarını koklayıp öptü. Eşinin ölümünden sonra ilk defa gözlerinden yaşlar akıyordu. Kızından ayrı kalmak onun için ikinci bir kayıptı. Ama “ileride büyük bir insan olacak” ümidi onu rahatlatıyordu. Babasının ona sarılması ve gözlerindeki ıslaklığı görünce Ezel tuhaf bir duyguya kapıldı. Sanki bir gidiş, ayrılık getiriyor gibi hissetti ve korkmaya başladı. Babasına dönerek, “Sakın beni unutma, beni hep ara, tamam mı?” dedi.

Ezel Havin, annesizliğin verdiği boşluktan ilk defa bu denli korkuyordu. Acaba bu ayrılık, bu boşluğa babayı da katıp daha da büyütecek miydi? Gözlerden uzak bir yerde okul okurken, tek dayanağı olan babası ona karşı duyarsız olacak mıydı? O da unutup terk edecek miydi? Bu soruları düşündükçe korkusu daha da büyüdü.

Deniz, kızının alnından öperek, “Tabii ki seni unutmayacağız, sen benim prensesimsin, okuyup büyük bir insan olacaksın. Sık sık okula seni ziyarete geleceğim. Asıl sen bizi unutma,” dedi. Bu sözler karşısında Ezel’in minik yüreği rahatlamış, korkuları azalmıştı. Suzan ise olup bitenlerden dolayı ne üzülmüş ne de sevinmişti. Bazı kıskançlıklarını saymazsak, zaten onun için Ezel Havin diye biri yoktu.

Bir müddet sonra kapı çalma sesi geldi. Ezel, sesi duyar duymaz heyecanla koşarak kapıya yöneldi. Gelen Halime Hanım ve kızıydı. Halime Hanım, odaya girer girmez endişeli bir ses tonuyla Deniz Bey’e, “Deniz abi, çocukları ne yapalım? Biliyorsun eşim il dışında inşaatlarda çalışıyor. Yılda beş-on gün anca yanımıza gelebiliyor,” dedi.

Deniz Bey, kararlı bir ifadeyle gülümsedi: “Ne mi yapacağız? Tabii ki kızları alıp ben götüreceğim okula. Yurtlarına yerleştireceğim. Ara sıra da beraber gidip ziyaret edeceğiz. Okuyacaklar, vatana millete hayırlı evlat olacaklar.”

Bu sözler karşısında kızlar birbirlerine bakıp gülümsediler. Belli ki birbirlerinden cesaret alıyorlardı. Halime Hanım da rahatlamıştı. Geçim sıkıntısından dolayı eşinin sürekli il dışında çalışmasının yarattığı sorunların bir benzerini kızının da yaşamasını istemiyordu. Kaderleri aynı olmamalıydı. Zaten okutmaktan başka çareleri de yoktu. Bu yüzden kızından ayrılması onu üzmüyordu. Güzel bir okulda eğitim görüp başarılı bir iş kadını olabilme ihtimali onu mutlu ediyordu.

Deniz Bey birkaç gün sonra her iki kızı alıp Erzurum’a doğru yola çıktı. Vardıklarında akşam olmuştu. Yurt müdürüyle konuşup ikisini aynı odaya yerleştirdi. Odalarının penceresinden iki tane minare gözüküyordu. Yurt müdürü kızlara dönerek, “Bu yurdun en güzel manzaralı odasını kaptınız. Karşıdaki Çifte Minare,” dedi.

Kızlar okulu ve yurdu beğenmişlerdi. O akşam Deniz, her iki kızı alarak Çağ Kebabı yemeye götürdü. En son Erzurum’da Çağ Kebabı’nı asker dönüşünde yemişti. Kızlar bu kebabın yapılışını ilk gördüklerinde çok şaşırdılar. Çünkü Çağ Kebabı yapılışında kullanılan aparat, televizyonda gördükleri döner pişirme aparatına benzemiyordu. Bir mekanizmayla etler yatay olarak döndürülüp odun ateşinde pişiriliyordu. Etler iri parçalar halinde kesilip şişlere diziliyordu. Erzurum’un soğuğu ile bu kebabın sıcaklığı birbirini tamamlıyordu. Hatice ilk lokmasını aldığında, etin yumuşaklığı ve baharatın tadının yanında bir aile ortamı da hissetmişti. Babasını pek görmediği için bu ortam onun da çok hoşuna gitmişti.

Deniz, kızlara dönerek, “Bakın, biliyorum kolay değil ama kendi ayaklarınızın üzerinde duracağınız bir yolun başındasınız. İleride kendi kanatlarınızla uçabilmeniz için bazı sıkıntılara göğüs germeniz gerekir. Sizi burada bırakıp köye gitmek içimi parçalıyor olsa da, sizler için bu durumun çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. İlk günleriniz zor geçebilir. Birbirinize sahip çıkın, güzel arkadaşlıklar edinin. Hata yapmaktan korkmayın, yeter ki hatadan ders çıkarıp yolunuza devam etmesini bilin. Paraya ya da başka bir şeye ihtiyacınız olduğunda çekinmeden beni arayın,” dedi. İkisinin cebine bir miktar para bırakarak yurdun kapısına kadar bıraktı ve ayrıldı.

İlk defa biri annesiz, diğerinin de babası yanında yokken geceyi geçireceklerdi. Yurttaki diğer çocuklar için de durum bundan farksız değildi. Yurdun her odasında bir sürü çocuk vardı; her biri farklı bir şehirden, farklı bir köyden gelmişti. Çoğu birbirini tanımıyordu. Yurt odasında onlarca çocuk vardı ama odanın içinde derin bir yalnızlık yankılanıyordu. Kimisi battaniyesine sarılıp sessizce kapıya bakıyor, kimisi de anlamsızca tavana.

Hatice, yatağında bir müddet uzanıp bekledikten sonra yavaşça inip Ezel Havin’in yanına geçti. “Beraber uyuyalım mı?” dedi. Ezel’in de bu soru karşısında yüzü güldü. O da yabancı bir memlekette yalnız yatmaktan korkuyordu ama bir türlü sözcüklere dökemiyordu. “Tabii ki, sütkardeşim,” dedi.

Bir müddet yatakta beraber uzanıp pencereden Çifte Minare’yi izlediler. Daha sonra nöbetçi öğretmen odanın kapısını açıp, “Herkes kendi yatağına, ışıkları kapatacağım, yatma saati,” dedi. İstemsizce yataktan inip kendi yatağına geçti. Işıklar kapatılınca yorganını başını örtecek şekilde kapattı. Annesinin kokusundan uzak bir yerde tek başına bir gece geçirmesi zordu. Korkularına rağmen arkadaşıyla da yatamaması, tek başına kalması onu ve diğer çocukları her geçen gün biraz daha hızlı büyütecekti. Hüzün, mutsuzluk ve korku içerisinde beklerken yorgunluk ağır bastı. Bir müddet sonra uyuyakaldı.

Sabah zil sesiyle hep beraber kahvaltıya indiler. Her şey köyden çok farklıydı. Yurt müdürü, “Hem beni dinleyin hem de kahvaltınızı yapın,” dedi. “Bu yurtta hepimiz bir aileyiz. Bu ailenin de yaşam sürdüğü bu evde bazı kurallar var. Sabah kalkış saatimiz 07.30, yatış saatimiz 22.00’dır. Herkes uyanır uyanmaz yatağını toplayacak. El, yüz, diş gibi kişisel temizlik her gün düzenli yapılacak. Duş saatlerine uyulacak. Kişisel eşyalarınızı dolabınıza düzgün ve temiz bırakacaksınız. En geç 08.00’de kahvaltı salonunda olunacak. Saat 12.00’de öğlen yemeği, 18.00’de de akşam yemeği verilecek; geç kalanlar aç kalacak. Etüt saatlerinde aralarında konuşmak, gürültü yapmak yasak. Gündüz yatak odasına geçmek yasak. Sadece izinli öğrenciler gidebilir. Gece ışıklar kapanınca konuşmak, gürültü yapmak yasak. Kavga etmek, hakarette bulunmak, küfürlü konuşmak yasak. Yurdun dışına izinsiz gitmek yasak. Kurallara uymayanlara disiplin işlemleri uygulanacak, gerekirse yurt kaydı silinecek. Aşağıdaki ankesörlü telefonlarla ailenizle görüşebilirsiniz. Bir sıkıntısı olanlar, saat kaç olursa olsun nöbetçi öğretmenlere ya da bana gelip söyleyebilirler. Daha önce dediğim gibi, biz bir aileyiz, burada herkes birbirine saygılı davranacak.”

Ailelerinden ilk defa kopmuş bu küçük ve zeki çocukların yatılı okullarda kalması kolay değildi. Zor olsa da, zaman geçtikçe mecburiyetten dolayı kendi başlarına kararlar almayı, sorumluluklarını yerine getirmeyi yavaş yavaş öğreneceklerdi. Çoğu zaman da yalnızlık, korku ve terk edilmişlik hissine kapılabilirlerdi. Özellikle ilk ayların akşamları yatakhanedeki ışıklar kapatıldığında, özlem ve anne kokusu doruk noktasına ulaşabilirdi.

Zaman her şeyin ilacı olsa gerek, günler geçtikçe sabahları kahvaltı salonuna gitmek, sorumluluklarının bilincine varıp ders çalışmak, paylaşımda bulunmak, kişisel temizliklerine dikkat etmek, akşamları yatakhanede arkadaşlarıyla sohbet etmek onlar için sıradan bir hâle geliyordu. Bunlar sıradanlaştıkça ortama uyum sağlamaları hızlanıyordu. Birbirlerini tanıyıp paylaşımda bulundukça ortak acılarını görebiliyorlardı. Yurtta kalan bazı çocukların annesi yoktu, bazısının babası. Kimisinin ise ikisi olmasına rağmen ilgisizlerdi, dede ve nineleriyle yaşıyorlardı. Geneli de çok fakirdi. Aslında bu çatı altındaki çocukların hepsi de bir şekilde eksikti, yarım kalmışlardı. Yatılı okul, zeki ama duygusal olarak yarım kalmış bu çocukları bir araya getirmişti. Onlara düşen de birbirlerini tamamlamaktı. Tamamlamaya çalışıyorlardı da. Belki de çocukların uyumunu hızlandıran en büyük etkenlerden biri de, eski okullarına oranla bu yeni okulda derslerin daha zevkli ve dolu dolu geçmesiydi. Çünkü bu çocukların hepsi seçilmişlerdi; yaşıtlarına oranla daha zeki ve yeni bilgilere daha açtılar.

Bir zaman sonra çocuklar arasında cumartesi ve pazara “telefon günleri” denilmeye başlandı. Sarı ve mavi renkteki ankesörlü telefonlar, bu günlerde dünyanın en değerli objelerine dönüşüyordu. Her çocuğun kulağı, bu telefonlardan çıkabilecek yüksek, metalimsi ve keskin olan “Drinnnk… Drınnnk” sesinde oluyordu. Bu sesten sonra kimin ismi haykırılarak çağrılıyorsa, o ankesörlü telefon onun için buram buram anne, baba, dede, nine, kardeş oluyordu. Özlem giderme oluyordu. Akşama kadar hiç kimse aramadıysa, bu sefer de soğuk demir yığınından farksız olmuyordu. Özlem katlanıyordu.

Bir cumartesi akşamı Halime Hanım, muhtarın evindeki telefondan yurdu aradı. Nöbetçi öğretmene Hatice ve Ezel Havin ile görüşmek istediğini söyledi. Nöbetçi öğrenci koridorda yüksek sesle isimlerini haykırarak, “Telefonunuz var!” dedi. İkisi de sesi duymuştu. İlk defa telefonları geliyordu. Heyecandan titreyen bacaklarına rağmen koşar adımlarla telefonun olduğu yere doğru koştular. Ezel Havin önce varmıştı. Telefonu kaldırıp “Alo,” dediğinde Halime Hanım’ın sesini duydu. “Kızım, nasılsınız?” Bu sesi duyar duymaz hiçbir şey demeden, yavaşça telefonu Hatice’ye uzattı.

Hatice: “Anne, seni çok özledim.”

Halime Hanım: “Ben de seni çok özledim kıvırcığım. Yurdunuz soğuk mu, üşüyor musunuz?”

Hatice: “Yok anne, sıcak ama seni ve babamı çok özledim. Benim yurda yerleştiğimi babama söyledin mi?”

Halime Hanım: “Haberi var kızım. Alıştınız mı oraya?”

Hatice: “Evet anne, zaten sürekli Ezel’le beraberiz.”

Halime Hanım: “Paranız var mı, bir ihtiyacınız oluyor mu?”

Hatice: “Yok anne, hiç yurttan çıkmıyoruz ki paraya ihtiyacımız olsun.”

Halime Hanım: “Tamam kızım. Seni kocaman öpüyorum. Ezel’e de telefonu ver, kapanmadan onunla da konuşayım.”

Hatice: “Tamam anne. Ben de seni öpüyorum.”

Ezel Havin: “Efendim Halime anne.”

Halime Hanım: “Kızım, seni de çok özledim. Nasılsın?”

Ezel Havin: “Teşekkür ederim Halime anne.”

Halime Hanım: “Biliyorsun köyde tek telefon var. O yüzden ikinizi zor arıyoruz. Sakın bundan dolayı üzülmeyin.”

Ezel Havin: “Yok Halime anne, biliyoruz.”

Halime Hanım: “Baban haftaya ilçeye gidecekmiş ev ihtiyaçları için, oraya gittiğinde sizi arayacakmış. O yüzden telefona şimdi gelmedi. Merak etme, o da seni çok özlemiş.”

Ezel Havin: “Biliyorum Halime anne. Ben de sizleri çok özledim. Bizi merak etmeyin, biz burada hem iyiyiz hem de çok mutluyuz.”

Halime Hanım: “Tamam kızım, her ikinizi kocaman öpüyorum. Bir ihtiyacınız olursa muhtarın telefonundan arayın, o bize söyler.”

Ezel Havin: “Tamam.”

Bu kısa telefon görüşmesi, iki ufak yüreğin özlemle dolu hasretlerini az da olsa hafifletmişti. Ezel Havin için annesizlik, Halime Hanım’a duyduğu annelik sevgisi ve Suzan’ın varlığının anne kavramını dolduramayışı, baba kavramını onun için daha çok ön plana çıkarıyordu. Hatice ise sürekli annesiyleydi. Babası sürekli il dışında olduğu için onunla paylaşımları fazla olmasa da, baba kavramı onun için çok büyüktü. O da bu kavramın yoksulluğunu yaşıyordu. Annesini ne kadar özlemişse, yüreğinin bir kenarında babası da vardı. Onun da aramasını, özlemesini, merak etmesini beklemesi en doğal hakkıydı. Bu yüzden ikisi de babalarıyla konuşamadığı için üzgündüler. Ama en büyük kırgınlıkları, birinde baba eksikliğinin olması, diğerinde ise anne yokluğunun olmasıydı.

Bu psikolojik durum yine de onların öğrenme hevesini baltalamıyordu. Çünkü okuldaki eğitim müfredatı köy okulundakinden çok farklıydı. Bilim ve Sanat Merkezleri (BİLSEM) ile koordineli çalışıyorlardı. Çocukların potansiyellerini ön plana çıkaran özel bir eğitim planı uygulanıyordu. Bilgiler derinlemesine öğretiliyor, eleştirel düşünmeyi ve yaratıcılığı teşvik ederek problem çözme becerilerini geliştiriyordu. Bireysel ihtiyaçlara duyarlı, yaratıcılığı teşvik eden bir sistemin çarkında oldukları için canları pek sıkılmıyordu.

Bir gün öğretmenleri onlardan proje yapmalarını istedi. Öğrencilerin ilgi alanlarını ve meraklarını ön planda tutarak, yeteneklerini sergilemelerine yardımcı olmak için böyle bir yol izleniyordu. Üstün zekâlı öğrenciler genellikle belirli alanlara karşı derin bir tutku beslerlerdi ve bu tip özel kurumlar, seçilmiş öğrencileri daha da iyi yerlere taşımak için vardı. Öğrenciler tarafından yapılan projeler çoğu zaman müfredatla ilişkilendirilebildiği gibi, bazen de tamamen bağımsız ve sınırları zorlayacak nitelikte olabiliyordu. Öğretmenler de proje çalışmalarına rehberlik ediyor, aynı zamanda onlara bağımsızlık tanıyacak şekilde davranıyorlardı. Çünkü öğretmenin bu aşamadaki rolü kolaylaştırıcı ve rehber olmaktı.

Ezel Havin ve Hatice hiç düşünmeden, sağlık personelinin yetersiz ya da hiç olmadığı bölgelerde hastaya müdahale ve doğum anında kanamayı durduran bir proje üzerinde çalışmaya karar verdiler. Bu kararda etkili olan durum, belli ki Ezel Havin’in doğum anında annesini kaybetmiş olması ve kırsal bölgelerin sağlık hizmetine erişimindeki yetersizlikti. İki farklı yetenek bir araya gelerek hem karmaşık hem de disiplinli bir çalışma planı ortaya koymayı düşündüler. Düşündükleri projeye “Ez Hatım” adını vermişlerdi. “Ez” kelimesi Ezel’den, “Hatım” kelimesi ise Hatice’nin harflerinden oluşuyordu. Kürtçe’de “ben geldim” anlamına gelen “Ez Hatım” projesiyle adeta Hızır misali “ben yardımınıza geldim” düşüncesi yatıyordu.

Anne ölümlerinin önde gelen nedenlerinden biri, postpartum hemoraji denilen, doğum sonrası meydana gelen ve bazen durdurulamayan kanamadır. Ezel Havin ve Hatice’nin projesi iki aşamada hizmet verecekti. Birinci aşamada, doğumdan hemen sonra uterus kasılmasını teşvik etmek için giyilebilir otomatik bir masaj aleti geliştirmeyi hedefliyorlardı. İkinci aşama ise, sağlık personelinin yetersiz ya da olmadığı durumlarda, doğum öncesi komplikasyonlar ve doğum sonrası kanama yönetimi konusunda oradaki personeli yönlendirmek, desteklemek üzerine kuruluydu. Bunun için mobil uygulama, video konferans sistemi, görüntü ve vital bulgu paylaşım araçları kullanılarak uzman hekim ve ebe desteği ile vakalar uzaktan desteklenecek, böylece daha sağlıklı bir müdahale sağlanacaktı.

Bu projelerinin detaylarını öğretmenleriyle paylaştıklarında, öğretmenleri bunun hayat kurtarmak için dâhiyane bir fikir olduğunu teyit ederek öğrencilerinden gurur duyduklarını söylediler. Kendi aralarında bu iki kızın gelecekte birçok yeniliği başarabileceklerine dair umutlarını dile getirdiler. Ancak bu çığır açabilecek projeyi hayata geçirmek, öğrencilerin hatta okulların mevcut imkânlarını aşıyordu. Projenin hayata geçirilmesi için, birçok farklı alanda uzmanlaşmış personellerin bir araya gelmesi gerekiyordu. Mühendislik, tıp, biyoloji, yazılım gibi birçok alanda uzman kişilere ihtiyaç vardı. Mühendislik alanında cihaz prototiplerinin tasarlanması, tıbbi bilgilerle projenin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi ve tıbbi gerekliliklere uygunluğunun sağlanması gerekiyordu. Ayrıca projenin işleyişini sağlayacak yazılımların geliştirilmesi ve projeye entegrasyonu da gerekliydi. Bu denli geniş ve uzmanlık gerektiren bir sistemin mevcut imkânlarla oluşturulması imkânsızdı. Bu yüzden eldeki imkânlar sadece bir taslak hazırlamaya yetiyordu. Ne yazık ki, bu umut vadeden fikir, somut bir uygulamaya geçemedi ve sadece taslağı yapılabilmişti. Taslağında, projenin temel prensiplerini, potansiyel faydalarını ve çalışma mekanizmasını gösteren şablonlar vardı. Proje, Sağlık Bakanlığına taslak şeklinde sunulmaktan öteye geçilemedi.

Projenin önünde duran bu büyük engel, kızların geleceğe dair umutlarını bir an için gölgelese de, birbirlerine olan bağları ve bu bağı besleyen ortak duygusal boşlukları, onlara en büyük desteği sağlıyordu. Başka bir deyişle, bu projede somut bir başarı elde edemeseler de, birbirlerinin hayatındaki boşlukları doldurmakta çoktan başarılı olmuşlardı. Onların bu özel ilişkisi, bir Pazar günü Erzurum’un simgesi olan Çifte Minareler’e bakarken bir kez daha belirginleşiyordu.

Bir Pazar günü, yatak odalarının penceresinden Çifte Minare’yi beraber izlerken, kızının elinden tutup minareyi parmağıyla işaret edip onunla sohbet eden bir baba ile kızını gördüler.

Ezel Havin: “Bak, babam gibi o da kızına çifte minareyi gösterip anlatıyor.”

O güne kadar duygularını pek belli edemeyen Hatice, başını öne eğerek sustu. Belli ki bu sözler ve pencereden gördüğü baba-kız görüntüsü, onda olup da pek belli etmediği baba özlemini doruğa çıkarmıştı. Ezel Havin, arkadaşının suskunluğunu görünce Hatice’nin yüzüne baktı. Gözlerinin yaşlarla dolduğunu görünce de, “Ya hüzünlendiğin şeye bak. Ben annemi hiç hatırlamıyorum bile. Resmi olmasa yüzünü bile bilemeyecektim. Senin ise çok şükür hem annen var hem baban var. Ya benim gibi hiç olmasaydı ne yapardın?” dedi. Bu sözler karşısında Hatice burnunu hafifçe çekti, minik ellerini yüzüne kaldırarak parmak uçlarıyla gözlerini sildi. Yanağından süzülen iki damla gözyaşını umursamayarak başını hafifçe yana çevirip arkadaşına baktı. “Sen de üzülme, benim annem ikimizin annesi, baban da ikimizin babası,” dedi.

Biyolojik bağ mı daha önemliydi yoksa büyürken emeği geçenin mi? Emek, şüphesiz ki daha değerliydi ama insan yüreği her zaman kökenlerine özlem duyar. Bu yüzden Deniz Bey her ne kadar Hatice’ye iyi davransa da, babasının yerini şüphesiz ki dolduramazdı. Aynı durum Ezel Havin için de geçerliydi. Her ne kadar doğumundan itibaren sütüyle besleyip, büyümenin bütün evrelerinde bir anne gibi davransa da, her ne kadar öz annesi ölmüş olsa da yine de Halime Hanım özün yerini dolduramazdı. Kısacası çocuklardan biri kayıp hissine kapılırken, diğeri biyolojik bağla kimlik arayışındaydı. Her ikisinde de duygusal boşluk söz konusuydu. Belki de ikisinin çok iyi anlaşması, bu durumun yansımasındandı.

Hatice’nin annesiyle yaptığı her telefon görüşmesinde, ilkin babasını sorması Halime Hanım’ın dikkatinden artık kaçmıyordu. Hatta bir defasında…

Hatice: “Anne, babam çok para kazanmadı mı?”

Halime Hanım: “Çok kazanmıştır kızım.”

Hatice: “O zaman niye gelmiyor? Köyü özlemedi mi?”

Halime Hanım: “Özlemez mi kızım. Geçen hafta konuştuk. Özellikle seni çok özlediğini söyledi.”

Hatice: “Tekrar ararsa benim de çok özlediğimi söyle.”

Bu sözler karşısında duyduğu vicdan azabından olsa gerek, eşine mektup yazmaya karar verdi. Mektupta, “Sevgili eşim Eyüp,” diye başlıyordu. Halime Hanım’ın yazdığı mektubun her satırına, her kelimesine özlem ve sitem sinmişti.

“İşsizlik ve geçim sıkıntıları seni bizden uzaklaştırıyor olabilir ama bütün bu sıkıntılarla baş etmeye çalışman, çocuğunla ilgili sorumluluklarını üzerinden almıyor. En değerli varlığın çocuğun olmasaydı, bunca sıkıntılara göğüs gerip gurbete gidip çalışır mıydın? Mademki çocuğumuza daha iyi bir gelecek inşa etmek için çalışıyorsun, bu süreçte onun ilgisiz büyümesine sebep olma. Ne zaman onunla telefonda görüşsem hep seni soruyor. Belli ki özlüyor. Bu özlemle gurbette büyüyüp kendi yolunu çiziyor. Yoksulluğun çözümünü bulmak kolaydır ama sevgisiz büyüyen birinin yüreğinde oluşan boşluğu doldurmak o kadar kolay değildir. Babasının sesini özleyen ve onun ilgisini bekleyen bir ruhta oluşabilecek hasar, öyle üç beş yılda kazanabilecek milyonlarca parayla tamir edilemez. Hangi engel senin kızına ‘Nasılsın, seni özledim’ demene engel oluyor? Zamanın acımasızca aktığını, kızının baba sevgisinden mahrum kalarak büyüdüğünü görmüyor musun? Bir gün kızın büyüyüp kendi ayakları üzerinde durduğunda, hangi bahanen onun kalbindeki yarayı tamir ettirebilir? Şimdi benden de çok uzakta, yurtta tek başına, kendi kararlarını kendisi veriyor. Kendi hayallerinin peşinden yalnız koşuyor ama içten içe seni özlüyor, sesini duymak, varlığını hissetmek, babasının onu unutmadığına dair bir işaret bekliyor. Senin bu işareti vermene engel olan nedir? Unutma ki bir baba, çocuğuna rehberdir, güven ve cesaret kaynağıdır. Her çocuk korkularını, başarısını, sevincini paylaşmak ister. Bir telefonla bütün bunlara çözüm olabilecekken neden bunu ondan esirgiyorsun? Bu satırlarıma darılma. Bu sitemim bir annenin kızına duyduğu özlemin yansımasından başka bir şey değildir. Kızına doymayan bir yüreğin feryadıdır. Pişmanlık ve keşke ile dolu yarınlar yaşamak istemiyorsan, harekete geç. Ara ve sesini duy, sesini duyur”, diye yazıp mektubunu sonlandırdı.

“Seven insan özler. Özlemle dolup taşan ayrılıklarda, özlem yürekte acıya dönüşerek kalıcı bir iz bırakır. Bu iz kalıcı bir dövme gibidir; ne kadar silmeye kalksanız da fayda vermeyecektir. Skarı (iz) sizinle kalmaya devam edecektir.”

“Uzun süreli ayrılıklar mı daha çok acı vermektedir yoksa ölümle gelen kalıcı ayrılıklar mı?”

Ölüm, her ne kadar derin bir kayıp ve çaresizlik barındırıyor olsa da, ölen kişinin bir daha geri gelmeyeceği gerçeği ve geride kalanlarda kabullenme duygusu vardır. Yarım kalmış ya da yaşanmamış duyguların olmasının vereceği acı muhakkak ki vardır ama bir mecburi kabullenme, yeni umutları yeşertmektedir. Ama uzun süreli ayrılıklarda umut ve belirsizlik söz konusudur. Bu yüzden “Ya Eğer” kavramı insanın tüm benliğini canlı tutar. Bu canlılık ölene kadar da devam eder. Uzun vadede umutla yaşamak, ani gelişen kesin kayıplarla yaşamaktan daha çok acı vericidir. Uzun süreli ayrılıklardaki acı süreklilik arz ettiği için ölümle gelen ani acılardan daha acı vericidir. Ölümün verdiği acı ilk başta yoğun yaşansa bile zamanla evreler geçirerek acı adaptasyonu söz konusudur. Ama ölümsüz ayrılıklar süreklilik arz eder ve günlük yaşamın her evresinde kendisini gösterir. Her hissetme acıyı daha da canlı tutabilir. Bu yüzden uzun süren ayrılıklar ölümden daha çok acı vermektedir. Bu durumda Hatice daha çok acı çekiyor olmalıdır.

Daha çok acı çekiyor olması onun daha çok mutsuz kıldığı anlamına gelmiyordu. Çünkü hiper aktifti ve şakayı seven bir çocuktu. Okul arkadaşlarına şaka yapmak için sürekli kafasında anlık planlar kurabilirdi. Bir gün teneffüs arasında öğretmenin masada kalan kırmızı dolmakalemini gördü. Kalemi alarak vücudunun birkaç noktasına ufak kırmızı benekler oluşturdu. Kalorifer üzerine havluyu bırakarak yüzünü onunla ısıttı. Aynı anda yurttaki revir dolabından da cıvalı olan ateş ölçeri alarak kaloriferde ısıtıp koltuk altına koydu. Sonrasında da kısık bir ses tonuyla, “Ezel! Çok hastayım, ateşim var,” dedi. Ezel Havin, elleriyle onun yüzüne dokunduğunda gerçekten de yüzü sıcaktı. Koltuk altından dereceyi alıp baktığında ateş ölçer 40 dereceyi gösteriyordu. Panikle, “Hemen nöbetçi öğretmeni çağıralım!” dedi. Tam çağırmaya yeltenirken Hatice, “Dur, sanki vücudumda bir şeyler oluşmuş, baksana,” dedi. Ezel Havin, Hatice’nin vücudundaki kırmızı benekleri de görünce yavaştan geri çekildi. Bu kızamık olmalıydı. Kızamık bulaşıcı bir hastalıktı ve kendisi de kızamığı geçirmemişti. Kendi kendine “Eyvah, bana da bulaşır şimdi!” deyip panikledi. Koşar adımlarla nöbetçi öğretmenin odasına doğru gitti. Korkak bir ses tonuyla, “Öğretmenim, Hatice kızamık olmuş, ateşi var, vücudunda kırmızı benekleri var,” dedi. Öğretmen panikleyerek hızlı adımlarla yatak odasına geldi. Geldiğinde odadaki bütün çocuklar gülüyordu. Çünkü Hatice, olayın gerçek yüzünü anlatmış, vücuduna çizmiş olduğu benekleri de ıslak mendille silmeye başlamıştı. Öğretmen, çocukların kahkaha atarak eğlendikleri bu durumu görünce durumu anlamış ve bu olay karşısında kendini tutamayıp o da gülmeye başlamıştı. Bu olay karşısında Ezel Havin, “Ama ateşi de 40 dereceydi,” dedi. Çocuklardan biri, “Onu da kaloriferde ısıtıp koltuk altına koymuş,” deyince bir kahkaha daha patlamıştı.

“Her bir kahkahanın ardında bir hüzün mü doğuyor yoksa her bir hüznün ardında bir mutluluk mu yeşeriyor? Yaz ayları mı sonbaharı kovalıyor yoksa kış ayları mı ilkbahara gebe kalıyor?”

Dünya, kendisini iki zıt kutupta sergileyip duruyor ve insanoğlu bu iki zıt kutupta mutluluğu arıyor. Mutluluk, ne baharın gelişiyle açan çiçeklerdedir ne de sonbaharın esintisinde sararıp dökülen yapraklardadır. Mutluluk, belki de birinin yaşadığı zorlukları hafifleten yolların üzerinde serilidir. Bu yollar, kimi zaman ekonomik destekten, kimi zaman sosyal adaletsizliğin giderilmesinden, kimi zaman sağlığa kavuşturulmasından, kimi zaman da yaşanmamış hatıraların yaşatılmasında saklıdır. Ezel Havin ile Hatice’nin yaşam serüveni bu yolların hepsinden geçiyordu. Bu yollarda mutluluğu bulan Halime’ydi, İbrahim Öğretmen’di, Ayten Hanım’dı. Bu yollara çukurlar kazan ise Suzan’dı, fakirlik, coğrafya ve ilgisizlikti. Kim bilir, belki de biraz kaderdi. Zaman onlara daha ne yaşatabilir ki?

“Durmadan akıp giden zaman, onların yaşantısında yeni kahramanlar mı yaratacaktı yoksa yeni engeller mi var edecekti? Yanmış bir yürek, küllerinden doğup tekrar büyüyebilecek miydi yoksa yeniden tutuşup yanacak mıydı?”

Halime Hanım’ın yazdığı mektup, Eyüp Bey’in eline ulaştığında, Eyüp Bey sıradan bir öğlen arasındaki moladaydı. Penceresiz ve kapısız bir inşaat barakasında uzanıp yapmakta oldukları gökdelenin yarım kalmış duvarını izleyip çayını yudumluyordu. Zarfı açıp mektubu okudukça, her satır boğazını düğümleyip bir ok gibi yüreğine saplanıyordu. Çünkü hüzün ve özlem bu mektubun her tarafına sinmişti. Sanki mürekkeple değil de ateş ile yazılmıştı. Her kelime bıçak gibi yüreğine saplanıyordu. Okudukça içi yanıyor, elleri titriyor, pişmanlığını görmeye başlıyordu. Küçük kızını ihmal edişinin verdiği yük, omuzunda saatlerce taşıdığı briketlerin yükünden çok daha fazla ağır gelmeye başlıyordu. Açık bir alanda olmasına rağmen artık nefes almakta zorlanıyordu. Kızıyla senede üç beş gün yaşadığı güzel anıları düşündükçe, çektiği acı katlanarak artıyordu. Çünkü ihmal ettiğinin farkına varıyordu. O gün ruhsal açıdan yorulan bedeni, akşama kadar şantiyenin tozlu havasını, ağır iş yükünü ve gürültülü ortamını hissetmedi. Akşam olduğunda her işçi dinlenmek için barakalara doğru yönelirken o, ustabaşının konteynır ofisine doğru yöneldi. Konteynırın hafif açık kalan kapısından ustabaşının patronla telefon görüşmesine tanık oldu.

Ustabaşı: “Tamam abi yetiştireceğiz. Benim ne zaman sözümü tutmadığımı gördün? Hangi işim zamanında yetişmedi?”

Patron: “Çoğu daireyi satmışım. Müşterilerime karşı umarım beni mahcup duruma düşürmezsiniz, yoksa ben de sizi mağdur ederim.”

Ustabaşı: “Tamam patron, siz merak etmeyin.”

Eyüp Bey, duyduğu bu telefon görüşmesi karşısında içeri girip girmemekte tereddüt yaşadı. Geriye doğru birkaç adım attı, sonra duraksadı. İşin yoğunluğu, yetiştirmesi gereken işler ve verilen sözleri düşündükçe izin istemeye cesareti kalmadı. Ancak eşinin haklı sitemini ve kızını ihmal edişini anlatan mektup aklına geldikçe ayakları onu tekrar konteynere doğru yöneltti. Tüm cesaretini toplayarak içeri girdi.

“Abi,” dedi, sesi titriyordu, “kızım çok hastaymış, hastaneye yatırmışlar. Bana bir hafta müsaade et. Onu gidip göreyim. Neredeyse bir yılı aşkındır görmedim.”

Ustabaşı: “Çok geçmiş olsun. Hastaneye yatırmışlarsa ha buradasın ha oradasın, sen bir şey yapamazsın ki. Bu işi de bitirelim, o sırada kızın da iyileşir inşallah. Ondan sonra sana on gün izin verelim. En azından evde kızınla zaman geçirebilirsin. Hastane köşesinde iznin yanmamış olur.”

Bu sözler karşısında birkaç ay daha izin almanın çok zor olduğunun farkına varan Eyüp Bey, çaresizce daha iddialı bir teklif sundu:

“Abi, müsaadenle bu hafta gece gündüz var gücümle 25. katın tüm duvarlarını örüp bitireyim. Ondan sonra bana sadece beş gün izin ver. Kızımı görüp geleyim.”

Ustabaşı, bu işin normalde bir kişinin en az iki haftada yapabileceğini biliyordu. Şaşkınlıkla: “Tamam, bir haftada dediğin işi bitirirsen sana bir hafta izin,” dedi.

Eyüp, anlaşmıştı ama önünde bir haftada bitirmesi gereken iki haftalık bir iş yükü vardı. Hemşerilerinden, kendi cebinden yevmiye verme teklifiyle yardım istedi. Para söz konusu olunca arkadaşları teklifi kabul etti. Kendi cebinden para vererek gece gündüz çalışmaya devam ettiler. İşçi miydi, işveren miydi belli değildi; hem çok çalışıyor hem de bu çalışmanın üstüne cebinden para çıkıyordu. Çünkü bir gayesi vardı: İşi zamanında bitirip, kızını görmeye gidip özlem gidermekti. Böylece şu ana kadar kızına yapmış olduğu ihmalin bir kısmını da olsa telafi ederek vicdanını rahatlatmaya çalışacaktı. İş, azim ve bu büyük gaye sayesinde tam zamanında bitti. İşi bitirdiği gün ustabaşına haber verdikten sonra hiç beklemeden otogara gitti. Ama akşam olmuştu. Erzurum’a gidecek otobüs için bir sonraki günün akşamına ancak bilet bulabildi. Bileti almadan otogarın içerisinde bir o yana bir bu yana koşuşturdu durdu. Bu telaşını gören simsar ona Erzurum’a değil ama Siirt’e yük taşıyacak bir kamyon olduğunu, isterse onunla gönderebileceğini söyledi. Hiç düşünmeden kabul etti. Hiç tanımadığı birinin kamyonuna bindi ve yolculuğu başladı.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra ertesi gün akşama doğru Siirt Baykan’a bağlı Ziyaret beldesindeki Veysel Karani’ye vardılar. Burası, toplum tarafından manevi değeri yüksek kabul edilen bir yerdi. Veysel Karani’nin mezarının bu alanda olduğuna inanılıyordu. Oysa aynı kişiye ait Yemen’de ve Şam’da da birer türbe bulunmaktadır. Oraların halkı da Veysel Karani’nin türbesinin kendi yerlerinde olduğunu söylemekteydi. Bir beden üç ayrı bölgede gömülemeyeceğine göre, bu yerlere atıf edilen kutsiyetin en az ikisi yanlış inanışın yansıması değil miydi?

İnsanlar bu alanlarda dilek diler, şifa bekler, adak adar ve türbe sahibinin şefaatini umarlardı. Oysa İslam’a göre, dua ve şefaat yalnızca Allah’tan dilenir. Bakara Suresi 186. ayette de açıkça belirtildiği gibi, “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua edildiğinde duacının dileğine karşılık veririm.” Peygamberler bile Allah’la kul arasına aracı koymazken, günümüzdeki bazı insanların ölmüş kişileri aracı yapmaları, nasıl bir dinini bilmezlikti? Bu, aklı kullanmaktan ve ayetlerdeki açıkça belirtilen uyarılardan ders çıkarmamaktan başka bir şey değildi. Mezarları ziyaret etmek ölümü hatırlamak, ders çıkarmak ve ölüme hazırlanmak için olmalıydı. Dua, şifa ve şefaat ise yalnızca Allah’tan dilenmeliydi.

Bu düşüncelerle çevresine bakınırken türbenin kenar kısmındaki esnafların teberik düşüncesiyle Konya’dan getirdikleri peynirli şekerleme paketleri gözüne ilişti. Bu şekerlemeleri çocukların çok sevdiğini biliyordu. İki paket alarak bir müddet daha bu alanı gezdiler, çay içip dinlendiler. Ziyaret alanındaki dinlenme ve çay molasından sonra yol arkadaşı olan kamyoncuyla vedalaştılar. Çünkü biri Siirt’e, diğeri Erzurum’a gidiyordu. Ziyaret’ten Erzurum’a en erken araç sabah 07:00’de kalkıyordu. Ya bu gece ziyarette kalacak ya da tüm riskleri göze alarak otostop yapıp Erzurum’a gidecekti. Kızına duyduğu özlem ona yaklaştıkça artıyordu. Bir gece daha beklemektense otostop yapmaya karar verdi. Ziyaret’ten ana yola doğru giderken bir anda gözüne 25 plakalı genç bir çiftin aracı ilişti. Araca yanaşarak çekingen bir tavırla kızını görmeye gittiğini söyleyerek, eğer bu yol güzergâhında gidiyorlarsa kendisini de almalarını rica etti. Araçtaki çift, yaklaşık üç yıldır evli olmalarına rağmen çocukları olmuyordu. Türbeye gelip dua etmek için ziyarete gelmişlerdi. Eyüp’ün çocuğundan bahsetmesi onları etkilemişti. Tanımadıkları halde arabalarına alarak beraber yolculuk yapmayı kabul ettiler. Erzurum’a kadar sorunsuzca geçen bu yolculuk, Eyüp’ü yurda yakın bir noktaya ulaştırdığında sabahın beşi olmuştu. Eyüp, çiftle vedalaşarak araçtan indi. Hemen yanı başındaki parkta bir müddet öylece bekledi. Caminin minaresinden yankılanan ezan sesi, sabahın serin ve huzurlu sessizliğine daha da huzur katmıştı. Ezan sesine kulak vererek camiye gidip sabah namazını kıldı. Namazdan sonra günün ağarmasını beklemek için camideki bir sütuna sırtını dayadı. Gidecek başka bir yeri de yoktu. Caminin imamı Naim Hoca’nın dikkatini arkada tek başına oturup bekleyen bu yabancı çekmişti. Ona yaklaşarak:

Naim Hoca: “Allah kabul etsin. Ben Naim Hoca.”

Eyüp: “Ecmain, ben de Eyüp Yurtsuz.”

Naim Hoca: “Mahallemize yeni mi taşındınız Eyüp Hocam?”

Eyüp: “Hayır. Kızım buradaki Enderun okulunda okuyor. Onu görmeye geldim.”

Naim Hoca: “Maşallah, buyurun eve gidelim. Okul sekizde açılıyor.”

Eyüp, teklifi ilk başta reddetse de Naim Hoca’nın oğlunun bu okulda müdür olduğunu, şu an evde olduğunu öğrenince kahvaltı teklifini kabul etti. Fırından Erzurum ketesi alarak eve gittiler. Kahvaltıda göğermiş peynir dikkatini çekmişti. Peynirin üzerindeki yeşilimsi-mavimsi küf tabakası, onu şaşırtmıştı. Kendince “Sofrada küflenmiş peynirin ne işi var? Bunu neden çöpe atmıyorlar?” diye düşündü. Bu durumu yüz ifadesiyle ele vermiş olmalı ki Naim Hoca, gülümseyerek:

“Bu peyniri özellikle küfletiyoruz. Bu küf, peynirin olgunlaşması sırasında gelişir ve ona yoğun, keskin, biraz da aromatik bir tat kazandırır, doğal antibiyotiktir,” dedi.

Okul müdürü: “Hocam, buyurun tadına bakın, pişman olmazsınız.”

İstemsizce uzattığı peynirden bir parça aldı. Tam ağzına götürecekken Naim Hoca, “Hocam, zeytinyağı ile karıştırarak yemelisin, daha güzel oluyor,” diye uyardı. Eyüp, küflenmiş peyniri zeytinyağına hafifçe bandırarak yedi. Bu tada alışık olmadığı için pek de hoşuna gitmemişti. Nezaket icabı, “Değişikmiş, beğendim,” dedi. İmam ile oğlu, misafirin bu yabancı tada alışık olmadığını bildikleri ve yerken yüz ifadesinde oluşan istemsiz tavrı gördükleri için ısrar etmediler. Kahvaltılarına devam ettiler. Çay faslında, Eyüp, “Bu ilde herkes birbirine “Hocam” diyor. Bunun bir hikmeti var mı?” diye sordu.

Naim Hoca: “Biz bu sözü sadece din adamları ve öğretmenlere hitap etmek için kullanmıyoruz. Bu sözün muhatabını genişleterek herkese söylüyoruz. Aslında bu söz, saygı ve samimiyetin ifadesidir hocam.”

Eyüp’ün kendisine “hocam” diye hitap edilmesine alışması ve bu sözün yabancı olduğu bu ortamı, bir aile ortamına çevirmesi uzun sürmedi. Bir ara sabırsızlıkla saatine baktı. Kızına çok yakın bir yerde olduğu halde onu göremiyor olmanın huzursuzluğu içini kemiriyordu. Bu sabırsız halini fark eden okul müdürü, “Hocam, heyecanlısınız sanırım. Çayınızı bitirin isterseniz, sonra okula gidelim,” dedi. İçtiği çayın kaçıncı bardak olduğunu sayamamıştı. Aile, bardağı her boşaldığında ısrarla yeniden dolduruyordu. Erzurum halkının bir özelliğini daha öğrenmişti: Bu şehirde misafirlikte çay içmeden gitmek ayıptı. Çaylarını içtikten sonra evin avlusundan çıkıp okula doğru yol aldılar. Evin bahçe duvarı ile okulun bahçe duvarı birbirine bakıyordu.

Ezel Havin, yurttaki odasının penceresinden dışarıyı izlerken Hatice’nin babasını karşıda görünce şaşırmıştı. “Acaba yanlış mı gördüm?” diye kendi kendine düşündü. Gözlerini ovuşturup tekrar baktı. “Evet, o olmalı!”. Heyecanla Hatice’ye seslendi: “Gel bak, bu adam senin baban değil mi?” Hatice, yatağından kalkıp yanına gelene kadar Eyüp Bey görüş alanlarından çıkmıştı. Bu olayın gerçekliği onda ümit uyandırmasa da, yüreği onu hızlıca odadan çıkardı. Koşar adımlarla okulun giriş kapısına doğru gitti. Karşıdan gelen babasıydı! Babasının onu görmeye geleceği düşüncesi bile yokken, onu okul müdürü ile beraber görmesi yüreğinde büyük bir heyecan yaratmıştı. Gözleri doldu. Koşarak babasına sarıldı. Bu sarılma ona dünyanın en güzel sarılması gibi geldi. Uzun bir zamanın ardından baba-kız ilk defa yan yanaydılar ve birbirlerine özlemle sarılmışlardı. Bu sıkı sarılma bir müddet daha sürdü. O süre zarfında baba kızının saçlarını okşayıp öpüyordu. Hatice bir taraftan da; “Baba, sen ne zaman geldin? Ne işin var burada? Seni çok özlemiştim,” diye soruları sıralıyordu. Belli ki soracak çok sorusu, konuşacak çok konusu vardı; özlemini uzun uzun konuşarak giderecekti.

Okul müdürü: “Buyurun odama geçelim. Baba-kız daha rahat özlem giderirsiniz.”

Eyüp Bey kızını kucağından indirip elini tuttu. Tekrar yürümeye başlayacağı anda karşısında Ezel Havin’i gördü. “Koş kızım, sana da sarılayım,” diye seslendi. O da bir kızın babasına duyduğu özlemle koşarak ona sarıldı. Sonra hep beraber müdür beyin odasına doğru yürüdüler. Müdür, kapıda yüksek bir ses tonuyla, “Hocam, odama dört çay!” diye çaycıya seslendi. Kısa sürede müdür beyin odasındaki sohbet koyulaşmıştı. İki masum meleğin kendilerine güveni de geri gelmişti. Küçücük yüreklerinde tutmuş oldukları derin özlem ve yalnızlık hafiflemişti. Müdür beyin samimi sohbeti ve gösterdiği ilgi, onlar için okul ortamını gerçek bir aile ortamına dönüştürmüştü.

O gün zaman her günden daha hızlı akmıştı. İki kız derslere girmemiş, Hatice’nin babasıyla bolca Erzurum çarşılarını gezmişlerdi. Yılların özlemi bir günde silinip gitmişti. Bu ziyaret, Hatice’nin babasıyla gurur duymasına yetmişti. Babasının yüzüne her baktığında, “Demek ki babam tek bizi görmeye gelmemiş, bir de okulum ile de ilgileniyormuş,” diye düşünerek babasına karşı duyduğu gurur katlanarak artmıştı.

O akşam Naim Hoca ile müdür olan oğlu akşam yemeği hazırlamışlardı. Akşama hep beraber onların evine gittiler. Yemeklerini yediler, sohbet edip eğlendiler. Nene Hatun’un kahramanlık hikâyelerini dinlediler. Gece geç saatlerde kızları yurda bırakırken Eyüp Bey, onlar için almış olduğu peynirli şekerlemeleri çantasından çıkarıp bir miktar parayla beraber ikisine uzattı. Para çok şeydi ama şekerleme yanında bir anlam ifade etmiyordu. Köyde yaşarken gözleri çoğu kez bir adet şekerlemede kalmışken şimdi bir poşet dolusu şekerlemeleri vardı. Üstelik hepsi de sadece ikisine aitti.

 Yurdun kapısında vedalaştılar. Bu vedalaşma, bu sefer hüzün barındırmıyordu. Çünkü özlem giderilmişti. Mutlulukla koğuşlarına koşarak gittiler. Eyüp Bey ise o gece Naim Hoca’nın evinde geçirip sabah saatlerinde tekrar İzmir’e dönüp çalışmaya devam etmeyi planlıyordu.

 5. KESİT

Boğazda Düğümlenen Hasret

Herkesin kalbinde, hayata dair pırıl pırıl umutlar fısıldanır, yarınlara uzanan iplerle dokunmuş hayaller yeşerir. Kimi bir sonraki günün aydınlığını düşler, kimi bir ay sonrasını, kimisi ise yılların ötesindeki ufuklara yelken açmayı hayal eder. Bu tatlı beklentiyle ruhlar ısınır, içleri tarifsiz bir mutlulukla dolar. Oysa zaman denen amansız nehirde, düşlenen hayallerle örülen yol ile kaderin çizdiği patika her zaman aynı rotada ilerlemez. Öyle anlar gelir ki, kader bir anda başını alıp uzaklaşır, kendi yoluna sapar. Peşinden giden hayaller ise birer birer solar, kor gibi yanıp kül olur ve rüzgâra karışıp savrulur gider. Hatice ile Ezel Havin’in de, tıpkı diğerleri gibi, zihinlerinde çizdikleri bir gelecek resmi vardı. Ne yazık ki onların hayalleriyle kaderleri, aynı istikamete bakmıyordu.

Günlerden cumaydı, ayın 25’i, sabahın 08:25’iydi. Kahvaltı yapılmış, dişler fırçalanmıştı. Derse girmek için hazırlıklar yapılıyordu. Hatice, diş fırçasını dolabına bırakırken geceden dolabına bıraktığı peynirli şekerleme paketi gözüne ilişti. Elini pakete atarken dişlerini daha yeni fırçaladığını hatırladı. Bir an şekerleme almaktan vazgeçti, dolabın kapağını tam kapatırken geri caydı ve şekerleme paketinden bir avuç şekerleme çıkardı. Odadaki herkese birer tane verdikten sonra eline bir adet şekerleme aldı.

“Arkadaşlar, bu hareketi kim yapabilir?” deyip şekerlemeyi yukarı fırlatıp ağzıyla tutmaya çalıştı. Amacı arkadaşlarına küçük bir numara sergilemekti. İlk iki denemesinde şekerleme burnuna ve dişlerine çarpmış, kahkahalarla sonuçlanmıştı. Üçüncü denemesinde Hatice, ağzını daha da geniş açtı. Şekerleme, tam da düşmesi gereken yere, ağzının içine düştü. Ancak bu sefer yolunu şaşırmış gibiydi. Bir anda öksürük nöbeti başladı, elleriyle boğazını tuttu, gözleri kocaman açıldı. Kısa bir süre içinde yüzü kıpkırmızı oldu, ayakta durmakta zorlanarak yere yığıldı. Nefes almakta can çekişiyordu. Odadaki neşeli kahkahalar yerini ani bir paniğe, çaresiz çığlıklara bıraktı. “Öğretmenim, öğretmenim! Koşun, Hatice’ye bir şey oldu!” diye bağıran çocukların telaşı, koğuşu bir anda çalkalamıştı.

Nöbetçi öğretmen nöbet yerinde yoktu. O gece geç saatlere kadar koğuşta kalmış, “nasılsa sorun olmaz” diye evine gidip yatmıştı. Sabah da çocuklarla kahvaltı yapması gerekirken kendi evinde, kendi çocuklarıyla kahvaltı yapmayı tercih etmişti.

Ezel Havin, panikle Naim Hoca’nın evine çocuklardan birini gönderdi. Öğretmenin acilen gelmesini, Hatice’nin nefes alamadığını söylemesini istedi. Birini de yurdun ankesörlü telefonundan 112’yi aramasını istedi. Sonra minik elleriyle Hatice’nin sırtına vurmaya çalıştı. Fayda etmiyordu. Yüzünü çevirdi, gözlerinden yaş akmıştı. Ağzının içine baktı, yabancı bir şeyler göremedi. Çırpınması yavaşlamış, yavaş yavaş kendinden geçiyordu. Arkasına geçip kollarını beline doladı. Bir elini yumruk yaptı ve başparmağını Hatice’nin göbek deliğinin bir iki parmak üzerine, kaburgalarının altına yerleştirdi. Diğer eliyle yumruğunu sıkıca kavradı. Hızlı ve güçlü bir şekilde yumruğunu karnına doğru içe ve yukarı doğru baskı uyguladı. Gücü, kuvvetli bir manevra yapmasına yetmiyordu. Yine de yılmadan birkaç defa daha denedi.

Hatice, bir süre sonra kendinden geçti. Kollarında yere yığıldı. Ezel Havin yüzünü çevirip pozisyon vermeye çalıştı. En önde okul müdürü, arkasında Eyüp Bey ve Naim Hoca koğuşa koşarak geldiler. Müdür Bey titreyen elleriyle ağzının içine baktı. Tıkanıklığı göremedi. Küçücük bedeni kucağına aldı. O da Heimlich manevrası uygulamaya başladı. Üçüncü denemede boğazındaki şekerleme ağzından yere düştü. Ama yine de nefes alamıyordu. Sırt üstü yere yatırarak kalp masajı ve suni teneffüse başladı. Eyüp Bey çaresizce öylece donakaldı. Müdahaleyi izlemekten başka elinden bir şey gelmiyordu. Gerçi nasıl müdahale edeceğini de bilmiyordu. Beş on dakika sonra ambulans okula yanaştı. Ambulansın siren sesiyle nöbetçi öğretmen de okula telaşla geldi. Sağlık personelinin müdahalesini görünce panikle yanaştı ve Eyüp Bey’le yüz yüze geldi.

Sağlık personelinin yaklaşık yarım saat müdahale etmesine rağmen kalbi geri dönmüyordu. Sonunda ex olduğuna karar verildi. Eyüp Bey kızının çarşafla örtülü hareketsiz bedeninin yanına diz çöküp oturdu. Yanağından gözyaşları süzülerek akıyordu. Dünkü gülüp eğlenen, babasının boynuna sarılıp öpen, gözlerinin içine hayranlıkla bakan kız gitmişti. Babasının elini sıkıca tutan sıcacık ve hayat dolu olan minik elleri, şimdi buz gibi soğuk ve gevşekti. Dünkü kahkahalar yerini ölüm sessizliğine, tarifsiz bir acıya bırakmıştı.

Eyüp Bey bağırarak, “Bu nasıl bir imtihan Allah’ım, evimin neşesi, ocağımın dumanı söndü, bu masum bedeni nasıl toprağa vereceğim, nasıl onsuz yaşayacağım!” diye feryatlar kopardı. Eyüp Bey’in feryadı, tüm yurdun sessizliğini yırtıyordu.

Küçücük bedeni, kendi yatağında kullandığı beyaz çarşafla örtülerek hastane morguna taşınmak için ambulansa alındı. Herkes cenaze ile beraber dışarı çıkarken, nöbetçi öğretmen olduğu yerde donakaldı. Başını Hatice’nin ranzasına dayayarak bir müddet sessizce ağlayıp bekledi. Yaşamış olduğu büyük vicdan azabıyla defalarca kafasını ranzanın demirlerine vurarak kanattı. Son pişmanlık fayda vermiyordu. O gün görevli olduğu halde görev yerinde kalmamış, görevini layıkıyla yapmamıştı. Belki de görev yerinde kalmış olsaydı, bu acı durumun oluşmasını engelleyebilirdi. Kaderler farklılaşabilirdi. Ama sorumsuzluk yüzünden kader ağlarını farklı yönde örmüş, onun boynuna da ölene kadar pişmanlık ipini asmıştı.

“Boğazı düğümlenen Hatice, hayatın düğümünü çözmüştü.” (Hatice’nin boğazına kaçan şekerleme yüzünden vefat etmesine atıfta bulunur. Bu, trajik bir sona işaret ediyor. “Hayatın düğümünü çözmüştü”: Hatice’nin ölümü, nöbetçi öğretmenin ve okul yönetiminin ihmallerini ortaya çıkarmıştır. Bu olay, yurttaki yönetim anlayışının ve çocuklara yönelik tutumun değişmesine, yani bir düğümün çözülmesine neden olmuştur. Kütüphaneye Hatice’nin adının verilmesi, öğrencilerin korkmaması için nöbetçi öğretmenin yatakhanede kalması gibi kararlar, bu trajik olayın sonuçlarıdır)

Eyüp Bey’e kızının gülüşlerini, mutlu halini ve yurt odasındaki hareketsiz son görüntüsünü bırakmıştı. Ezel Havin’e de o yarım kalan son kahkaha kalmıştı. Vedalaşmadan gelen erken ayrılık, kalbinde bir ömür boyu kalacaktı ve bu aşamadan sonra yapayalnız kalacaktı.

Birkaç gün sonra görevliler dolabındaki eşyalarını topladılar. Şeker paketini dolapta bıraktılar. Ezel Havin bu şeker paketini görünce yanına aldı. Paketin ağzını mor ipli tokasıyla kapatıp dolabının içine koydu. Belki de yanına almasının sebepleri vardı ama bu sebebi kimseyle paylaşmadı. Anılarıyla beraber yüreğine gömdü.

Ezel Havin, Dalkırmaz köyünün ve Erzurum’un dondurucu soğuğunu ve karla kaplı coğrafyasının tene verdiği o soğukluğu biliyordu ama Hatice’siz geçen bahar mevsiminin yürekte oluşturduğu acıyı bilmiyordu. Aniden bastıran bu farklı fırtına onu hazırlıksız yakalamıştı. İçindeki tozpembe dünyasını renksizleştirip donuklaştırmıştı. Geleceğe dair hayalleri yara almış, umutları süpürülmüştü. Sırdaşı, dert ortağı, nefesi artık yoktu. Tüm bedenini kaplayan boşluk, onu bilmezliğe ve çaresizliğe sürüklüyordu. Ayrılığın soğukluğu kalbini tek değil, ruhunu da esir almıştı. Yaşama sevincini azaltmıştı. Üzerine çöken bu talihsiz olay gündüzlerini de geceye çevirmişti. Belki de bu süreç bir mevsimin geçişi gibi sınırlı gün ve aylarla kalmayacaktı. Bir ömre bürünüp, ömürle devam edecekti.

Hatice’nin ardından uzun süre okul sessizleşti. Ankesörlü telefonların o metalik kötü sesi bile bu sessizliği bitiremiyordu. Yatağı, yurdun en güzel manzarasına sahip olduğu halde günlerce kimse dokunmaya kıyamadı. Her sabah ve akşam oda arkadaşları ve özellikle Ezel Havin istemsizce yatağına bakıp, yaşanmış anılara dalıyorlardı. Her teneffüste okul koridorlarında sesini duyar gibi oluyorlardı. Zaman akıp gidiyordu ama Hatice’nin varlığı yurdu terk etmiyordu. Belli ki o da arkadaşlarından kopmak istemiyordu.

Gece yarısı herkes derin bir uykudayken, yağan yağmur ve gök gürültüsü birçok öğrenciyi yatağından fırlatmıştı. Cama vuran yağmur damlalarının sesi, tıpkı eskiden Hatice’yi korkuttuğu gibi, Ezel’in de tüylerini ürpertiyordu. Bir keresinde, Hatice titreyerek Havin’e pencereyi birinin tıklattığını sandığını söylemiş, ardından korkuyla onun yatağında uyumak istemişti. Hatice’nin ölümünden bir hafta sonra gelen bu fırtına, Ezel’in o anıları tazeledi. Boş ve çarşafsız kalan yatağına bir süre gözleri dolu dolu baktı. Dışarıdaki fırtına şiddetini artırdıkça Ezel’in kalbindeki hüzün de büyüyordu. “Şimdi yatağında olsaydı korkardı,” diye düşündü. Yavaşça yatağından kalkıp Hatice’nin yatağına uzandı. Yastığına sarılıp bacaklarını karnına doğru çekti ve bir süre öylece kaldı. Ardından sessizce ağlamaya başladı. Dışarıdaki fırtına ne kadar şiddetli olsa da, Ezel’in içindeki fırtına daha büyüktü. Hıçkırarak bağırmıyordu, ama kalbi, cama vuran yağmur damlaları gibi hızla çarpıyordu. Bütün bu karmaşanın içinde, ruhunda müthiş bir sessizlik hâkimdi. Bu sessizlik ve yalnızlıkla boğuşurken, üzerini bile örtmeden Hatice’nin yatağında uykuya daldı.

Sabahın erken saatlerinde koğuşları dolaşan nöbetçi öğretmen, boş yatakta öyle büzülmüş bir halde uyuyan Ezel’i görünce derin bir utanç duydu. Çünkü onlar, bu yurdun öğrencilerine hayatı öğretmeye çalışırken, öğrenciler adeta ağır bir bedel ödeyerek sessizce hayat dersi veriyor, onlara asıl sorumluluklarını hatırlatıyordu. Bu yüzden, müdürle yapılan değerlendirme toplantısı sonrası, ders saatleri dışında çocuklarla daha fazla zaman geçirmek için yeni planlar yaptılar. O yatakta bundan sonra nöbetçi bayan öğretmenin kalmasına karar verdiler. Böylece, gece çocuklar kendilerini yalnız hissedip korkmayacaklardı. Ayrıca bu genç yaşta yitirilen pırıl pırıl ruhu Hatice YURTSUZ’u ebediyen yaşatmak adına anlamlı bir karar aldılar. Okulun kalbi olan, bilginin ve düşlerin yeşerdiği kütüphaneye, Hatice adını verme fikri, yüreklerde buruk bir sevinç uyandırdı. Bu, sadece bir isim vermek değildi; aynı zamanda onun anısını, okunan her kitapla, keşfedilen her bilgiyle yeniden canlandırmaktı.

“Her ihmal, sevgiyle ve tedbirlerle önlenebilecekken, önlemlerin geç alınması bir kayıp değil miydi? Yöneticiler, bu ihmallerin küçücük yüreklerde neler koparabileceğini neden göremediler? İhmallerin bedeli, önlemlerin maliyetinden daha ağır değil miydi?”

 “Bu okul sıradan bir okul değildi ama sorunları sıradan bir okulun sorunlarından da farksız değildi”.

Cennette zaman kavramının olmadığı söylenir, ama belki de bu kavram dünyaya da ait değildir. Çünkü zaman, bu dünya için fazla kıymetli bir nimettir. Dünya, mutluluğun gelip geçtiği, pişmanlık ve hüznün ise sık sık misafir olduğu bir yerdir. Pişmanlığı ve hüznü eriten en büyük silah ise zamandır. Zaman, en derin acıları hafifletir, hatta bazen unutturur. Hatice’nin yokluğunun bıraktığı o derin ıstırap da, zaman tünelinde tamamen yok olmasa bile, akıp giden su gibi yavaş yavaş hafiflemişti.

Zaman tünelinde, zamandan daha etkili olan bir başka nimet vardı: dua. Dua, kimi zaman kimseye anlatamadığımız dertlerimizi dile getirip rahatladığımız sihirli bir eylem, kimi zaman da çaresizliğimizin zirve yaptığı anlarda bir çıkış kapısı araladığımız büyülü bir duraktı. Dualar, zamanın akışı içinde göğe yükselmeye devam ederken, zaman da su gibi akıp gidiyordu. Ezel Havin de diğer çocuklar gibi okul yıllarını başarıyla tamamlayıp hızla ergenliğe doğru yol alıyordu. Ancak her geçmişe baktığında, Hatice için içinden geçirdiği bir düşünceye engel olamıyordu:

“Keşke babası gibi uzakta olsaydı da şimdi yaşıyor olurdu.”

Küçüklüğünde olduğu gibi şimdide en büyük dayanağı, sırdaşı, arkadaşı Filoş’uydu. Filoş; kimi zaman anne, kimi zaman baba, kimi zaman arkadaş, kimi zaman da Hatice olabiliyordu. Hüznünü onunla paylaştığı gibi mutluluğunu da onunla paylaşabiliyordu. Filoş, bunca geçen zamanda onu terk etmeyen, onu yalnız bırakmayan ve onu anlayan tek varlıktı. Yıllar akıp geçtikçe büyüyen bedeni karşısında Filoş küçülüyor gibiydi. Eskiden tüm bedenini kaplayacak kadar yer kaplarken şimdi kucağına ancak sığabiliyordu. Ezel’in büyümesi karşısında Filoş’un küçülüyor gibi gözükmesi onu değersizleştirmiyordu. Zaman aktıkça ona adeta şarap gibi değer katıp, vazgeçilemez arkadaş yapıyordu.

“Zor yaşam koşulları, çocukları hızlı büyütür,” derler. Ne yazık ki bu söz, acı bir gerçeği yansıtmaktadır. Ancak bu mecburi büyümenin sağlıklı olduğu söylenebilir mi? Erken yaşta yüklenilen sorumluluklar, zorlu şartlar karşısında geliştirilen duygusal ve fiziksel dayanıklılık, hayatı sorgulama ve tırnaklarıyla kazıyarak elde edilen her başarı… Tüm bunlar, çocuk omuzlarına konulmuş ağır birer yüktür. Bu ağır yüklerin, ileriki yaşlarda travmalara, kaygı bozukluklarına, depresyona, güvensizliğe ve benzeri fiziksel-psikolojik sorunlara yol açtığı inkâr edilemez bir gerçektir. Kısacası, yetişkin gibi davranabilmek, büyümüş olmak demek değildir.

O sabah Ezel Havin karnında hafif bir ağrı hissetmişti ama bu ağrıyı onca yaşadığı sorunlar karşısında pek de önemsemedi. Kahvaltısını yapıp biyoloji dersine girdi. Biyoloji, en çok sevdiği dersti. Bu dersi sevmesinin iki sebebi vardı: birincisi konular ilgisini çok çekiyordu, ikincisi ise öğretmenini çok seviyordu. Öğretmenin hal ve hareketleri, onunla olan ilgisi ona Ayten Öğretmeni hatırlatıyordu. Onun adı da Ayten’di, Ayten TANRIVERDİ. Ders ortasında ağrısı gittikçe artmış, daha sonra teninde bir ıslaklık hissetmişti. Çekingen bir tavırla,

“Hocam dersten çıkabilir miyim? Kendimi iyi hissetmiyorum,” dedi.

Ayten Tanrıverdi: Elbette kızım, çıkabilirsin. İstersen yüzünü yıka. Yardıma ihtiyacın olursa gelirim.

Ezel Havin: Teşekkür ederim hocam.

Ayten Tanrıverdi: Kendini iyi hissetmezsen revire uğra, tamam mı?

Ezel Havin: Tamam.

Teninde hissettiği ıslaklıktan korktuğu ve utandığı için titreyen adımlarla koşarak tuvalete gitti. Bu yurttaki çoğu çocuğun yaşadığı ve yaşamakta olduğu fiziksel ve duygusal sıkıntılar onda da kendisini göstermiş, hormonal düzensizlik oluşmuştu. Bu hormonal düzensizlik, Ezel Havin’in de erken adet görmesine sebep olmuştu.

Kanamasını görünce başından kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. İstemsizce ve korkuyla bir çığlık attı. Ufak elleriyle ağzını kapattı, titremesi daha da arttığı için olduğu yere yıkılıverdi. Bu kanamanın asıl sebebini bilmiyordu. “Ben de mi öleceğim?” korkusuna kapıldı. Adeta yüzü bembeyaz oldu. Tuvalette tek başına sessizce ağlamaya başladı. Bir müddet sonra üstünü temizleyip yatak odasına geçti. Yorganını tüm vücudunu örtecek şekilde üzerine çekti. “Kimse görmesin, ben yokum,” der gibi davranıyordu. Olup bitenlerden korkuyordu, ağlıyordu, saklanıyordu.

“Bazen kalabalıkların içerisinde bile insan kendisini eksik hisseder. Çünkü duyanı, anlayanı belki de seveni ya da sevdiğini hissettireni yoktur.”

Teneffüs arasında öğretmen Ezel Havin’i görmeyince merak etti. Revire baktı, revire hiç uğramamıştı. İkinci derse nasılsa girer düşüncesiyle bekledi. Ders başladığında da sınıfta yoktu. Gören kimse de olmamıştı. Ayten Hoca panikledi.

Ayten Tanrıverdi: Çocuklar sessizce oturun, size geçen ders vermiş olduğum konuyu kitaplarınızdan tekrarlayın. Benim biraz işim çıktı.

Öğrenciler, hep bir ağızdan “Tamam hocam,” dediler. Ayten Hoca hızlı adımlarla tuvalete baktı, Ezel yoktu. Koşar adımlarla bahçeye çıktı, bahçede de yoktu. Kantinde, yemekhanede de yoktu. Bakmadığı tek bir yer kalmıştı: yatakhaneler, ama gündüz orada ne işi olabilirdi ki diye düşündü. İçi rahat değildi, koşarak oraya doğru gitti. Yatakhanelerin olduğu koridorda yüksek bir ses tonuyla “Ezel! Ezel!” diye seslendi. Ezel Havin bu panik ile çağrılan ses tonuna yattığı yerden kısık bir ses tonuyla, “Efendim hocam,” diye cevap verdi.

“Bir yerlerde bir çocuğun gözyaşı akıyorsa, oradaki yetişkinler fiziksel büyümüş olsalar da mental olarak yeterince büyüyememişler demek değil midir?”

Öğretmen, hızlı adımlarla yattığı yere doğru giderken yolda, “Kızım, seni arıyorum kaç saattir. Nasıl oldun?”

Ezel Havin: Biraz karnım ağrıyor.

Ayten Hoca yattığı odanın kapısını açtı, Ezel’le yüz yüze geldi.  Sebebinin ne olduğunu bilmediği bu kanamanın verdiği korkusuyla yüzü hala bembeyazdı.

Ayten Tanrıverdi: Kızım rengin hiç iyi gözükmüyor. Kalk revire gidelim.

Ezel Havin: Birazdan geçer hocam, gerek yok.

Ayten Hoca, Ezel’in üzerindeki örtüyü eliyle kaldırıp elini tutup onu revire götürmek için hamle yaptı. Bu durum karşısında Ezel, çekingen bir tavırla tekrar örtüyü üzerini çekti. Ama Ayten Hanım çarşafa biraz bulaşmış olan kanamayı görmüştü. Yavaşça yanına oturdu. Eliyle saçlarını okşadı. “Bir kızım olsa senin gibi güzel olmasını isterim,” dedi.  Bu söz onun yüzünde ufak bir tebessüm oluşturmuştu. Utanır bir şekilde başını hafifçe öne doğru eğdi.

Ayten Tanrıverdi: Başını kaldır bakalım benim güzel kızım.

Başını kaldırıp hocasının yüzüne baktı. İkisi de gülümsedi.

Ayten Tanrıverdi: Başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum sana.

Ezel, hafif gülümseyerek başını sallayıp “tamam” der gibi davrandı.

Ayten Tanrıverdi: Senin yaşlarındaydım. Yavaş yavaş göğüslerimde dolgunluk ve ağrı hissi oluşuyordu. Vücudumu artık eskisi gibi hissetmiyordum. Aynadan kendime her baktığımda kendimi farklı görmeye başlamıştım. Bu değişime anlam veremiyordum, küçüktüm, şaşkınlık yaşıyordum. Kendi kendime ‘Benim vücuduma ne oluyor” diyordum. Ben de senin gibi uzun süre yurtta kaldım. Üstümü arkadaşlarımın yanında değiştirmezdim. Çünkü göğüslerimdeki farklılığı görmelerini istemezdim. Bol giyiniyordum. Hatta en komiğini söyleyeyim; kitaplarımı göğsümü örtecek şekilde tutup hafifçe kambur yürüyordum ki kimse bendeki değişikliği anlamasın. Sınıf öğretmenim benim son zamanlarda sürekli kambur yürüyüşümün farkına varınca beni uyarıp, doğru duruşu göstermişti. “Dik yürü kızım, kamburlaşacaksın” demişti. Benim utangaç tavrımın gerçek sebebini anlayınca da bu durumun doğal bir süreç olduğunu detaylıca anlatmıştı. Bana bazı kız çocuklarının gelişim süreçlerinin erken olabildiğini anlatmıştı. Çevrendeki yaşıtların henüz gelişmemişse, kendini yalnız ya da farklı hissetmenin gerekmediğini öğretmişti. Onların da er ya da geç bu süreçleri yaşayacağını söylemişti. “Artık büyüyorsun” gibi sözler ilk başta beni çok utandırıyordu, çok korkutuyordu. Sutyen takmayı o bana öğretmişti. Hatta bana adet kanamasının da doğal bir döngü içerisinde olduğunu o anlatmıştı. Konu açılmışken ben de sana adet kanamasını anlatmak isterim.”

Ayten öğretmen, detaylıca adet kanamasının (regl, menstrüasyon) ergenlik çağına gelen bir kız çocuğunun üreme sisteminin düzenli olarak çalışmaya başlamasının bir göstergesi olduğunu, kadın vücudunun doğal döngüsünün bir parçası olduğunu ve genellikle her ay tekrarlandığını anlattı. Bunun yanında yan etkilerini ve hangi durumlarda doktora gidilmesi gerektiğini de anlattı. Bu konuşma, Ezel Havin’in kafasında oluşmuş fakat soramadığı tüm sorulara cevap olmuştu.

Ezel Havin: Bende bir şey itiraf edeyim. Galiba adet oldum.

Bu masum itiraf her ikisinin yüzünde bir gülümseme oluşturmuştu.

“İyi bir insanı diğer iyi bir insandan ayıran fark nedir? İyi bir insan; gözyaşı aktıktan sonra değil, akmadan görebilen değil midir?”

“Bazı insanlar çocukluklarını özler. Annesiz ya da anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar ise hiç sahip olmadıkları çocukluğa özlem duyar. Acaba Ezel Havin çocukluğunda yaşadığı bunca sıkıntıdan sonra büyüdüğünde çocukluğuna özlem duyacak kadar cesareti kalır mı?”

Yurtta kalan ya da anne babası olmayan çocuklar başta olmak üzere belli bir yaş grubundakileri hayata alıştırmak ve savunma mekanizmalarını geliştirmek için fiziksel, cinsel ve psikososyal konuların anlatılması gerekmez mi? Bu konular en az bir matematik, fizik, kimya, edebiyat, biyoloji dersi kadar önemli değil mi?

Ayten öğretmen çantasının cebinden cep Kuran’ını çıkararak Hadid süresi 3-4. ayetleri okudu. “O, evvel ve âhir, zâhir ve bâtındır. O her şeyi bilir. Gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra arşa istivâ eden O’dur. Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir”. Bu ayette geçen “Nerede olsanız O, sizinle beraberdir” ifadesi, Allah’ın kullarına olan yakınlığını, her an onları kuşattığını ve her durumlarından haberdar olduğunu ima eder. Bu da hem bir denetim hem de bir koruma ve sahiplenme hissi verir. Çünkü “beraber olmak”, aynı zamanda bir himaye ve destek anlamı da taşımaktadır. Bu ayet Ezeli daha da rahatlamıştı. Artık yalnız olsa da yalnız değildi.

Ezel Havin: Öğretmenin sen Kuran’ı cebinde mi taşıyorsun? Bizim köyde duvarda yüksek bir yerde asılı. “Abdestsiz tutulmaz, göbek altına indirilmez” diyorlar.

Ayten Tanrıverdi: Kur’an’ın indiriliş sebebi; anlaşılması, yaşanması ve hayatlara rehberlik etmesidir. Duvardaki süs değildir. İnsanı çarpmaz. İnsanın doğruyu yanlıştan ayırt etmesini sağlar. Bilgisizliğin ve gafletin derin uykusundan uyandırır.

Ayten Tanrıverdi, cep Kuran’ını Ezel Havin’in kucağına bırakarak ona hediye etmek istedi. Bu güzel hediyeyi kabul etmemesi imkânsızdı. Bu güzellik karşısında Ezel, bundan sonra sık sık anlayarak okuyacağına söz verdi.

Günler geçtikçe Ezel Havin’in bedeniyle birlikte ruhu da olgunlaşıyordu. Ayten Öğretmen’in o gün söylediği sözler, onun için yalnızca bir nasihat değil, hayatına yön veren bir dönüm noktası olmuştu. Her yeni sabah, aynada gördüğü yüzü biraz daha tanıyor; o yüzün ardındaki değişimi anlamaya çalışıyordu. Fakat büyüdükçe, içindeki yalnızlık da onunla birlikte büyüyordu. Kalabalık yatakhaneler, gürültülü koridorlar arasında bile içinde derin bir sessizlik taşıyordu. Bazen bu sessizliği bastırmak için arkadaş edinmeye çalıştı, bazen de herkesten uzaklaşıp kendi iç dünyasına sığındı. Çünkü her yeni bağ, bir gün kopacak bir ip gibi geliyordu ona.

Hayatta herkesin bir dönüm noktası vardır; Ezel Havin’in yaşamıysa dönüm noktalarıyla örülmüş bir yol gibiydi. Kimi zaman bir öğretmen, kimi zaman bir cümle, kimi zaman da sessiz bir yalnızlık ona yön veriyordu. Ama hiçbiri bir annenin sıcaklığını taşıyamıyordu. Yine de her biri, onu biraz daha büyütüyor, hayatın soğuk yüzüne hazırlıyordu. İnsanlar kendi yollarında yürür derler; oysa bazı yollar, bir annenin, bir öğretmenin ya da kaderin eliyle kazılır. Ezel’in yolu da böyleydi: taşlı, sessiz ama öğreticiydi. Düşe kalka, ağlaya güle ilerliyordu. Her acıdan sonra biraz daha güçleniyordu. Ve sonunda anladı ki, en sabırlı öğretmen zamandı; çünkü zaman onu büyütüyor, kendine inanmayı, yeniden başlamayı ve hayatla barışmayı öğretiyordu.

Günler, haftaları; haftalar ayları kovalamaya devam etti. Ezel Havin büyüdükçe içindeki yalnızlık da onunla birlikte büyüyordu. Her acıdan, her sessizlikten, her küçük teselliden bir şeyler öğrenerek yoluna devam etti. Zaman, onu ağır ağır olgunlaştırırken kendi içinde sessiz ama kararlı bir direnç de oluşmaya başladı. Bu direnç, onu hem yaralarından koruyor hem de geleceğe doğru daha güçlü adımlar atmasını sağlıyordu.

Derken yıllar geçti; çocukluğun acılı günleri yavaşça üstü örtülürken, gençliğin daha keskin ve belirgin hedefleri kendini göstermeye başladı. Artık Ezel Havin’in karşısında, bütün hayatını etkileyecek yeni bir eşik duruyordu. Bu eşik, tıpkı diğer dönüm noktaları gibi sessizce ama derinden yaklaşan üniversite sınavıydı. Sınav yaklaştıkça Ezel Havin’in hayatta kalma ve kendini geliştirme mücadelesi de aynı oranda artıyordu. Artık alarm çalmadan uyanabiliyordu. Yalnızlık, yoksulluk ve strese rağmen inancını diri tutuyor; içindeki o sessiz direnç, zamanın akışı içinde onu ayakta tutan en büyük dayanağı oluyordu. Her sabah aynı ritüelle güne başlıyordu: Yatağından ağır ağır doğrulup hırkasını alıyor, sessiz adımlarla odadan çıkıyordu. Soğuk suyla abdest alırken su, çoğu zaman bıçak gibi tenini kesercesine acıtsa da bundan yakınmıyordu. Aksine, o soğukluk onu kendine getiriyordu. Mescitte iki rekât namazını kıldıktan sonra kalorifere sırtını dayayıp ders çalışmaya başlıyordu. Mescitte çoğu zaman yalnızdı; ama bu yalnızlık onu rahatsız etmiyordu. Belki de gönlünü de sırtını da Allah’a dayadığı içindi. Bir süre çalıştıktan sonra hava aydınlanıyor, kuşlar ötmeye başlıyor, ardından yurttaki diğer öğrenciler uyanıyordu. Sonunda hep birlikte kahvaltıya iniyorlardı. Bu döngü, neredeyse bir yıldır aynı kararlılıkla sürüyordu.

Birkaç öğrenci, Ezel Havin’in sabah namazıyla kalkıp ders çalışmasını kıskanıyordu. Bu çalışma sistemini birkaç gün onlar da denemeye kalksalar da sabah uykudan kalkıp ders çalışmak herkesin harcı değildi. Ezel, yatsı namazından kısa bir süre sonra da yatardı. Bu durum onlardaki kıskançlığı bir nebze de olsa söndürüyordu. Erken yattığı için de çoğu zaman ona “tavuk gibi yatıyorsun” diye de alay etmekten de geri kalmıyorlardı.

Öğrencilerin hepsi seçilmiş ve başarılı olmalarına rağmen neredeyse bütün öğrencilerde “ya ilk senemde kazanamazsam, ya mezuna kalsam” korkusu vardı. Bazen bu sorular midede kramplara, bazen de deneme sonrası yükselmeyen netler yüzünden hıçkırıklı ağlamalara dönüşebiliyordu. Okulun rehber öğretmeni Erzurum Valiliği ile beraber, öğrencilerin sınav stresini daha az zararla atlatsınlar diye hafta sonu Palandöken Kayak Merkezi’nde ücretsiz kayak turu ayarlamıştı. Çoğu öğrenci ders çalışma bahanesiyle bu tura gitmekte isteksiz olsalar da beden öğretmeni bu tura katılımı zorunlu kılmıştı. Belli ki bu etkinlik, iyi insanların iyi dileklerle düşündükleri güzel bir düşüncenin ürünüydü.

Birkaç gün sonra kayak turu günü gelmişti. Yurttan yirmi beş kilometre uzaklıkta yapılacak olan bu eğlence etkinliği için otobüs ayarlandı. Tüm öğrenciler yurttan alınıp Palandöken’e doğru götürüldü. Ezel Havin, ne zaman arabayla bir yerden bir yere gitse, hiç görmediği annesi aklına gelirdi. Çünkü öğrencilerin yarıyıl tatili gibi eve gidiş-dönüş seyahatlerinde kendi aralarında yapmış oldukları diyaloglar her defasında aile özlemini perçinliyordu. Çocukların “Annemi-babamı özledim, kardeşlerimi göreceğim” gibi sözleri çoğu zaman yüreğine ok gibi saplanıyordu. Araç ile olan bu kısa yolculuk memlekete değil de kayak turuna olsa bile onda bir anne özlemi yaratmıştı. Sanki annesinin de o an yanında olmasını, saçlarını okşamasını, onunla seyahat etmesini istiyordu. Otobüsün camına başını dayayarak yaptığı seyahat sırasında camın buğulandığını gördü. Zarif parmaklarıyla annesinin mezarında olan ve annesinin de çok sevdiğini öğrenmiş olduğu ters lale resmini cama çizdi. Bunu gören arkadaşları bu çizime bir anlam verememişlerdi ama cama şekil çizmek hoşlarına gitmişti. Yolculuk boyunca kimisi kalp, kimisi isim, kimisi de birilerinin lakabını yazıp durdular. Şarkılar söyleyip eğlendiler. Ezel ise buğu ile çizmiş olduğu ters laleyi bir müddet izledikten sonra kafasını dayayıp gözlerini kapattı. Yolculuk boyunca öylece durdu. Belli ki annesini düşünüyordu. Annesinin en çok sevdiği çiçeği çizmişti ve başını ona dayayarak anne hasretini gideriyordu.

Kayak tesisine vardıklarında, onları bekleyen valilik personelleri tüm öğrencilere kayak takımı ve baton dağıttılar. Bazı öğrenciler kayak takımını almakta ilk başta biraz tereddüt yaşasalar da, yere düştükleri halde tekrar kalkıp eğlenebilen, gülebilen arkadaşlarını gördüklerinde; karlarla dolu dağın zirvesine çıkan telesiyeji izlediklerinde ve püfür püfür esen rüzgârın getirdiği çam kokusunu içlerine çektiklerinde, içlerinde farklı bir heyecan oluştu. Bir an önce karda kaymak düşüncesi onları cezbediyordu.

Ezel Havin, çocuk yaşta köyden ayrılmış olsa da, karla kaplı topraklarda geçen çocukluk günlerinde tahtadan yaptığı küçük kızaklarla tepelerden kayarak büyümüştü. Bu yüzden denge kurmayı ve kar üzerinde hareket etmeyi biliyordu. Kayaklar onun için yeni bir şeydi belki, ama karın üzerinde süzülmenin hissi hiç yabancı değildi. Takımlarını giydikten sonra hiç tereddüt etmeden telesiyeje bindi. Zirveye ulaştığında, bembeyaz örtüyle kaplı ve gözün alabildiği kadar uzanan pist onda hayranlık uyandırmıştı. Hiç beklemeden, hafifçe öne eğilerek kendini pistten aşağı bıraktı. İlk başta yavaş ve kontrollü kay arken daha sonra kendini akışa bıraktı. Giderek hızlanırken rüzgâr saçlarını savuruyordu. Sanki yerçekimine meydan okur gibiydi; kendisini o an kuşlar kadar özgür hissediyordu. Pistin uzun oluşu, ondaki bu duyguların iyice derinleşmesini sağlıyordu. Pistin sonuna vardığında sanki bulutlardan yavaşça inmiş gibiydi. Yüzünde ve yüreğinde kocaman bir gülümseme vardı. Uzun süredir hiç olmadığı kadar mutluydu. Telesiyej ile zirveye çıkıp süzülerek kayma döngüsünü akşama kadar devam ettirdi. Yüreğinde nasırlaşmış özlemi, bir günlük eğlenceyle biraz olsun incelmişti.

“Ezel’in, acılarını dindirdiği ve hayatın tüm zorluklarını unuttuğu yerin bembeyaz bir kar pisti olacağını kim bilebilirdi ki? Buradaki kar örtüsü ona Hatice’nin yokluğunu değil, bir kuş gibi özgür olma hissini hatırlatıyordu. Yüreğindeki o nasırlaşmış derin özlem, bir günlük neşeli bir kayışla incelmiş ve ruhu hafiflemişti.”

6. KESİT

Annenin Fısıltısı, Yüreğin Pusulası

Nihayet üniversiteye giriş sınavının günü gelmişti. Ezel Havin o sabah yatağında gözlerini açtığında, yıllardır beklediği günün verdiği heyecan ve korku tüm bedenini sarmıştı. Yatağının başucundaki duvara daha önceleri asmış olduğu “Senin için başaracağım anneciğim” yazılı nota bir müddet baktı. Heyecanını ve korkularını bastırmaya çalıştı. Yatağından yavaşça inip lavaboya gidip abdestini aldı. Aynaya yüzünü dönerek kendisini izledi. Bir müddet sonra aynadaki görüntüsüyle konuşmaya başladı.

“Başaracaksın, annenin yüzünü güldüreceksin, seninle gurur duyacak.”

Kahvaltı sonrası sınav giriş yeri olan Atatürk Üniversitesi’ne doğru yürüdü. Üniversitenin giriş kapısına vardığında kapıdaki tek bedende çift başlı kartal heykelini gördü. Kartalın bir başı doğuya, bir başı da batıya bakıyordu. O an yüreğinde tuhaf bir duygu yeşerdi. Çünkü tek bedenli çift başlı kartal heykelini kendi yaşantısına benzetmişti.

 “Batı’dan gelen hüzünlü bir kartal, Doğu’da güneşin doğuşuyla kanatlandı.” (Kartal: Ezel Havin’in Erzurum’daki sınav salonu kapısında gördüğü çift başlı kartal heykelini simgeliyor. Heykelin batıya bakan başı, onun geçmişine, yani annesine duyduğu büyük özleme ve hüzne gönderme yapıyor. Ezel, bu heykeli kendi hayatının geçmişine benzetmişti. “Doğu’da güneşin doğuşuyla kanatlandı”: Annesinin fısıltısıyla Van’a, yani “güneşin doğduğu yere” gelmesini ifade ediyor. Bu, onun için yeni bir başlangıcı, umudu ve geleceğe dair hayallerinin peşinden gitmesini sembolize ediyor. Hayallerinin peşinden koşması, hikâyenin ilerisinde Van’da kuracağı yeni hayat ve tıp fakültesini okuması onun kanatlanmasıdır)

Kendi yüreğindeki batı yönünde (geçmişe) anne özlemi yaşıyordu. Doğu yönünde (geleceğe) ise yüreğindeki geleceğe dair güzel günlerin umudu yeşeriyordu. Belli ki bu kartal da geçmiş ve geleceğe bakıyordu. Hüzünlendi, bir müddet öylesine sessiz ve hareketsizce izledi. Daha sonra sınava girecek binaya doğru ilerlemeye devam etti. Sınav binasının büyük demir kapısından içeri girerken kalbi heyecanla çarpıyordu. Koridor, sessiz bir gerilimin uğultusuyla doluydu. Bütün öğrencilerin yüzünde umut ve endişe kendisini hissettiriyordu. Sırasına geçip sınavın başlamasını bekledi.

“Bu sınav birkaç saatten ibaret olmayacaktı. Yıllarca döktüğü ter, şimdi kaderini kendi elleriyle çizmesine müsaade edecekti. Kendi geleceğinin mimarı olduğunu gösterip, hayatının gidişat yollarına da ilk temeli atmış olacaktı”.

Sınav kitapçığını açıp sorulara baktığında, pencereden sızan güneş ışığıyla gözleri kamaştı. O an, Atatürk Üniversitesi’nin girişindeki çift başlı kartal heykelini hatırladı. Kartalın bir başı doğuya, bir başı batıya bakıyordu. Bir an, annesinin ruhunun o kartalın kanatlarında olduğunu hissetti. Sanki annesi fısıldıyordu: “Korkma, seninleyim. Başaracaksın, güneşin doğduğu yere doğru ilerleyeceksin.”

Sınav soruları tahmininden daha kolay gelmişti. Zorlanmadan yaptı. Ama sınav sonrasında kafasında annesinin onun yüreğine fısıldadığı söz, sürekli yankılanıyordu: “Güneşin doğduğu yere doğru ilerleyeceksin.” Bu söz ile ne demek istemiş olabilirdi? Kastettiği yer doğuda bir yer miydi?

Uzun araştırmalar sonrasında M.Ö. 860’lı yıllarda kurulan ve adına Urartu denilen bir medeniyetin varlığına ulaştı. Bu medeniyet, Doğuda Van’ın Tuşba bölgesinde hüküm sürmüştü. Şivini adında bir de güneş tanrıları vardı. Urartu medeniyetinde güneşin önemli bir yere sahip olması, bu bölgenin o medeniyete başkentlik yapmış olması ve Van’ın Tuşba bölgesinde medeniyetin kalıntılarının hala korunuyor olması, onda farklı bir heyecan yaratmıştı. Sanki annesinin ona fısıldadığı “Korkma seninleyim, başaracaksın, güneşin doğduğu yere doğru ilerleyeceksin” sözü ile bu yeri kastettiğini düşündü. Bu bölge ile ilgili yaptığı araştırmalar sonucunda Van Gölü’nün varlığı onda ayrı bir heyecan yaratmıştı. Göl, Türkiye’nin en büyük gölüydü. Yüzölçümü yaklaşık 3.755 km², uzunluğu yaklaşık 119 km, genişliği yaklaşık 80 kilometreydi. Bu devasa büyüklüğünden dolayı yerel halk göl değil deniz tabirini kullanıyordu. Babasının adının da Deniz olması ve gölün masmavi rengi, babasının gözleri gibi mavi olması onda farklı bir heyecan yaratmıştı. Evet, annemin yüreğime fısıldadığı yer burasıdır diye düşündü.

 O yılki üniversite sınavında ülke genelinde derece yapmasına rağmen tek tercih yaparak Van’da bulunan YYÜ Tıp Fakültesine yerleşti.

Dalkırmaz köyünün sakinleri sabah erkenden kalkar, tarlaya gider, hayvanları sağarlardı. Köy ahalisinin ne büyük umutları vardı ne de büyük beklentileri. Onların dünyası, yağmurun ne zaman yağacağı, buğdayın ne kadar vereceği, karın ne zaman eriyip yolların açılacağı gibi meselelerle sınırlıydı. Köyde üniversitede okuyan öğrenci bir yana il dışına çıkan kişi sayısı bile kısıtlıydı. İl dışına ya askerlik görevlerini yapmak için çıkarlardı ya da ailelerini geçindirmek için inşaatlarda hamallık yapmak için giderlerdi. Ezel Havin, her konuda bir ilkti. Yetim bir annenin yetim büyüyen bir kızıydı. Sevgiden yoksun büyüdüğü gibi yoksulluk içinde kendini geliştirdi. Rahmetli Hatice ile beraber köyden çıkan ilk kızdı. İlk üniversite okuyacak olandı. İlk doktor olacak olandı.

“Eskiden beyaz; bu köye soğuktu, yürekleri üşütürdü, herkes beyazdan korkardı, çünkü sessizlik getirirdi. Şimdi beyaz; yetim bir kızın omuzlarındaki başarı oldu, çiçek açacak, şifa dağıtacak, yürekleri ısıtacak, yarınlara umut olacaktı.”

Kısacası Ezel Havin, köyün ve çevre köylerin gurur kaynağıydı. Dilruba’dan emanet kalandı. Bu masum emanet, büyürken neler çektiğini birçok kişi bilemedi ama bu güzel kızın sevincini herkes paylaştı. Herkes sevinç gözyaşları döktü. Bir tek Suzan Hanım bu güzel habere sevinemeyip hüzünlendi. Belki de annesini kıskandığı gibi kızını da kıskanmaya devam ediyordu.

“İnsan hüzünlüyken zaman daha yavaş, mutluyken daha hızlı akarmış.” Eylülün 25’i olmuştu. Sabah erkenden Deniz, kızını alıp YYÜ’de kaydını yaptırıp Melikşah kız yurduna yerleştirdi. Şehir büyüktü, kalabalıktı ama Ezel’in de Deniz Beyin de gözleri parlıyordu. Korkmuyorlardı. Deniz, askerliğinin bitiminde bu şehri gezme fırsatı bulamamış olsa da hayran kalmıştı. Gölün maviliği, Süphan Dağı’nın zarafeti onu büyülemişti. Bu büyülenme şehri gezmelerinde kendisini bir kez daha göstermişti. Ayrıca insanların kordon boyunca göl manzaralı mekânlarda kahvaltı yapmaları dikkatini çekmişti.

Deniz, kızının elini tutarak, “Gel bakalım biz de bu Van kahvaltısından tadalım. Acaba bizim köyün kahvaltısından farkı nedir?” dedi. Ezel Havin, önce gülümsedi sonra biraz hüzünlendi. 18 yaşına gelmiş olmasına rağmen babasıyla dışarıda yiyeceği ikinci yemek olacaktı. Aklına daha önce Erzurum’a ilk geldiklerinde Hatice’nin da olduğu ve beraber yedikleri yemek geldi. O zaman üç kişiydiler, şimdi sadece iki kişi. Zaten az olan sayıları gittikçe azalıyor muydu, diye içine bir hüzün çöktü. Deniz, Hatice’nin yokluğundan dolayı kızının hüzünlendiğinin farkına vardı. Kızının duygusallaştığını görünce dikkatini başka yöne çekmek için,

“Bak kızım bu kedilere, sanki lens takmışlar, gözleri birbirinden farklı,” dedi. Yeşil alanda dolaşan Van kedileri, oluşan hüznü hafifletmişti. Bir gözü mavi diğer gözü kehribar renginde olan Van’a özgü bu kediler, kendilerini öylesine sevdirtiyorlardı ki insanda hüzün adına bir şey bırakmıyordu. Ezel Havin, beyaz ve yumuşak tüylü Van kedisinin başının üstüne ve alın kısmına yumuşak tarzda dokunarak masaj yaptı. Eliyle kediye dokundukça kedi mayışıyordu. Kedi mayıştıkça Ezel Havin’in hüznü gidip yerini mutluluk kaplıyordu.

“Meğer çoğu insana bir ömür sarf etsen bile onlardan alamayacağın mutluluğu ve huzuru, bir hayvandan alınabiliyormuş,”

Garson, o sırada masaya çeşit çeşit tabaklar dizmişti: Murtuğa, cacık, bal, kaymak, tereyağı, zeytin, kavurmalı yumurta, ceviz reçeli, kavut, otlu peynir… Bakır kapta gelen kavut ve tabaktaki bol otlu olan peynir dikkat çekiyordu. Deniz Bey’in aklına Erzurum’da tadına baktığı ama pek de beğenmediği küflü peynir geldi. Garsona dönerek,

“Bu otlu peynirin Erzurum’daki küflü peynir gibi farklı bir yiyiş şekli var mı?” diye sordu.

Garson: “Yok abi. Bu otlar ilkbaharda Erek, Artos, Süphan, Sümbül dağlarında ve yaylalarda toplanır. Peynire ayrı bir aroma, ayrı bir şifa katar. Otlu peynirimiz ekmek arası çayla iyi gider. Ama kavutu bal ile beraber yersen daha çok hoşuna gider.”

Lavaştan bir parça koparıp içine biraz kavut, biraz da bal bıraktı. Bu lokmayı yerken gözleri büyülenmişti. Bu farklı lezzeti beğenmişti. Daha sonra bir parça otlu peynirin de tadına baktığında aynı duyguları yaşamıştı. Kızına dönerek:

“Kızım, sen yaşadın! İyi ki Van’ı yazmışsın. Buralar çok güzelmiş. Baksana göl, başlı başına bir doğa harikası. Yöresel lezzetler sana köyü özletmez. İnsanları hayvanlarıyla beraber çok sıcakkanlı,” dedi.

Rahmetli annesinin onun yüreğine fısıldadığı yerin burası olduğundan emindi. Bu yüzden içi huzurla doluydu. Kendisini burada yabancı hissetmiyordu. Sağına dönüp gölün masmavi rengine bir müddet baktı. Babasına dönerek:

“Senin gözlerin de bu göl gibi… Baktıkça hem huzur buluyorum, hem kayboluyorum,” dedi. Deniz sustu, ağzındaki bal kaymak lokmasını yutamadı. Kızının gözlerinin içine baktı. Bir müddet öylece birbirlerini izlediler. Sonra yüzünü göle doğru çevirdi. Göl, hafif esen rüzgâr ile dalgalanıp kıyıya vuruyordu. Lokmasını yuttu. Kızına dönerek:

“Seni çok seviyorum,” dedi.

Ezel Havin: “Baba, her sabah bu göle bakacağım. Senin gözlerin gibi. Hem mavi, hem derin. Hem uzak, hem içimde.”

Deniz: Ben de tenime değen her güneş ışığında seni hissedeceğim. Hem sıcaklığını alacağım hem de yokluğunda yüreğimi hayalinle ısıtacağım.

Bu karşılıklı konuşmalar sonrası ikisinde de hafif bir tebessüm oluştu. Deniz, eğilip kızını saçlarından öptü, sarıldı. Sonra “Van’da senin için yeni bir hayat başlıyor. Yeni yeni insanlar tanıyacaksın. Bazen tek başına kararlar almak zorunda kalacaksın. Bu yüzden her zaman kalbinin sesini dinle ama aklını da yanına almayı unutma. Çünkü kalp insana yön verir, akıl ise yol gösterir. Hayatta zorlandığın zamanlar olacaktır. Belki kimi zaman da ağlayacaksın, kendini yalnız hissedeceksin. İşte o anlarda bile bil ki bu duygular geçici. Geriye baktığında seni en çok büyüten, olgunlaştıran şeyler tam da bunlar olduğunu göreceksin. Unutma ki her gecenin ardından tekrar yeni gün doğar. Ne olursa olsun sen iyilik yapmaktan vazgeçme. İyilik, müjdelenen (Allah tarafından ödüllendirilen) insanların fıtratıdır. Küçük bir tebessüm bile insanların hayatlarına olumlu etki eder, iz bırakır. Dünyanın neresinde olursan ol, seni seven ve yolunu gözleyen bir baba hep olacak. Kendine her daim çok iyi bak. Kendine ve çevrene kıymet ver. Çünkü sen benim kıymetlimsin,” dedi.

Bu sözler karşısında duygulanmıştı. Gözleri dolmuştu. Elleriyle gözlerini ovuşturduktan sonra eğilip elini öptü. Babasının boynuna sarılarak “İyi ki varsın, sen olmazsan ben bu dünyada ne yaparım,” dedi.

Gün boyunca konuşup hasret giderdiler, hüzünlendiler, eğlendiler, güldüler. O gün, zaman her zamankinden daha hızlı akmıştı. Güneş, ufuk çizgisinde gölün üzerine doğru inmeye başlamıştı. Adeta sarı, turuncu, kırmızı, mor renkler birbirine karışmıştı. Bu durum aynı zamanda ayrılık vaktinin habercisiydi. Öyle de oldu. Babası bir kez daha kızını sarıldı, öptü. “Yolcu, yolunda gerek,” diyerek kızının elini tuttu. “Biraz daha oturursak otobüsü kaçıracağım, sonra bir gün daha burada kalmak zorunda kalacağım,” dedi. Ezel Havin, babasına bakarak “Bir gün daha kal,” demek istiyordu ama diyemedi. Yurdun kapısına vardıklarında babada gurur duygusu ön plandaydı. Kızıyla bir kez daha vedalaşarak oradan uzaklaştı. Vedalaşma anında kızının yüzünde ise anlamsız bir gülümseme bulunuyordu. Belki de bu gülümsemenin sebebi içindeki yalnızlığın ve giderilemeyen hasretin dışarıdan görülmesini istememesindendi. Yurt odasına geçtiğinde odada kimse yoktu ama yataklarda yeni gelen öğrencilerin eşyaları vardı. Pencerenin önüne geçip oturdu. Gün batmıştı. Yalnızlığın soğuk yüzü Erzurum kadar soğutmuyorsa da yine de varlığını hissediyordu. Büyümenin ve üniversiteli olmanın verdiği güç, ayrılık acısını azaltmıştı ama aile özlemini hafifletmemişti. Bir müddet sonra kapı açıldı. 5 kız beraberce içeri girdiler (Oya, Tuba, İrem, Zerya ve Melek).  Kızlar, pencere kenarında tek başına oturup dışarıyı izleyen Ezel Havin’i görünce,

Oya: Merhabalar ben Oya. Hoş geldiniz. Sizi demi bu odaya verdiler?

Ezel Havin tebessüm ederek cevap verdi. “Evet, bende Ezel Havin”.

Tuba, Ezel’e doğru yürüdü ve güler yüzle elini uzattı. “Nerden Geliyorsunuz?” Ben Tuba. Ezel “Erzurum’dan geliyorum ama Artvinliyim” diye yanıtladı.

İrem elindeki suları dolaba yerleştirirken, “Bende İrem umarım anlaşırız” dedi. İrem’in bu sözü Ezel’in dikkatini çekmişti, neden böyle bir şey söylediğini anlayamamıştı. Zerya ise derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi “Bende Zerya” dedi. Zerya’nın mavi gözlü ve sarışın olması hemen fark ediliyordu. Son olarak Melek ise içten bir gülümseme ile  “Bende Melek. Melek, hafif esmer tenli ve kıvırcık saçlıydı. Böylece Ezel Havin’in yeni yurt hayatı, birbirinden farklı karakterdeki beş yeni oda arkadaşıyla başlamış oldu. Dersler dışında zamanının büyük bir çoğunluğunu yeni edinmiş olduğu beş kişilik kız grubu ile geçiriyordu. İlk başlarda Melek’e karşı biraz mesafeli duruyordu. Belki de üvey annesinin adının Melek olması onda bir mesafe oluşmasına sebep olmuştu. Ama onu tanıdıkça, ismiyle bütünleştiğini gördükçe ona kısa sürede ısınabilmişti.

Okulun ilk başlarında en çok zorlandığı ders anatomiydi. Kadavra parçaları formaldehit adlı bir kimyasal içerisinde saklanıyordu. Derste kadavra parçaları ne zaman incelense, kimyasalın kokusu genzini yakıp midesini bulandırıyordu, gözlerini yaşartıyordu. Bu durumu yaşadıkça çoğu kez içinden “Benim ne işim var burada?” diye geçiriyordu. Oysaki doktor olup şifa dağıtma hayali, görmediği annesinden ona kalan bir borçtu. Yetimdi, fakirdi ama küçüklüğünden beri beslediği bu hayali onu bu zorlu yola sürüklemişti. Bu yüzden tüm olumsuzluklara rağmen hayalinden vazgeçmiyordu. Biraz zaman, biraz da Tıp fakültesinin yoğunluğu düşüncelerini dağıtıyordu ve ayrıca yeni arkadaş çevresi yalnızlığını hafifletiyordu. Bütün engellere rağmen hayallerinin peşinden koşmaya devam ediyordu.

Zaman ve mekân… Her biri kendi içinde nice ihtimalleri saklayan iki büyük bilinmez. Kimi zaman bir tesadüf kadar masum, kimi zamansa kaderin en ağır yükünü sırtlatan kadar acımasız. Ezel Havin’in payına düşense çoğunlukla ikinci olandı. Ne zamanlar ona gülümsemişti şimdiye kadar, ne de mekânlar huzur vaat etmişti. Hep bir şey eksikti. Hep bir şey yarım. Her umut bir sınavla sınanıyor, her adım yeni bir engelle karşılaşıyordu. Bu kez karşısına çıkan engel, geçmişten tanıdığı türden değildi. Ne üvey annesinin sevgisizliği, ne yalnızlığın içten içe kemiren sessizliği, ne de köklerinden koparılmış bir çocuğun hasret dolu bakışları… Bu defa daha soğuk, daha somut bir gerçeklik vardı karşısında: Yoksulluk. Hayalini kurduğu mesleğe ulaşmak için çıktığı yolda, her şeyin bir bedeli olduğunu acı bir şekilde öğreniyordu. Özellikle de ders kitaplarının. Renkli basımlar, detaylı çizimler, özenle hazırlanmış anatomik görseller… Tüm bunlar, onun için sadece bir tıklamayla satın alınabilen şeyler değildi. Orijinal kitapların fiyatı, bir öğrencinin sırtına yüklenen en ağır yüklerden birine dönüşmüştü. Bu yüzden, sınıf arkadaşı Melek’in kitaplarından fotokopi çektirmişti. O kâğıtlar, onun eğitim yolculuğunun tek penceresi olmuştu. Ne var ki bu pencere buğuluydu; sayfalardaki renklerin yerini gri tonlar almış, canlılık yerini silik çizgilere bırakmıştı. Anatomi gibi renklerin ve detayların hayati olduğu bir ders için, siyah beyaz fotokopilerle yola devam etmek, göz bağlanarak haritayla yön bulmaya çalışmak gibiydi. Kaslar, sinir sistemleri, patolojik değişiklikler… Her biri birer gölgeye dönüşmüş, öğrenme süreci bir bulmacaya benzemeye başlamıştı. Ama Melek, sessizce izliyordu onu. Anlıyordu. Belli etmeden yanında olmaya çalışıyordu. “Beraber çalışalım,” diyordu ama bu teklifin altında yalnızca arkadaşça bir niyet değil, ince bir dayanışma, görünmeyen bir destek yatıyordu. Ezel, bazen Melek’in kitaplarını ödünç alıp, kendi fotokopilerinin üzerinde işaretlemeler yapıyor, renkleri zihninde yeniden canlandırmaya çalışıyordu. Artık gözleriyle değil, hayal gücüyle görüyordu. Bu böyle üç ay sürdü. Sessiz, yorucu, ama inatla devam eden bir mücadeleydi. Herkes kendi yolundan yürüyordu; kimileri düz yolda, kimileri taşların arasında. Ve sonra… İlk komite sınavı geldi çattı. Kalemler ellerde titredi, saatler su gibi aktı. Sonuç açıklandığında herkes şaşkındı. Sınıfın en yüksek notunu Ezel almıştı. Kimse onun notlarının üzerindeki çiziklerin ardında, renklerin eksikliğini hayal gücüyle tamamlayan bir zihin, sessiz desteklerle ayakta kalan bir azim olduğunu bilmiyordu. Ama o da Melek’te biliyordu.

“Başarı, sadece zekâ ya da bilgiyle değil; eksiklerin içinde yılmadan ilerleyebilen bir ruhla yazılır”.

Bir gün genel cerrahi dersinde çekmiş olduğu fotokopiler Prof. Dr. Çetin Bey’in dikkatini çekti. Yanına yaklaşarak:

“Dersimde en yüksek notu alan kız sen misin?” dedi. Ezel Havin başını hafifçe öne eğerek gülümsedi ve hafifçe evet der gibi başını salladı. Hocasının dikkatini çekmesi hem hoşuna gitmişti hem de utandırmıştı.

Çetin Hoca: Ders çıkışında beni bul. Kantinde benden sana bir demli kaçak çay.

Bir hocanın öğrencisini tebrik etmesi, çok nadir rastlanan bir durumdu. Üstelik Çetin Hoca. Çetin Hoca, üniversitenin hatta ilin ve çevre illerin en tanınan, en sevilen, babacan bir kişiliğiydi. Saçları ağarmış olmasına rağmen çok dinçti. Mesleğine, öğrencilerine ve hastalarına karşı derin bir sevgi besliyordu. Her zaman öğrencilerine,

 “İyi bir doktor olmak için sadece bilgili olmak yetmez, aynı zamanda merhametli ve vicdanlı olmak da gerekir. Önce hastanızın gözlerine bakın, sonra hastalığına bakın,” derdi

Gür bıyıkları bir dönemi anımsatıyor olsa da adil ve vicdanlı olması, bilime ve insanlığa hizmet etmeyi her şeyden üstün görme tarzı, aynı ideolojiye sahip olmayan insanların bile ona saygı duymasını sağlıyordu.

Kantindeki çay faslında,

Çetin Hoca: Söyle bakalım kızım başarını neye borçluyuz. Nasıl çalışıyorsun?                               (Aslında bu soruyu bilerek sormuştu. Çünkü bu başarı fotokopi notlarıyla elde etmek neredeyse imkânsızdı.)

Ezel Havin:  Dersi derste dinliyorum. Yurtta da Melek arkadaşımla beraber çalışıyorum.

Çetin Hoca: Fotokopiler seni zorlamıyor mu?

Ezel Havin:  Biraz zorluyor ama arkadaşımla beraber çalıştığımız için pek etkilenmiyorum.

Hoca, aslında durumu sezmişti. Masum duruşundan da maddi zorluklardan dolayı kaynak alamadığını anlamıştı.

Çetin Hoca: Benim oğlumda il dışında tıp fakültesinde okuyor. Yarın odama gel. Onun geçmiş senelerden kalma kitapları evde boş duruyor. Evde boş boş duracağına birileri faydalansın. Ama bu durum senle aramızda sır kalsın.

Ezel Havin, bu durum karşısında hem sevinmiş hem de utanmıştı. Ancak hocanın babacan duruşu onda ayrı bir güven oluşturmuştu. “Bu durum seninle aramızda sır kalsın,” demesine ise anlam verememişti. Ertesi gün odasına gittiğinde o yılın tüm kitaplarının masanın kenarında, poşetler içerisinde durduğunu gördü.

Çetin Hoca:  Bunlar senin. Bundan sonra artık kitap alma. Her sene ders kitapların oğlumdan sana hediye. Böylece israf olmamış olurlar.

Bu yardım Ezel Havin’in hiç beklemediği büyüklükteydi. Gözleri doldu. Teşekkür etmek için başını kaldırıp hocasına baktı. Hocası bilgisayarıyla uğraşıyordu. Belki de mahcup kalmasın diye yüz yüze gelmek istemiyordu.

Çetin Hoca: Ben hastalarıma bakmaya gidiyorum. Sen sonra kapıyı çekersin.

Ezel Havin: Çok teşekkür ederim hocam.

Çetin Hoca: Teşekkür etmen gerekmez kızım. “Vatanına, milletine iyi bir insan olmak için çaba harcayan her öğrenciye destek vermek, önündeki engelleri kaldırmaya çalışmak bizim görevimizdir.

O günden sonra Ezel Havin’in ders çalışma motivasyonu daha da artmıştı. Artık orijinal kaynaklarla ders çalışabiliyor, mahcup kalarak kimsenin kitabını istemeye ihtiyaç duymuyordu. Prof. Dr. Çetin Hoca’nın bu jesti, sadece maddi bir yardım değildi. Aynı zamanda insanlığa hizmet etme yolunda yalnız olmadığını, desteklendiğini hissetmişti. Ve bu deneyimin ona öğrettiği merhamet ve desteklemenin değerini yaşayarak anlamıştı.

Yurt odasında kitapları bir bir açıp baktığında tüm kitapların hiç yıpranmadığını, hatta jelatinlerin üzerinde durduğunu gördü. Tam da o an “bu durum seninle aramızda sır kalsın” sözünün ne anlam ifade ettiğini kavramıştı. Bu ince davranıştan dolayı hocaya duyduğu sevgi katlanarak daha da büyümüştü.

Ertesi sabah, beyaz önlüğün omuzlarında bıraktığı o gururlu ağırlık ve yeni kitapların kokusuyla içini kaplayan heyecan, Ezel Havin’in adımlarına enerji katıyordu. Gözleri pırıl pırıldı. Hastanenin uzun ve dar koridorlarında ilerlerken, birden birkaç sağlık personelinin telaşla yanından geçtiğini gördü. Ayak sesleri yankılanıyor, yüzlerindeki panik ifadesi tüm ciddiyetiyle ortalığı sarıyordu. Pediatri servisinin müdahale odasına yönelmişlerdi. Ezel’in içinde tanıdık bir his yükseldi. Panikle karışık bir merak… Belki de çaresizlikle tanışıklığından gelen bir refleksle, tereddüt etmeden o da adımlarını müdahale odasına doğru çevirdi. Kapının hemen önünde, başında nakışlı beyazımsı bir yazma olan genç bir kadın duruyordu. Kadının duruşunda, suskunluğunda bir şey vardı; tanıdık bir mahcubiyet, bildik bir bekleyiş. Üzerindeki toprak renginde uzun kollu bluz ve köydeki kadınların sıklıkla giydiği mavi lastik ayakkabılar, Ezel’in hafızasında çocukluğunun imgelerini canlandırdı. Bir an için kendi köyündeki kadınlar gözlerinin önüne geldi. Kendini o sıcaklığa yakın hissetti. Tanıdıktı. Çekingence yaklaştı kadına. “Geçmiş olsun,” dedi yumuşak bir ses tonuyla. “Hastanız mı var?” Kadın başını kaldırdı. Gözlerinin içi nemliydi, sesi kırılmış bir dal gibiydi: “Oğlum… Lösemi hastası. Şu an içeride… Sanırım bir şey oldu…” Cümlesi daha bitmeden gözyaşları yanaklarından sessizce süzüldü. Ağlamıyordu; artık sadece gözleri konuşuyordu. Ezel’in boğazı düğümlendi. Bu acı, tanımadığı bir kadının değil, sanki kendi geçmişinin aynasında gördüğü bir annenin acısıydı. Bir adım daha yaklaşıp kadının omuzlarına usulca ellerini koydu, hafifçe sıvazladı. “Merak etme,” dedi, sesindeki kararlılığı boğazındaki düğüme rağmen korumaya çalışarak. “Doktorlar içeride. Ben de doktor öğrencisiyim. Şimdi içeri girip bakacağım… İnşallah sana güzel haberlerle döneceğim.” Kadının gözlerinde bir anlık bir umut parıltısı belirdi. Belki de sadece birinin “bakacağım” demesi bile yetmişti. Çünkü bazen bir yabancının sesi, insanın en ihtiyaç duyduğu anda bir dua gibi gelebilirdi. Ezel kapıya yöneldi. İçeride onu bekleyen ne olursa olsun, artık sadece bir öğrenci değil, bir anneye umut borcu olan bir insandı. Omuzlarındaki beyaz önlüğün vermiş olduğu güven ve cesaretle müdahale odasına hızlıca girdi. Kardiyopulmoner Resüsitasyon masasında (CPR) 9 yaşlarında hareketsiz bir erkek çocuğu yatıyordu. Teni, soluk ve hafif sarıya çalan bir renk hâkimdi. Elmacık kemikleri belirginleşmişti. Çocuğun dudağı kuru ve çatlaktı, dudağın rengi mora çalmaya başlamıştı. Göz kapaklarında mor halkalar belirginleşmişti. Monitör, düz çiziyordu. Odadaki sağlık personellerinin bir kısmı müdahale yaparken diğer kısmı ise çocuğu geri döndürmek için panikle koldan damar yolu açmaya çalışıp ilaç hazırlıyorlardı. Bir ara doktor,

“Defibrilatör! Hasta ventriküler fibrilasyona girdi!” diye bağırıyordu. Bu ses ortamı daha da hareketlendirmişti. Hemşire hızlıca defibrilatörü hastaya doğru yaklaştırırken diğer sağlık personeli hastanın göğsünü örten elbiseyi yukarı doğru sıyırıp jeli sürmüştü.

Doktor: “VF! Şoklanabilir ritim!” 80 joule biphasic, Şok hazırlanıyor, herkes geriye çekilsin!” 1, 2, 3 ŞOK!”

Daha sonra bir başka doktor tekrar hızlıca göğüs kompresyonuna tekrar başlıyordu. Bir taraftan da damar yolundan “0.4 mg Adrenalin veriliyordu. Zaman akıyordu ama değişen bir şey olmuyordu. Sadece monitördeki titrek çizgiler ara sıra geri geliyordu.

Doktor: 160 joule biphasic, herkes geriye çekilsin! 1, 2, 3 ŞOK!… 5 mg/kg Amiodaron yapılsın. Kardiyo Polmoner Resüstasyona devam.

Doktor: 160 joule biphasic,  herkes geriye çekilsin! 1, 2, 3 ŞOK!… Kardiyo Polmoner Resüstasyona devam.

Her şok düğmesine basıldığında minicik bedeni elektrik dalgasından dolayı istemsizce yataktan yukarı doğru sıçrıyordu. Bu döngü 30 dakika sürmesine rağmen kalp ritmi geri dönmüyordu. Pupiller, ışığa refleks vermiyordu. Ama açık kalan gözleri hala anlamsızca duvara bakmaya devam ediyordu. Minicik bedeninin soğukluğu daha fazla hissediliyordu. Tüm ileri kardiyak yaşam desteği algoritmaları uygulandığı halde çocuk geri dönmüyordu. En sonunda müdahaledeki ekip mevcut protokoller ve klinik tablo doğrultusunda çocuğu eksitus (ölüm) kabul etmek zorunda kalıyordu.

Karar;

Eksitus Saati: 14:25
Karar Veren: [Dr. Süheyla T.], [Çocuk Uzmanı]
CPR Süresi: 30 dakika
Ritim Sonu: Asistol

Ezel Havin, eksitus kelimesini ilk defa duymuştu. İlk defa duymasına rağmen bu kelime ona ölüm kelimesinden daha soğuk ve itici gelmişti. Oysaki çocuğun annesine güzel haber vermek için odaya girmişti. Odadan çıkıp anneye oğlunun öldüğünü nasıl haber verebilirdi ki? Sırtını duvara dayayıp titreyen bacaklarının üzerinde öylece durdu. Yardımcı sağlık personeli çocuğun açık kalan göz kapaklarını elleriyle kapatıp, cansız bedeninin üzerine beyaz örtüyü serdi. O sırada sorumlu doktor kapıda bekleyen annesine kötü haberi vermeye gitmişti. Bir müddet sonra annenin çığlık sesi tüm pediatri bölümünü sardı. Hemen sonrasında kapı açılarak sedyeye doğru koşar adımlara gelip çocuğunun beyaz örtü altındaki küçücük bedenine sarıldı. Yavrusundan kopup ayrılmak istemez gibi sıkı sıkı sarılıp çocuğunu göğsüne dayadı. Başını yukarı kaldırıp bir çığlık daha attı. Bu seferki çığlık, zamanın kalbini yaran bir ağıt gibi göğe yükseliyordu. Sanki İsrafil suruna vakitsizce üflemiş gibiydi. Ama bu kıyamet yalnızca annenin yüreği için kopmuştu. Annenin içine düşmüş olduğu çaresizliği görünce, yaslandığı duvara rağmen Ezel Havin’in ayakları onu dik tutmaya yetmiyordu. Çömelip başını ellerinin arasına aldı ve sessizce ağlamaya başladı. Bu durumu gören servis sorumlu hemşiresi onun koluna girerek yerden kaldırıp dinlenme odasına götürdü.

Deneyimli hocalarımızın bile çaresiz kaldığı, elinden bir şey gelmediği zamanlar oluyor. Bu durum onların yetersizliği değil, tıbbın ve hayatın acımasız gerçeklerindendir. Başını kaldır, bu mesleği seçmişsen mesleğin doğasında olan bu tarz zorluklarla baş etmeyi de öğrenmelisin,” dedi.

Tıp mesleğini, hayat kurtarmak ve yaşamlara dokunmak için seçmişti. O gün anladı ki; insanoğlunun bir planı olsa da Allah’ın planı farklı olabiliyormuş. Allah’ın planı varsa, insanoğlunun planının bir anlamı kalmıyormuş. Ve öyle anlar oluyor ki tüm bilgi, çaba ve dualar yetersiz kalabiliyormuş. Bu meslekte ellerinin arasında can verip bu hayattan kayacak olan insanların olabileceğini, birçok insanın son nefesine şahitlik edeceğini, bilgisi ne kadar çok olsa da bazen ilmin, müdahalenin, ilacın bir anlam etmeyeceğini acı tecrübeyle görmüş oldu.

“Beyaz bir önlük, ne şifa dağıtabildi, ne de yosun gözlü bir kediyi sakinleştirebildi”. (“Beyaz bir önlük: Ezel’in tıp fakültesi öğrencisi olarak taktığı beyaz önlüğü temsil ediyor. Ancak lösemi hastası küçük çocuğun ölümünü ve annesinin çığlıklarını gördüğünde, bu önlüğün tek başına şifa vermeye yetmediğini, bazen tıp ilminin ve çabaların bile yetersiz kaldığını acı bir şekilde fark etmesine gönderme yapıyor. “Ne de yosun gözlü bir kediyi sakinleştirebildi”: Bu ifade, Ezel’in babasıyla Van’a geldiğinde Van kedileri sayesinde hüznünü hafifletmesini hatırlatıyor. Ancak bu şifrenin asıl anlamı, hayatın ve tıbbın acımasız gerçekleri karşısında duyulan derin hüznün, basit güzelliklerle bile tam olarak dindirilemeyeceğini vurguluyor. Küçük çocuğun ölümüyle hissettiği keder, kedinin verdiği geçici mutluluktan çok daha derindir)

“Ellerin ne kadar güçlü olursa olsun, Azrail geldiyse, istesen de istemesen de hayat avuçlarının arasından süzülüp gider.” Dilruba’nın, Elif nenenin avuçları arasında süzülüp gittiği gibi.

O gece, yurttaki yatağında uzanıp, kendini Van Gölü’nün sonsuz maviliğine bıraktı. Gözleri, ufuk çizgisinde göğe bir mızrak gibi saplanmış Süphan Dağı’nın heybetinde takılı kalırken, aklı pediatri koridorunda yankılanan bir annenin hıçkırıklarındaydı. Vefat eden kanserli çocuğun soluk anısı ile tıbbi protokollerin soğuk mantığı arasında sıkışıp kalmıştı. Gözlemleri ona insanoğlunun yaratan karşısındaki acizliğini daha net bir şekilde gösterebiliyordu. Aklı ise yaşamın ilk evresinden ölümün olacağı son evreye kadar insanoğlunun sürekli yeni şeyler öğrenebileceğini gösteriyordu. Ve kendi kendine bir söz verdi:

“Bilimin ve şefkatin ışığında dimdik duracağım. Ne olursa olsun yolumu bu ışık ile aydınlatıp yol alacağım. Hastaları sadece tedavi etmekle yetinmeyeceğim, aynı zamanda hastalarımın ruhlarına dokunacağım, onlara güç vererek umutlarını tazeleyeceğim,” dedi.

Ezel Havin kendisini çevresine iyilik getirecek biri olarak görüyordu. Ancak hastanenin ve sistemin de gerçek yüzüyle tanıştıkça, bu idealist hayallerin bazen ne denli kırılgan olabileceğini görüyordu. En büyük kırılganlıklardan bir tanesini de bürokrasinin ve sistemin hantallığında yaşadı. Bir hastanın acil ilaca ihtiyacı olduğunda, sistemin soğuk yüzüyle tanışırdı. Reçete onayları, saatler süren bekleyişler, evrak işlerinin labirentleri… Zamanla yarıştığı anlarda kâğıtların ve imzaların hayatın önüne geçtiğini görmek, onu derin bir hayal kırıklığına sürüklerdi. Bir hastanın hayatının, bir dosyanın kalınlığına takılabileceği gerçeği, idealist ruhunu her seferinde sarsardı.

Bazen ise etik ikilemlerle baş başa kalırdı. Kaynakların yetersizliği, doktorların ve hemşirelerin aşırı yükü… Her hastaya yeterince zaman ayıramamak, en iyi tedaviyi sunamamak, Ezel’in vicdanını kanatırdı. Özellikle yoğun bir nöbette, birden fazla acil durum arasında kalıp seçim yapmak zorunda kaldığında, o masum idealist yüreği ikiye bölünürdü. “En iyi doktor olmak” hayali, “koşulların en iyisini yapmak” zorunluluğuna dönüşürdü.

Bir gün, kronik bir hastalığı olan yaşlı bir teyzenin tedavisini ayarlamaya çalışırken, sistemin onu sürekli bir hastaneden diğerine, bir poliklinikten diğerine nasıl savurduğunu gördü. Teyzenin gözlerindeki çaresizlik ve yorgunluk, Ezel’in içindeki öfkeyi kabarttı. O, insanların sağlık sisteminin çarkları arasında ezilmemesi için doktor olmuştu, ama şimdi bu çarkların acımasız dönüşüne tanıklık ediyordu. O gece eve dönerken, Ezel’in omuzları çökmüş, idealist parıltısı biraz solmuştu. “Ben ne yapabilirim ki?” sorusu zihninde yankılanıyordu. Fakat her hayal kırıklığı, Ezel’i daha da güçlendiriyordu. Bürokrasinin soğuk yüzüyle karşılaştıkça, sistemin aksayan yönlerini anlama ve elinden geldiğince değiştirme arayışı başladı. Etik ikilemlerle yüzleştikçe, sadece tedavi etmek değil, aynı zamanda insanları bir bütün olarak anlamanın önemini kavradı. Hastanenin sadece bir tedavi merkezi değil, aynı zamanda bir yaşam okulu olduğunu, idealizmin sadece bir başlangıç noktası olduğunu anladı. Gerçekliğin çetin duvarlarına çarptıkça, ideallerini kaybetmek yerine, onları daha somut, daha gerçekçi hedeflere dönüştürdü.

Zaman, Van’da hızlı akıyordu. Belki de bunun sebebi seçtiği meslekten, izlediği yoldan, sürekli yeni şeyler öğrenmesinden, kimi zaman yeni hayatlara pozitif yönde dokunabilmesindendi. Zamanın hızlı akışında, Van’ın doğal güzelliğinin etkisi yoktu desek belki de haksızlık yapmış oluruz. Gölün etkisiyle kış aylarının bu bölgede yumuşak geçmesi, Artos, Erek ve Süphan Dağları’nın şatafatı, volkanik oluşumu, Muradiye Şelalesi, İnci Kefali ve balıkların akıntıya ters üreme göçü, birbirinden farklı göz rengine sahip kedileri, endemik bitki türleri, bu bölgeyi bir başka güzelleştiriyordu.

Van için nisan ayı diğer aylardan farklıydı. Çünkü bu ay onu diğer aylara oranla bir başka güzel gösteriyordu. Bu ayda kutlamalar yapılırdı. Akdamar Adası ve Badem Çiçeği Festivali öğrenciler arasında dilden dile dolaşan, heyecanla beklenen bir etkinlikti. Ayrıca badem çiçeği bu bölgede baharın müjdeleyicisiydi. Badem ağaçları, martılar, tavşanlar, Akdamar Adası ve kilisesi birbirini tamamlayarak adeta narin ve büyüleyici bir güzelliğe sahip oluyordu. Badem ağaçlarının bu mevsimde beyaz ve pembe tonlarında açması, etrafa hafif ve hoş bir koku salması, ziyaret edenleri kendi doğasına âşık ettiriyordu.

Oya: Yarın Akdamar’a gidelim mi kızlar? Herkes Badem Festivali’nden bahsediyor, bu mevsimde çok güzel oluyormuş.

Ezel Havin: Yarın akşam genel cerrahi nöbetim var. Siz gidin.

Tuba: Oda arkadaşıyız. Öyle ayrı olmaz. Gideceksek hep beraber gidelim. Üstelik nöbetin akşamadır, yetişirsin geç olmadan döneriz.

İrem: Yarın gitmezsek festival için bir yıl daha beklemek zorunda kalacağız.

Zerya: Doğru düzgün hiç dışarı çıkıp gezmiyoruz. Evet, hep beraber gidelim.

Melek: Ezel Havin, lütfen hep beraber gidelim. Sen gelmezsen bende gitmem ama çok gitmek istiyorum. Lütfen…

Ezel Havin: Tamam kızlar ama erken dönelim. Nöbete geç kalırsam Çetin Hocamın yüzüne bakamam.

Oya: Oleyyyyy, anlaştık kızlar. Bekle bizi AH TAMARA

“Ah Tamara”, Van Gölü’ndeki Akdamar Adası ile özdeşleşmiş, yaşanmış gerçek bir hikâye olduğu düşünülen, hüzünlü ve romantik bir efsanedir. Efsaneye göre Gevaş ilçesi karşısında bulunan Akdamar Adası’nda keşiş olan babasıyla beraber yaşayan güzeller güzeli bir Ermeni kız varmış. Kızın adı Tamara’ymış. Tamara’nın güzelliği dilden dile dolaşır, onunla evlenmek isteyen nice genç, uzak diyarlardan bu bölgeye gelirmiş. Tamara ise hiçbir talibini kabul etmezmiş. Çünkü Tamara’nın gönlü fakir Müslüman bir Gevaş’lı çobandaymış. Gevaş’lı çobanın da gönlü Tamara’daymış. Aralarında sınıf, kültür, dil ve din farklı olmasına rağmen bu farklılıklar aşklarına engel olamamış.

Tamara, sevdiğiyle görüşmek istediğinde geceleyin babasının göremeyeceği bir yere kandil koyarmış. Böylece kandil ışığını gören çoban, kandilin ışığını takip edip yüzerek adaya çıkıp gizlice Tamara’yla görüşürmüş. Bu gizli buluşma serüveni, keşişin tesadüfen farkına varmasına kadar sürmüş. Keşiş, fırtınalı bir günde kızından gizli olarak gece yarısı kandili yakarak sahilde çobanı beklemiş. Çobanın yüzerek geldiğini görünce de kandilin yerini sürekli değiştirmiş. Fırtınalı havadaki dalgalara maruz kalan çoban, hem yorulmuş hem de her defasında yön değiştiği için yolunu bulmakta zorlanmış. En sonunda gücü dalgalara dayanmadığını hissedince de dalgalar arasında sevdiğine seslenerek “Ahh… Tamara! Ahh… Tamara!” deyip kendini bırakmış ve boğularak son nefesini vermiş. Fırtınalı gecedeki bu acıklı son çığlık, Tamara’ya ulaşmış ama sahile inene kadar çok geç olmuş. Sevdiğinin ölümünü ve babasının bu hain planını anlayan Tamara, acıya dayanamamış. Ertesi gün adanın yüksek bir kayalığından kendini gölün serin sularına bırakmış. Bu dram, o günden sonra çevrede yaşayan Ermenilerin ve Müslümanların yüreğine sonsuza kadar kazınmış. Bu yüzden bu adanın adı “Ah Tamara” olmuş. Ama zamanla halk dilinde Akdamar olarak şekillenmiş. Bugün hâlâ fırtınalı günlerde Akdamar Adası’na gidenler, o efsanevi aşkın duygularını yüreklerinde hissettikleri gibi o son çığlığı da duyduklarını söylerler. Artık bu ada ve kilise hem aşkın hem de kaybın sembolü olmuş.

Ertesi gün kızlar hep beraber belediye otobüsüne binerek Akdamar Adası’na doğru yol aldılar. Gevaş limanından adaya doğru vapurla yol aldıklarında, Van Gölü sabahın ışıklarıyla dans eder gibi dalgalanıyordu. Gölün ortasında bulunan bu yer sanki yaratıcının bu bölge insanına armağanıymış gibi duruyordu. Çünkü ada pırlanta gibi suyun üzerinde parlıyordu. Adaya yaklaştıkça rüzgârın taşıdığı badem çiçeği kokusu, deniz kokusuyla bütünleşerek insanı cezbediyordu. Martıların neşeli çığlıkları sanki gökyüzünün sesi olup ziyaretçileriyle konuşuyordu. Adaya ayak bastıklarında farklı bir dünyaya gelmiş gibiydiler. Çünkü bu ada, topraktan çok sevgi seli ile oluşmuş olmalıydı. Badem ağaçları ve çiçekleri adeta bir masal bahçesini andırıyordu. Hafif esen rüzgârın ferahlatıcı etkisi, yüzlerinde gülümseme, yüreklerinde mutluluk oluşturuyordu.

Kızlar hep beraber adanın taşlı yolundan yukarı doğru yürürken önlerinde seken tavşanlar göründü.

Tuba: Kızlar bakın tavşan.

Ezel Havin tavşana doğru koştu. Bir müddet tavşanı kovaladı. Amacı tavşanı yakalayıp sevmekti. Ama tavşanı yakalamak o kadar da kolay değildi. Yakalamaktan ümidini kesince de önündeki kayalıkların üzerine oturup gölü ve tarihi kiliseyi arkasına aldı. Zerya’ya seslenerek,

“Benim burada bir fotoğrafımı çek. Kıyı şeridi, kilise ve badem çiçekleri gözüksün,” dedi.

Zerya ilk fotoğrafı çektikten sonra fotoğraf karesinin sol köşesinde tek başına yan oturup manzarayı izleyen birinin daha olduğunu gördü. Bu kişiye seslenerek, “Beyefendi az çekilebilir misiniz, arkadaşımı çekeceğim,” dedi. Ezel Havin dönüp bu kişinin kim olduğuna baktığında onunla yüz yüze geldi. Birkaç adım arkasında olan bu tesadüfî karşılaşmanın oluşturmuş olduğu duygusal etkileşim havasıyla bir müddet bakıştılar. Daha sonra bu kişi kenara çekilerek kızların sırayla bu manzara karşısında resim çekmelerine müsaade etti. Daha sonra kızlara patika yolun hemen kenar kısmında kayalıkların içerisindeki martı yumurtalarını göstererek,

 “Kızlar buradan geçerken dikkatli davranın, yumurtalara zarar vermeyin,” dedi.

Sonra oradan uzaklaşmaya başladı. Bu sözler karşısında kızlar işaret etmiş olduğu yere doğru yöneldiler. İşaret edilen yerde, ilkbaharın en hassas mucizelerinden birine tanık oldular: Bir martı yuvası ve 7 adet yumurtası. Bu yedi yumurta acaba tesadüf müydü yoksa yedi sayısı bir işareti mi ifade ediyor muydu? Ezel Havin, çocuğun arkasından istemsizce bakadurdu. Birkaç adım sonra çocuk dönüp geriye baktığında tekrar göz göze geldiler. Bu istemsiz bakışma ile ikisi de utanıp yüzlerini hemen farklı yöne çevirdiler. Ezel Havin kendi kendine “Bu esrarengiz kişi (uzun boylu, dalgalı saçlı, mavi gözlü ve üzerinde turkuaz renginde tişört olan) kimdi?” diye içinden geçirmekten kendini tutamıyordu. Bu kişi Servet adında biriydi ama o bilmiyordu. Servet de o alandan uzaklaşırken, “Keşke bu kızın adını sorsaydım. Onunla tanışsaydım. Çünkü o kocaman gözlü, yuvarlak yüzlü bir melek olmalıydı. Acaba adı neydi? Tekrar görebilir miyim?” diye aklından geçirmeden duramıyordu. Aslında ikisi de sözsüz ve sessiz bir etkileşimin içerisindeydiler. Hiçbir şey paylaşmamış olsalar da, bir tek kelime bile konuşmuş olmasalar da o birkaç saniye süren bakışma ile çok samimi şeyler paylaşmış gibi hissetmişlerdi.

Kim bilir belki de bir gün Ezel Havin ile Servet adadaki sessiz bakışmanın ardında farklı bir yerde tekrar karşılaşırlardı. Uzaklaşan tavşanın, martı yuvasının ve 7 Martı yumurtasının gizemindeki işareti çözerlerdi.”

O gün, adadaki gezinti boyunca, ruhları birbirine ne kadar yakın olsa da bakışları asla buluşmadı. Zaman acımasızca akıp giderken, yolları kesişme ihtimali her geçen dakika biraz daha azalıyordu. Gökyüzü, güneşin batışıyla altın sarısı bir tabloya dönüşmeye başlamıştı. Sondan ikinci vapurun dönüş düdüğü çalmadan, nöbetine çok geç kalmadan yola koyulmaları gerekiyordu. (Oysaki Servet’te son vapura kadar adada bekleyip “belki görürüm” ümidiyle oradan oraya dolanıyordu)

 Adadan ayrılık hissi kızların içlerinde buruk bir duygu yaratmışsa da, o günü iliklerine kadar hissedip yaşamışlardı; gülmüş, eğlenmiş ve ömürlük anılar biriktirmişlerdi.

Vapura bindiklerinde, günün yorgunluğuyla tüm kızlar sessizliğe büründü. Dönüş yolunda, güneş gölün üzerinde yavaşça batarken, Ezel Havin geriye dönüp adaya son kez baktı. Gözleri, farkında olmadan o esrarengiz çocuğu aradı. Ada, tüm güzelliğiyle yerinde duruyordu… ama çocuk yine yoktu. Kızlara dönerek, kısık bir sesle,

“Bu gezi… bu ada, sanki benim için bir hikâye barındırıyor. Bedenim uzaklaşsa da yüreğim orada kalmış gibi hissediyorum,” dedi.

 Bu söz üzerine kızlar gülerek hep bir ağızdan, “Esrarengiz enişte! Kimsin, neredesin, nereye gittin?” diyerek olayı tiye aldılar. Ama vapur, adanın kıyılarından uzaklaştıkça, o kısa bakışmanın aralarında yalnızca bir tesadüf değil, daha derin bir anlam taşıdığı hissi ağır basıyordu. Belki de bu hikâye, hafifçe gülünse de, orada bitmeyecekti. Çünkü Ezel, hastanedeki staj nöbetine yetişmeye çalışırken, içinde bir yerde, esrarengiz çocuğun varlığını fısıldayan tanımsız bir hisle beraber yol alıyordu.

Hastaneye vardığında saat oldukça ilerlemişti. Koşarak genel cerrahi servisindeki nöbet yerine gitti. Nöbet saatini kaçırmıştı. İçinde bir parça suçluluk duygusu vardı, ama günün yüreğinde bıraktığı iz, suçluluğunu hafifletiyordu. Formasını giyip odadan çıktığında, Çetin Hoca ve diğer asistanlarla göz göze geldi. Hoca, yüzünde babacan bir ifadeyle, “Evlat, sağlık sorunların varmış duydum. Çok geçmiş olsun. Kendini iyi hissetmiyorsan, bu nöbeti es geçebiliriz” dedi. Ezel Havin, bu anlayış karşısında mahcup bir şekilde gülümsedi. “İyiyim hocam, teşekkür ederim. Bugün beraberiz, benden kurtuluş yok,” diye yanıtladı.”

Nöbetin ilerleyen saatlerinde, durumu ağır bir hasta acil servise gelmişti. 23-25 yaşlarında genç biriydi ve şiddetli karın ağrısı şikâyeti vardı. Yapılan tetkikler sonucunda “perfore apandisit” tanısı konulmuştu; apandisitin patlamasıyla iltihabın karın boşluğuna yayıldığı ve acil ameliyat gerektiği anlaşılmıştı. Bu durum, tedavi edilmezse hayati tehlike taşıyan peritonite yol açıyordu.

Çetin Hoca ve diğer asistanlar bir an bile tereddüt etmeden operasyona hazırlandı. Ezel Havin’nin de ameliyata girmesine müsaade ettiler. Hasta ile beraber ameliyathaneye çıktıklarında ameliyathane buz gibiydi ama ekip gergin değildi. Kısa süre sonra operasyon başladı. Ezel Havin, tüm yorgunluğunu unutup, hocalarını izliyor, onlardan öğrenmiş olduğu bilgilerle elindeki cerrahi aletleri büyük bir dikkatle kullanıyor, her hareketinde titizlikle ilerliyordu. Ezel Havin’in soğukkanlılığı ve keskin gözlemleri, kritik anlarda doğru kararlar alması, özellikle de iltihaplı apandisin çıkarılması ve karın boşluğunun dikkatlice temizlenmesi aşamalarındaki davranışları Çetin Hocanın gözünden kaçmamıştı.

 Ameliyat bittiğinde gün ağarmaya başlamıştı. Hepsi yorgundu ama içleri rahattı; hasta stabilize edilmiş, hayatı kurtarılmıştı. Ezel Havin, nöbete geç kalmanın verdiği suçluluk duygusundan eser kalmadığını hissetti. O an yerini tarifsiz bir huzura ve başarma hissine bırakmıştı. Ameliyathaneden çıkarken Çetin Hoca, gurur dolu gözlerle ona baktı. Omzuna dokunarak, “Bugün iyi ki buradaydın evlat. İyi ki senden kurtulmamışız,” dedi. Ezel Havin, bu sözler karşısında gülümsedi. O an, mesleğine olan bağlılığının ve insanlığa olan inancının, her şeyin üstünde olduğunu bir kez daha anladı.

Zerya, ertesi gün kameradaki çekimleri tekrar izlerken ilk fotoğraf karesinde esrarengiz eniştenin de olduğunu gördü. Hiç kimseye bir şey belli etmeden minibüse atlayarak fotoğrafçıya gitti.

Zerya: “Hocam bu makinedeki fotoğrafları, fotoğraftaki kişi sayısına göre çıktıya dökebilir misiniz?”

Fotoğrafçı: Tabii ki hanımefendi. Bir saate hazır olur.

Zerya: Ama özellikle bu karenin çıktısını büyük çıkartın ve çerçeveli olsun. Arkadaşıma sürpriz yapacağım.

Fotoğrafçı: Siz nasıl isterseniz.

Yaklaşık bir saat sonra tüm fotoğraf karelerini alarak yurda geri döndü. Çerçeveli resmi bilerek sakladı. Arkadaşlarına seslenerek,

 “Kızlar resimleri çıktıya döktüm gelin bakın,” dedi.

Ezel Havin başta olmak üzere tüm kızlar (Oya, Tuba, İrem, Zerya ve Melek) fotoğraf karelerini bir bir incelediler. Bir resim eksikti. O da ilk çekilen kareydi.

Ezel Havin: “Hepinizin kıyı şeridi, kilise ve badem çiçeklerini arkaya aldığımız fotoğraf karesi varken benimkisi yok. Üstelik ilk ben bu alanda foto çektirmiştim.”

Zerya gülerek, “Merak etme şaşkın âşık. Özellikle o kareyi sana özel çerçevelettim. Sana sürpriz yapayım dedim.”  Fotoğrafı arkasından çıkarıp “buyur,” dedi. Bütün kızlar fotoğraf karesinin sol tarafında arkada kalan esrarengiz enişteyi görünce hem sevinmişler hem de gülüp eğlenmişlerdi. Ezel Havin, fotoğraf karesinde bir kez daha aynı kişiyi görünce tuhaflaşmıştı. Yüzünde belirginleşen duyguyu gizlemek için başını hafifçe eğdi, fotoğrafı diğerlerinin arasına bırakıp “Çok güzel çıkmışız” diyerek konuyu değiştirdi.

O gece, kimseye belli etmeden saatlerce o fotoğraf karesine baktı. Zihninde tek bir soru yankılanıyordu: Bir anlık bakış ve tesadüfi bir fotoğraf karesi, gerçekten ne kadar derin olabilir ki? Bu kişiyi karşıma çıkaran ve içimde bu duyguları tetikleyen şey neydi? Bir sır mı, yoksa sadece basit bir tesadüf müydü? O an bir başlangıç mıydı, yoksa zihnin bedene oynadığı basit bir oyun mu? Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyordu.

Ruhunu görünmez bir bağla esrarengiz bir hayalete teslim etmişti. Onu zihninin içinden söküp atmak, varlığını silmek istiyordu; ama her çabası boşa çıkıyordu. Dışarıya her çıktığında, şehrin uğultusu içinde gözleri bilinçsizce o tanıdık yüzü arıyor, her seferinde kalbi boşluğa düşen bir kuş gibi çırpınıyordu. Kimdi o? İsmini öğrenip sanal dünyanın derinliklerinde izini sürmeyi ne kadar da arzulasa da, elinde ne bir ortak arkadaş, ne de bir ipucu vardı. Ne onu tanıyabilmenin rahatlığına erebiliyor, ne de unutabilmenin acımasız lütfuna erişebiliyordu. Zaman aktıkça her şey değişiyordu. Ama içindeki esrarengiz filiz hep aynı kalıyordu. Ne kısalıyor, ne uzuyordu.

Takvimler bir kez daha aynı festivalin tarihini gösterdiğinde, bu sefer adaya gidiş için ilk ısrar eden Ezel Havin olmuştu. Bir yıldır içinde beslediği o tarifsiz bekleyiş, artık bir kararlılığa dönüşmek zorundaydı: Ya filizleri büyütecekti ya da filizleri kökleriyle beraber yok edecekti.

Her zamanki arkadaşlarıyla (Oya, Tuba, İrem, Zerya ve Melek) beraber adayı ziyaret edip Badem Çiçeği festivaline katıldılar. Bu seferde adanın her köşesini tekrar tekrar gezdi. Gözlerinde kimseye belli etmediği bir arayış vardı. Neredeyse her taşın üstüne, her ağacın altına dikkatlice baktı. Sahildeki her yüzü dikkatle süzdü, her sesin içinden o tanıdık sesi duymaya çalıştı. Gün batımına kadar, son vapurun kalkış saatine kadar adada umut kırıntısıyla bekledi. Zira onu bu senede adaya çeken ne sesi duyabildi ne de esrarengiz yüzü görebildi. O efsanevi aşkın (Ah Tamara ile çobanın) duygularını yüreğinde hissetmemeye başlamıştı. Büyü bozulmuş gibiydi. Yüreği bu sefer daha derin bir kabullenişe yer açıyordu. Artık bunun, gençliğin ve yalnızlığın ona oynadığı bir oyun olduğunu düşündü. Ancak bu düşünceyi de tam olarak kabullenemedi. En sonunda, içindeki bu hissin umutsuzluk değil, sadece beklentisiz bir kabullenme olduğuna inandı. Bir zamanlar göğsünde atan o deli poyraz, şimdi usulca esen bir melteme dönüşmüştü. Ezel Havin, o adadan ayrılırken, geride sadece bir bekleyişi değil, aynı zamanda büyüyen bir benliği de bırakmıştı.

Her festival dönüşünde kalbinde büyüyen bir yara ile terk ettiği o adaya son kez bakarken iç çekti: “Sen ey adsız sevdam, bu ada gibi artık sadece bir anı olarak kalmalısın, bütün benliğimden çıkıp gitmelisin. Tövbe olsun ki, bir daha toprağına da ayak basmayacağım. Sen, ey adanın gizemli kişisi, artık istesem de istemesen de seni unutacağım” dedi.

 “Bir an gözüküp sonra kaybolan bir anın peşine düşmek; yol almak mıdır, yoksa labirentte kaybolmak mı? Kim bilir, belki de yürekte ansızın filizlenen duygular, zamanın sonsuz ve esrarengiz düğümünde tekrar farklı bir noktada buluşmak içindir.”

Servet, Ziraat Fakültesi’nden mezundu. Hayalleri filizlenmeye hazırdı. Toprağın bereketi gibi, umutla beklediği o iş bir türlü gelmiyordu. Diploması elinde, yüreğinde bir boşlukla uzun süre işsizliğin soğuk nefesini hissetti. İş için aylarca, mevsimler boyu bekledi; her çalınan kapı yüzüne kapandı, her umut soldu. Buna bir kez görüp bir daha görmenin nasip olmadığı Ezel Havin de eklenmişti. Zaman, umarsızca akıp giderken, bundan sonra ne Ezel’i görebiliyordu ne de emeğinin karşılığı olan mesleğini yapabiliyordu.  Uzun ve çaresiz bir zaman diliminden sonra mecburen askere gitme kararı almıştı.

Kışlanın demir kapısından içeri ilk adımını attığında, içini derin bir sessizlik kaplamıştı. Ne şehir vardı orada, ne de alıştığı hayatın kalabalığı. Zaman, sanki bu yerde başka türlü akıyordu; günler ağır, geceler uzun, sabahlar tedirgindi. Dağların gölgesine sığınmış bu küçük garnizon, insanın içine işleyen bir yalnızlık kokuyordu. Servet, ilk haftalarda bu sessizliği bastırmak için her gece gökyüzüne bakıyordu. Zihninde hep aynı sahne dönüp duruyordu: Akdamar’ın kıyısında, badem çiçeklerinin arasında kaybolan o bakışma. “Askerlik insana sabrı öğretir,” derlerdi. Servet’e ise sadece sabrı değil, sessizliğin ağırlığını da öğretmişti. Her sabah içtima alanında yüzlerce ses birbirine karışırken, onun zihninde hâlâ tek bir yankı dolaşıyordu: Ezel ve bakışı. Komutanlarından aldığı emirleri itaatle yerine getiriyor, ama her “hazır ol” komutunda kalbinin bir yerinde bir şey eksiliyordu. Geceleri, nöbet kulübesinde yalnız kaldığında, cebinden küçük bir not defteri çıkarır ve kimseye gösteremediği özlemini kâğıda dökerdi: Bir defasında;

“Burada herkes birini özlüyor. Kimi sevdiğine mektup yazıyor, kimi bir telefonla sesiyle özlemini gideriyor. Herkesin bir yolu, bir adresi var. Ama ben… adını bile bilmediğim birini nasıl arayabilirim? Yüzünü bir kez görüp unutamadığım birine nasıl seslenebilirim? İçimde büyüyen bu garip ve sessiz özlemi kimle paylaşabilirim? Söyle bana ey gökyüzü, sen söyle bana ey en parlak yıldız. Eğer sizde bilmiyorsanız o zaman aydınlatın artık yolumu” diye yazdı ve derin bir iç çekti. Sonra sessizce tüfeğini omzuna aldı, sanki hiçbir şey olmamış gibi nöbetine devam etti.

Aylar geçti. Soğuk mevsimlerin yerini baharın yumuşak nefesi, sonra yazın tozlu sıcaklığı aldı. Servet, üniformanın içinde artık sadece bir asker değil, olgunlaşan bir adam olmuştu. Emeğin, sabrın, dayanıklılığın ne demek olduğunu öğrenmişti. Ama içinde hâlâ susturamadığı bir bekleyiş kalmıştı; kimsenin göremediği, sadece kendisinin bildiği o derin yara hala aynı yerde duruyordu. Ama bu yara huzurlu bir kabullenişe dönüşmüştü. İçindeki acı, sanki dizginlenmişti.

Terhis günü geldiğinde, bavulunu omzuna alıp kışlanın kapısından çıkarken bir an durdu. Geriye baktı. Arkada bıraktığı sadece askerlik değildi, başka bir zamanı da uğurlar gibiydi. “Değiştim,” diye içinden geçirdi.

 Otobüse binip Van’a geldiğinde Van’da değişmişti. Şehrin sokakları, havası, toprağı ona tanıdık gelse de, yine de yabancı gibiydi. Bavuluyla bir müddet sokakta yürüdü, yorulunca da bir bankta oturup dinlendi. Dinlenirken gözleri Van gölünün essiz maviliğine takıldı. Biranda yüreğinde uzun zamandır sessiz duran duygular yeniden kıpırdanmaya başladı. Ezel’i son gördüğü o günden bu yana neredeyse üç yıl geçmişti. Yine de tek bir düşünce, bütün varlığını sardı: Akdamar Adası ve Ezel Havin. Bu seneki festivale katılmalıydı. Belki de kader bu kez yüzüne gülebilecekti.

Sonraki günlerde, kendini şehrin sokaklarında dolaşırken buldu; her köşe başında, her kalabalığın arasında Ezel’i aradı. Bir umutla her sokağa, her kafeye, her lokantaya her markete baktı; ama hiç kimse ona benzemiyordu. Günler geçtikçe yine de o umut büyüdü. Festival için belirlenen gün geldi çattı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi hissediyordu. Heyecanla en önde vapura bindi. Gözlerinde sadece Ezel’in hayali vardı. Vapur Akdamar Adası’nın iskelesine yanaştı. Servet, adaya indi ama bu kez adanın o büyüleyici güzelliğini gezmek aklına bile gelmiyordu. Gözleri, tek bir noktaya odaklanmıştı: Vapurun ziyaretçileri indirip bindirdiği yere. Çünkü biliyordu ki, o adadan Ezel’e ulaşmanın tek yolu buydu; Ya Ezel buraya gelip adaya gezecekti ya da buraya gelip adadan uzaklaşacaktı. Üç yıl önce uzaklaşıp kaybolduğu gibi. Kısacası Servet’in bütün umudu o vapur iskelesindeydi.

Saatler akıp gitti, vapur adaya defalarca yanaşıp uzaklaştı. Her seferinde inenlere umutla baktı, binenleri hüzünle izledi. Ezel’i bir türlü görmedi. Son yolcular da adadan ayrılıp Van’a doğru giderken, Servet hâlâ iskelede, taş kesilmiş bir heykel gibi duruyordu. Artık ne bir umut kırıntısı vardı ne de bekleyişin o tatlı heyecanı. Sadece göğsünde tarifsiz bir ağırlık, ruhunda kapanmaz bir yara. Ezel gelmemişti. Ne gezmeye, ne de uzaklaşmaya… Sadece o sessiz, hayali bir yoklukla orada duruyordu. Ve Servet, adanın kıyısında, kalbindeki Ezel’i bir daha hiç görmeyeceğini acı bir gerçeklikle anladı. Bir zamanlar umutla çarpan kalbi şimdi ağır bir taş gibi göğsüne oturmuştu.

Servet, adadan ayrılmak için son vapura bindi ve Van’a doğru yola çıktı. Akdamar’dan dönüş yolu, Servet için bir kâbusa dönüştü. Zihni hâlâ Ezel’in hayaliyle meşguldü; adada onu görememenin verdiği o derin sızı, direksiyon başındaki tüm dikkatini alıp götürmüştü. Gözlerinin önünden Ezel’in yüzü bir an olsun ayrılmıyor, kalbindeki boşluk adadan uzaklaştıkça biraz daha büyüyordu. İşte tam da bu dalgınlık anında, araç yoldan çıktı. Araç, metalin burkulma sesiyle birlikte şarampole yuvarlandığında, camların kırılma sesiyle birlikte her şey karardı. Gözlerini açtığında, başında tarifsiz bir sızı vardı. Yoldan geçen diğer sürücüler kazayı görmüş 112’yi aramışlardı. Kısa bir sürede ambulans ile hastaneye ulaştırıldı. Her yeri yara bere içerisindeydi. Şuuru bulanıktı. Tek hissettiği şey başında müthiş acıydı. Bir de üzerine eğilen bir çift el. Yüzündeki kanları nazikçe siliyordu. Kanları silen kişi Zerya’ydı, Ezel’in en yakın arkadaşı. Kanlı yüzünü sildikçe Servetin yüzü belirginleşiyordu. Yüzü belirginleştikçe Zerya’nın yüzünde şaşkınlık oluşuyordu.

Zerya, şaşkınlıkla kendi kendine fısıldadı: “Bu o çocuk olmalı, Ezel’i aramam lazım!” Bir süre sonra, acil servisin kapısından koşar adımlarla ve telaşlı bir halde Ezel Havin belirdi. Sedyede kanlar içindeki Servet’i gördüğünde yüzü bembeyaz oldu, gözleri dehşetle büyüdü. O sıra doktorlar onu tomografiye götürmek için hazırlanıyorlardı. Ezel bir an bile tereddüt etmeden eğildi, Servet’in sedyeden sarkan soğuk ve kanlı elini sımsıkı tuttu. Servet, başının zonklayan ağrısına rağmen, elini tutan o narin ellere baktı. Başını zorlanarak kaldırıp elini tutan kişiye bakmaya çalıştı. Bulanıklaşan görüşü netleşirken, karşısında duran Ezel’in gözleriyle karşılaştı. Yıllardır hayalini kurduğu o gözler, şimdi yaşlarla doluydu, acı ve şefkatle bakıyordu. O an, Akdamar’da yaşayamadığı kavuşma, en acı tesadüflerle hastane koridorunda oluyordu. Kader, en umulmadık anda, en keskin okla, onları yeniden karşılaştırmıştı. İkisinin yüreğinde sanki zamanın perdesi aralanmış, bir rüya gerçeğe dönüşmüş gibiydi. Acil servisteki telaşlı kalabalık erimişti, sesler susmuş, dünya bir anlığına sadece ikisine ait bir sahneye dönüşmüştü.

Servet’in ince ve uzun radyoloji koridorundaki sedye üzerinde transferinde gözler birbirinden hiç ayrılmadı. İkisi için sanki dünya nefesini tutmuştu. Üç koca yılın, her biri hasretle yoğrulmuş, sessizlikle demlenmiş tüm yükü, o bakışta tuzla buz olmuştu. Ne Servet tek bir hece edebildi ne de Ezel Havin. Sadece bakıştılar; çünkü ruhları, gözler aracılığıyla birbirine kavuşmuştu. Ezel Havin’in dudaklarında, şaşkınlıkla harmanlanmış, belli belirsiz, tıpkı Van Gölü’nün nazlı dalgaları gibi bir gülümseme belirdi. Gözlerindeyse, saklamaya çalıştığı ama imkânsız olan derin bir özlem, birikmiş bir hasret parladı.

Hz. Yusuf’un kuyuya atılması nasıl onun yolunu aydınlattıysa, Servet’in yaşadığı o talihsiz kaza da onu Ezel Havin’e kavuşturmuştu. Felaketlerin kimi zaman en güzel lütuf için bir aracı olduğunu gösteren, kaderin ince bir dokunuşuydu. Servet’in bedenini sarsan, ruhunu inciten o acı olay, aslında onu en büyük arzusuna, Ezel Havin’in şefkatli kollarına taşımıştı. “Demek ki kimi zaman, her şeyin bittiğini sandığımız o noktada, aslında her şeyin yeniden başladığını görebiliriz.” Onlar, sabır, tevekkül, çaba ve teslimiyet sergileyerek üstüne düşen görevi yapmışlardı; şimdi sıra şükürdeydi. Servet’in ruhunda derin bir minnet filizlendi. Acının ve zorluğun gölgesinde yeşeren bu şükran duygusu, onu sarıp sarmaladı. Bu sadece hayatta kalmış olmanın değil, aynı zamanda en büyük felaketin onu en saf aşka ulaştırmış olmasının şükrüydü. Ezel Havin de ise tanıdık bir özlemin ve belirsizliğin ağırlığı yerini, şaşkınlık ve tarifsiz bir ferahlığa bırakmıştı. Yüreğindeki onca bekleyiş, her anı acıyla geçen o uzun çaresizlik, şimdi bu kavuşma anı için misliyle değmişti. Servet’i o halde görmek yüreğini dağlasa da, onun hayatta olması, bu mucizevi buluşma, tüm geçmiş acıları silip süpürmüştü.

Birbirlerinin isimlerini radyoloji kâğıtlarından ve diğer doktorların Ezel Havin’le konuşmalarından öğrenmişlerdi. Tomografi sonuçlarının ve acil servis konsültasyonlarının temiz çıkmasıyla birlikte, derin bir nefes almışlardı. Servet, müşahede odasına alınmış ilk defa Ezel Havin ile yalnız kalmıştı. Kaza haberini duyan annesi ve babası hastaneye gelip odaya girdiklerinde, Servet’in başucunda duran beyaz önlüklü genç kızı görünce içlerinde bir merak uyanmıştı.

Merakla ve hafif bir şaşkınlıkla sordular: “Arkadaşı mısın?”

Ezel’in dudaklarından, yanaklarına yayılan mahcup bir tebessüm eşliğinde o tek kelimelik ‘Evet’ sözü dökülmüştü. Ardından yüzünde beliren o masum utançla odadan usulca sıyrılıp çıkmıştı. Oysa resmiyette hiç arkadaşlık yapmamışlardı. Ama yürekleri, yıllarca paylaşım yapmış gibi bir hisle kaplıydı.

Ertesi gün, Servet’in vücudundaki kontüzyonlar ve minör abrazyonlar dışında ciddi bir sorun olmadığı netleşince, doktorların onayıyla hastaneden taburcu edildi. Birkaç gün sonra içten bir şükran ifadesi için Servet anne babasıyla beraber özenle seçmiş oldukları taze çiçeklerden oluşan bir demetle Ezel’i hastanede ziyaret ettiler. Arkadaşlarıyla beraber akşam yemeğine de evlerine davet ettiler.  Bu sıcak akşam yemeği daveti, beklenmedik yakınlaşmanın ilk, resmi adımı olmuştu.

O akşam, masa etrafında bir araya geldiklerinde, samimiyet ve sevgi evi doldurdu. Öyle bir kaynaştılar, öyle içten bir uyum yakaladılar ki, sanki yıllardır süren, kopmaz bağlarla örülü samimi bir dostlukları varmış gibiydiler. Kaza ile kaderin etkisiyle onları bir araya getiren görünmez ip, çoktan sıkı düğümlerle örülmeye başlamıştı bile. Ezel, o an, hayatında ilk kez tam anlamıyla bir bütünlük sağlayan bir aile yapısına kavuştuğunu hissetti. Bu aile yapısında, kan bağının ötesinde, kelimelere sığmayan, ruhları birbirine dokunduran, tarifsiz bir samimiyet vardı.

O günden sonra Ezel Havin, sanki evin bir kızı olmuştu. Günler geçtikçe aralarındaki görünmez bağı daha da güçlendi. Hastanenin bekleme salonlarında, hastane kafeteryasının gürültüsünde birbirlerini görmeye devam ettiler. Birbirlerinin sesini duymak, kokusunu almak bile yetiyordu. Hiçbir zaman “Seni seviyorum” demediler. İtiraf etmeye gerek yoktu çünkü aşk, en basit davranışlarda bile kendini gösteriyordu. Onların aşkı, kelimelerin ötesinde bir dildi. Birbirlerine dokunmalarına gerek yoktu, bakışları her şeyi anlatıyordu. Birbirlerinin hayallerini, korkularını, en derin sırlarını biliyorlardı, ama bunları asla dile getirmediler. Kimseyle paylaşmadılar.

Ezel, Servet’le sadece aşkı değil, aile olmayı da öğreniyordu. İlişkileri, bir bahar çiçeği kadar narin ama Van’ın Memedik rüzgârları kadar güçlüydü. Ancak tıp fakültesi, onlara bu masalı sınayacak en çetin sınavı sunuyordu. Uzayan dersler, bitmeyen nöbetler, uykusuz geceler… Ezel’in hayatı hastanenin duvarları arasına sıkışırken, Servet’le görüşmeleri seyrekleşmiş, uzun ve keyifli anlar imkânsız hale gelmişti. Bazen Servet, Ezel’in yorgunluktan bitap düşmüş, morarmış gözlerinin ardındaki o tanıdık parıltıyı arar, bulamazdı. Telefon görüşmeleri bile kısa ve kesikti; “uykum var”, “ders çalışmam lazım”, “yine bir hasta kaybettik” gibi cümleler, aralarındaki mesafeyi artırır gibiydi. Yanlış anlaşılmalar da kaçınılmazdı. Ezel’in gecikmeleri, bazen iptal olan buluşmalar, Servet’in içinde “önemsenmiyor muyum?” sorusunu uyandırırdı. Bir keresinde, Ezel kritik bir nöbetten çıktığında söz verdikleri konsere gidememiş, Servet’in hayal kırıklığı sesine yansımıştı. Ezel, o an yorgunluğunun verdiği ağırlıkla patlamış, “Ben burada can çekişen insanlar için uğraşırken senin düşündüğün bu mu?”  Bu sözler sonucunda ortaya çıkan sessizlik, ikisi arasında acı bir duvar örmüştü. Ama Servet, Ezel’in hayatının ne kadar zorlu bir dönemeçten geçtiğini anlamaya çalışan, sabırlı bir ruhtu. O geceden sonra, Ezel’i hastane çıkışında, elinde bir termos sıcak çayla ve en sevdiği abur cuburdan oluşan bir poşetle bekledi. O an, aralarında sözlerden daha güçlü bir şey geçti. Servet, “Belki ben senin ne yaşadığını tam olarak bilemem ama bu yolda yanındayım. Yeter ki sen iyi ol.” Bu sözler, Ezel’in yüreğine su serpmişti.

İlişkileri, bu zorluklar içinde olgunlaştı. Servet, Ezel’e sadece bir sevgili değil, aynı zamanda güvenli bir liman olmayı öğrendi. Ezel ders çalışırken sessizce yanında kitap okur, nöbet çıkışlarında onu yurda bırakır, bazen de sadece yorgunluktan sızan Ezel’in elini tutarak uykuya dalmasını beklerdi. Ezel ise, bu zorlu mesleğin insanı ne kadar yorduğunu, hayatın kıymetini nasıl öğrettiğini Servet’e anlatmaya çalışırdı.

Tıp fakültesi, onları ayırmak yerine, bilakis daha da birbirine bağlamıştı. Aşkları, sadece romantik anlardan değil, aynı zamanda fedakârlıklardan, anlayıştan ve zor zamanlarda birbirlerine tutunmaktan beslenen, daha derin, daha gerçek bir sevgiye dönüşmüştü. Beyaz önlüğün gölgesinde daha da büyümeye çalışan bu aşk, sadece iki kalbin değil, iki hayatın da en çetin sınavından geçerek güçleniyordu.

7. KESİT

Beyaz Önlüğün İzleri

Ezel Havin’in arkadaş çevresi, Servet’i çoktan “enişte” olarak benimsemişti. Bu samimi yakıştırma, hiç dile getirilmeyen bir geleceğin, sessizce verilmiş bir sözün işaretiydi.

Servet, Ezel’in nöbet tuttuğu akşamların çoğunda onunla birlikte hastanede kalıyor, zaman zaman gecenin geç saatlerine dek onu yalnız bırakmıyordu. Annesinin özenle hazırladığı ev yemeklerini, yalnızca Ezel’e değil, onun arkadaşlarına da getiriyordu. O tabaklar her gelişinde, Ezel’in yüreğine çocukluğun güvenini, bir evin sıcaklığını ve özlemini duyduğu anne kokusunu taşıyordu. Arkadaşları da sık sık şakayla karışık, “Sayende şu tatsız tuzsuz hastane yemeklerinden kurtulduk,” diyorlardı.

Havin, babasına Servet’ten ve ailesinden bahsettiğinde, babasının ilk tepkisi olumluydu. “Anlattıklarına göre iyi bir aileye benziyorlar,” diyerek kızının mutluluğunu desteklediğini gösterdi. Ancak Havin, babasının içinde büyüyen asıl endişeyi fark edememişti. Deniz Bey’in kalbinde yatan korku; kızının bilmediği, tanımadığı bir sevdaya düşmesi ve bunun ona mutsuzluk getirme ihtimaliydi. O, Havin’in kalbinin, daha önce hiç tatmadığı bir aşkla dolu bir kuyuya düşmesinden ve bu aşkın onu yutmasından korkuyordu. Bu korku, bir baba olarak kızının hayatındaki yeni bir döneme temkinli yaklaşmasının bir göstergesiydi.     

Servet, Havin’le her buluşmasında işsiz olduğunu ve bir türlü atanamadığını söylüyordu. Ancak Havin için bu durum hiç önemli değildi; onun dünyasında sevgiye maaş biçilmiyordu, gelecek planları bir maaş bordrosuyla çizilmiyordu. Servet ise kendi içinde bir savaş veriyordu. Havin’in yakında okulunu bitirip atanacak olması, onda derin bir yetersizlik duygusu yaratıyordu. Bu güçlü kadının yanında dimdik duramadığını hissediyor ve onun gölgesinde silikleşmekten korkuyordu.

Yine de her şeyin ötesinde aralarında sessizce büyüyen bir düşünce vardı: bir aile olmak. Hiç dile getirilmeyen ama her davranışta hissedilen bir niyet… Belki bir sabah kahvaltısında aynı sofrada bulunmak, belki bir gün aynı soyadını taşımak, belki çoluk çocuğa karışmak… Onlar, sessizlik içinde kurdukları bir hayalin içinde yaşıyorlardı.

Ezel Havin, Kadın Doğum servisinde nöbetinin usul usul akan zamanında, kendini derin düşüncelerin kollarına bırakmış, hayallerle örülü bir dünyaya dalmıştı. Tam da bu içsel yolculuğunda, ruhunun sessizliğini yırtan ani bir gürültüyle irkildi. Çünkü bu nöbet, yalnızca yorgunluğa alışkın bedenini sınamıyor; aynı zamanda her yeni canın dünyaya gelişine tanıklık ederken ruhunu derinden etkiliyor, kalbini her defasında yeniden sınayan bir başka meydan okumaya dönüşüyordu. Her solukta, bir başlangıcın hem mucizevi hem de yorucu ağırlığına maruz kalıyordu. Bir doğum hastası köyden helikopterle apar topar getirilmişti. Üçüzlere gebe bedeni acının kıskacında kıvranan bir kadındı. Gözleri acıyla kısılmış, dudakları hayatın tüm rengini yitirmişçesine solgun, sesi ise fısıltıdan ibaretti. Kan kaybı şiddetliydi, tansiyonu hızla düşüyordu; her saniye, ölümle yaşam arasındaki ince çizgide bir koşuydu. Koridorda yankılanan her ayak sesleri, her hışırtı, ebelerin telaşlı solukları, anestezi ekibinin dingin çabası, asistanların çaresiz bekleyişi… Sanki tüm kadın doğum servisi, tek bir bedenin ritminde atıyordu. Ezel, o kaosun, o yaşam mücadelesinin tam orta yerinde, yılların birikimi olan eğitimini, içindeki sarsılmaz cesareti ve iliklerine işleyen korkuyu aynı anda taşıyordu.

Zorlu ve nefes kesici bir müdahalenin sonunda, iki bebek hayata gözlerini açtı. Minik bedenler sıcacık bir umutla kucağa alındı. Lakin üçüncü bebek… Sessizdi. Küçücük bedeni, dokunulur dokunulmaz hayatın kucağından usulca çekilmiş gibiydi. Kimse tek bir kelime edemedi. O an, ölümün boğucu sessizliği ile doğumun yırtıcı çığlığı, iç içe geçmiş, birbirine karışmıştı. Kanaması bir türlü durdurulamayan kadını hayatta tutmak için yeniden bir seferberlik başladı. Zaman zaman umut ışığı söndü, eller titredi, dudaklar arasından sessiz dualar mırıldandı. Ve nihayet, şafak sökmeden kanama kontrol altına alındı. Bir yaşam, ölümün eşiğinden geri döndürülmüştü.

Ezel Havin ve meslektaşları, gece yarısı yorgunluktan bitap düşmüş halde dinlenmek için odalarına çekildiler. Çekyatlarına oturduklarında, gözleri hemen dikkat çekici, sıra dışı bir ayrıntıya takıldı: önlerindeki masada bir poşet içerisinde bir sürü uşkun. Kiminin deyişine göre yayla muzu ya da revas. Sanki az önce dağın doruklarından toplanmış gibiydi. Üzerinde hâlâ püskülleri taptazeydi. Kimse oraya kimin koyduğunu bilmiyordu. Ezel’in içinde tarifsiz bir his kıpırdandı; “Servet olmalı,” diye düşündü. Telefonunu alarak Servet’i aradı.

“Canım bir doğum vakası gelmişti, ona müdahale ediyorduk,  sen ne yapıyorsun, neredesin?”

Servet: Evet gördüm sizi. Yorgunluğunuzu alsın diye size uşkun getirmiştim. Müdahale odasındaki hastayla mücadele ettiğini görünce uşkunları masaya bırakıp çıktım.

Ezel Havin: Uşkunları gördük, çok sevindim. Müsaitim şimdi, uzaklaşmadıysan gelsene.

Servet: Tamam canım geliyorum.

Servet birkaç dakika sonra kapıdan içeri girdi. Üzerinde her zamanki gibi sade montu, gözlerinde ise bildik o derin ifade vardı. Odadaki diğer doktorlarla tokalaştıktan sonra Ezel Havin’in yanına geçip oturdu.

Ezel Havin: Canım, uşkun için zahmet etmeseydin.

Servet: Ne zahmeti canım. Arkadaşlarınızla beraber yersiniz diye düşündüm.

Odadakilerin birçoğu daha önce hiç uşkun yememişlerdi. Doktorlardan birkaçı uşkunu ortadan kırıp küçük bir parçasını alarak tadına baktılar. Ekşi ve yabani bir lezzet barındırdığını söylediler. 

Servet: Uşkunun uç kısmından sap kısmına doğru muz soyar gibi soyun. Sonrada üzerine biraz tuz serpin.Uşkun bu şekilde yendiği zaman daha güzel oluyor.

Bu yeni alışılmadık ekşi, tuzlu ve yabani tadı, birçoğu sevmişti. Bir taraftan soyup, tuzlayıp dişlerken bir taraftan da sohbet ediyorlardı. Ezel ise bir süre sustu. Masada kalan son uşkunu eline aldı, parmaklarıyla kabuğunu soyarken mırıldandı:

“Uşkun ekşi, ama kökü sadık. Doğan üç gölgeyi unutma: İlki umut, ikincisi korku, üçüncüsü sessizlik.”  Uşkun, doğuda çıkan, dağlarda yetişen bir bitkidir. Ekşi tadı hayatın acı yönünü temsil ederken, “kökü sadık” ifadesi, her şeye rağmen sevgiye, geçmişe, ait olunan yere bağlı kalmayı sembolize ediyor. Tıpkı Ezel Havin gibi… Acıyla yoğrulmuş ama köklerine sadık bir karakter. “Doğan üç gölgeyi unutma”: Bu, doğumda dünyaya gelen üç bebekten esinleniyor. Ancak burada bebekler “gölge” olarak betimlenmiş çünkü biri hayat bulamıyor. Bu üç gölge aynı zamanda insan hayatında doğan üç soyut kavramı da temsil ediyor.  İlki: Umut. Hayata gözlerini açan ilk bebek gibi. Hayatın yeni başlangıçlara gebe olduğunu anlatıyor. İkincisi: Korku Annenin kanaması, ölümle burun buruna gelişi… Korkunun doğumu. Ezel’in içindeki derin korkuların sembolü. Üçüncüsü: Sessizlik: Hayata tutunamayan üçüncü bebek. Hiç ağlamadı. Sessizlik burada ölüm, kayıp ve aynı zamanda geçmişin üzerini örten kalın örtüyü simgeliyor)

Kimse bu sözün ne anlama geldiğini tam olarak anlayamadı ama Ezel Havin’in gözleri, çok uzak bir yere bakıyordu… Sonra, sesi usulca yükseldi:

“Bugün doğumu yaptırdığımız kadın… Kanaması korkunçtu. Üç bebeğe gebeydi. Biri, dünyaya gelmeden sessizliğe büründü. Annesi de az kalsın hayatı terk ediyordu. Onu yaşatmak için öyle çok uğraştık ki… Avuçlarımdan kayıp giden o minik bedenin sıcacık ağırlığı hâlâ tenimde sanki…”

Servet, başını hafifçe eğdi. Hiçbir şey söylemeden sadece dinliyordu. Ezel, belki de ilk kez bu kadar savunmasız, çok derin ve eski bir yarayı açığa vurdu:

“Benim annem de… Ben dünyaya gelirken kanamadan ölmüş. Ne zaman bir doğum yaptırsam, içimde buz gibi bir ürperti uyanıyor. Zaten doktor olmamın asıl sebebi de bu. Belki… başka çocuklar, benim gibi annesiz kalmasın diye.

 “Bir terazinin iki kefesi gibi… Bir yanda annesiz büyümüş masum bir yürek, öte yanda ise ciğerparesinden koparılmış bir anne. Hangi acı daha derin, hangisinin yarası daha büyük, bilemedim”.

Odadaki hava birden değişti. Uşkunun ekşiliği dillerinde, Ezel’in sözlerinin ağırlığı ise kalplerindeydi. Sessizlik, Servet ile Ezel arasında yabancı bir örtü olmaktan çıkmış, aksine onları birbirine bağlayan ortak bir dil olmuştu. Ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Belki de o an hiçbir şey söylemek gerekmezdi.

Ekşi bir dağ bitkisini çiğnerken, birlikte başka bir hayatın, başka bir acının, sessizce tadına varıyorlardı. İçlerinde kıpırdayan o hissin ne olduğunu hâlâ adlandıramamışlardı ama o gece, o odanın loş ışığında, aralarında görünmez ama sağlam bir bağ daha kurulmuştu.

Tıp fakültesi ve hastane, Ezel Havin için sadece yeni bilgilerin edinildiği bir alan değil; umut ile umutsuzluğun kıyasıya dans ettiği bir sahneydi. İyileşen bir hastanın minnet dolu tebessümü ona gökyüzüne değeceğini hissettirir, ruhunu tarifsiz bir sevinçle doldururdu. Bir bebeğin ilk çığlığı, annesinin gözlerindeki o parıltı… İşte o anlar, Ezel’i bu zorlu yolda tutan görünmez bağlardı. Her sağlıklı doğum, ona hayatın mucizesini yeniden fısıldar, içindeki idealist doktoru büyütürdü.

Fakat madalyonun diğer yüzü acımasızdı. Bazen tüm çabalara rağmen genç bir bedenin hayatla mücadelesine yenildiğine tanık olurdu. Küçük bir kalbin duruşu, yaşlı bir gözün son kapanışı… O an hastane duvarları üstüne gelir, nefesi kesilirdi. Çaresizlik anları, genç bir doktor adayının ruhuna hançer gibi saplanırdı. Kendini yetersiz hisseder, tüm bildiklerinin anlamsızlaştığı bir boşluğa düşerdi. Kaybedilen her hayat, zihnine bir çizik çizer, uykularını böler, omuzlarına ağır bir yük bindirirdi.

Bu, Ezel Havin’in tıp yolculuğuydu; umutla umutsuzluk arasında salınan, her gün yeniden doğan ve yeniden yaralanan bir kalp… Çünkü o biliyordu ki bir doktorun en büyük bilgeliği, sadece hastalığı iyileştirmek değil; aynı zamanda insan olmanın getirdiği acıya tanıklık etmek ve bu tanıklıkla çözümler yaratabilmekti.

 Çetin Hocasının dediği gibi,

“İyi bir doktor olmak için sadece bilgili olmak yetmez, aynı zamanda merhametli ve vicdanlı olmak da gerekir. Önce hastanızın gözlerine bakın, sonra hastalığına bakın.”

Ezel Havin, tıp fakültesinde sadece tıbbi terimler ve hastalıklarla değil, insan ruhunun en çıplak halleriyle de tanışıyordu. Hastanenin koridorları, onun için bir derslikten ibaret değildi; aynı zamanda endişe, umut, öfke ve minnettarlığın iç içe geçtiği devasa bir laboratuvardı. Ve bu laboratuvarın en karmaşık denekleri, hastalardan çok, onların yakınlarıydı. Özellikle ilk dersini pediatri stajında, genç bir annenin hıçkırıklarını içine akıtarak titreyen ellerini tuttuğunda öğrendi. Annesi yüksek ateşle yatan minik bir bebeğin başında beklerken, Ezel’e bakışı yalvarır gibiydi. Gözlerinde ne bir sitem ne de bir suçlama; sadece tarifsiz bir korku vardı. O an Ezel, hastalığın sadece bedende değil, ruhlarda da yayılan bir yara olduğunu anladı. Elini kadının omzuna koydu, söyleyecek fazla bir şey bulamasa da, o dokunuşta tüm empati ve çaresizlik aynı anda vardı.

Bazen ise durum çok farklı olurdu. Nöbetlerden birinde, acil servise getirilen yaşlı bir adamın durumu kritikleşince, oğlu hastaneyi ayağa kaldırmıştı. Sesinin tonunda korkuyla harmanlanmış bir öfke, gözlerinde ise “neden kurtaramıyorsunuz” çığlığı vardı. O an, Ezel’in genç zihni öfkeye öfkeyle karşılık vermek istedi. Ancak deneyimli bir asistan doktorun, “Havin, onlar sevdiklerini kaybetme korkusuyla bağırıyorlar. Bağrışmaları bize değil, kaderlerine,” sözüyle donup kaldı. İşte o zaman, öfkenin altında yatan acıyı görmeyi, çaresizliğin bazen insanı nasıl körleştirebildiğini anlamaya başladı.Diğer yanda, mucizevi bir iyileşmenin ardından, taburcu olan bir hastanın kızı, Ezel’in elini sıkarken gözlerinde biriken yaşlarla “Allah razı olsun sizden, Allah razı olsun,” dediğinde, Ezel’in kalbi sıcacık olurdu. O minnettarlık, tüm uykusuz geceleri, tüm yorgunlukları unutturan sihirli bir iksirdi.

Bu etkileşimler, Ezel’in empati yeteneğini ilmek ilmek işledi. Sadece tıbbi bir vaka olarak değil, her hastayı ve yakınını kendi hikâyesi, kendi korkuları ve umutlarıyla bir bütün olarak görmeyi öğrendi. Bazen bir sessizlikte, bazen bir tebessümde, bazen de bir el sıkışmada saklı olan insanlık dersleri, onu sadece iyi bir doktor değil, aynı zamanda daha iyi bir insan olma yolunda ilerletti. Hastanenin koridorları, onun için hayatın en büyük öğretmenlerinden biri haline gelmişti.

Tıp fakültesinin son yılları, Ezel Havin için sadece sınav maratonları değil, aynı zamanda geleceğin kapısını aralayan bir dizi kararsızlık anıydı. Hangi alanda uzmanlaşacaktı? Bu soru, uykusuz gecelerinde zihnini kemiren en büyük sorundu. Dâhiliyenin derinlikleri, cerrahinin keskinliği, çocuk hastalıklarının masumiyeti… Her bir alan, Ezel’e farklı bir kapı aralar, farklı bir cazibe sunardı. Hatta bir ara, acil servisin adrenalin dolu kaosuna kapılıp gitmeyi bile düşünmüştü; hızlı kararlar, anlık kurtarışlar… Bu alanlar da ilgi çekiciydi, yeteneğini sınayacak farklı yollar vadediyordu. Ancak, kalbi her zaman bir yöne daha kuvvetle çekiliyordu: Kadın Doğum. Bu çekimin temelleri, Ezel’in çocukluğuna, o henüz anne karnındayken yaşadığı tarifsiz bir acıya dayanıyordu. Annesinin kendisini dünyaya getirirken, doğumdaki kanamadan vefat etmesi, Ezel’in hayatının dönüm noktası olmuştu. Küçüklüğünden beri zihnine kazınan bu travma, kaderin bir cilvesi gibi onu hep bu alana doğru itmişti. Annesinin yaşadığı o trajik son, Ezel’in içindeki “bir daha asla böyle bir şey yaşanmasın” arzusunu körüklemişti. Her nefeste, bir kadının annelik yolculuğunu güvenle tamamlaması için elinden gelen her şeyi yapmaya ant içmişti.

Kadın doğum stajlarında yaşadıkları da bu bağı pekiştirmişti. Bir annenin ilk sancılarıyla gelen korkusu, ardından bebeğinin ilk çığlığıyla yerini tarifsiz bir sevince bırakışı… Ezel, bu dönüşüme tanık olmaktan tarifsiz bir haz alıyordu. Kimi zaman bir kaybın hüznüne ortak olurken hissettiği o derin keder bile, bir sonraki sağlıklı doğumda yerini yeniden yeşeren bir umuda bırakırdı.

Sonunda, tüm tereddütleri bir kenara bırakarak kararını verdi. Kalbinin sesi, mantığının ötesine geçmişti. Ezel Havin, kadın doğum uzmanı olacaktı. Bu sadece bir meslek seçimi değil, aynı zamanda kendi yaşam felsefesinin, annesinin anısına duyduğu saygının ve yeni hayatların o eşsiz mucizesine tanıklık etme, kadınları hayata bağlama tutkusunun bir yansımasıydı. O, kendi acısından bir şifa kaynağı yaratacaktı.

Yılların uykusuzluğu, sınav stresleri, sayısız nöbet ve bitmek bilmeyen dersler… Tüm bunlar, Ezel Havin’in o gün, mezuniyet töreni kürsüsüne çıkarken yaşadığı tarifsiz duygu karmaşasının öncüsüydü. Beyaz önlüğün şimdi bir cübbeye dönüştüğü o an, Ezel için sadece bir bitiş değil, aynı zamanda hayatının en büyük başlangıcıydı. Annesinin acısıyla şekillenen o idealist çocukluk hayali, nihayet ete kemiğe bürünüyordu. Gözleri, kalabalık içerisinde babasını ve Servet’i aradı; onların gururlu gülümsemeleri, tüm yorgunluğunu silip süpürmüştü.

Hipokrat Yemini okunurken, Ezel’in sesi titriyordu. Her bir kelime, ruhuna işlenmiş kutsal bir vaat gibiydi: “Yaşamımı insanlığın hizmetine adayacağıma, Hastamın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime, İnsan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime, …”  Yemin esnasında annesinin doğumda kaybı, zihninde bir şimşek gibi çaktı. Bu yemin, onun için sadece bir formalite değil, aynı zamanda annesine verilmiş, yıllardır içinde büyüttüğü bir sözdü. Gözlerinden süzülen birkaç damla yaş, geçmişin hüznüyle geleceğin umudunun birleştiği o kutsal anın nişanesiydi.

Bu anlamlı anda, salonda bir fısıltı dolaştı ve gözler kürsüye çevrildi. Beklenmedik bir şekilde, kalabalığın içinden ağır adımlarla sahneye doğru ilerleyen bir isim çıktı: Başarının perde arkasındaki en büyük kahraman, bilgelik timsali, saygıdeğer hocası, Prof. Dr. Çetin Hoca. Elinde, yıllar boyunca ders anlatırken kullandığı; kimi zaman bir düşünceyi vurgularken masaya tıklattığı, kimi zaman öğrencilerin dikkatini toplamak için ritim tuttuğu, artık onunla özdeşleşmiş eski bir kalem vardı. Sessizlik içinde mikrofonun önüne geldi, kalemini hafifçe kürsüye vurdu. Bir zamanlar sınıflarda yankılanan o tanıdık ses, şimdi salonun duvarlarında bir anı gibi çınladı. Ardından Ezel’e döndü, gözlerinde hem bir babanın gururu hem de bir hocanın emeğini görebileceğiniz o derin bakışla:

“Ezel, kızım…” dedi. Sesi, salonun en uzak köşesinde bile yüreğe dokunacak kadar berrak ve anlam yüklüydü.

“Senin azmin, zekân ve insanlığa olan inancın, hepimize örnek oldu. Bu kalem, yıllardır bilim yolunda bana eşlik etti. Şimdi onu, senin gibi aydınlık bir zihne emanet ediyorum. Unutma, bu kalem sadece yazı yazmak için değil, aynı zamanda hayatlara dokunmak, doğru kararlar almak ve bilimin ışığını yaymak içindir.”

Bu sözler karşısında Ezel Havin’in gözleri doldu. Koşarak kalemi aldı. Bu, sadece bir hediye değil, aynı zamanda hocasının ona duyduğu sonsuz güvenin ve gururun en büyük işaretiydi; kalem, ruhunu onurlandıran kutsal bir emanetti.

Kısa bir süre sonra Ezel Havin, Tuşba İlçe Sağlık Müdürlüğü’ne doktor olarak atandı. Onun mesleğine olan aşkı, her zorluğun üstesinden gelmesine yeterdi. Az bir zaman diliminde adı, tüm ilçede saygı ile anılır oldu. Duruşu ve her derde deva olma çabası insanlar arasında gittikçe yayıldı.

Her ne kadar Servet işsiz olsa da, Ezel Havin’in gözünde onun sevgisi, dünyadaki tüm zenginliklere bedeldi. Bu büyük aşkı, sade bir törenle evlilikle taçlandırdılar. Evliliğin ilk günleri, taptaze bir rüzgâr gibi hayatlarına esti. Ancak kısa sürede gerçekler, bir fırtına gibi üzerlerine çöktü. Servet’in 25 yaşında işsiz oluşuna rağmen eşinin doktor olması, Servet’in omuzlarına ağır bir yük bindirmişti. Ezel Havin’in omuzlarına ise kaynana ve kayınpeder baskısı eklenmişti. Onlar, tek çocukları olan Servet’i paylaşamıyorlardı. Gelinin iyi bir mesleğinin olmasına karşın tek çocukları olan Servet’in işsiz olması, evin atmosferini daha da karartıyordu. Kaynana tarafından geline gündelik laf sokmalar, gelinin büyüğe duyduğu saygıdan dolayı sessiz kalmalar ve birbirine değen ama konuşmayan ruhlar… Aile içi huzursuzluklar, o genç aşka gölge düşürmeye başlamıştı. Ezel Havin, beyaz önlüğüyle dışarıda umut dağıtırken, evin içinde kendi önlüğü kararıyordu ve kendi umutları bir bir sönüyordu. Bir taraftan da yüreğinde hep gizli bir korku büyüyordu. Bu korku, “Ah Tamara” hikâyesindeki gibi sonun hüzünle bitmesiydi. Kendini, “Oysa bu aşk adada başlamış olsa bile sonu farklı olacak” diye teselli ediyordu. Bu aşk, Tamara ile çobanın hazin sonuna benzemeyecekti. Çünkü bu aşka itiraz eden kötü bir baba figürü hiç olmamıştı.

Gündüzleri stetoskopuyla hastalarının nabzını tutarken, akşamları bambaşka bir dünyaya adım atıyordu. Masasının üzerinde biriken sayfalarca notun, binlerce sorunun arasında kayboluyordu. O artık sadece bir doktor değil, aynı zamanda geleceğin hayallerini kuran azimli bir öğrenciydi. TUS’a çalışıyordu. Uykusuz gecelerinin ve yorgun geçen günlerinin yegâne tesellisi, kadın doğum uzmanı olma hayaliydi.

Bu zorlu süreçte, koyduğu hedeften asla şaşmadı. En büyük sınavı ise TUS’a girmek için ayrıldığı o son sabahta, Aile Sağlık Merkezi’nin önünde onu dualarla uğurlayan hastalarının gözlerindeki sevgi ve gururdu. İşte o an, bu mücadelenin sadece kendisi için değil, aynı zamanda onlara da layık olmak için bir çaba olduğunu bir kez daha anladı.

Türkiye’nin dört bir yanındaki doktorların ter döktüğü o zorlu sınavdan, TUS’tan yeni çıkmıştı. Zihni berrak, cevapları şimşek hızıyla sıralanmıştı. Yılların birikimi o anlarda zirveye ulaşmış, her sorunun üstesinden gelmişti. İçinde şüpheye dair tek bir kırıntı bile yoktu; kadın doğum asistanlığı hayali, bu sınavla birlikte gerçeğe dönüşecekti. Kazanmaması imkânsızdı, bunu biliyordu.

Sonuçlar açıklandığında, Ezel’in Türkiye genelinde elde ettiği yüksek puan göz kamaştırıyordu. Başarı, ona sınırsız seçenekler sunuyordu; ülkenin neresini yazsa, hangi bölümü istese kapılar ona ardına kadar açıktı. Ancak onun için bu bir tercih meselesi değildi; yüreğinde çoktan verilmiş bir karar vardı. Aklında tek bir şey vardı: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Kadın Doğum. Bu kararda, yüreğinin derinliklerinde hissettiği annesinin telkinleri ve Servet’ten kopamama düşüncesi etkili olmuştu. Gözünde başka hiçbir ilin ya da üniversitenin kıymeti yoktu. Tek tercihte bulunarak sonuçların açıklanmasını bekledi.

Bir akşam, Servet askerlik anılarını anlatırken, Ezel Havin birden “Sen neden uzman çavuşluğa başvurmuyorsun?” diye sordu. Bu söz, Servet’in zihninde adeta bir şimşek çaktırdı. Daha önce hiç düşünmediği bu fikir, askerlik tecrübesi sayesinde ona yeni bir kapı açabilirdi. O an kararını verdi. Bu karar, sadece kendi hayatı için bir dönüm noktası değil, aynı zamanda annesinin sevdiği kız üzerine kurduğu baskıyı da hafifletecekti. Hemen uzman çavuşluk başvurusu için araştırmaya başladı, gerekli belgeleri topladı ve başvuruda bulundu. Her adımda eşinin desteğini hissetmek ona güç veriyordu. Bu yolculuk kolay olmayacaktı, biliyordu ama ailesine daha iyi bir ortam sunmak için kararlıydı. Bu başvuru, onun için sadece bir iş arayışından öte, yeni bir başlangıcın ve umudun hikâyesiydi.

8. KESİT

Mühür 25

Kısa bir süre sonra Servet, Erzurum Aşkale/Kandilli 2. Topçu Taburu 109. Topçu Alayı’na uzman çavuş olarak atandı.  Aynı gün, sanki kaderin en zarif cilvesiydi; Ezel Havin, yılların uykusuz gecelerini, bitmeyen azmini taçlandıran bir haberle daha sarsıldı: Rüyalarını süsleyen YYÜ Kadın Doğum Asistanlığına yerleşmişti. Çifte sevinç, yüreklerinde tatlı bir meltem gibi esiyor, geleceğe dair umut pencerelerini aralıyordu.

Servet’in gözlerinde parlayan gurur, Ezel’in yüreğini ısıtırken, kendi içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Eğer Servet’in ardı sıra Erzurum’a giderse, hayalini kurduğu o kutsal uzmanlık, avuçlarından kayıp gidecekti. Yıllarını verdiği tıp aşkı, sabahlara kadar yandığı ders lambalarının ışığı, çektiği tüm o yorgunluklar; hepsi bir hiç mi olacaktı? Bu düşünce, ruhunu bir bıçak gibi kesiyordu.

Diğer yandan, Van’da kalıp kendi yolunu çizmeye devam ederse, hayatlarının orta yerine koskocaman bir ayrılık düşecekti. Bu da olmazdı. Onlar, yaşamın ve kavuşmanın en zorlu sınavında bile birbirine kenetlenmiş iki ruh, tek bir bütündü. Ayrılığı, akıllarının ucundan bile geçirmek istemiyorlardı. Gözleri birbirine değdiğinde, kelimelerin kifayetsiz kaldığı o sessiz anlaşma, kalplerinde yankılanıyordu: Onlar birbirine aitti, mesafeler asla engel olmayacaktı.

Şimdi iki yol ayrımında, aşkları ve hayalleri arasında sıkışıp kalmışlardı. Bir yanda tutkunun peşinden gitmek, diğer yanda sevdanın ateşiyle yanmak… İki kalbin kavşağında, hayatlarının en büyük sınavıyla yüzleşiyorlardı.

“Bu mektup, 25’in acısını değil, 109’un sessizliğini taşır.” (“Bu mektup” ifadesi, en büyük acının kaynağının somut bir haber olduğunu ima ediyor. “25’in acısı” Ezel’in Erzurum’la olan mevcut kederli bağını (Hatice’nin kaybı) sembolize ediyor. “109’un sessizliği” ifadesi ise “ölüm” temasını doğrudan çağrıştırıyor. Bu ifadenin Servet’in görev yeri olan 109. Topçu Alayı’na giderken yaşadığı trajik olaya işaret etmektedir)

İşte tam o noktada, yüreğinin derinliklerinden yükselen o fedakâr ses, Ezel Havin’e yol gösterdi. Her zamanki gibi, aşkın ve fedakârlığın ağır bastığı bir karar almalıydı. Gözlerinde beliren o ince hüzünle, ama dudaklarında geleceğe dair bir tebessümle kararını fısıldadı: Önce Servet’le birlikte Erzurum’a, o Kandilli’deki yeni görevine, bir süre ona destek olmak için gidecek, sonra eşine tayin hakkı tanımlandığında Van’a geri dönecek ve yarım kalan uzmanlık hayalini yeniden alevlendirecekti. Bu kutsal ertelemeyi hayata geçirmek için, YYÜ Kadın Doğum Asistanlığında kazandığı bölümü bir yıl süreyle dondurma kararı aldı. Bu karar, ruhunda ince bir sızı bıraksa da, Servet’in gözlerinde yanan minnet ve sevgi, her şüpheyi dağıtmaya yetiyordu. Tıpkı bir pusula gibi, aşkları onlara doğru yolu gösteriyordu. YYÜ Rektörlüğü’nün kapısını çaldığında, Ezel’in talebi büyük bir anlayışla karşılandı, zira reddedilmesi akıllarına bile gelmemişti. Böylesine parlak, azimli ve geleceği vaat eden bir doktoru kaybetmek, üniversite için büyük bir yara olurdu. Onlar Ezel’in değerini biliyor, parıldayan yeteneğini başka bir üniversiteye kaptırmak istemiyorlardı. Böylece Ezel Havin, aşkın ve fedakârlığın ışığında bir yıllık, tatlı bir bekleyişe yelken açtı.

 “25… Erzurum’un dingin mührü, İlk il dışı çıkışı, Hatice’nin vedasıyla mühürlenen o kadim şehir…  eşinin yaşına(25) denk düşen bir kader durağı. Şimdi hayat, seni eşinin atamasıyla o başlangıca, o derin izle geri çağırıyor. Bu bir tevafuk mu, yoksa geçmişin acılarıyla örülü bir dönüm noktası mı? Belki de en hüzünlü dönüşler, yeni acıların habercisi”.

Ezel Havin’in yüreğinde 25 kodunun kederle mühürlü olan şehri Erzurum’a bu kez Servet ile beraber umudun pırıltılarıyla sarmalanmış ruhları atılmıştı. Servet, Mehmetçik ocağının yüceliğiyle vatana hizmetin onurunu taşırken, Ezel Havin, Palandöken ilçesinin eteklerinde, bembeyaz önlüğüyle yeni bir çevreye merhaba diyordu. Yenişehir Mahallesi’nin Nene Hatun Sokağı’nda sıcacık bir yuva kurdular; henüz eşyaları tamamlanmamış olsa da duvarlarına sessizce sinen huzur, daha ilk günden ruhlarını sarıp sarmalamıştı. Yuvanın her bir köşesi, yeni başlangıçların ve yeşeren umutların kokusuyla doluydu.

Kaynana ve kayınpederden uzak, o baskıcı gölgelerin erişemediği bir coğrafyada olmak, ruhlarına beklediklerinden de öte bir dinginlik bahşetmişti. Ne karışan vardı artık hayatlarının en mahrem köşelerine, ne de kıskançlığın soğuk, boğucu nefesi üzerlerinde geziniyordu. Erzurum’un keskin ayazı, dışarıda tenlerini dondursa da, onların içindeki aşk ateşini söndürmek bir yana, aksine daha da harlıyor, yüreklerini kordan bir kor gibi parlatıyordu. Her kar tanesi, sanki birbirlerine duydukları bağlılığın bir simgesi gibi düşüyordu toprağa; her sabah Palandöken’den esen rüzgâr, birbirlerine duydukları sevdayı fısıldıyor gibiydi. Çocukluk arkadaşı Hatice’yi ondan alan bu şehir, şimdi aşklarını büyüterek doruklara ulaştıran adeta kutsal bir mekândı.

Günler, ayları kovalarken, bu cennet misali yaşamın en tatlı meyvesi, kalplerine bir müjde gibi düştü: Ezel Havin gebeydi, anne adayıydı. Bu haber, içlerinde hiç dinmeyen bir baharı başlatmış, mutlulukları gökyüzüne değen bir dağ gibi yükselmişti. Şimdi sadece ikisi değil, kalpleri üç kişilik atıyordu.

“Korkularla döşenmiş bir yuvada, beyaz kar taneleri, aşkın ateşiyle eriyerek cana dönüştü”. (“Korkularla döşenmiş bir yuva”: Ezel ve Servet’in, kaynana baskısından ve ailevi sorunlardan uzaklaşarak kurdukları yeni yuvalarını sembolize ediyor. Bu ev, Van’da yaşadıkları huzursuzlukların aksine, korkulardan arınmış, sevgiyle dolu bir alandır. “Beyaz kar taneleri, aşkın ateşiyle eriyerek”: Erzurum’un dondurucu soğuğunu ve bembeyaz karlarını betimliyor. Bu soğuk coğrafya, onların aşkının ateşiyle ısınır ve eriyerek yeni bir hayata, bir cana dönüşüyor. “Cana dönüştü”: Ezel’in hamilelik haberine, yani onların hayatına yeni katılacak olan bebeğe atıfta bulunuyor)

Erzurum’un beyaz örtüsü, onlara sessiz bir şahit gibi bakıyor, yeni gelen canı kucaklamak için sabırsızlanıyordu. Hayat, onlara şimdiye dek yazdığı en güzel hikâyeyi sunmuştu. Her şey, bir rüya gibiydi; huzur, aşk ve beklentiyle dolu hayatlarında yeni bir sayfa açılıyordu. Bu yüzden her anları, şükranla dolu bir dua, aşkla bezenmiş bir masaldı.

9. KESİT

Mühür 25’in Mirası

Gündüzleri biri Kandillinin düzlüklerinde vatana yeni filizler yetiştirirken, diğeri Palandöken’in etek ve doruklarına hayat dağıtıyordu. Akşamları ise, Yenişehir Mahallesi’nin Nene Hatun Sokağı’ndaki yuvalarına çekilir, o minicik haneyi tarifsiz bir mutlulukla doldururlardı. Ezel Havin ve Servet için, her nefes aşkın ve huzurun ta kendisiydi. Ne var ki, kaderin acımasız cilvesi, bu masalsı sevinçlerine tuzak kurmuştu.

O sabah ayın 25’iydi. Şafak henüz Erzurum’un Kandilli dağlarına dokunmamışken, Servet’i uyandıran ezan sesiydi. Abdestini aldı, namazını kıldı. Yanı başında sehpada duran Kur’an’ı açtı ve Bakara Suresi’nin 156. ve 157. ayetlerini okuyup altını kalemle çizdi.

“Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allah’a aitiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler. İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir; işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.”

Ayracı bu ayetlerin arasına koyarak Kuran’ı sehpanın üzerine bıraktı. Daha sonra göreve gitmek için evden ayrıldı. Kapının gıcırtısıyla uyanan Ezel, pencereye koşup seslendi, “Bekle!” Koşar adımlarla yanına ulaştığında, sımsıkı sarıldı ve onun kokusunu içine çekti. İçine doğan kötü bir hisle: “Kendine dikkat et” dedi. Servet gülümsedi. Ezel’in alnını öptü, dönüp minibüse binerken “Kandilli’de savaşa gidiyorum” diyerek espri yaptı.

Kandilli, Erzurum’a yarım saat uzaklıktaydı. Vardığında araçtan indi ve askeri bölgeye doğru yürümeye başladı. Adımları tanıdık sokağı aşarken, gözü bir anda Kandilli’deki küçük marketin parçalanmış kepenklerine ve dağılmış camlarına takıldı. İçgüdüsel bir endişeyle eğilip kırık pencereden baktığında, karanlıkta ürkekçe kıpırdayan bir gölge gördü: Bir çocuk. Bu çocuk, Servet’i çok iyi tanıyordu. O, nizamiyenin yanındaki lokantanın genç garsonuydu; Servet’in avucuna sık sık bıraktığı bahşişlerle gözleri parlayan o çocuktu. Servet’in içinden “Yazıklar olsun!” diye geçirdi. Sonra, ağır bir sitemle:

Ayıp değil mi evladım? Hırsızlık… Günah!

Çocuk, Servet’i görünce donakaldı. Yüzündeki korku ve utanç her şeyi ele veriyordu.

Servet: Yaptığın suçun cezasını göreceksin, seni polise teslim edeceğim! Düş önüme.

Başını öne eğen çocuk, itaatkâr bir şekilde önüne geçti. Ama Servet Bey, hainliğin çoğu zaman yüzüne değil, arkadan yapıldığını acı bir tecrübeyle öğrenecekti.

“Kutsal bir tebessüm, hain bir gölgeye çarpıp, Bakara’nın ayetleriyle mühürlendi.” (“Kutsal bir tebessüm”: Servet’in evden ayrılırken Ezel Havin’e en son gülümsediği ve alnından öptüğü ana gönderme yapıyor. Bu tebessüm, onların aşkını, umudunu ve yeni başlangıçlarının saflığını simgeliyor. “Hain bir gölgeye çarpıp” sözü ile Servet’in, güvendiği ve yardım etmek istediği bir çocuk tarafından sırtından bıçaklanmasını ifade ediyor. Bu, iyiliğin kötülükle, güvenin hainlikle karşılaştığı trajik anı sembolize ediyor. “Bakara’nın ayetleriyle mühürlendi” sözü ile Servet’in son yolculuğuna çıkmadan önce altını çizdiği, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” şeklindeki Bakara Suresi’nin 156. ve 157. ayetlerine gönderme yapıyor. Bu ayetler, Servet’in ölümünün kaderin bir parçası olduğunu ve her şeyin ilahi bir düzene tabi olduğunu vurgular. Yıllar sonra ezel bu ayeti görecektir. Bu ayet, Ezel Havin’in acısını dindirmesi için bir umut kaynağı olacaktır)

Çocuk tam köşeyi dönerken, ayakkabısının bağcığını bağlama numarasıyla Servet’in bir adım öne geçmesini sağladı. Sonra cebinden çıkardığı bıçakla Servet’i sırtından defalarca bıçakladı. Anlık bir acıyla sarsılan Servet Bey, gözleri açık şekilde yere yığıldı. Bu darbe, güvendiği ve acıdığı bir elden gelmişti; haince ve sessizce… Arkadan saplanan her bıçak darbesi, sadece Servet’in canını değil, Ezel Havin’in Kandilli’de yanan umut kandilini de söndürüyordu.

Yarım saat sonra esnaf, Servet’in cansız bedenini kanlar içinde marketin hemen ötesinde buldu.

Saat 09:25’i gösterdiğinde, Aile Sağlığı Merkezinin sessizliğini yırtan acımasız telefon sesi yükseldi. Telefon, hastane polisinden gelmişti. Ezel Havin telefonu açtığında, karşıdan gelen ses önce boğuk ve anlaşılmazdı; sanki binlerce kilometre öteden geliyormuş gibiydi. Kelimeler yavaşça netleşti:

Polis: Eşiniz… bir olayda… bıçaklandı… durum ağır…

Ezel’in eli titredi, telefon neredeyse yere düşüyordu. Beyni bilgiyi algılamayı reddediyordu. Sesi soluğu kesilerek: Hayır… olamaz… dedi. Karşıdaki sesin, hastaneye gelmeniz gerekiyor, demesini bile zar zor duydu. Gözlerinin önü kararmaya, dizleri çökmeye başlamıştı. Aile Sağlığı Merkezinin duvarları üzerine geliyordu. Ne ara dış kapıya ulaştığını, ne ara taksiye bindiğini hatırlamıyordu. Hastaneye ulaştığında koridorlar olağan dışı bir kalabalık ve fısıltıyla doluydu. Beyaz önlüklü meslektaşları, yüzlerinde kederli ifadelerle etrafta dolaşıyordu. Acil servisin sorumlu hekimi Ezel’i görür görmez yanına geldi. Yüzünde tarif edilemez bir acı vardı.

Ezel Hanım, çok üzgünüz… tüm müdahalelere rağmen…

Cümlesini tamamlamasına gerek yoktu. Ezel’in dünyası atomlarına ayrılmıştı. Yere yığılmamak için önündeki deske tutundu. Başı dönüyordu, ayakları artık onu taşıyamıyordu, nefes alamıyordu. Sanki tüm oksijen ciğerlerinden çekilmiş gibiydi. Şuuru bulanıklaştı. Meslektaşları onu tutup müşahede odasına aldılar. Bir süre dinlendikten sonra kendine geldi. Meslektaşlarının desteğiyle morga doğru yürüdü.

Sevdiği adam… Eşi, canı, yoldaşı… Şimdi soğuk bir masanın üzerinde, bembeyaz bir çarşafla örtülü halde, hareketsiz yatıyordu. Ezel, ilk başta çarşafın altındaki bedenin ona ait olduğunu kabullenmek istemedi. Kalbi, aklıyla inatlaşıyordu. Ama her adımda, ona yaklaştıkça, tanıdığı bedenin çizgileri belirginleşti. Hemşire usulca çarşafı yüzünden kaldırdı. O an, zaman durdu. Ezel’in içi buz kesti. Eşinin yüzü bembeyazdı, dudakları morarmış… Gözleri kapalıydı; sanki derin bir uykuya dalmış gibiydi. Ama Ezel biliyordu… Bu bir uyku değildi. Bu, sessizce gelen sondu.

Eli eşinin soğuk yüzüne uzandı. Tenine dokunduğunda hiçbir sıcaklık hissetmedi. Parmakları dudaklarının üzerinden geçti; o dudakların bir daha asla gülümsemeyeceğini anladı. Gözlerini kapalı gözlerine dikti, bir süre öylece dona kaldı, sonra yere yığılıp kendinden geçti.

Birkaç saat öncesine kadar yaşayan, nefes alan, gülen ve şaka yapan o adam… Şimdi orada, kaskatı ve buz gibi yatıyordu. Palandöken’den esen ayaz, şimdi Ezel’in kalbinde hiç dinmeyecek bir fırtınaya dönüşmüştü. Geride yalnızca tarifsiz bir boşluk, paramparça olmuş hayaller ve sonsuz bir sessizlik kalmıştı.

Servet’i omuzlarındaki işsizlik yükünden kurtarmak için uzman çavuşluğa teşvik eden Ezel’di. Kaynana baskısından ve boğucu atmosferden bir kaçış yolu aramıştı. Kendi uzmanlık hayalini bir yıl erteleyerek Servet’in peşinden Erzurum’a gelmişti. Bunlar aşkın ve fedakârlığın en saf hâliydi. Ama şimdi zihninde her bir iyi niyetli adımı, Servet’in ölümüne giden yolun taşları gibi sıralanıyordu.

O dokunaklı “Ah Tamara” hikâyesi, hüzünlü sonuyla tam da bu ana işaret ediyormuş gibi ruhunu titretiyordu. Kendi kendine: Erzurum’a gelmeseydik… O başvuruyu yapmasaydık… Zihni, kör bir testereyle kesilir gibi, sonsuz bir “eğer” ve “keşke” girdabında dönüyordu. Karnındaki minicik can, onun tek tesellisi olması gerekirken şimdi daha büyük bir azap kaynağına dönüşmüştü. Bu bebek, babasını asla tanıyamayacaktı. Servet’in umutla baktığı hayat, gözlerini açamadan sonsuzluğa karışmıştı. Tıpkı Dilruba gibi. Bebeği doğduğunda babasının yokluğunu nasıl anlatacaktı? Her şey onun yüzünden miydi? Bu düşünce, bir kanser hücresi gibi tüm benliğine yayılıyor, onu içten içe kemiriyordu.

“Ah Tamara’nın hüzünlü türküsü, bir yürekte yarım kaldı, bir diğeri ise bu yarımı tamamlamak zorunda kaldı.” (“Ah Tamara’nın hüzünlü türküsü”: Ezel Havin’in Van’da dinlediği, Tamara ve çobanın zamansız aşkını ve trajik sonunu anlatan efsaneye gönderme yapıyor. Bu efsane, Ezel’in Servet ile yaşadığı ilişkinin hüzünlü sonuyla örtüşüyor. “Bir yürekte yarım kaldı” sözü ile Servet’in ölümüyle, Ezel ile olan aşkının yarım kalmasını simgeliyor. Tıpkı Tamara ve çoban gibi, onların aşk hikâyesi de zamansız bir şekilde sona erdi. “Bir diğeri ise bu yarımı tamamlamak zorunda kaldı” sözü ile Ezel’in karnındaki bebeğe ve bu yarım kalan aşkı, biricik emanetini tek başına büyütmek zorunda kalmasına işaret ediyor. Bu durum, Ezel’in kaderinin sadece aşkıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda anne olarak da yeni bir mücadeleyle yüzleşmek zorunda olduğunu gösteriyor)

Ezel, avuçlarını öylesine sıktı ki tırnakları etine battı.

Seni kaybetmemeliydim… Bu benim hatam… Benim yüzümden…

Bu sözler, vicdan azabının bir mührü gibi ruhuna kazındı. Gözlerinden süzülen her damla yaş, sadece Servet’e değil, kendi kendine giydirdiği suçluluk prangalarının da yansımasıydı. Ezel artık sadece Servet’in yasını tutmuyordu; kendi elleriyle çizdiği ve Servet’i ondan alan kaderin lanetli mirasını da omuzlarında taşıyordu. Servet’in cenazesi, baba ocağına, Van’ın toprağına doğru son yolculuğuna çıkarıldı. Cenaze arabası baba ocağına vardığında ağıtlar yükseldi. Annesinin feryadı, babasının omuzlarındaki tarifsiz ağırlık, kendisini kör ve sağırlara bile belli ediyordu. Servet’i son kez kucaklamak için toplanan kalabalık, acının ortak diliyle fısıldaşıyordu. Herkesin dilinde aynı soru vardı: “Neden bu kadar erken?”

Servet’in naaşı, Van’ın kalbindeki Ali Paşa Mahallesi’nde, Akköprü Mezarlığı’nda toprağa verilirken, her kürek toprak geçmişten bir anıyı, gelecekten bir umudu ebediyen gömüyordu. Ezel’in beş can yoldaşı Oya, Tuba, İrem, Zerya ve Melek mezarın başında, çaresizliğin en derin haliyle duruyorlardı. Gözyaşları toprakla birleşirken içlerindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Ellerinden Ezel’in titreyen omuzlarına dokunmaktan, ona sarılmaktan başka bir şey gelmiyordu.

Oya, gözlerinden süzülen yaşlarla ve sesi boğazında düğümlenerek: “Ezel, keşke acının bir parçasını biz de alabilsek”, dedi. Tuba ise Ezel’in elini sımsıkı tuttu. Sözcükler yetersiz kaldığında dokunuşlarıyla bir köprü kurmaya çalıştı. İrem başını eğmiş, sessizce ağlıyordu; onun da yüreğinde Servet’in kaybıyla derin bir sızı vardı. Zerya, Servet’in mezarına ve Ezel’e sadece bakabiliyordu; boğazı düğümlenmişti, konuşamıyordu. Ayakları titriyordu, yürüyemiyordu. Çömeldiği yerden bile kalkamıyordu. Melek ise bir an bile yanından ayrılmıyor, sanki Ezel’in düşmemesi için dayanak olmaya çalışıyordu. Ezel, yine de kendisini çok yalnız hissediyordu. Çünkü karnında büyüyen o minik can, babasını hiç tanıyamayacak olmanın dokunaklı ağırlığını taşıyan kaderin sessiz yükünü omuzlamıştı. Acısı, Ah Tamara’nın hüzünlü öyküsünü sollamıştı. Bu aşk da zamansız ve acı bir sona ulaşmıştı. Üstüne üstelik geriye yarım bir kalp bırakmıştı. Tıpkı yıllar önce annesinde olduğu gibi… O, annesiz büyümüştü, şimdi çocuğu babasız büyüyecekti.

Akköprü Mezarlığı ise o gün sadece bir canın ebediyete uğurlanışına değil, dostluk sığınağının hüzünlü sessizliğine ve tesellinin yürek burkan yansımasına da usulca fısıldıyordu. Sanki mezarda yatanlar bile bu acıya ortak olmuştu.

10. KESİT

Bir Yüreğin Akköprü Gölgesine Göçü

Servet’in ani ve trajik kaybı, Ezel Havin’in dünyasını altüst etmişti. Erzurum’da, aşkları ve umutlarıyla kurdukları o küçük dünya, Servet’in ölümüyle yıkılmıştı. Artık Erzurum’da kalmanın bir anlamı yoktu. Evini tekrar Van’a getirmesi gerekiyordu. Çünkü hem eşinin mezarı Van’daydı hem de bitirmesi gereken bir uzmanlığı vardı.

Yeni bir yuva kurmak mı, yoksa geçici de olsa kayınvalide ve kayınpederinin kanatları altına sığınmak mı?

Bu soru, Ezel’in acılı ruhunda bir girdap gibi dönüyordu. Servet’in kokusu sinmiş eşyaların arasında, her bir anının yankılandığı bir evde tek başına kalmak, ruhuna sığdıramayacağı kadar büyük bir acı olacaktı. Dört duvar, Servet’sizliğin, tarifsiz boşluğun en keskin aynası olacaktı. Her bir eşya, sessiz bir fısıltıyla Servet’in yokluğunu haykıracak, Ezel’in zaten paramparça olan kalbine yeni bir hançer saplayacaktı. Kendi evinin kapısı, ona bir hapishane olacaktı. Bu yüzden gitmesi gereken başka bir yer vardı: kayınvalidesi ve kayınpederinin evi. Bu geçici taşınma, bir nevi yara sarma süreci olacaktı. Servet’in ölümünün yarattığı boşluk, aile fertlerini birbirine daha da yaklaştıracaktı. Kayınvalidesi, oğlunu kaybetmenin derin acısıyla sarsılmış, bir zamanlar Ezel’e karşı hissettiği o kıskançlık perdesi, evladını kaybetmenin verdiği ortak acıyla yırtılıp gidecekti. Şimdi Ezel’in karnında taşıdığı torunları, aileye yeniden bir umut ışığı olacaktı. Belki de iki yaralı kalp, birbirine tutunarak ayakta kalmaya çalışacaktı. 

Ama unuttuğu bir şeyler vardı. Van; kavuşmanın imkânsızlığını barındıran şehirdi. Tıpkı Van Gölü’nün efsunlu sularında yankılanan Ah Tamara ve Gevaş’lı çobanın yürek burkan hasreti gibi. Tıpkı kadim zamanlardan gelen, Asur Kraliçesi Semiramis ile Ara’nın kavuşamayan sevdası gibi. Tıpkı Erciş’in bağrından kopup gelen, sazıyla diyar diyar gezen Ercişli Emrah ile Selvihan aşkları gibi. Tıpkı dağların fısıltılarıyla büyüyen, her iklime yayılan Siyabend ile Xece’nin kavuşamayan aşkları gibi. Van, her köşesinde bir ayrılık türküsü fısıldayan, her taşına bir hasret nakşedilmiş bir şehirdi. Ezel Havin’in kendisi de, Servet’e olan kavuşmanın imkânsızlığıyla yüzleşecekti.

 Bu kadim şehir, Ezel’e sadece huzur verecek miydi? Yoksa ona Servet ile yaşadığı güzellikleri hatırlatarak acı mı çektirecekti?

Ezel Havin için Van’a attığı her adım, bir yankıya dönüşüyordu. Şehrin her köşesi, her sokağı adeta birer fısıltıya dönüştü. Geçmişin hayaletleri, kulağına Servet’le olan anılarını fısıldıyordu. Sanat Sokağı’nda oturdukları o bankın soğuk mermeri, tenine değen son sıcaklığı hatırlatıyordu. Cumhuriyet Caddesi’nin kaldırımlarında el ele yürüdükleri her adım, şimdi tek başına atılan birer pranga oluyordu. İki Nisan Caddesi’nin cıvıl cıvıl kafeteryalarında birbirlerine gülümsedikleri her an, şimdi bir hayalet gibi beliriyor, kalbine yeni bir sızı bırakıyordu. Van, artık sadece bir şehir değil, yitirilmiş bir aşkın canlı bir anıtıydı; her sokağı, her taşı, Ezel’in yüreğine batıp çıkan bir kordu. Van, artık aşkı ve huzuru bulduğu şehir değil, Servet’in varlığıyla mühürlenmiş, onunla paylaştığı her anın izlerini taşıyan bir anıt mezardı. Her bir sokak, her bir köşe, Servet’le el ele yürüdüğü anıları, göz göze geldikleri tebessümleri, paylaştıkları o küçük sırları fısıldarken, bu tatlı anılar şimdi kalbine birer kor gibi batıyordu. Gölün mavisinde, güneşin batışında, Van Kalesinde, her yerde Servet’in silueti belirleniyordu. Yaşanan her güzel anı, onun yokluğunu bir kez daha, daha derinden hissettiriyordu. Yine de Van, onun hem sığınağı hem de Servet’le anılarının en büyük tanığı oluyordu.

Ezel için Akköprü Mezarlığı, sadece ölülerin yattığı bir yer değildi; orası, Servet’le olan bağının kopmadığı, acısının en gerçek, en yalın haliyle yüzleştiği bir yerdi. Kimi zaman sabahın ilk ışıklarıyla, şehrin uyanışından önce ya da gün batımının hüzünlü kızıllığında, yalnızlığında Servet’le buluşurdu.  Her mezarlığa gittiğinde göğsünde bir ağırlık hisseder, kalbi, toprağın altında yatan aşkına doğru atardı. Mezarının başına diz çöküp, soğuk mermere dokunurdu. Bu temas, sanki onunla Erzurum’da morgda son kez elini tuttuğu an gibi oluyordu. Gözleri kapalı, uzun uzun sessizliğe bırakırdı kendini. Rüzgârın hışırtısı, kuşların sesi, bazen de uzaktan gelen şehir uğultusu… Bu sesler, onun için Servet’in ruhundan gelen birer fısıltı olurdu. Bazen saatlerce kıpırdamadan oturur, sadece Servet’in varlığını hissederdi. Toprağın altındaki sonsuz sessizliğe inat, onunla konuşurdu. İçinde biriken her şeyi, her fısıltıyı, her çığlığı mermer taşa dökerdi. Karnındaki bebeğin tekmesini anlatırdı usulca, bu mucizenin Servet’ten bir parça olduğunu fısıldardı. Kayınvalidesiyle yeniden kurduğu o narin bağı, kırılgan ama samimi yakınlaşmayı dillendirirdi. Babasını, üvey annesini, hayatına giren her yeni detayı paylaşırdı. Hatta Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki Kadın Doğum asistanlığının yorucu ama anlamlı başlangıcını bile… Konuşurdu onunla; sanki Servet onu duyuyor, o görünmez perdenin ardından ona gülümsüyor gibiydi. Sanki Ezel’in ayaklarının üstünde dimdik durduğunu görüyor, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayata tutunmasına gurur duyduğunu hisseder gibiydi. Mezarlıktaki her buluşma, ikisi arasında kurulan kutsal bir köprüye dönüşürdü, Tıpkı İpekyolu’nu Tuşba’yı bağlayan Ak köprü gibi. Bazen de gözyaşları mermer taşın üzerinde sel olur akardı. Bazen bir avuç toprak alır, elinde sıkıca tutup koklardı. Tekrar mezarın üzerine bırakmak istemezdi.

Akköprü Mezarlığı, Ezel’in acısının bir simgesi olduğu kadar, aynı zamanda Servet’le kurduğu o görünmez köprünün, ondan kalan tek somut mirasın da bir ifadesiydi.

“Akköprü, iki ruh arasında kurulan bir köprü, yitirilmiş bir aşkın ebedi sığınağı oldu.” (“Akköprü”: Servet’in toprağa verildiği Akköprü Mezarlığı’nın, Ezel’in hayatındaki yeni sembolik anlamına gönderme yapıyor. Bu mezarlık, onun için sadece ölülerin yattığı bir yer değil, aynı zamanda Servet’le bağ kurmaya devam ettiği kutsal bir mekan haline geliyor. “İki ruh arasında kurulan bir köprü”sözü ile Ezel’in mezarlıkta Servet’le konuşmasını, karnındaki bebeğin tekmesini anlatmasını ve tüm yaşadıklarını paylaşmasını ifade ediyor. Bu, fiziksel olarak ayrılmış olsalar da ruhsal bağlarının kopmadığını ve Akköprü Mezarlığı’nın bu bağı koruyan bir köprü görevi gördüğünü simgeliyor. “Yitirilmiş bir aşkın ebedi sığınağı” sözü ile Ezel’in acısıyla, kaybolmuş hayalleriyle ve içinde yeşeren yeni hayatla yüzleştiği, huzur bulduğu ve yitirilmiş aşkını ebediyete uğurladığı sığınağı ifade etmektedir)

 Burası, Ezel’in hem geçmişle yüzleştiği hem de içinde yeşeren yeni hayatla, gelecekle bağ kurmaya çalıştığı, zamansız ve kutsal bir alandı.

11. KESİT

Yaşamın Sancısı: Bir Hekimin İtirafları

Birkaç ay sonra, Ezel Havin’in babası yeniden çıkageldi. Ama yalnızdı, tıpkı içindeki yalnızlık gibi. Suzan ise, binbir bahane ardına sığınarak yine gelmemişti. Sanki o bahaneler, vicdanının sesini kısmak için örülmüş birer duvardı. Zaten eskiden de ne o minicik yetimin haline acımış, ne de büyüdükçe derinleşen acılarına ortak olmuştu. Ezel Havin, onun üvey kızı değil miydi? Eşinin biricik evladı, can paresi değil miydi? Akrabası ya da köylüsü değil miydi? Hiçbir şeyi olmasa bile insanlık gereği ara sıra da olsa yanında olması gerekmez miydi? Onu, bu yaşadıklarıyla yalnız bırakmaması gerektiği, aklına hiç mi gelmemişti? Belki de gelmişti ama içindeki kıskançlık duygusu ayaklarına prangalar vuruyordu. İyiliğe doğru attığı her adımı engellemek için, ruhundaki kötülük benliğine zincirler takıyordu…

 Babanın gelişi, Van’ın yerleşik örtüsüne sinmiş hüznü daha da koyulaştırdı. Kayınpeder evinin dar odasında kesişen bu yorgun ruhlar; bir tarafta Servet’in yokluğuyla ezilen Ezel, diğer yanda oğlunun yasını tutan kayınvalide ve kayınpeder, bir de yılların yüküyle gelen baba. Ortam, görünmez bir gerilimle yüklü, her nefes alışta hissedilen bir negatiflik hâkimdi. Sözcükler boğazda düğümleniyor, sessizlik bile bir çığlık gibi yankılanıyordu. Babanın yüreğinde, kızını bu acılarla birlikte bu şehirden çekip çıkarma arzusu yanıyordu. Sesi titreyerek, “Gel kızım, bırak uzmanlığı, doktorluk neyimize yetmez, köyümüze geri dönelim, bu şehrin acıları belli ki çok ağırdır, insan yüreği dayanamaz ” dedi.

O an kayınpederi, baba ile kızının konuşması arasına bir gölge gibi girdi, sesi kendinden emin ve yüksek bir tonla:

“Ezel de bizim kızımız! Üstelik torunumuza gebe. Onu asla bırakmayız!”

Bu sözler, Ezel Havin’nin babasının yüreğinde yeni bir yangın başlattı. Sonra iki yetişkin arasında karşılıklı sesler gittikçe yükseldi. Haklılıklarını ifade eden her kelime, karşı tarafın haklılığını ifade eden kelimelere çarpıyor, havada görünmez bir gerilim ağı oluşuyordu. Gittikçe tartışma alevleniyor, sözler keskinleşiyordu. Ezel, iki ateş arasında kalmış, her iki tarafın da haklılığını kendi içinde tartıyordu. Bir yanda köyünün özlemi, babasının şefkatli kolları; diğer yanda kurduğu hayat, doğacak evladı ve onu bağrına basan yeni ailesi… Yükselen her ses, onun içindeki fırtınayı daha da büyütüyordu. Gözleri doldu, içinden bir ses haykırdı:

“Yeter! Yeter!” diye haykırdı.

Herkes sustu. Bağrışmalarla yankılanan ev, bir anda sessizliğe büründü. Ne Ezel Havin’in ne de diğerlerinin dudaklarından tek bir kelime döküldü. Ama Ezel, babasıyla kayınpederinin arasında kendi kaderinin iplerinin nasıl gerildiğini iliklerine kadar hissediyordu. Bu his, içinde deli dalgalar oluşturuyordu. Ona acı vererek, ruhunu ortadan ikiye ayırıyordu. Taraf tutmalıydı ya da tarafını seçmeliydi.

Kök saldığı bu topraklardan kopamazdı. İçinde büyüyen can, Servet’in son emanetiydi ve Van, onun mezarının, anılarının sığınağıydı. YYÜ Kadın Doğum asistanlığının yoğunluğu ve stresi, onun hayata tutunma biçimi, bir nevi kaçış kapısı olabilirdi.  Babasına dönerek:

“Gelemem baba, anneme söz verdim, iyi bir kadın doğum doktoru olacağım, yoksulluğun acılarına ilaç olacağım”.

 Ezel Havin’in beklenmedik bu cevabı, baba ile kız arasında kelimelerden öteye geçen bir duyguya dönüşmüştü. İki farklı irade, Ezel’in geleceği üzerine, bir kez daha susup biçilen kaderi onaylamıştı. Ama Ezel, köye geri dönmemenin ikinci sebebini de açıklamaya karar verdi. Ezel’in yıllardır bastırdığı acı, bir volkan gibi patladı. Gözleri, babasının gözlerine kilitlenmiş, sesi titreyerek ama kararlılıkla, çocukluğunun o berbat günlerini, açlığını, yalnızlığını, üvey annesinin ona uyguladığı psikolojik şiddeti anlattı. Deniz’in gözlerinde beliren ilk şaşkınlık, yavaş yavaş derin bir acıya, ardından da tarifsiz bir vicdan azabına dönüştü. Ezel’in söylediği her kelime, Deniz’in yüreğine bir hançer gibi saplandı.

“Babanın yüreğindeki yılların körlüğü, kızının o yakaran itirafıyla bir anda aydınlanmıştı. Böylece gözlerinden boşalan her damla yaş, vicdanın en derin kuyusunu kazmıştı. Şimdi o kuyu, babanın yaşlı bedeninde ölünceye kadar taşıyacağı bir mezar olmuştu; kızının hissedilemeyen acılarının mezarı.”

            Kızının gözlerinin önünde, ruhunun nasıl incindiğini fark edememenin ağırlığı, omuzlarına çöken Süphan Dağı’nın heybeti ve ağırlığı kadardı. Bir anda yüreğinde büyüyüveren o vicdan azabı, yıllar önce sönmüş Süphan Dağı’nın yeniden püskürtebileceği lavlar gibi içini yakıp kavuruyordu.

“Zincirlenmiş bir ruh, bir yetimin haykırışıyla çözüldü.” (“Zincirlenmiş bir ruh” sözü ile Ezel’in üvey annesi Suzan’ın kıskançlık ve kötülükle dolu, iyiliğe doğru adım atmasını engelleyen ruh halini ifade etmektedir. Suzan’ın vicdanı, bahanelerle örülü duvarların ardında zincirlenmiştir. “Bir yetimin haykırışıyla çözüldü” sözü ile Ezel Havin’in yıllardır içinde biriktirdiği acıları babasına itiraf etmesi, sadece Deniz’in değil, Suzan’ın da hayatında bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Ezel’in haykırışı, babasının yıllardır göremediği gerçekleri görmesini ve Suzan’la olan evliliğini bitirmesini sağlıyor. Böylece kötülük, iyiliğin karşısında yenilgiye uğrar ve kötülüğün asla kazanamayacağının bir göstergesi oluyor)

“Süphan’ın ağırlığı, bir babanın vicdanına çöktü ve sönmüş bir yanardağ yeniden canlandı.” (“Süphan’ın ağırlığı” sözü ile Ezel’in çocukluğunda çektiği acıları, üvey annesi tarafından uygulanan psikolojik şiddeti ve yalnızlığını babasına anlatmasıyla Deniz Bey’in hissettiği tarifsiz vicdan azabına gönderme yapıyor. Ezel’in yaşadığı acıların ağırlığı, Van’ın sembolü olan Süphan Dağı’nın heybeti ve ağırlığıyla eşdeğerdir. “Sönmüş bir yanardağ yeniden canlandı” sözü ile Deniz Bey’in yıllarca fark edemediği gerçeklerin aniden ortaya çıkmasıyla içinde patlayan öfke, pişmanlık ve vicdan azabını ifade etmektedir. Bu durum, sönmüş bir yanardağ gibi görünen Deniz’in iç dünyasındaki fırtınayı simgeliyor. Onun bu durumu, artık iyiliğe doğru attığı her adımın engellendiği Suzan’la olan evliliğini sonlandırmasına yol açıyor. Bu, sadece bir boşanma değil, aynı zamanda Deniz’in kendi içsel hesaplaşmasının ve vicdanının yeniden canlanmasının bir sonucudur)

Sarıldılar, ağladılar, sustular…

Birkaç gün sonra, Deniz, kızıyla son bir kez göz göze gelip, içindeki acıyı ve belirsizliği bir kenara koyarak köyüne dönmeye karar verdi. Ama ardında bırakacağı tek şey, kızı Ezel değildi; onun dilinden dökülen kelimeler, zihninin en sessiz köşelerine kök salmış, gecelerini uykusuzluğa, gündüzlerini suskunluğa çevirmişti. Kızının yüreğinde kızıyla büyüyen yılların yükü, şimdi her bir nefes alışında onu boğmaya başlamıştı. Suzan’ı uzun uzun gözlemledi, ardından günler süren derin bir düşünce sürecine daldı ve sonunda o kritik kararı aldı. Kızının gözlerinin önünde acı çekişini göremeyişinin yarattığı o körlük perdesi, aralanmıştı. Şimdi, Suzan’ın bencilliği ve duyarsızlığını her zamankinden daha net görüyordu. Bu yüzden, geçmişe saygı ve geleceğe ders olması adına evliliğini sonlandırma kararı aldı. Köy ahalisinin tüm tepkilerine rağmen Suzan’dan boşandı. Bu boşanma, onun içsel hesaplaşmasının sonucu ve kötülüğün asla kazanamayacağının somut bir göstergesiydi. Yaşlanmış bedeniyle, köy evinde yapayalnız kalmaya başladı. Gerçi bu halini bilerek zaten bu yola girmişti. Geriye dönüp baktığında hissettiği tek şey yalnızlık değildi; kızının yaşadığı acıyı hissedememenin verdiği yakıcı ve dayanılmaz pişmanlık da vardı. Bu yüzden kendi kendine:

“Keşke gençliğimde daha dikkatli olsaydım, keşke kızımın acılarını, gözyaşlarını daha erken fark etseydim” demeye başladı.  Bu pişmanlık, ruhunun en derin köşelerine işlemiş, onu yaşlılığında saran bir pranga olmuştu.

“Bir babanın yaşlı bedeni, kızının hissedilmeyen acılarının mezarı oldu.” (“Bir babanın yaşlı bedeni” sözü ile Deniz Bey’in Suzan’dan boşanıp köyde yapayalnız kalmasını ve yaşadığı tarifsiz pişmanlığı ifade ediyor. Bu pişmanlık, fiziksel ve ruhsal olarak onun yaşlı bedenine bir yük olarak çöküyor. “Kızının hissedilmeyen acılarının mezarı oldu” sözü ile Deniz’in, Ezel’in çocukluğunda çektiği acıları ve gözyaşlarını fark edememesinin yarattığı vicdan azabının, onun için hayatının geri kalanında taşıyacağı bir mezara dönüşmesini anlatmaktadır. Bu mezar, Deniz’in yaşlılık döneminde yalnızlıkla birlikte taşıyacağı en büyük pişmanlıktır)

12. KESİT

Yalnızlığın Ortasında Bir Umut, Baran Bari

Bundan sonra yaşam süreceği yer hakkındaki tartışmalar, Ezel’in ruhunda yaralar açmıştı. Ne babası ne de kayınpederi, kalbindeki fırtınaları, içinde bulunduğu o çaresiz durumu bir türlü idrak edemiyor, gölgelerin ardında saklı kalan acılarını göremiyorlardı. Ezel, yine de ikisinin de kederlenmesini istemiyordu. Çaresizce bir çıkış yolu arıyordu. Nihayet, yüreğinin derinliklerinden kopup gelen o çıkış kapısını bulup bir karar verdi:  Daha önce babasına ve kayınpederine Van’da kalacağını söylemişti. Bir zamanlar hayatına ara verdiği YYÜ Kadın Doğum Asistanlığına tekrar başlayacağını da. Ama Van’da kalıp kayınpeder ve kaynanası ile aynı evde kalması onu kısıtlamış olacaktı. Belki de babasını da üzerdi. “Beni ve köyü seçmedi, onlarla kalmayı seçti” diye düşünebilirdi. Bu yüzden ayrı eve çıkmaya, kendi yuvasını kurmaya karar verdi. Çünkü o da artık bir anne olacaktı. Dişi kuş misali kendi yuvasını kurmalıydı.

 Kısa bir süre sonra Ali Paşa Mahallesi’ndeki İki Kuleler sitesinde, kendine yepyeni bir başlangıç vadeden, küçücük bir daire kiraladı. Bu, sadece dört duvar değil, aynı zamanda geçmişin prangalarından kurtuluşun, özgürlüğe atılan adımın ve hayatla barışmanın kutsal bir sığınağı oldu.

Bu yeni seçim ve süreç, sadece mesleğiyle yeniden kucaklaşmak değil, aynı zamanda yaşamındaki tüm o sarsıcı değişimleri kabullenmenin ve Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğmanın bir ilanıydı. Karnındaki mucize büyüdükçe, mesleğini yeniden icra etmek, ruhuna serin bir meltem gibi esiyor, ona tarifsiz bir huzur veriyordu. Gebeliği ilerledikçe, kaynanasının ziyaretleri sıklaştı. Başlangıçta bu ilgi alaka, Ezel’in kırılgan ruhunda bir rahatsızlık yaratmış olsa da, zamanla kaynanasının oğlunun ölümünden sonra değişen tavrı, umulmadık bir destek halini aldı. Oğlunun vefatından sonra, kaynanasının kalbindeki kıskançlık tohumları kurumuş, yerini derin bir şefkat ve yardımlaşma arzusuna bırakmıştı. Bazen Ezel işten gelmeden yemeklerini yapar, evi temizlerdi. Bazen de geldiğinde,  samimiyetle sohbet ederlerdi. Gece geç saatlerde kendi evine geri giderdi. Bu geliş gidişlere, çoğu zaman kayınpeder de eşlik ederdi. Aralarındaki bu yeni narin bağ, Ezel’in yaralı ruhuna bir nebze olsun merhem oluyordu.

Ezel’in en yakın dostları da onu bu zorlu süreçlerde asla yalnız bırakmadılar. Oya’nın neşesi, Tuba’nın sükûneti, İrem’in zarafeti, Zerya’nın dirayeti ve Melek’in şefkatiyle, her biri kendi özgün renkleriyle Ezel’in hayatına ışık saçıyordu. Gebeliği boyunca ona adeta birer melek gibi kol kanat gerdiler; düzenli doktor kontrollerine birlikte gittiler, her ihtiyacını gönülden karşıladılar, moralini yüksek tuttular. Bu sarsılmaz dostluk sayesinde Ezel, hem psikolojik olarak güçlendi hem de fiziksel olarak sağlıklı, huzurlu bir gebelik süreci yaşadı.

Ve sonunda, beklenen o mucizevi an geldi çattı. Ezel, dünyaya sağlıklı bir erkek bebek getirdi. Bebek, annesinin gözlerinde yanan sevgi ve huzur arayışının canlı bir simgesi, hayatının yepyeni, pırıl pırıl bir anlamıydı. Doğumdan sonra, bebeğinin minicik ellerini kendi avuçlarında hissettiğinde, Ezel hayatının en eşsiz, en kutsal anlarından birini yaşıyordu. O an, geçmişin tüm karanlık gölgeleri silinmiş, önünde yepyeni, umut dolu bir yaşam filizlenmişti. Bu yüzden bebeğin adını Baran koydu. Baran, Kürtçe’ de “yağmur” demekti. Belki de yıllarca içine akıttığı gözyaşları, bu kez yüreğine rahmet olup yağmış, içini serinletmişti.

“Bir yağmur, toprağa düşen gözyaşlarını dondururken, bir ana rahminde yeni bir umut filizlendi.” (“Bir yağmur” sözü ile Ezel’in oğluna verdiği “Baran” ismine gönderme yapıyor. Kürtçe’de “yağmur” anlamına gelen bu isim, Ezel’in yıllarca içine akıttığı gözyaşlarının, sonunda yüreğine rahmet olup yağmasını ve içindeki acıları dindirmesini sembolize ediyor. “Toprağa düşen gözyaşlarını dondururken” sözü ile Ezel’in Servet’in mezarı başında döktüğü gözyaşlarının ve Erzurum’daki soğuk ve acı dolu anılarının, Van’a dönüşüyle birlikte donmasını ifade ediyor. Bu, Ezel’in yas sürecinin bitişine ve yeni bir hayata doğru atılan adımlara işaret etmektedir. “Bir ana rahminde yeni bir umut filizlendi” sözü ile Ezel’in hamilelik süreci ve Baran’ın doğumuyla birlikte, Servet’in kaybının ardından filizlenen yeni umudu simgeliyor. Bu, sadece bir bebeğin dünyaya gelişi değil, aynı zamanda Ezel’in hayatında yepyeni, umut dolu bir dönemin başlangıcıdır)

 Ve tam da o anda, içini tanımlayamadığı bir his daha sarıp sarmaladı. Sakin, derin ve sanki ötelerden gelen bir histi:

“Bir gün, birlikte gideceksiniz bu hayattan… Ne erken, ne geç. Tam zamanında.”

İlk başta bu duygu ne anlama geliyordu, bilemedi. Yüreğinde usulca yer bulan bu his, sadece bir sezgi, sadece bir yankıydı. Belki de zamanın derinliklerinde bir yerde, kaderin ona uzattığı bir çıkış kapısıydı. Yıllar sonra, hayatın bir köşesinde unuttuğunu sandığı o his geri dönecek, ona yeniden yol gösterecekti. Ama o an için tek bildiği, Baran’ın gelişiyle birlikte içine doğan bu düşüncenin, onun kalbinde tarifsiz bir huzur bıraktığıydı. Ve bu huzur, benliğinde yer tutmuş eski bir anıyı da çözdü. (Adada uzaklaşan tavşanın, martı yuvası ve 7 yumurtasının gizemini). Meğer adadaki tavşan Servet’i, 7 yumurta ise kızlar, Ezel Havin ve Baran’ı temsil ediyordu. Adada tavşanın kaçışı ve kayboluşu meğer Servet’in bir daha olmayacağının işaretiydi. Tüm bunlar, ona bir vedanın yeni bir başlangıca açılan kapı olduğunu fısıldıyordu. Bu yüzden hem bitişin hüznünü hem de yepyeni bir sayfanın heyecanını aynı anda, tek bir yürekte yaşıyordu.

Zaman, her şeyin yoluna girmesi için en büyük şifacıydı. Kayınpederi ve babası arasında hala görünmez bir mesafe olsa da, Ezel’in yeni hayatına karşı derin bir saygı duymaya başlamışlardı. Torunlarını ilk kez kucakladıklarında, yüzlerinde tarifsiz bir huzur ifadesi belirlemişti. Ezel’in doğumu, sadece yeni bir canın dünyaya gelişi değil, aynı zamanda aile içinde de uzun süredir beklenen bir barışın, bir uzlaşmanın adımı olmuştu.

Ezel, bir yandan mesleğini tutkuyla icra etmeye devam ederken, bir yandan da oğluyla birlikte hayatını yeniden şekillendiriyor, geçmişin acı izlerini silmeye çalışıyordu. O, bir zamanlar kaybettiği her şeyi yeniden bulmuştu; kalbinde sevgi, ruhunda huzur, yanında ailesi ve sarsılmaz dostluklar… Hayat, sanki ona ikinci bir şans vermişti.

Baran’ın gelişi ile birlikte ruhunda filizlenen huzur, Ezel’i sadece mesleki kariyerine değil, aynı zamanda toplumuna karşı da derin bir sorumluluk hissetmeye itti. Kendi yaşadığı yas süreci, yalnızlık hissi ve kadınların sağlık alanında karşılaştığı sessiz zorluklar, onun içindeki empati ateşini daha da körüklemişti. Van’ın sosyal ve kültürel dokusu içinde, özellikle kadın sağlığı ve anne-çocuk sağlığı konularında gözlemlediği eksiklikler, onu harekete geçmeye mecbur kıldı. Ezel, bir zamanlar kendi acılarıyla boğuşan bir kadınken, şimdi binlerce kadının hayatına dokunacak, onlara sağlık ve umut ışığı olacak güçlü bir lidere dönüşmek üzereydi.

YYÜ Kadın Doğum Kliniği’ndeki tecrübeleri ve artan saygınlığıyla, “Van’da Kadınlar İçin Güçlü Yarınlar” adını verdiği bir proje taslağı hazırladı. Bu proje, özellikle kırsal kesimdeki kadınlara ulaşmayı, gebelik takibi, doğum sonrası depresyon farkındalığı, kadın kanserleri (meme ve rahim ağzı) taramaları ve aile planlaması konularında ücretsiz eğitimler ve danışmanlık hizmetleri sunmayı hedefliyordu.

Ezel, projesini ilk olarak başhekimliğe sundu. Başlangıçta bütçe ve personel eksikliği gibi kaygılar dile getirilse de, Ezel’in konuya olan tutkusu, sunduğu bilimsel veriler ve projenin toplumsal faydalarına dair yürekten konuşması, yönetimi derinden etkileyerek ikna etti. YYÜ’deki meslektaşlarından ve özellikle dostları Oya, Tuba, İrem, Zerya ve Melek’ten büyük destek gördü. Melek’in şefkatli yaklaşımı ve İrem’in organizasyon becerileri, projenin temelini oluşturan gönüllü ekibin adeta atan kalbi oldu.

İlk adımlarını, ulaşımın zor olduğu ve sağlık hizmetlerine erişimin kısıtlı olduğu ilçelere (özellikle Bahçesaray) ve köylere attılar. Ezel ve ekibi, mobil sağlık birimleri kurarak köy meydanlarında bilgilendirme toplantıları düzenledi, kadınların her sorusuna sabırla cevap verdi ve temel sağlık taramalarını büyük bir titizlikle gerçekleştirdi. Ezel, sadece bir doktor olarak değil, aynı zamanda empati kurabilen, dinleyen ve yol gösteren bir rol model olarak kadınların kalbine dokundu ve güvenlerini kazandı. Kendi hikâyesinden örnekler vererek, kadınların yaşadığı zorlukların evrensel olduğunu ve bu yolda asla yalnız olmadıklarını derinden hissettirdi.

Projenin sahada elde ettiği başarı, Ezel’i daha büyük bir platformda sesini duyurmaya ve toplumsal bir çığlık olmaya teşvik etti. Van İl Sağlık Müdürlüğü ve yerel sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yaparak, “Sağlıklı Anne, Mutlu Yarınlar” sloganıyla geniş çaplı bir farkındalık kampanyası başlattı.

Ezel, yerel televizyon ve radyo programlarına çıkarak, kadın sağlığının hayati önemini yürekten vurguladı. Seminerler, paneller düzenledi ve kadınların kendi hikâyelerini cesurca paylaştığı platformlar oluşturdu. Baran’ın gelişiyle hissettiği o güçlü anne bağı ve anneliğin getirdiği tarifsiz sorumluluk, her konuşmasına samimiyet ve derinlik katıyordu.

Kampanyanın en önemli ayaklarından biri de, özellikle genç anneler arasında sıkça görülen doğum sonrası depresyon ve yas süreçleri üzerineydi. Kendi kaybının acısını derinden yaşayan Ezel, bu konuda uzman psikologlarla iş birliği yaparak, kadınlara psikolojik destek mekanizmalarının kurulması için yılmadan mücadele etti.

Ezel’in bu özverili çalışmaları, onu kısa sürede Van’da ve hatta bölgede tanınan, ilham veren bir figür haline getirdi. Mesleki bilgisi, bilimsel yaklaşımı ve kişisel deneyimlerinin harmanlandığı samimi duruşu, ona geniş bir kitle desteği sağladı. Özellikle genç kadın doktor adayları ve tıp öğrencileri için bir mentor oldu. Kırsal kesimden gelen kadınlar, onu kendi dertlerine derman bulan, kalplerine dokunan bir “Ezel Hoca” olarak görmeye başladı. Tıpkı ilham aldığı Çetin Hocası gibi.

“Yüreğini bilimin ışığıyla donatan, merhametiyle dokunduğu her hayata umut serpenler; onlar, sadece şifa dağıtmakla kalmaz, çağlar boyu ilham veren birer ‘Ezel’ olarak kalplerde taht kurar.”

“Yüreğinle dokunduğun her hayat, kendi baharını filizler. Bilginin ve şefkatin yoğrulduğu eller, yalnızca dertlere derman değil, geleceğe umut tohumları eker.”

“Kalbindeki merhameti, elindeki ilimle birleştirenler; her dokunuşunda umut, her nefesinde şifa dağıtır. Onlar ki, bu dünyada iyilik ekerken, ebedi mükâfatın en güzeline nail olacaklardır.”

Ezel, bir zamanlar sadece kendi acılarıyla boğuşan, hayatın sillesini yemiş bir kadınken, şimdi binlerce kadının hayatına dokunan, onlara sağlık ve umut ışığı olan güçlü bir lidere dönüşmüştü. Baran’ın her gülüşü, annesinin bu yolda attığı doğru adımların sessiz ve kutsal bir kanıtıydı. Van’ın soğuk rüzgârları, artık Ezel’in yüreğinden yükselen değişim rüzgârına karışıyor, umudu her yere taşıyordu.

13. KESİT

Otizmin Yüreğe Çizdiği Cennet

Bu fani dünyada, her sevinç bir damla gözyaşında erir, her keder ise umudun narin filizine yer açar. Mutluluklar da, hüzünler de birer kelebek ömrü yaşar. Hangi kış, koynunda baharı taşımadı ki? Hangi gülüş, ardından sessiz bir iç çekiş getirmedi ki?

Belli ki bu dünya, sadece bir handır; ruhlarımızın kısacık bir mola verdiği, sonra vuslata doğru kanat çırptığı geçici bir durak. Bu geçici durak, kaderin basit bir cilvesi değil; aksine, kalbimize işlenmiş derin bir sınavın mührüdür. Burası, iyilikle kötülüğün, sabırla şükrün, veda ile umudun sınandığı büyük bir imtihan yeridir. Her düşüş, bir kalkışa davet; her ayrılık, yürekte saklı bir kavuşma arzusudur. Belki de bu yüzden, gözyaşlarımız toprağa düşerken, içimizde yeşeren o fidanın kıymetini biliriz. Zira asıl olan, bu handan geçerken ruhumuza ektiklerimiz ve bu fani dünya sahnesinde bırakıp gittiğimiz izlerdir. Her an, ruhumuzun aynasında parlayan bir ders; her duygu, sonsuzluğa uzanan bir köprüdür. Ve işte bu yüzden, her nefesi bir sınav, her kalp atışını bir ilahi tecelli bilenler, bu geçici dünyanın ebedi sırrını keşfeder.

Zaman aktıkça Baran’ın diğer çocuklardan farklı olduğu ortaya çıkmaya başlamıştı. Baran’ın ilk yılı, sanki usulca ve yavaşça gelmişti. Bebekken ağlamaları azdı, hatta bazen fazlaca sakindi. Bu durum karşısında nenesi çoğu zaman çevresindekilere; “Torunum çok zeki, biliyor annesi işe gidiyor. O yüzden böyle sessiz ve sakin. Bana hiç zorluk çıkarmıyor” diyordu.  Baran kucağa alındığında, yaşıtları gibi sıkıca sarılmaz, bedeni gevşek dururdu. Ezel’in yüzüne bakıp gülümsemeleri nadirdi, sanki gözleri, dünyanın görünmez bir perdesine takılı kalmıştı. Kayınvalidesi, “Benim çocuğum ne kadar uslu,” dedikçe Ezel’in yüreğinde ince bir sızı oluşurdu. Gözleri, Baran’ın gözlerine kenetlendiğinde, çoğu zaman o derin parıltıyı yakalayamıyordu. Göz teması kısacıktı, bir anlığına değer gibi olsa da hemen kayıp giderdi.

Baran emeklemeye başladığında, hareketleri biraz farklıydı. Parmak uçlarında yükselir gibi durduğu anlar olurdu. Seslendiğinde nadiren dönerdi. Sanki adı değil, çevresindeki sesler çok daha az önemliydi. Ezel’in “Ba-ran!” diye neşeyle seslenişine karşılık, ismiyle seslenildiğinde çoğu zaman tepki vermiyordu, kimi zaman da tepkileri çok zayıftı. Kimi zaman çocuğunun işitme engelli olduğunu düşünüp, gizlice arkasından seslenirdi, Baran duymazdan gelince içi cız ederdi.

18 aylık olduğunda, yaşıtlarının aksine işaret parmağıyla istediklerini göstermiyordu. Bir şey istediğinde Ezel’in elinden tutup nesneye götürürdü. O minicik parmağının ucunda koca bir dünya vardı ama o dünya dışarıya açılmıyordu. Başka çocuklarla ilgilenmiyor, yanlarında olsalar bile kendi halinde oynuyor, onları görmezden geliyordu. Parkta salıncağa binerken Ezel’e bakıp gülmek yerine, salıncağın sallanışına odaklanırdı. Oyunları da farklıydı. Oyuncak arabalarını peş peşe, kusursuz bir sırayla dizerdi. Arabaların tekerleklerini çevirip saatlerce seyrederdi. Küplerle kule yapmak yerine, küpleri bir çizgi halinde yan yana koyardı. Tekrarlayıcı hareketler dikkat çekiciydi; ellerini çırpma, kendi etrafında dönme, bazen de anlamsız sesler çıkarma gibi. “Anne” ya da “dede, nene” demekte zorlanıyor, çıkardığı sesler babıldama düzeyini geçmiyordu ya da bu sesler çok kısıtlıydı.

Yemek saatleri de zordu. Yeni tatları reddediyor, belli dokudaki yiyecekleri ağzına bile almıyordu. Beslenme konusunda seçiciydi. Ezel’in şefkatli elleri, Baran’ın ince saçlarını okşarken, yüreği bir kez daha sıkışıyordu. Mesleğinin getirdiği tüm bilgi birikimine rağmen, içindeki o korkunç fısıltıyı susturamıyordu: “Otizm…” Bu kelime, her hücresine işleyen soğuk bir iğne gibiydi. Baran da Otizm Spektrum Bozukluğu mu vardı, yoksa Baran’ın kendine özgü, kimsenin tam olarak anlayamadığı bambaşka bir dili mi vardı?

Kayınvalidesi ve kayınpederi, “Zamanla geçer,” diyerek umut saçmaya çalışsalar da, Ezel’in yüreğindeki sızı derindi. Baran’ın o farklı, eşsiz dünyası, ona bazen bir duvara çarpmış gibi hissettiriyordu. Ara sıra Artvin’den gelen dedesi de Baran’ı kucağına aldığında gözleri doluyor, torununun gözlerindeki derinliği bambaşka bir şekilde okuyordu.

Ama Ezel yalnız değildi. Canından öte sevdiği beş kız kardeşi vardı; Oya’nın pratik zekâsı, Tuba’nın anaç şefkati, İrem’in hayat dolu kahkahaları, Zerya’nın dingin bölgeliliği ve Melek’in sonsuz sabrı… Onlar, Ezel ne zaman tökezlese, koşup geliyor, Baran’ın büyülü dünyasına ortak oluyorlardı. Bu can yoldaşların isimlerin baş harflerinin OTİZM kelimesini oluşturması,  Baran’ın rahmetli babası Servet ve Baran’ın baş harfleri de Spektrum Bozukluğunun baş harfleri olması bir tesadüf müydü? Otizm Spektrum Bozukluğu. Yoksa acının içinde saklı bir ilahi dokunuş mu? Bu bir kod muydu, bir ipucu mu, yoksa kâinatın gizemli bir şifresi miydi?

Van Gölü’nün üzerine düşen mehtap, Ezel’in gözyaşlarını saklamaya yetmiyordu. Evet, bu dünyada mutluluklar da hüzünler de geçiciydi. Ama Baran’ın gözlerindeki o sessiz derinlik, Ezel’e kalıcı bir sınavın, belki de kalıcı bir aşkın kapılarını aralıyordu. Her belirti, onun yüreğine işlenen bir iz, bu gizemli yolculukta atılan bir adımdı. Ve Ezel, bu adımları Baran’la birlikte, cesurca atmaya kararlıydı. Çünkü bildiği ve iliklerine kadar iman edip inandığı biri vardı: Allah büyüktü ve Baran, onun yüreğine verilmiş en özel cennetti. Bu cennetin duvarları bazen otizmin görünmez engelleriyle çevrili olsa da, Ezel’in elleri, her zaman o gökkuşağına uzanacak, Baran’ın dünyasına renk katacaktı.

Ezel Havin’nin elleri, sayısız hayata dokunmuş, nice bebeğin ilk nefesine şahit olduğu gibi nice çocuğa ve anneye de şifa olmuştu. Ancak kendi cenneti, Baran’ın dünyasına renk katacak olsa da şifa olabilecek miydi? Renk katabilmek şifanın yerini tutabilecek miydi?

Zamanla Baran’ın odası, renkli oyuncaklarla dolu bir terapi merkezine döndü. Odanın her köşesi özel eğitim materyalleriyle bezenmişti. Ezel, doktor kimliğini annelik şefkatiyle harmanlayarak, her akşam Baran’ın özel ilgi alanlarına göre belirlenmiş kartlarla kelime çalışır, duyusal oyunlarla onun dış dünyayla bağlantı kurmasına yardımcı olmaya çalışırdı.

Baran’ın otizmle olan mücadelesi, Ezel’in en büyük sınavlarındandı. Meslek hayatında yüzlerce “imkânsızı” başarmış, çaresiz ailelere umut olmuştu. Ama kendi evinde, kendi oğlunun sessiz dünyasına tam anlamıyla nüfuz etmek, bazen aşılmaz bir dağ gibi gelirdi. Baran’ın gözlerindeki derinlik, onun kendi dünyasında ne kadar eşsiz olduğunu gösteriyordu. Ezel, bazen oğlunun parmak uçlarında yükselip havayı koklayışını, bazen de bir anda sessizleşip kendi içine kapanışını izlerken, tıp kitaplarında yazmayan bir bilgelikle dolduğunu hissederdi.

Ezel Havin bir gece, Baran’ın uykuya dalmasını beklerken, içinden şu sözcükleri mırıldandı. “Her yeni doğanla birlikte bir umut yeşerttim. Şimdi kendi umudum için savaşıyorum. Baran’ın şifası, belki de bilimin sınırlarının ötesinde, anneliğin o tarif edilemez gücünde saklı olmalı.” Bu sözcükleri içinden sessizce geçirirken zihninde tek bir düşünce vardı: Tıpkı bir bebeği dünyaya getirir gibi, Baran’ın da kendi dünyasını bulmasını sağlamak için ölünceye kadar yanında durup yoldaş olacağım.

Bir akşamüstü, Ezel mutfakta yemek hazırlarken, blenderin tiz sesi Baran için dayanılmaz bir çığlığa dönüştü. Ellerini kulaklarına bastırdı, küçük bedeni olduğu yerde sallanmaya başladı. Ezel Havin hemen blenderi kapattı, endişeyle Baran’ın yanına koştu. Onu sakinleştirmeye çalışırken, Baran’ın bakışlarının pencereden sızan gün batımı ışıklarına takıldığını fark etti. Kırmızı, turuncu, mor tonlar… Bu renkler, Baran’ın içindeki fırtınayı nasıl da dindiriyordu? Yüzündeki gerginlik yavaşça dağıldı, bakışları yumuşadı. Oğlunun renklerle kurduğu bu eşsiz bağı bir kez daha hayranlıkla izledi. Sanki her renk, Baran’ın ruhunda farklı bir melodi çalıyordu.

Ezel’in Baran için verdiği mücadele, yalnızca medikal tedavilerle sınırlı değildi. Annelik içgüdüsü ona, oğlunun dünyasına girmenin yolunun sadece bilimsellikten değil, aynı zamanda kalpten gelen bir anlayıştan geçtiğini fısıldıyordu. Her sabah Baran’ın uyanışıyla güne başlayan Ezel, onun küçük dünyasındaki ritüellere eşlik ederdi. Aynı renk kalemlerle çizilen resimler, hep aynı sırayla dizilen oyuncaklar… Bu tekrarlar, dışarıdan monoton görünse de, Ezel için Baran’ın iç dünyasının haritasıydı.

“Bir doktorun ilmi, annenin kalbiyle harmanlanınca, bir cennetin anahtarı ortaya çıktı.” (“Bir doktorun ilmi” sözü ile Ezel Havin’in tıp eğitiminden edindiği bilimsel bilgiye ve otizmin medikal yönlerini anlama çabasına gönderme yapıyor. Ezel, bu ilmi, Baran’a özel eğitim ve terapi yöntemleri uygulayarak kullanıyor. “Annenin kalbiyle harmanlanınca” sözü ile Ezel’in, Baran’a karşı duyduğu sınırsız anne sevgisini, sabrını ve empati yeteneğini ifade etmektedir. Bu sevgi, onun sadece bilimsel yöntemlerle değil, aynı zamanda kalpten gelen bir anlayışla oğlunun dünyasına nüfuz etmesini sağlıyor. “Bir cennetin anahtarı ortaya çıktı” sözü ile bu iki unsurun birleşimi, Ezel’in Baran’ın dünyasına giden yolu bulmasını ve bu yolculuğun, otizmin görünmez engelleriyle çevrili olsa da, aslında annelik ve evlat sevgisiyle inşa edilmiş bir cennet olduğunu keşfetmesini simgelemektedir)

Baran’ın sessizliği, Ezel’in kelimelerini daha da güçlendirmişti. Oğlunun gözlerine bakarken, konuşmadığı ama hissettiği her şeyi anlamaya çalışırdı. Bazen Baran, odanın köşesindeki eski ahşap trenine saatlerce bakakalırdı. Ezel, önce bu durumdan endişelenirdi ama sonra fark etti ki, Baran’ın dünyasında tren, sadece bir oyuncak değil, aynı zamanda uzak diyarlara yapılan bir hayal yolculuğuydu. Belki de o küçük tekerleklerin dönüşünde, Ezel’in henüz keşfedemediği evrenler saklıydı.

Ezel, mesleki tecrübesiyle edindiği gözlem yeteneğini, annelik sezgileriyle birleştirerek Baran’ın en küçük tepkilerini bile zamanla okumayı öğrendi. Ezel Havin’in Baran için verdiği mücadele, bir doktorun bilimsel titizliğinin çok ötesine geçmişti. Artık bu, kalpten kalbe uzanan, görünmez bir bağın inşasıydı. Her gece, Baran’ın minik ellerini kendi avuçlarına alırken, o ellerin sayısız cana dokunduğunu, nicelerine şifa verdiğini hatırlardı. Peki ya şimdi? Şimdi o eller, kendi evladının kayıp bahçesinde, solmuş papatyaları yeniden yeşertebiliyor muydu?

Baran’ın gözleri, bazen sonsuz bir okyanus gibi, bazen de kapılarını sıkıca kapatmış Van Kalesi gibiydi. Ezel, o kaleye giden gizli geçitleri bulmaya çalışırken, kendi ruhunda da yeni kapılar aralıyordu. Bilim ona otizmin spektrumunu, semptomlarını öğretmişti ama Baran’ın kalbindeki notaların hangi tonda titreştiğini sadece annelik sevgisi öğretebilirdi. Bir gün Baran, en sevdiği oyuncak trenini alıp pencere kenarına oturdu. Başını cama dayamış, gözleri uzaklara dalmıştı. Ezel, sessizce yanına yaklaşıp onun baktığı yere baktı. Dışarıda yağan yağmurun her damlasında, Baran’ın iç dünyasına ait bir sır gizli gibiydi. Ezel, o an anladı; Baran’ın dünyası, dışarıdan görüldüğü gibi eksik değil, sadece farklıydı. Ve kendi görevi, bu farklı dünyayı anlamak, ona dokunmak ve onunla birlikte nefes almaktı.

Baran erken uyandığında annesi, geç uyandığında ise nenesi onu okula (Özel Eğitim Kurumu) götürürdü. Zamanının bir kısmını okulda geçiriyordu.  Okul; onun sosyal ipuçlarını gözlemlemesine, taklit etme becerilerini geliştirmesine ve sosyal etkileşim kurma fırsatları bulmasına yardımcı oluyordu. Çünkü başkalarının davranışlarını model almak, otizmli çocuklar için öğrenmenin önemli bir parçasıdır. Göz teması kurma, oyun kurma, sıra alma gibi sosyal becerilerin gelişimi için okul ortamı önemli katkılar sunmaktadır. Grup etkinliklerine katılmak, bu becerilerin pratiğe dökülmesi için fırsatlar oluşturmaktadır. Okul ortamı, farklı sesler, kokular, ışıklar ve dokular gibi çeşitli duyusal uyaranlar içermektedir. Başlangıçta otizmli çocuk için zorlayıcı olsa da, bu durum zamanla çocuğun duyusal hassasiyetlerini yönetmesine ve çeşitli uyaranlara adapte olmasına yardımcı olmaktadır. Okul, genellikle belirli rutinlere sahiptir (yemek saati, oyun saati, dinlenme saati). Bu rutinler, otizmli çocuklar için güven ve öngörülebilirlik sağlayarak kaygıyı azaltabilir ve yeni durumlara uyum sağlamalarına destek olabilir.

Öğleden sonraları Baran nenesiyle evde kalırdı. Otizmli bir çocuk için ev ortamının da avantajları çoktu. Mesela evdeki eğitim, aile bireylerinin, çocuğun eğitim sürecine daha aktif katılımını teşvik eder.  Evdeki eğitim ile tamamen çocuğun özel ihtiyaçlarına, ilgi alanlarına ve öğrenme stiline göre belirleme imkânı sunar. Evin sakin kucağı, sınıfın kalabalığından uzakta, çocuğa özel bir ilgiyle dokunan, yoğun ve nitelikli bir öğrenme alanına dönüştürülebilir. Evdeki eğitim, çocuğun duyusal hassasiyetlerine veya diğer zorluklarına göre anında değişiklikler yapma esnekliği de sunmaktadır. Geçişlerde zorlanan çocuklar için ani değişiklikleri sınırlayarak stres ve kaygıyı azaltabilir. Duyusal hassasiyetleri yüksek olan çocuklar için ev ortamı daha az gürültülü, daha az dikkat dağıtıcı ve daha rahatlatıcı olabilir. Böylece ev, öğrenme için daha sakin ve kontrollü bir ortam sağlar.

Baran, hem okulun sağladığı sosyal etkileşimler hem de evdeki kişiselleştirilmiş eğitimi sayesinde, diğer otizmli çocuklara göre daha avantajlı bir konumdaydı. Peki, otizmin görünmez duvarları arasında, küçük bedeniyle verdiği mücadelede onu avantajlı kılan neydi? “Avantaj” kime göre, neye göre? Gözleri ışıldayan, adımları henüz tam oturmamış bir bebeğin dünyaya “normal” bir başlangıç yapmasıyla kıyaslanabilir mi? Ya da gözleri göremeyen bir çocuğun engin iç dünyasına göre mi avantajlıydı? Hayır, Baran’ın avantajı, hayatın ona sunduğu acımasız kısıtlamalar karşısında, sevginin ve emeğin onda eksik olmayışıydı. Onun “avantajı”, düşen bir yaprağın bahara tutunması gibi, zorluklara rağmen umudu yeşertebilmesiydi.

Hastanedeki yoğun geçen her günün ardından, Ezel’in tek limanı, Baran’ın odası olurdu. Onunla geçirdiği her dakika, sanki zamanın ötesinde, kendi kendini iyileştiren bir terapi seansıydı. Baran’ın beklenmedik bir tebessümü, ani bir kıkırdaması veya küçücük bir el teması, Ezel için tüm yorgunluğunu silip süpüren, ruhunu besleyen en büyük ilaçtı. Kucağında uyuyakalan Baran’ın saçlarını okşarken, yüreği şefkatle dolup taşardı. Çoğu kez Baran’ın yüzüne bakarak “Sen benim cennetimsin, Servet’ten ve Allah’tan emanetsin ” derdi.

Ezel Havin, Baran’ın kalbine giden yolu bulmaya çalışırken, kendi içindeki sessiz fısıltıları da dinlemeye başlamıştı. O fısıltılar, bir annenin evladına duyduğu sınırsız sevginin, tüm mantığı ve bilimi aşan,  bilgeliğin sesiydi. Baran’ın yüzündeki en ufak bir ifade değişikliği, en hafif bir el hareketi, Ezel için binlerce kelime barındırıyordu. Gecenin en derin saatlerinde, Baran’ın yatağının kenarında oturur, onun düzenli nefes alışını dinlerdi. O küçük bedende yatan koca dünyayı anlamaya çalışırken, yanaklarından süzülen yaşlar yastığa damlardı. Bu yaşlar, çaresizliğin değil, aksine derin bir sevginin, teslimiyetin ve umudun gözyaşlarıydı.

Ezel Havin için günün en kutsal anları, Baran derin bir uykuya daldıktan sonra başlardı. Salonun loş ışığında, Ayten Tanrıverdi öğretmenin ona hediye ettiği cep Kur’an’ı eline alır, okurdu. Aslında bu bir okuma değildi. Çünkü bir romanı okur gibi okumuyordu. Arapça okuduğu her ayetin mealini de okuyarak mesajın kalbine inmesini, yaşamıyla bütünleşmesini sağlıyordu. Yani sindire sindire okuyordu. Okuduğu her bir ayet, onun yorgun annelik ruhuna bir merhem, çaresizliğine bir umut olurdu. Her bir ayet, ona sabrı, teslimiyeti ve ilahi sevginin sınırsız gücünü fısıldıyordu.

Çoğu zaman, Baran annesinin o tatlı, mırıltılı Kur’an okuma sesini duyar, ancak asla bir tepki vermezdi. Minik bedeni yatağında kıpırdamadan durur, gözlerini bile açmazdı. Sanki annesinin o kutlu anını bölmek istemez gibi, sessizce dinlerdi. Belki de o küçük kalbine, annesinin sesinden dökülen ilahi kelamlar akıyor, ruhunun henüz keşfedilmemiş derinliklerinde yankılanıyordu. Ezel, bazen bu sessizliğin, Baran’ın kendi dünyasında Kur’an’ın huzurunu ağırladığının bir işareti olup olmadığını merak ederdi. Oğlunun otizmli dünyasının duvarları ardında, belki de Kur’an’ın nuruyla beslenen gizli bir bahçe yeşerdiğini bile düşünürdü.

Bir gün, Baran, daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı. Ezel’in parmağını kendi minik eliyle sımsıkı tuttu. Bu basit dokunuş, Ezel’in ruhsal dünyasını bir anda güzelleştirdi. O ana kadar bilimsel verilerle, terapi yöntemleriyle, uzman görüşleriyle donanmış zihni de bir anda boşaldı. Geriye sadece eşsiz, saf bir his kaldı. Baran’ın buzdan duvarlarla çevrili gibi duran dünyasına, ilk çatlak bu dokunuşla düşmüştü. Ezel’in göğsünde tarifsiz bir sıcaklık yayıldı. Bu, sadece bir anneye nasip olabilecek, mucizevi bir andı.

Ezel biliyordu ki, Baran’ın şifası, belki de hiçbir ilaçta, hiçbir ameliyatta bulunmayacaktı. O şifa, her okuduğu ayette, her anlattığı masalda, her fısıldadığı ninnide, her sardığı kucaklamada, onun zevk aldığı oyunlarda saklıydı.

14. KESİT

Gölgedeki Savaşçı

Bir Babanın Fedakârlığı- Bir Annenin Dirayeti

Her geçen gün ömründen eksilen zamanla değil, içinde biriken kederle yaşamaya çalışan Deniz, ciğerlerine bir ağ gibi dolanan o uğursuz kelimeyle, kanserle tanıştığında ömrünün son demlerine gelindiğini bir tüy dokunuşu gibi hissetti. Akciğer kanseri olmuştu. Erzurum Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki tedavi odasında hissettiği yalnızlık ve kimsesizlik, onun için ömrünün geri sayımını başlatan hüzünlü bir melodiye dönüşmüştü. Tedavi süreci, her nefeste ciğerlerini dağlayan, ruhunu körelten bir ateşti. Ancak bu yangının içinde, tuhaf bir huzur tohumu da yeşeriyordu. Ezel’e kötü davranan Melek’ten ayrılmış olması şimdi ruhuna dokunan en zarif esintiydi. Yetim büyüyen evladına kötü davranan birinin cezasız kalmaması gerekiyordu ve bu ceza, ayrılığı anlamlandırmıştı. Hastane odalarındaki yalnızlık ise bu yüzden kutsal bir hal almıştı.

Deniz, hastalığını kızına anlatmamıştı, anlatılmasını da engellemişti. Yanında olsa, biliyordu ki, o da bu acıya ortak olacaktı. Bu sessiz inziva, onun için bir lütuftu. Deniz’in damarlarında dolaşan kemoterapinin etkisi sadece hücrelerini değil, ruhunu da yavaş yavaş tüketiyordu. Ama ne olursa olsun, o tek bir bakışta takılı kalmıştı: Ezel Havin’in masum bakışlarında. Hayatının anlamı olan biricik kızı, şimdi Van’da hayat kurtaran elleriyle kendi savaşını veren bir doktordu. Babasının bu son savaşını gözlerinde keder olarak görmek, kendisi için ölümden beter olurdu. Deniz, bu çetin yolculuğa tek başına çıkmaya yeminliydi. Dilruba’nın ölümünden sonra istemsizce de olsa kızının adeta tek başına büyümesine sebep olmuştu; şimdi de bu acıları tek başına çekmeliydi. Kemoterapinin bedenini kasıp kavuran dayanılmaz ağrıları, hastane odalarının soğuk ve merhametsiz duvarları arasında yankılanan yalnız çığlıkları iliklerine kadar hissederken bile aklının en duru köşesinde Ezel ve canından çok sevdiği torunu Baran vardı. Baran’ı her düşündüğünde kalbinde küçük bir kelebeğin kanat çırpışını hissederdi. Özlemi, kalbini kanatıyordu. O nadir çıkan sesi duymak, küçük ellerinin sıcaklığını hissetmek… Ama hayır, yapamazdı. Bu kemoterapi sonrası görüntüsü, kızının gözlerine saplanan bir hançer olurdu. Kemoterapi süreci boyunca ne Van’a gidebildi ne de görüntülü konuşmalara cesaret edebildi. Kızının zihninde, o her zaman güçlü, o her zaman dimdik, Artvin’in sarp dağları gibi sağlam babası olarak kalmalıydı.

Hastalığının etkisiyle bir gece ateşler içinde yanarken “Kötü şeyler, hep iyi insanların başına gelir?” diye içinden fısıldadı. Vücudundaki her bir hücre isyan ederken, bu cümle ruhuna bir merhem gibi yayılıyordu. “Çünkü iyi insanlar, kötü insanlarla savaşmak için güç ister. Allah onları güçlü ve şükürdar kılmak için zorluklar verir” inancına sahipti. Bu inanç, acının en keskin pençesinde bile ona bir umut ışığı, bir sığınak oluyordu. Yalnızlığın derin uçurumunda, bu düşünceyle teselli buluyordu.

Van’da, yüzlerce kilometre ötede, Ezel ise babasının bu ani, uzun süren ve açıklanamayan sessizliğine anlam veremiyordu. Kalbi, adı konulamaz bir özlemle sıkışıyor, aklı babasının nerede olduğunu, neden bu kadar uzaklaştığını çözmeye çalışıyordu. Çoğu kez kendi kendine “Babam neden aramaz oldu? Neden Baran’ın sesini duymak istemez? Onu ne kadar da çok severdi,” diye mırıldanıyordu. Babasından aldığı o eşsiz baba ilgisini, o sıcaklığı hissedememenin sitemi, bir cam kırığı gibi ruhuna batıyordu. Bilmiyordu ki, babası kendi canıyla cebelleşirken, aslında onun için savaşıyordu. Bilmiyordu ki, babasının bu sessizliği, tarifsiz bir fedakârlığın, ondan gizlenen amansız bir kanserin feryadıydı.

Deniz, hastane odasının solgun ışığında, buz gibi terlerle ıslanmış yastığına başını yaslarken, gözleri boş duran deri kılıflı refakatçi koltuğuna takıldı. Her bir çatlak, yaşadığı acının, çektiği yalnızlığın bir haritası gibiydi. Ama aklında sadece bir cümle vardı: “Kızım üzülmesin.” Bu cümle, onun son direnişi, son arzusu, son vedasıydı. Kızı ağlamasın, kızı üzülmesin diye, kendi canını feda eden bir babanın sessiz çığlığıydı. Ve zaman, bir kar tanesinin rüzgârda erimesi gibi, Deniz’in ömründen usulca, merhametsizce çalmaya devam ediyordu, Kardan beyaz bir vedanın gölgesi, Deniz’i sararken, Ezel’in ise olan bitenden haberi yoktu. Ama Van’da da Ezel Havin’in kalbinde sessiz bir fırtına koparmak için kader harekete geçmişti.

O gün Van’da hava buz kesiyordu; tipik bir kış günüydü ve dondurucu soğuk Ezel’in iliklerine işliyordu. Sabahın erken saatleriydi ve hastanede onu bekleyen yoğun bir günün ağırlığı omuzlarındaydı. Yorgun argın, hastaneye gitmek üzere son hazırlıklarını yaparken, sessizliği yırtan ani bir sesle irkildi. Ses, Baran’ın odasından gelmişti; metalik bir çarpma sesi, ardından gelen bir gümbürtü… Kalbi göğsünü parçalayacak gibi atmaya başladı. “Baran!” diye bağırdı. Koşarak Baran’ın odasına girdiğinde gördüğü manzara, her annenin kâbusuydu: Baran yerdeydi, küçük bedeni şiddetle kasılıyor, titriyordu. Dudaklarının kenarından bembeyaz köpükler sızıyor, gözleri donuk bir boşlukla tavana sabitlenmiş, bilinci çok uzaklara savrulmuştu. Bu görüntü karşısında Ezel’in boğazına acı bir yumruk oturdu. Dünya sanki durmuş, nefesi kesilmişti. Bir anlığına tüm bedenini saran korkuyla donakaldı ama içinde bir yerden gelen o sarsılmaz anne gücü, onu harekete geçirdi. “Havin, sakin ol!” dedi kendi kendine, sesi titrese de kararlıydı. Derin bir nefes çekti. Eğildi, Baran’ın minik bedenine nazikçe dokundu ve onu yavaşça, omzundan destekleyerek yan yatırdı. Beyaz yüzünün altına, canı yanmasın diye bulduğu incecik bir yastığı, sanki en değerli hazinesiymiş gibi özenle yerleştirdi. Hızla gömleğinin yakasını gevşetti; sanki o daracık yaka, oğlunun nefesini kesiyormuş gibi gelmişti. Gözleri odayı taradı. Etrafta ne varsa, Baran’ın kasılan bedenine zarar verebilecek her sert, her keskin objeyi bir çırpıda uzaklaştırdı. Komodinin üzerindeki su bardağı, düşen oyuncaklar, sandalye… Hepsi bir kenara yığıldı. Sanki görünmez bir kalkanla oğlunu çevreliyordu. İçerideki boğucu havayı dağıtmak istercesine, titreyen elleriyle pencereyi araladı. Van’ın ayazı içeri dolarken, Ezel’in alnından şakaklarına doğru soğuk bir ter damlası süzüldü. Eli titreyerek telefonuna uzandı. Gözleri yaşlarla buğulanmış olsa da, net bir şekilde 112’yi aradı. Konuşmaya çalıştı, sesi zar zor çıkıyordu. Bilinci bulanık olsa da, tek bir düşünce zihninde yankılanıyordu:  “Dayan Baran’ım, dayan oğlum…” O an, sanki dakikalar asırlara dönüşmüştü. O ambulansın siren sesini duymak, o kapının çalmasını beklemek… Ezel, zamanın o en acımasız diliminde, hayatının nöbetini tutuyordu. Hastanedeki nöbeti değil, evlat nöbetini… Ve o nöbetin bitmesi, Baran’ın gözlerinin tekrar onu bulması için sessizce dua etti. Ambulans nihayet kapıya dayandığında, sağlık görevlilerinin telaşlı ama profesyonel hareketleri Ezel’i bir nebze olsun gerçekliğe döndürdü. Baran’ı sedyeye alırlarken, Ezel’in eli hâlâ oğlunun terli alnındaydı. “İyi olacak, değil mi?” diye seslendi, sesi zor duyuluyordu. Ambulansın içine bindiğinde, dışarıda kalan dondurucu havaya inat, içerisi boğucu bir sıcaklıkla doluydu. Baran’ın soluk yüzü, ambulansın titrek ışıklarında daha da cansız görünüyordu. Ezel, oğlunun minik elini sıkıca tuttu; sanki bu temas, onu hayata bağlayacak tek güçtü. Hastane koridorları, buz gibi fayansları ve keskin kokusuyla Ezel’in zaten karmaşık olan zihnini daha da altüst etti. Hızlı adımlarla ilerleyen sedyenin yanında koşarken, kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Acil servisin kapıları ardında kaybolan Baran’ın arkasından, Ezel’in gözleri dolu dolu, kalbi paramparça bir halde kalakaldı. Beyaz önlüğüyle, hayat kurtaran elleriyle her gün onlarca cana dokunan Doktor Ezel Havin, şimdi bir hasta yakını, bir çaresiz anneydi. Koltuğa yığılırken, Baran’ın son görüntüsü, ağzından sızan köpükler ve donuk gözleri zihnine bir kâbus gibi kazınmıştı. Bekleyiş, bir işkenceye dönüştü. Her geçen dakika, binlerce yıl gibi uzuyor, her saniye akıp giden kum taneleri gibi ömründen eksiliyordu. Saatler sonra, yorgun ve endişeli bir doktor yanına yaklaştı.

“Ezel Hanım, Baran’ın tetkiklerini tamamladık,” dedi.

Ezel Havin: Durumu nasıl, doktor bey? Oğlum Otizmli

Doktor derin bir nefes aldı, Ezel’in gözlerinin içine baktı ve  “Yapılan tetkikler ve yaşadığı nöbetin karakteristiği… Gördüğümüz tablo epilepsi tanısıyla uyumlu görünüyor. Kesin tanı için gözlem altında tutmamız ve daha ileri testler yapmamız gerekecek” diye cevap verdi.

Epilepsi, Baran’ın bu yeni mücadelesi. Otizmle zaten zorlu bir yaşam süren oğlu için bu yeni tanım, Ezel’in omuzlarına yeni bir ağırlık yüklemişti. Bir yandan, otizmli bireylerde epilepsinin daha sık görüldüğünü bildiği için şaşkınlık ve acı karışımı bir his içindeydi. Diğer yandan, oğlunun küçücük bedeninin bu kadar yükü nasıl taşıyacağını düşünmek, ruhunu daraltıyordu.

Baran’ı yoğun bakımdan çocuk servisine aldıklarında, Ezel Havin yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Dünya tekrar onun olmuştu. Ancak zihni Baran’dayken bile, kalbinin bir köşesi babasına kayıyordu. Babasının bu ani sessizliği… Neden aramaz olmuştu? Neden Baran’ı sormazdı? Eskiden her gün arar, torununun sesini duymak isterdi. Bu tuhaf boşluk, Baran’ın yeni hastalığıyla birleşince Ezel’in içini daha da kemiriyordu. Baran’ın yüzündeki o masum ifadeye bakarken, babasının sessizliğinin altında yatan o tarifsiz fedakârlığı hissedemese de, kendi içindeki fırtınanın yavaş yavaş şiddetlendiğini fark ediyordu. Van’ın soğuk rüzgârları pencereyi döverken, Ezel, hastane odasının soluk ışığında, hem oğlunun epilepsiyle mücadelesi için hem de babasının gizemli sessizliği için bekleyişine devam ediyordu.

“Ne zaman yeryüzü susarsa, gökyüzünün sessiz çığlığı duyulur. Ve zamanı geldiğinde de, yolcunun yoluna gitmesi gerekir.” (“Ne zaman yeryüzü susarsa…” sözü, romandaki Deniz’in sessizliğini simgeliyor. Deniz, kızı Ezel’i üzmemek için susması, telefonlarını açamaması ve hastalığını gizlemesi. “…gökyüzünün sessiz çığlığı duyulur” sözü, Ezel’i ve onun yüreğini temsil ediyor. Babasının sessizliği karşısında Ezel’in içinde kopan fırtına, çaresizliği ve bilmediği bir gerçekliğin sancısı gökyüzünün sessiz çığlığıdır. Kendisi sessizce acı çekmekte, ancak bu acının yankısı çok uzaktan, babasının sessizliğinden gelmektedir. “Ve zamanı geldiğinde de, yolcu yoluna gitmesi gerekir” sözü de, gelecekteki bir çözüme işaret etmektedir. Kimisine göre kavuşma kimisine göre ayrılma)

Bilmiyordu ki, yüzlerce kilometre ötede, Erzurum’da bir başka hastane odasında, kendi canıyla cebelleşen bir baba, “Kızım üzülmesin” diye susmaya devam ediyordu.

“Baba susmuş, evlat durgun, torun ise yorgun. Kim bilir belki de kader, bu üç neslin sessizliğini bozmak için bu üç can arasından bir can seçmiş ve onun ruhunu usulca saran, acısız bir fırtına hazırlamıştır”.

Günün sonunda doktorlar, EEG ve MR testleri sonrasında Baran’a epilepsi tanısı koydu.  Bir müddet sonra da ilaçlar yazılıp taburcu edildi.

Hayat, bazen en beklenmedik anlarda, en masum bedenlere görünmez bir fırtına gibi çöker. İşte epilepsi, tam da böyle bir fırtınadır; beynin derinliklerinde, aniden kopan bir şimşek misali çakar ve hayatın akışını değiştirir. Bu, sadece bir hastalık tanısı değil, aynı zamanda hem bireyin hem de sevdiklerinin yaşamına yayılan, sabır, anlayış ve metanet isteyen uzun bir yolculuktur. Bir an hayattasınızdır, kahkahalar atar, planlar yapar, sevdiklerinizle omuz omuza yürürsünüz. Sonra, beynin içindeki o gizemli elektriksel boşalım ansızın patlak verir ve dünya kararır. Bilinç kaybolur, beden kontrolsüzce kasılır, titrer. Etraftakiler için dehşet verici, acı dolu bir manzara; nöbeti yaşayan içinse belki de hatırlanmayan, o anın ötesinde derin bir yorgunluk bırakan bir boşluktur. Epilepsiyle yaşamak, karanlığın içindeki bir feneri taşımak gibidir. O fener, tedavi yöntemleridir. Bu yolculukta en sık kullanılan, en bilinen fener, ilaçlardır. Antiepileptik ilaçlar, beynin o düzensiz elektriksel aktivitesini dengelemeye, fırtınanın şiddetini azaltmaya veya tamamen dindirmeye çalışır. Bu ilaçlar, çoğu zaman yaşam boyu süren bir yol arkadaşlığıdır. Her doz, bir umut kırıntısı, bir sonraki nöbeti erteleme, belki de tamamen durdurma vaadidir. Epilepsiyle yaşamak, sadece tedaviyi takip etmek değil, aynı zamanda hayatın her anında uyanık bir direniş sergilemektir. Bu, sürekli bir kontroldür; hem tıbbi hem de kişisel. İlaç saatlerine titizlikle uymak, atlanan her dozun bir nöbet davetiyesi olabileceği gerçeğini bilmek, bu direnişin en temel adımıdır. Kan testleriyle ilaç seviyelerini takip etmek, doktorla düzenli iletişimde olmak, bu sessiz savaşın anahtarıdır.

Beynin huzur bulduğu en önemli liman uykudur. Düzenli ve yeterli uyku, nöbet eşiğini düşürür. Uykusuzluk, görünmez fırtınanın en büyük tetikleyicilerinden biridir. Hayatın getirdiği her türlü stres, beynin hassas dengesini bozabilir. Bazı ışık hassasiyetleri, yüksek sesler, hatta belirli yiyecekler bile kişiye özel tetikleyiciler olabilir. Bu tetikleyicileri tanımak ve onlardan kaçınmak, hayatı kontrol altında tutmanın önemli bir parçasıdır.

Her nöbet, beynin gönderdiği bir mesajdır. Ne zaman olduğu, ne kadar sürdüğü, neyin tetiklediği ve nasıl sonlandığı… Bu bilgileri not etmek, doktorların tedaviyi daha etkin yönetmesine yardımcı olan paha biçilmez bir rehberdir. Epilepsiyle yaşayan bir birey için ve onun çevresindekiler için güvenlik, kutsal bir kavramdır. Her an gelebilecek bir nöbet ihtimali, günlük yaşamda alınması gereken önlemleri beraberinde getirir. Yüksekte çalışmaktan kaçınmak, yalnız başına yüzerken dikkatli olmak, banyoda kilitli kalmamak gibi basit ama hayati önem taşıyan önlemler alınmalıdır. Spor ve aktif yaşam epilepsiye engel değildir, ancak bazı spor dallarında (örneğin dalgıçlık, paraşütçülük) riskler daha fazladır ve doktorla konuşulmalıdır. Aile, arkadaşlar, iş arkadaşları ve öğretmenler, epilepsi hakkında bilgilendirilmeli, nöbet anında ne yapmaları gerektiği öğretilmelidir. Bu, sadece güvenlik için değil, aynı zamanda toplumsal farkındalık için de önemlidir.

15 KESİT

Dört Kayıp, Bir Boşluk: Ezel’in Hüzünlü Mirası

Kanserle verdiği çetin savaşın ardından, Deniz nihayet bedeninde bir nebze olsun hafiflik hissediyordu. Onu hayata bağlayan en büyük güç, canından öte sevdiği kızı Ezel Havin ile biricik torunu Baran’dı. Gözlerinin önünde, Ezel’in şaşkınlıkla parlayan gözleri; Baran’ın ise küçücük kollarıyla kısa ama içten sarılışı canlandı. Torununa aldığı yeni oyuncak kamyonu, o minicik elleriyle nasıl da heyecanla açacağını hayal etmek bile yorgun kalbine taze bir sevinç katıyordu. Taburcu olur olmaz, tüm yorgunluğunu hiçe sayarak Van’a giden otobüse bindi. Üstelik en ön koltuğu seçmişti; çünkü kalbinde gizlice, sanki bu koltuk onu kızına ve torununa herkesten önce kavuşturacakmış gibi bir inanç vardı. Onlara sürpriz yapacaktı. Ama kader, Bitlis’in Balaban mevkiindeki o keskin virajlarda ağlarını çoktan örmüştü. Araç oraya vardığında, Van’da Ezel’in içini tarifsiz bir korku kapladı. İçinden bir ses, “Baban aramasa da sen ara,” diyordu. Kalbine doğan bu sese kulak vererek telefonunu eline alıp babasını aradı. Deniz’in ekranında kızının ismi belirdi: “Canım arıyor”. Deniz, kızının onu aradığını görünce heyecandan telefonu elinden düşürdü, almak için eğildi. İşte tam o anda karşı şeritten gelen dev kamyonla otobüs, korkunç bir gürültüyle çarpıştı. Demir yığını şarampole yuvarlanırken, Deniz’in yüreğinde artık ne kanserin acımasız pençesi vardı, ne de özlemin ağır yükü. Onun ruhu, bir kelebek misali bedeninden süzülüp, ait olduğu sonsuz huzura kanatlanmıştı. Belki de öteki âlemde, Dilruba ile buluşmak için sessizce yol alıyordu. O sırada Ezel, babasını tekrar aradı. İçinde buruk bir umutla fısıldadı: “İnşallah bu sefer duyar, açar…” Aylardır onu görüntülü göremiyor, sesini duyduğunda da konuşmaları hep kısa kesiliyordu. Ezel, bu mesafeli tavırların sebebini anlayamıyordu. Belki de babası torununu özlememişti… Oysa Deniz, kızı üzülmesin diye acısını içine gömen, özlemle yanıp tutuşan, dağ gibi bir babaydı. Ezel tekrar aradı… Sonra yine aradı… Her çalan zil kalbine hançer gibi saplanıyordu. Ama açan olmuyordu. Yaklaşık on beş dakika sonra, olay yerine intikal eden 112 ekipleri ve polisler, Deniz’in cansız bedenini ceset torbasına yerleştirirken, hemen yanında duran telefonuna da gözleri ilişti. Ekranında yanıp sönen beş cevapsız çağrı vardı. O çağrıların diğer ucunda, kızının çırpınan yüreği vardı.

 “Aylardır duyulamayan sesin, bir cam yığınında yankılanan son vedası.” (“Aylardır duyulamayan sesin” sözü ile Ezel’in, babasının hastalığı nedeniyle yaşadığı bilinçli sessizliğe ve iletişimsizliğe gönderme yapmaktadır. Ezel, bu sessizliğin altında yatan acı dolu gerçeği bilemez. “Bir cam yığınında yankılanan son vedası” sözü ise Deniz Bey’in trafik kazasında hayatını kaybetmesini ve Ezel’in telefonunun ekranında, babasının cansız bedeninin yanı başında yansıyan son arama ekranını ifade etmektedir. Bu, babasının kızına duyduğu özlemin ve son vedasının, acımasız bir kaza anında, bir camın yansımasında sembolleşmesidir)

 Cevapsız çağrılar “Canım” diye kaydettiği biricik kızıydı. Ezel Havin’di. Polis memuru, hüzünlü bir nefesle telefonu alıp son arayanı aradı. Bu yıkıcı haberi yakınlarına iletmek zorundaydı. Ezel’in telefonu çaldığında, sitem, özlem ve koyu bir endişeyle karışık sesiyle açtı:

“Baba, neredesin? Seni kaç defadır arıyorum, küstün mü yoksa? Niye açmıyorsun?”

Polis memuru, boğazını temizleyerek, sesindeki tüm acıyı gizlemeye çalıştı:

“Babanız kaza yaptı. Tatvan Devlet Hastanesi’ne götürüyoruz.”

Ezel’in zihninde şimşekler çaktı. “Babamın Tatvan’da ne işi var ki? Artvin’de olması gerekiyordu,” diye düşündü. Sonra kalbine bir hançer saplandı: “Aman Allah’ım, bizi özlemiş, bizi görmeye gelirken mi kaza yaptı?” diye düşündü. Babasının durumunu sorduğunda polisten net bir cevap alamasa da, hastaneye götürüldüğüne göre babasının yaralı olduğunu varsaydı. Hemen arabasına atlayıp Tatvan’a doğru bir çırpıda yola çıktı. Bu yüz elli kilometrelik yol, Ezel için sanki bir ömürdü; her bir kilometre, kalbine yeni bir ağırlık ekliyordu. Babasının ölmüş olabileceği düşüncesi aklına bile gelmiyordu. “Babalar dağ gibidir, babalar ölmez” diye düşünüyordu. Hastaneye vardığında, acil koridorları bomboştu; yaralı kimse yoktu. Telaşla acil doktoruna koştu:

“Ben de doktorum, babam yaralanmış, polis buraya getirdiklerini söylediler.”

Doktor, Ezel’in omzuna şefkatle dokunarak, tüm umutları bir anda yok eden o cümleyi fısıldadı:

“Mekânı cennet olsun, başınız sağ olsun…”

İşte o an, Ezel’in dünyası paramparça oldu. Babalar dağ gibidir, ama babalar da ölürmüş. O an, Ezel için dünya durdu, zaman akmayı bıraktı. Ruhunda her şey buz kesti. Kelimeler boğazına düğümlendi, bedeni donakaldı. O an, yeryüzündeki son kalesini de yitirmişti. Onu her şeye rağmen, koşulsuz sevecek son kişi de sessizce çekip gitmişti. Sanki ruhunun son kanadı da acımasızca koparılmış, gökyüzünde yalnız ve çaresiz bırakılmıştı. Ezel, bir çığlık atmak, tüm dünyayı sarsmak istedi, ama sesi boğazında kayboldu. Orada, o hastane koridorunun soğuk duvarları arasında, hemen ölmek istedi; bu tarifsiz acıdan kurtulmak… Ama ölüm gelmiyordu, bir türlü ölemiyordu. Kendinden geçip bu dayanılmaz yükten sıyrılmayı diliyordu, ancak bilinç tüm ağırlığıyla tepesinde boğucu bir bulut gibi asılı kalıyordu. Yüreği alev alev yanıyor, bedenini cayır cayır yakıyordu. Ağzından süzülen tek bir kelime vardı, bir fısıltıyla başlayıp umutsuz bir yakarışa dönüşen: “Baba… Baba… Baba…” Bu kelimeyi defalarca tekrarladı ama babası duymuyordu. Ve bu saatten sonra, onu duyacak kimsesi de yoktu.

Ezel’in kız arkadaşları, onun Tatvan’a gittiğini, babasının trafik kazası geçirdiğini öğrenir öğrenmez, bir an bile tereddüt etmeden, sessiz bir vefa yeminiyle peşinden gitmişlerdi. O yıkım anlarının bir diliminde, Ezel’in yanı başında dimdik durdular; onla beraber ağladılar, ona kol kanat gerdiler, koluna girip ayakta tutular. Cenaze işlemleriyle ilgilendiler, Ezel’in omuzlarındaki tarifsiz yükü biraz olsun hafifletmeye çalıştılar. Ezel’in kalbindeki son arzu doğrultusunda, babasının cenazesini Van’daki Akköprü Mezarlığı’na getirdiler. Babasının tabutu omuzlarda taşınırken, Ezel’in içindeki boşluk tarifsiz bir derinliğe ulaşıyordu. O, şimdi sadece öksüz ve yetim değil, kimsesizdi. Ruhunun kökleri kesilmiş, rüzgârda savrulan çaresiz bir yaprak gibiydi. Toprağa verilen sadece bir beden değil, Ezel’in hayata tutunduğu son sağlam dal, son güvenli limandı. Gökyüzü bile ağlıyor gibiydi, gri bulutlar Ezel’in içindeki fırtınayı yansıtıyordu. Babasının toprakla buluştuğu o an, Ezel’in kalbine kazınan en acı, en unutulmaz kare oldu. Artık geriye sadece anılar ve kulaklarında yankılanan o çaresiz “Baba” nidası kalmıştı.

Deniz’in mezarı, Servet’in mezarının hemen yanı başına kazılmıştı. Toprağın altında, damat ile kayınpeder yan yana, ebedi uykularında yatıyorlardı. İkisinin yokluğu, Ezel için katlanılması güç bir boşluktu; adeta ruhunda açılan devasa bir boşluk gibiydi. Önce annesi, sonra eşi, şimdi de babası… Hayatının en sağlam direkleri, birer birer yıkılmıştı.

Ezel Havin, cebinden cep Kur’an’ını çıkarıp babasının mezarının başında, Yasin Suresi’ni okumaya başladı. Hemen yanı başında, henüz dört yaşındaki Baran ise toprağı eşeleyerek kendi masum dünyasına dalmıştı. Annesinin okuyuşuna eşlik eder gibi, kısık bir sesle mırıldanmaya başladı. İlk başta kimse bu ilahi fısıltıyı fark etmedi. Ta ki babaannesi, Baran’ın bir şeyler söylediğini duyunca usulca arkadan yaklaşıp, hayranlıkla onu dinleyene kadar. Baran, Yasin Suresi’ni ezbere, neredeyse kusursuz bir akıcılıkla okuyordu. Kelimeler dudaklarından sanki bir pınar gibi akıyordu. Babaannesi, gözleri dolarak, şaşkınlık ve tarifsiz bir gururla Ezel’in koluna dokundu:

“Bak torunuma, maşallah! Çok zeki olduğunu söylemiştim. O da Yasin okuyor dedesine…”

Ezel okumayı kestiğinde, mezarlıktaki herkesin dikkati bir anda Baran’a döndü. Dört yaşındaki bu çocuk, henüz doğru düzgün seri konuşmayı bile beceremeyen bu minik yürek, Yasin Suresi’ni nasıl ezbere bilebilirdi?

Herkes A’dan Z’ye kelimeleri ararken, o, ‘Kaf’ ve ‘Nun’ harfleri arasında bir mucize buldu.” (Hepimiz, kelimelerin anlamını heceler, harfleri bir araya getirerek öğreniriz. Dünya, A’dan Z’ye uzanan bir alfabenin mantıklı dizilişinden ibarettir. Ama Baran’ın zihni bu kurallara göre işlemiyordu. Onun için harfler, birer kelime taşıyıcısı değil, kendi başına birer melodi, birer sır barındıran notalardı. Tıpkı Kur’an’da yer alan ve “ol” anlamına gelen “kün” kelimesinin harfleri olan “Kaf’” ve “Nun” gibi… Bu harfler, onun için yalnızca birer simge değil, annesinin sesinden süzülen, kalbine dokunan ilahi bir düzenin yansımasıydı)

Baran gibi otizmli bir çocuğun Kur’an’ı ezbere okuyabilmesi, ilk bakışta bir mucize gibi görünür. Evet, bu, kalpleri titreten, imanı kuvvetlendiren bir mucizedir. Fakat bu mucizenin ardında, otizm spektrum bozukluğunun kimi zaman sakladığı şaşırtıcı bilişsel güçler ve insan beyninin derin sırları yatar. Otizm, çoğunlukla sosyal iletişimdeki zorluklarla anılsa da, bazı bireylerde “Savant Sendromu” denilen olağanüstü yetenekler açığa çıkabilir. Bu yetenekler kimi zaman müziğe, kimi zaman resme, kimi zaman da matematiğe yönelir. Baran’ın dünyasında ise bu, olağanüstü bir hafıza olarak kendini göstermişti. Annesinin okuduğu Kur’an ayetlerini adeta bir sünger gibi içine çekiyor, işitsel hafızasının sınır tanımaz gücüyle zihnine nakşediyordu. Nörobilim araştırmaları, otizmli bireylerin beyinlerinde tipik gelişim gösterenlerden farklı sinirsel bağlantılar bulunduğunu ortaya koymuştur. Özellikle işitsel korteks ve sol temporal lobdaki sıra dışı yapılanmalar, onların sesleri ve ritimleri işleme biçiminde benzersiz bir avantaj sağlar. Sanki Baran’ın beyni, sesleri kelimelere değil de doğrudan ritim ve melodiye çeviriyor; sonra da bu ahengi, kusursuz bir fotoğraf gibi zihnine mühürlüyordu. Bu durum, bir bitkinin ışığı enerjiye dönüştürmesi kadar olağanüstüydü: Baran’ın zihni, duyduğu sesleri doğrudan ezberlenebilir bilgilere çeviriyordu. Üstelik bütün bunların üzerine annesinin sesinden yayılan huzur ve güven de eklenince, o ses Baran’ın hafızasında yalnızca bir bilgi değil, aynı zamanda derin bir sevgiyle kazınmış bir hatıraya dönüşüyordu.

Baran’ın Kur’an’ı okuyabilmesi, “ekolali” denilen bir fenomenle de bağlantılı olabilir. Ekolali, duyulan sesleri veya kelimeleri tekrarlama eğilimidir ve otizmli çocuklarda sıkça görülür. Ancak Baran’ın durumu, basit bir ekolalinin ötesindedir. O, sadece tekrarlamakla kalmıyor, surenin tamamını hatasız bir biçimde yeniden okuyabiliyor. Bu, pasif bir tekrarın çok ötesinde, derinlemesine bir kaydetme ve geri çağırma yeteneğinin göstergesidir.

Onun için Kur’an’ın ayetleri, belki de bizim anladığımız anlamda kelimelerden ibaret değildir. Onun beyni, ayetleri birer ses kalıbı, birer müzik parçası, birer ritmik örüntü olarak algılar ve bu karmaşık örüntüyü kusursuzca kaydeder. Anlamlandırma henüz gelişmemiş olsa bile, bu işitsel veri bankası inanılmaz bir doğrulukla çalışır. Her bir harf, her bir hece, onun için görsel bir desen veya işitsel bir nota dizisi gibi kaydedilmiştir. Bu durum, onların dünyasında bilginin nasıl farklı şekillerde işlendiğine dair bize paha biçilmez ipuçları sunar.

Baran’ın bu yeteneği, otizmin yalnızca zorluklarla değil, aynı zamanda benzersiz yeteneklerle de gelebileceğinin en somut örneklerinden biridir. Bu durum, bize insan beyninin ne kadar esnek, ne kadar şaşırtıcı ve hala ne kadar sır dolu olduğunu gösteriyor. Annesinin şefkatli sesiyle işlenen her ayet, bilimsel olarak açıklanabilir bir hafıza mucizesine dönüşürken, aynı zamanda anne ve oğul arasındaki o görünmez, ilahi bağı da gözler önüne seriyor. Bu, sadece bir ezber değil, sevginin, sabrın ve inancın bir çocuğun zihninde açtığı eşsiz bir mucizedir.

Babasının ölümünden önce olduğu gibi ölümünden sonrada Ezel Havin işe giderken, ardında bırakmaktan çekindiği boşluğu kayınvalidesi ve kayınpederi dolduruyordu. Onlar, en kıymetli emanetleri Baran’a şefkatle bakmak için her gün Ezel’in evine gelir, gün boyu evin neşesi olurlardı. Akşam Ezel eve döndüğünde, onlar da kendi yuvalarına çekilirlerdi. Babasının ölümünden dolayı gelinlerini gecede yalnız bırakmamak için birkaç hafta yatıya kaldılar. Bu fedakârlık, babasının ani kaybıyla sarsılan gelinlerini yalnız bırakmak istemeyen koca yürekli bir vefanın eseriydi. İlk haftalar, geceler bile Ezel’in yanı başında, onun acısına ortak olmaya devam ettiler. Günden güne toparlandığını, içindeki sönmeye yüz tutan ışığın yeniden parladığını görünce, bir akşam kayınvalide şefkatle gelinine fısıldadı:

“Kızım, kendini daha iyi hissediyorsan, artık akşam evime gideyim. Gündüz yine geliriz.”

Ezel Havin’in sesi, minnet dolu bir kabullenişle: “Anne, siz nasıl rahat ediyorsanız öyle yapalım.”

Ve böylece, hayatlarındaki o tanıdık döngü yeniden başladı. Sabahın ilk aydınlığında kayınvalide, Baran’ın sıcacık kollarına koşar, Ezel Havin ise bir kez daha hayat kurtaran elleriyle hastanenin yolunu tutardı. Akşam, şafağın alacakaranlığında kayınvalide yine kendi evine dönerdi. Bu gelgit sirkülasyonuna, çoğu zaman sessiz ve destekleyici gölgesiyle kayınpeder de eşlik ederdi. Her gidiş geliş, sevginin, fedakârlığın ve aile olmanın en saf haliydi.

Onlar olmasa, Ezel’in iş hayatını sürdürmesi ve çocuk bakımını beraber yürütmesi imkânsız olurdu. Ezel bu durumun farkındaydı. Bu yüzden onlara sonsuz şükür ve minnet duyuyordu. Bir taraftan da Ezel’in içinde tarifsiz bir üzüntü oluşuyordu. Her akşam vedalaşırken, içten içe “Keşke hep burada kalsalar” diye geçiriyordu. Bir akşam, Baran uykuya daldıktan sonra, Ezel salonda sessizce oturan kayınvalidesi ve kayınpederine baktı. Yorgun ama sevgi dolu gözleri, içindeki düşünceleri ele veriyordu. Oğlu Baran’ın gelişim sürecinde kaynana kayınpeder rolü o kadar büyüktü ki, artık onlar evin bir parçası olmuşlardı. Baran’ın onlara olan düşkünlüğü, Ezel’in kalbindeki isteği daha da büyütüyordu. Kayınvalidesi, Ezel’in sessizliğini fark etmiş olacak ki,

“Ne düşünüyorsun kızım?” diye sordu. Ezel derin bir nefes aldı, gözlerini kayınpederine çevirdi.

Sesi titreyerek, “Anne, Baba… Biliyorum çok fedakârlık yapıyorsunuz. Her gün buraya gelip Baran’a bakıyorsunuz. Minnettarım ama…” Cümlesini tamamlayamadı, boğazında bir yumru oluşmuştu.

Kayınvalidesi yaklaştı, Ezel’in elini tuttu. “Ama ne kızım? Bir sıkıntı mı var?”

Ezel’in gözleri doldu. “Ben sizi o kadar çok seviyorum… Baran da sizi o kadar çok seviyor ki… Her akşam gittiğinizde içim burkuluyor. Size o kadar alıştık ki, sanki bu ev sizsiz eksik kalıyor. Keşke hep burada kalsanız, evi kendinize ait hissetseniz. Baran’ın sizinle büyümesi, varlığınızın burada olması bana güç veriyor” dedi. Sonra gözünden süzülen bir damla yaşı elinin tersiyle sildi ve konuşmaya devam etti. “Biliyorum, bu büyük bir şey. Ama benim için, Baran için, bu çok kıymetli olur…” dedi.

Kayınvalidesiyle kayınpederi birbirlerine baktılar. Yüzlerinde şaşkınlık, ardından bir hüzün ve en sonunda derin bir sevgi belirdi. Kayınpederi, Ezel’in yanına oturdu, elini omzuna koydu. Yumuşak bir ses tonuyla “Kızım,” dedi, “Biz buraya gelmeyi, Baran’a bakmayı hiç bir zaman yük olarak görmedik. O bizim canımız, kanımız. Senin bu kadar yorulup, bu kadar mücadele etmen… Bizim içimizi acıtıyor. Elbette biz de alışverişlerimize, rutinlerimize, komşularımıza bağlıyız. Ama senin için, Baran için… Düşüneceğiz. Sen yeter ki üzülme.”

Ezel, duyduğu bu sözlerle bir an için umutlandı. Onların gözlerinde gördüğü sevgi ve anlayış, içindeki belirsizliği hafifletmişti. O gece, kayınvalidesi ve kayınpederi sessizce evlerine dönerken, Ezel’in içindeki dilek, bir tohum gibi filizlenmeye başlamıştı. Günler geçti. Ezel onlara bu konuyu bir daha açmamıştı ama her günkü geliş gidişlerinde, onlara olan minnetini, sevgisini daha çok belli ediyordu. Bir sabah, kayınvalidesi elinde bir bavulla kapıdan içeri girdi. Şaşkınlıkla ona bakan Ezel’e gülümseyerek “Sana sürprizimiz var kızım,” dedi. Ardından kayınpederi de geldi, onun elinde de bir iki çanta vardı. Kayınpederi sıcak bir tebessümle, “Biz düşündük taşındık kızım. Senin o gözlerindeki umut, o kadar samimiydi ki… Biz de senin ve biricik torunumuz Baran’ın yanında yaşlanmak istiyoruz. Burası artık bizim de evimiz. Baran’ın dedesi ve nenesi olarak, onun her anında yanında olmak istiyoruz. Hem sen de rahat edersin. Senin o yorgunluğun, bizim de içimizi yoruyordu.”

Ezel’in gözlerinden yaşlar boşandı. Bu sadece aynı evde kalma kararı değil, aynı zamanda kocaman bir sevgi ve fedakârlık ilanıydı. Gözlerinde minnet ve mutlulukla, ikisine de sımsıkı sarıldı. O an ev, sadece bir yuvadan öte, sevgiyle dolu, her anı anlamlı kılınan bir cennete dönüşmüştü. Baran’ın cıvıl cıvıl sesi artık her an evin içinde yankılanacak, nenesinin ve dedesinin şefkatli elleri hep yanında olacaktı. Ezel, tüm gün kalbinde taşıdığı en büyük aşkının, oğlunun artık en büyük destekçileriyle birlikte olduğunu bilecekti. Bu, onun için bir rüyaydı ve gerçek olmuştu.

“En kıymetli miras, kalplerin birleştiği, nesillerin bir arada büyüdüğü bir yuvadır.”

16 KESİT

Bir Çizginin Ardında: Sessiz çığlıklar

Bir gün, okuldaki etkinlik saatinde öğretmenleri çocuklardan pastel boyalarla resim yapmalarını istedi. Kalabalık ve gürültülü ortamlardan hoşlanmayan Baran, her zamanki gibi köşesine çekilmişti. Ama o gün farklıydı. Kırmızı boyayı gördü. Kırmızı, Baran için sadece bir renk değil, annesinin dudağındaki şefkatli bir öpücüktü. Ezel Havin her sabah uyandığında, yeni sürdüğü rujun taze kokusuyla oğlunu uzun uzun öperdi. Bazen dudaklarının kırmızısı Baran’ın minik ellerine bulaşırdı. Baran, çoğu zaman uyanık olduğu halde uyur numarası yapar, annesi gittikten sonra o izi dakikalarca incelerdi. O kırmızı, annesinin şefkatinin ve güne başlamanın en özel işaretiydi. Sevgiyle harmanlanmış bir öpücüğün görünür haliydi. Masasındaki kırmızı pastel boya, ellerine bulaşan rujun rengiyle birebir aynıydı. Boyayı eline aldı ve tüm kâğıdı bir anda kırmızıya boyamaya başladı. Parmakları hızla hareket ediyordu; çünkü boya taştıkça, içinde biriken duygular da taşıyordu. Diğer çocuklar şaşkınlıkla onu izlerken, Baran kendi dünyasının sevgi denizinde yüzüyordu.

O sırada, yaşıtlarına göre daha agresif ve sabırsız olan bir çocuk Baran’a yaklaştı. Tüm kâğıdın kırmızıya boyandığını görünce alaycı bir şekilde, “Bu ne biçim resim, hiç de güzel değil!” dedi. Baran’ın dünyası bir anda karardı. O sözler beyninde yankılanmaya, en sevdiği kırmızı renk bir anda bir tehdide dönüşmeye başladı. Gözleri doldu, titremeye başladı ve elindeki kırmızı boyayı yere fırlattı. Kimsenin beklemediği bir şey oldu: Masanın altına girip kulaklarını elleriyle kapattı ve tiz bir çığlık attı. Öğretmen ve yardımcısı şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Öğretmen, Baran’ın bu tür durumlarla başa çıkmakta zorlandığını biliyordu. Koşarak yanına gitti, onu sakinleştirmeye çalıştı. Baran titremeye devam ediyor, ağlaması hıçkırıklara dönüşüyordu. Onu sakinleştirmeye çalışırken, ağzından tek bir kelime çıktı: “Anne güzel…” Öğretmen, o kıpkırmızı kâğıdı ve ardından fısıldanan kelimeyi duyduğunda, Baran’ın yaşadığı derin kırılganlığın sebebini anladı. Baran o kırmızıyla sadece bir rengi değil, içindeki saf ve koşulsuz anne sevgisini yansıtmıştı. O çocuğun “güzel değil” sözleri, Baran’ın yalnızca resmine değil, annesinin öpücüğüne ve kendi iç dünyasının en değerli parçasına yapılmış bir saldırı gibi gelmişti.

Baran sadece anne, nene, dede ve öğretmeniyle değil, herkesle anlaşılmayı istiyordu. Dış dünyayla uyumsuzluğu, onun için bitmek bilmeyen bir acıya dönüşüyordu. O an, öğretmenin kalbi bu minik öğrencisi için paramparça oldu. Toplumun, hatta kendi akranlarının bile Baran’ın o eşsiz dünyasını ne kadar az anlayabildiğini, ne kadar kolay kırabildiğini acı bir şekilde fark etti.

Öğretmen, Baran’ın titrek omuzlarına dokunurken, elindeki pastel boyayı yerden alıp nazikçe tuttu. “Evet, çok güzel, annen gibi “ diye fısıldadı. Baran, kulaklarını elleriyle kapatmayı bıraktı. O sözler, zihnindeki gürültüyü bir anda dindiren sihirli bir tını gibiydi. Gözyaşları içinde başını kaldırdı, öğretmenin yüzüne baktı. Öğretmen, pastel boyayı ona uzattı. “Bu, senin kalbinin rengi Baran,” dedi. Baran, boyayı yavaşça aldı. Artık o sadece bir renk değildi; öğretmeninin şefkatli bir onayı ve kendi duygularının bir ifadesiydi. Öğretmen ona sarıldığında, masanın altından çıkıp yanındaki sandalyeye oturdu. Kalabalık ve gürültü hâlâ vardı, ancak artık kendisini güvende hissediyordu.

Sınıftaki o sarsıcı olayın acı izleri, günler sonra bile Baran’ın minik ruhunda yankılanıyordu. Ancak evde, tanıdık ve güven veren duvarların sükûneti içinde, Baran kendi dünyasında yeniden nefes alıyordu. Oyuncak arabalarıyla her zamanki gibi meşguldü, ama bu kez farklı bir ritim tutturmuştu. Arabaları artık rastgele yan yana dizmiyor, duvar kâğıdındaki desenlere göre, gözle görülür bir düzen içinde, adeta gizli bir senfoninin notalarını sıralar gibi diziyordu. Ezel Havin, Baran’a dikkatli baktı. Bakışları, odadaki halının karmaşık desenlerine, duvar kâğıdındaki narin çiçek motiflerine ve hatta perdedeki soyut geometrik şekillere takılmıştı. Sanki her biri, onun zihninde matematiksel bir örüntünün parçasıydı. Her bir deseni, bilinçdışında belirli bir sayısal değere çeviriyor, arabaları o sayılara göre hassasiyetle gruplandırıyordu. Bu, dışarıdan bakıldığında yalnızca bir çocuk oyunu gibi görünse de, Baran’ın kendi içindeki eşsiz bir düzenlemeydi; kimsenin duyamadığı, kimsenin anlayamadığı paha biçilmez bir sessiz dilin ifadesiydi. Baran, incinen ruhunu bu kusursuz düzenle iyileştiriyor, kırık parçalarını bir araya getiriyordu.

Ezel Havin, Baran’ın bu sessiz dâhiliğini gördüğünde gözleri yaşardı. Bir kez daha anladı ki Baran’ın içine kapanıklığı, bilgi eksikliğinden değil, zihninin derinliklerinde işleyen, hayranlık uyandıran, karmaşık bir dehadan kaynaklanıyordu. Bu sessizlik, bir boşluk değil, sırlarla dolu bir hazine odasıydı.

Birkaç gün sonra, Baran’ın okulundaki öğretmeni Ezel Havin’i aradı. Sesindeki şaşkınlık ve hayranlık gizlenemiyordu: “Havin Hanım, biliyor musunuz, bu sabah sınıftaki tüm yapbozları, tek bir resme bakmadan, sadece parçaların şekillerine bakarak birleştirdi! Sanki yapbozların dilini çözmüştü, onları anlıyor gibiydi!” Öğretmenin sözleri, Baran’ın okulda yaşadığı o acı anın üzerine bir nebze de olsa umut serpmişti. Havin gülümsedi; bu kez hüzünle değil, saf bir gururla, kalbinde yeni bir ışıkla.

Baran’ın dünyası, dışarıdan ne kadar zorlu görünse de içinde paha biçilmez bir ışık ve keşfedilmeyi bekleyen bir dehalık barındırıyordu. Belki de yaşadığı acılar, onun dış dünyayla kurduğu farklı ama bir o kadar da özel ve derin bağlantısının kaçınılmaz bir parçasıydı. Bu acı, onu anlayanlar için bir kapı aralayabilir, onun renkli ve benzersiz dünyasına bir adım atılmasını sağlayabilirdi. Baran’ın sessizliği, sadece bir engel değil, aynı zamanda dış dünyanın henüz keşfetmeye cesaret edemediği bir dehanın sessiz çığlığıydı.

Okuldaki hem zor hem de eğlenceli günlerin üzerinden aylar geçmişti. Sorunlar bitmiyor, sadece kılıf değiştiriyordu. Sınıf öğretmeni de yine değişmişti. Yaz yaklaşmış, havalar ısınmaya başlamıştı. Takvim yapraklarıysa, Ezel’in yüreğinde her yıl sessizce yankılanan o özel güne, “Babalar Günü’ne” yaklaşıyordu. O sabah sınıfın panosunda renkli kâğıtlardan kesilmiş kravatlar asılıydı. “Babam en yakışıklı” yazılı notlar, kalpler… Her şey ışıl ışıldı. Ama o sınıfta, bir köşede sessizce duran küçük bir çocuk vardı: Baran. Öğretmenleri, her çocuk gibi ona da “Babana bir kart yapalım mı?” demişti. Baran cevap vermemişti. Sadece boş bir kâğıda uzun, düz bir çizgi çizmişti. Ne kalp vardı, ne gülücük… sadece bir çizgi. Aynı arabaları dizerken oluşturduğu gibi, anlamını yalnızca onun bildiği bir şekil. Öğretmen bir anlam verememişti ama o çizgi akşam Ezel’in ellerine ulaştığında, onun kalbine bir bıçak gibi saplandı.

“Kelimeler, görünmez bir duvara çarptığında, bazı ruhlar matematiğin dilinde konuşur. Ve o dilin ilk harfi, bir çizginin ardına saklanmıştır.” (Bu söz, Baran’ın dış dünyayla iletişim kurmakta zorlandığı durumlarda kendini ifade etme şeklini dille getiriyor. Normal kelimelerin (A’dan Z’ye) yetersiz kaldığı yerde, Baran’ın zihni sayısal ve geometrik bir düzene sığınıyor. “Matematiğin dili”, Baran’ın arabaları dizdiği, halı ve duvar desenlerindeki gizli örüntüleri çözdüğü o özel yeteneğini temsil ediyor. “Bir çizginin ardına saklanmış ilk harf” sözü ise, Babalar Günü kartında çizdiği o düz çizgiye ve aslında o çizginin, otizmin kendine özgü sessiz dilinin bir başlangıcı olduğuna işaret ediyor. Bu, siz okuyucularımı Baran’ın dünyasının daha da derinlerine inmeye davet eden bir sırdır)

Bu, bir eksikliğin, bir baba yokluğunun, tarifsiz bir suskunluğun çizgisiydi. Baran, hiç tanımadığı bir babanın yasını tutuyordu. Doğduğunda kucağına alamamış, ilk adımlarını görememiş, sesini bile duyamamış bir adamın. Yine de o eksiklik, küçük yüreğinde yer etmişti. Varlığını hatıralardan değil, bir boşluktan öğrenmişti.

O akşam, Ezel Baran’ı yatırdıktan sonra, odasının lambasını kısıp sessizliğe gömüldü. Elinde Baran’ın yaptığı o kart vardı. Yalnızca bir çizgi… ama bir annenin gözünden hiç de basit bir çizgi değildi. Çünkü o çizgide, bir oğlun hayalini kuramadığı babasına duyduğu özlem, bir annenin oğluna veremediği baba sevgisinin içini dağlayan yükü vardı. Gözünü Servet’in çerçevedeki fotoğrafına kaydırarak bir iç çekti. “Sen olsaydın…” dedi sessizce, “Belki Baran bugün o kartı renklerle boyardı. Belki bir kalp çizerdi. Belki bir sarılma, bir bakış, bir ses… bir şey…”

O gece, Ezel yatak odasında, Servet’in resminin karşısında, Baran’ın hiçbir zaman söyleyemeyeceği kelimeleri dile getirdi:

“Servet… Oğlun büyüyor. Ama senin yokluğun da onunla birlikte büyüyor. Her sabah onu uyandırırken, içimden sana sesleniyorum: ‘Bak, senin oğlun ama sensiz…’ Biliyor musun, senin yokluğunu en çok gözlerinde taşıyor. Bir bakışı var ki… anlatamam. Sanki içine koca bir sessizlik yerleşmiş. Bir eksiklik hissediyor ama neyin eksik olduğunu tam bilmiyor. Senin yokluğunu, bir anıdan değil… bir boşluktan öğreniyor. Sana hiç “baba” diyemedi. Sesini hiç duymadı. Kokunu hiç bilmedi. Ama yine de seni özlüyor. Ben… Her gün onu izliyorum. Duruşunda seni görüyorum. Bir köşeye çekilip sessizce dünyayı izleyişinde, senin hayalini görüyorum. Küçücük elleriyle bir çizgi çiziyor mesela… Ama o çizgi bir resim değil. O çizgi… sensizliğin tarifi. Bir çocuğun hiç görmediği babasını, sadece içindeki boşlukla anlatma şekli… Bazen gece uyanıyor. Karanlıkta gözlerini tavana dikip sadece bakıyor. Korkmuş gibi değil. Kaybolmuş gibi. Sanki biri eksikmiş gibi. Bazen de uyumadan önce bana soruyor: “Anne, sen de gider misin?” Sana söz veriyorum… Gitmeyeceğim. Ama içimden bir parçam zaten çoktan seninle gitti. Baran seni tanımadan sevmeyi öğrendi Servet. Ve ben… seni unutmadan güçlü olmayı. Çok zor… Ona her bayram, her özel gün, herkesin babasıyla gülümsediği anlarda ben yalnızca susuyorum. Çünkü ona “Senin de bir baban vardı” demek… yeterli olmuyor. Ne desem, ne anlatsam eksik kalıyor. Çünkü o… hayal bile edemediği bir adamın yokluğuyla büyüyor. Ve ben her gün içimden, sana sadece tek bir cümle kuruyorum: “Keşke burada olsaydın… Sadece var olsaydın.”

O gece, bir çocuk hiç tanımadığı babasının yasını tutarken, bir anne hem eşinin hem oğlunun sessizliğine ağlıyordu. Ve Baran… Yatakta huzurla uyuyor olsa da, yastığının altında, o çizdiği düz çizgi hâlâ katlı bir kâğıt parçasında duruyordu. Baran’ın acıları sadece Babalar Günü’nde zirveye çıkmıyordu. Her özel günde, sabah gözlerini açtığında, neşe ile değil; yalnızlık ve derin bir eksiklikle uyanıyordu. Her yeni gün, kutlama değil, kaybolmuş bir parça kadar ağır bir acıyla başlıyordu. Okulda arkadaşları babalarından bahsettiğinde, Baran’ın gözleri uzaklara dalıyor, içindeki sessiz fırtına büyüyordu. “Babamla oyun oynadım,” diyen çocuğa Baran sadece gülümsüyordu. “Benim babam yok” demek öyle zor geliyordu ki… O söz, kalbini paramparça ediyordu. Kimse ona, “Anlat, senin baban nerede?” diye sormamalıydı, çünkü cevabı kimse duymak istemezdi. “Babam yok” demek, Baran için kelimelere sığmayan, ağır bir hüzün, ağır bir yüktü.

Baran, her özel günde biraz daha içinde kayboluyordu. Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, doğum günleri… Hepsi, yüreğindeki boşluğu daha da derinleştiriyordu. Arkadaşları babalarına hediyeler verirken, babaları onlara hediyeler alırken, Baran sadece sessizce duruyordu. Annesi ona sık sık anlatıyordu: “Baban bir yıldız gibi gökyüzünde,” diyordu. Ama Baran o yıldızı bir türlü bulamıyordu. Gözlerini gökyüzüne dikip, sadece karanlık bir boşluk görüyordu. O boşlukta babasının gülen yüzünü hayal etmeye çalışsa da, her defasında hayal kırıklığına uğruyordu. Çünkü babasıyla hiç yaşamamıştı, hiç anısı yoktu.

Zaman ilerledikçe Baran da büyüyordu, ama içindeki boşluk yerinde durmuyordu. O boşluk, Baran’la beraber büyüyordu. Diğer çocuklar özel günlerde babalarına sarılmak için sabırsızlanırken, Baran’ın gözleri sadece nemleniyordu. Babasının sıcak kolları, onu saracak elleri yoktu. Bu yüzden her özel günde, biraz daha yalnızlaşıyor, biraz daha sessizleşiyordu.

Babasızlık sadece çocukları değil, babasını kaybetmiş yetişkinlerin de yüreğinde bir acıdır. Kimileri bu acıyı başkalarına yansıtırken, kimileri ise Baran gibi gizliyordu ya da bir tek çizgiyle göstermeye çalışıyordu.

Baran bunca acıyı çekerken, Ezel Havin’in mutlu olduğunu mu sanıyorsunuz? Ezel Havin’in dünyası, dışarıdan bakıldığında neredeyse kusursuzdu. Başarılı bir kariyeri vardı; gençti, güzeldi, hayranlık uyandıracak kadar da zarifti. İnsanlar ona baktığında tozpembe bir hayatın içinde yürüdüğünü sanıyordu. Oysa kimse, o pembeliğin altına saklanmış siyahın tonlarını ve acıların şiddetini göremiyordu.

Kadın doğum uzmanı olarak her sabah, yaşamın en taze mucizelerine tanıklık ediyordu. Küçücük ellerin annelerinin tenine ilk dokunuşu, bir nefesin ciğerleri dolduruşu… Hayatın yeni başladığı bu anlar, onun için bir vedaya dönüşüyordu. Kendi ruhunun derinliklerinde, dinmeyen bir sızıyla yaşıyordu.

Parmağındaki nişan yüzüğü, dışarıdan bakıldığında sade bir metal halkadan farksızdı. Ama Ezel için, o yüzük bir ömrün yansımasıydı. Servet’le yaşanan her anın, yarım kalan hayallerin ve hiç solmayan aşklarının yaşayan şahidiydi. Servet’in ardından zaman durmuştu, ama o yüzük hâlâ parlıyordu. Ezel, o yüzüğü sadece ameliyatlara girerken çıkarıyordu. O kısa anlarda bile parmağında oluşan boşluk, ruhunda yankılanan tarifsiz bir sızıya dönüşüyordu. Çünkü o yüzük, onun için bir aksesuardan ibaret değildi; Servet’in ruhunun bir yansıması, zamanın durduramadığı, kalbinde sönmeyen bir aşkın ışığıydı.

“Bazı aşklar zamanı bükerek yaşar; ne geçmişe aittir ne de geleceğe. Onlar, tek bir halkanın içinde 8’e bürünür.” (Bu cümle, Ezel’in parmağından hiç çıkarmadığı nişan yüzüğünü ve bu yüzüğün taşıdığı anlamı sembolik olarak anlatıyor. Yüzük, dışarıdan sadece bir metal halka gibi görünse de, Ezel Havin için sonsuz bir aşkın ve bitmeyen bir bağlılığın sembolüdür. “8” rakamı, yan yatırıldığında sonsuzluk (∞) işaretini oluşturur. Bu, Servet’in ölümüne rağmen Ezel’in aşkının sonsuz olduğunu, zamanın sınırlarının ötesine geçtiğini ima ediyor. Bu gizemli ifade, okuyucuma yüzüğün sadece bir takı değil, aşkının zamanla ve ölümle mücadelesinin bir nişanı olduğunu söylüyor)

Baran’ın acısının zirveye çıktığı özel günler, Ezel için de acı verici olabiliyordu. Hele bir de 14 Şubat… O gün geldiğinde, vitrinler kırmızı kalplerle süsleniyor, camlara bırakılan gül demetleri ardı ardına diziliyor, her köşe sevdayla bezeniyordu. Restoranlarda iki kişilik masalar hazırlanıyor, sokaklar el ele yürüyen âşıklarla dolup taşıyordu. Ama tüm bu coşkunun ortasında, Ezel Havin’in kalbinde sessiz bir karanlık yayılıyordu. Kimsenin görmediği, kimsenin duyamadığı, sadece onun içinde büyüyen derin bir boşluk gibi… Sevgililer Günü, herkesin kutladığı bu tarih, onun için sadece bir gün değil, geçmek zorunda kaldığı bir sınav, her yıl yeniden hatırladığı bir elveda mevsimiydi. Genellikle o gün sokaktaki insanlar hızlı adımlarla hediye taşıyor, sevdiklerine yetişmeye çalışıyordu. Hastane koridorları bile o gün farklı kokuyordu. Çiçek kokuları, kahkaha sesleri, personelin gizli bakışlarla birbirine verdiği hediyeler… Her şey, Ezel’in içindeki boşluğa daha çok dokunuyordu. O gün onun kalbi, sevinçle değil, sessizce kırılıyordu.

Yine bir Sevgililer Günü, Ezel Havin mesai çıkışında çiçekçiye uğrayıp Servet’in en sevdiği beyaz orkidelerden aldı. Her yıl aynı tarihte aldığı, her defasında bir tebessümle aldığı o zarif çiçekler… Yolda yürürken çiçekleri göğsüne bastırdı. Sanki çiçekleri değil, ellerinde Servet’in eksik varlığını taşıyordu. Eve vardığında Baran odasında sessizce oyuncaklarını diziyordu; kendi iç dünyasında, kendi sessizliğinde… Ezel, çiçekleri usulca fotoğraf karesinin olduğu masaya bıraktı. Ellerinin titrediğini fark etti. Çömelip oturdu. Konuşacak çok şey vardı, ama ses yoktu. Boğazına bir düğüm oturmuştu. Bir süre sonra Baran’ın odasına yürüdü. Ellerinde orkidelerle kapıyı araladı, yumuşak bir ses tonuyla “Hazır mısın?” dedi. Baran başını kaldırdı, sadece gözleriyle sordu: “O gün bugün mü?” Ezel başını salladı. Baran oyuncak arabasını eline aldı. “Bunu babama vereceğim,” dedi ve annesiyle birlikte kapıdan çıktılar. Mezarlığa vardıklarında hava kararmıştı, ağaçların arasında hafif bir esinti dolaşıyordu. Mezar taşına yaklaştıklarında Baran annesinin elini daha sıkı tuttu. Ezel, mezarın üzerine orkideyi dikkatlice yerleştirdi. Ellerini dua için kaldırdığında, Baran da arabasını babasının mezarına bırakmıştı. Ezel’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Elleriyle toprağın soğukluğunu hissetti. Başını kaldırdı, Servet’in mezar taşındaki ismine ve ölüm tarihine odaklandı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, Baran’ın duymayacağı bir kısıklıkta konuşmaya başladı:

“Biliyor musun Servet… Bu dünyada nefes almaya devam etmek, sen yokken… her gün biraz daha zor. Ben sensizliğe alışmaya çalışmadım, çünkü bu… alışılacak bir şey değil. Bazen sabahları uyanıyorum ve ilk birkaç saniye… sen hâlâ varsın sanıyorum. Sesin, mutfaktan gelen kahve kokusuyla birlikte geliyor gibi. Sonra gerçek… öyle sert çarpıyor ki yüzüme, nefesim kesiliyor.

Baran büyüyor… Her geçen gün sana daha çok benziyor. Bakışları, suskunluğu… Oğlun… seni anlamadan büyüyor Servet. Ve ben, ona senin yokluğunu anlatacak doğru kelimeleri hâlâ bulamıyorum. Gece uyurken bazen beni yokluyor, ‘Annem, sen de gider misin?’ diyor. Ne diyeyim ona? ‘Hayır, gitmem’ desem… senin de gitmeye niyetin yoktu, değil mi? Sana kızgın değilim artık. Kızmak, seni geri getirmiyor. Sadece… çok özlüyorum. Konuşamadıklarımızı, vedasız gidişini, yarım kalan her şeyi… Bu dünyada sensiz ne varsa eksik. Ne zaman gülecek gibi olsam, suçluluk çöküyor içime. Sanki seni unuturmuşum gibi… Ama unutmadım, unutamam da. Sen şimdi… burada, usulca uyuyorsun. Ben burada, her gün biraz daha içine kapanan bir sessizlikle yaşıyorum. Ve her adımda, seni yanımda taşımaya devam ediyorum… Seni seviyorum, Servet.”

17 KESİT

Toprağın Fısıltısı

Mezarlıktan dönerken hava tamamen kararmıştı. Arabanın camından dışarı bakarken yavaşça ilerlediler. Baran sessizdi; Ezel ise düşüncelerle doluydu. Kırmızı bir “SATILIK” tabelası dikkatini çekti. Mezarlığa çok yakın, yolun kenarında, iki katlı, beyaz boyalı, büyük bahçesi olan bir dubleks evdi. Ezel yavaşladı, arabayı kenara çekti. Gözlerini evden alamadı.

Baran; “Anne, niye durduk?” dedi.

Ezel hemen cevap vermedi. İçinde sessizce büyüyen bir his vardı. O evi ilk kez görüyordu ama bir parçası sanki çoktan oradaydı. Belki huzur arıyordu, belki yeni bir başlangıç… Kaynanası ve kayınpederinin daha rahat edebileceği geniş bir ev. Belki de Baran’ın özgürce koşup dolaşacağı bir ortam, bir bahçe, yarınlarına bir yatırım.

Ufak bir tebessüm ile “Bilmiyorum…” dedi. Sonra “Sadece hissettim… Burası bizim olabilir, bu bahçede daha özgürce oynayabilirsin” dedi.

Ezel o gece, yüreğine gömdüğü adama sessizce fısıldamadan uyuyamadı. İçinden konuştu. Sanki Servet duyuyormuş gibi… Sanki hâlâ yanındaymış gibi… Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Ama ağlamadı. Çünkü bu gözyaşları, artık dışarı değil, hep içeri akıyordu. Ve yüzüğüne bir kez daha baktı. O yüzük, bir kadının kaybettiği adamdan değil, sevdiği adamdan asla vazgeçmemesiydi. Kalbi hâlâ onunla atıyordu; belki sessizdi ama hâlâ onunla doluydu. Ve Ezel, o gece bir kez daha anladı: Gerçek aşk, kutlamalarla değil, yoklukla sınanıyordu. Ve o hâlâ sevmekten hiç vazgeçmemişti.

Ezel, ertesi sabah erkenden kayınpederinin ve kayınvalidesinin odasının kapısını çalarak onları bir yere götürmek istediğini söyledi. Onlara bir de “Ufak bir sürpriz,” dedi. Başka da bir şey demedi. Arabaya binip mezarlık sokağına doğru yol aldılar. Araba, mezarlığın yanındaki sokağa dönerken kalbi daha hızlı atmaya başladı. Evin önünde durduğunda motoru kapattı, sessizce indi. Gözleri evin ön cephesinde gezindi. Sanki duvarlarında, daha yaşanmamış bir huzurun izleri vardı.

“Bakın şu eve,” dedi sessizce. “Bunu alalım mı? Hem siz daha rahat edersiniz… Baran da bahçede özgürce oynar. Ve… Servet’e çok yakın.”

Kayınpederi yürüyüp avlu kapısına yaslandı. Evi dikkatle süzdü. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı ama gözlerinde bir yumuşama belirdi.

“Genişmiş, sessiz, güzel. Üstelik bahçesi var. Baran’la burada toprakla uğraşırız. Bir şeyler ekeriz…” dedi.

Kapıyı çaldılar. Karşılarına yaşlı bir adam çıktı. Gözlerinde hüzünle karışık bir teslimiyet vardı.

Ezel Havin: Amca, sanırsam eviniz satılıktır. Satıyorsanız biz de talibiz.

Amca Ezel’in gözlerinin içine baktı.

“Eşim bu evde öldü. Ölümünden sonra ben bu duvarların arasında hep onun sesini duyar oldum. Artık oğullarımın yanına taşınıyorum. Bu ev bana fazla sessiz kaldı” dedi. Sessizlik çöktü. Bir süre göz göze gelmeler konuştu. Sonra da ev sahibi evin avantajlarını anlattı. Evin bodrumunda kesilen kolonların gerçeği, ne yazık ki göz ardı etti. Evi satmaya kalkışırken bu hayati detayı hiç dile getirmedi; çünkü muhtemelen ancak bu şekilde evi elden çıkarabileceğini düşünmüştü. (Kesilmiş kolonlar, babalarından uzakta yaşayan üç oğlunun lüks arabaları için feda edilmişti).  Bir müddet sonra fiyat konuşuldu. O gün içinde tapu işlemleri tamamlandı, evin yeni sahipleri artık Ezel ve ailesi olmuştu.

Ev biraz yorgundu, tıpkı Ezel gibi. Ancak Ezel bunu dert etmedi. Kayınpederi hemen kolları sıvadı; duvarları boyattırdı, kırık pencereleri değiştirtti ve evin içi baştan sona onarıldı. Bu sadece bir evin değil, sanki bir hayatın yeniden onarılışıydı.

Bir hafta sonra taşındılar.  Ezel Havin kişisel eşyalarını yeni eve yerleştirirken yıllardır elini bile sürmediği, hatıraları içine sinmiş eski ceviz ağacından yapılmış olan küçük ahşap sandığını tekrar gördü. Kalbi hızlıca atmaya başlamıştı. Hüzünle sandığın kapağını açtı. En üstte yıllar önce özenle sakladığı, kenarları yıpranmış, zamanın ve hayal kırıklıklarının izini taşıyan, üzerinde sanki bir haykırış gibi duran “Ez Hatım” yazan defter vardı. Kalbi burkuldu. Bu defter, Hatice ile birlikte kurdukları hayallerin, dökülen terlerin, ama aynı zamanda kırılan umutların sessiz bir sembolüydü. Gözleri dolarak, o solmuş sayfaları titrek ellerle çevirmeye başladı. Çocukluktaki proje hayalinin gerçekleşmediğini düşündükçe içindeki acı öylesine yoğunlaştı ki, ani bir kararla defteri yırtmaya yeltendi. Belki de geçmişin acısını, yırtılacak her sayfayla birlikte ruhundan söküp atabilirdi.  Tam o sırada, odasına giren Baran, annesinin elindeki defteri ve yüzündeki o tanıdık, yürek burkan hüzünlü ifadeyi gördü. Gözleri annesinin yırtmaya hazırlandığı sayfadaki karmaşık şemalara takıldı. Annesinin acısının, o sayfalara gizlenmiş bir sır olduğunu düşündü. Kendisini biraz zorlayarak “Anne, bu nedir?” diye sordu, o alışıldık sakin, meraklı tonuyla ama sesinde ilk kez bu denli yoğun bir sorgulama vardı. Ezel, oğlunun sesini duyunca irkildi. Elindeki defteri yere bıraktı. Yanaklarından süzülen yaşları, eliyle gelişigüzel silerken, oğluna dönüp acıyla gülümsedi. O gülümseme, binlerce hikâye anlatıyordu. “Bu… bu benim ve Hatice teyzenin gençlik hayaliydi oğlum. Bir proje taslağı. Adı ‘Ez Hatım.”

Baran, gözlerini annesinin yüzüne sabitledi. Duygusal ifadeleri anlamakta zorlansa da, annesinin sesindeki titremeyi ve gözlerindeki hüznü, iliklerine kadar hissetmişti. Bir müddet öylece bekledi. Sonra annesine “Proje… neden tamamlanmadı?” diye sordu. Bu soruyu her zamanki mantıksal sorgulamasıyla sormuştu ama bu kez sesinde bir anne acısını anlama çabası vardı. Ezel, derin bir nefes aldı. Gözlerini kaçırmadan, oğluna, bir zamanlar en yakın arkadaşı Hatice ile birlikte bu projeyi hazırladıklarını, anne ölümlerini önlemek için ne kadar uğraştıklarını, ama imkânsızlıklar yüzünden, kaynak yetersizliğinden, uzman eksikliğinden nasıl rafa kaldırmak zorunda kaldıklarını, o günlerin çaresizliğini, hayal kırıklığını tüm çıplaklığıyla anlattı. Sesinde o günlerin çaresizliği, yarıda kalmışlığın tarifsiz acısı vardı.

“Baran’ım… Bu bizim için çok büyük bir projeydi. Hayat kurtarmak istedik. Mühendisler, doktorlar, yazılımcılar gerekiyordu. Bizim sadece umudumuz vardı, imkânlarımız yoktu. Sadece bir taslak yapabildik ve sonra Hatice teyzen de… o da genç yaşta aramızdan ayrıldı. Hayallerimiz, onunla birlikte, o defterin sayfalarına gömüldü” dedi.

Baran, defterdeki şemalara tekrar baktı. Annesinin anlattıkları, onun için sadece açıklamalardan ibaret değildi; bu bilgilerin annesinin içindeki derin yaranın kaynağı olduğunu görmüş, kalbindeki tarifsiz acıyı sezmişti. Sayfadaki karmaşık denklemleri ve çizimleri anlamaya çalışırcasına, o kendine özgü derin odaklanmasıyla, sanki ruhuyla dikkatle incelemeye başladı.  Bir müddet sonra Baran’ın gözleri parladı, zihni şimşek gibi çaktı. “Anne” dedi. Sesi o alışılmadık, robotik tınısıyla ama şaşırtıcı bir netlikle ve bir kararlılıkla çıkmıştı. “Bu… bu eksik. Ama… yapılabilir. Bu benim olsun mu?

Ezel cevap vermedi.

“Nehrin yatağını değiştiren, kaybolmuş bir damlanın hatırasıdır.” (Nehir:Hikâyenin akışını, Ezel’in hayatını ve onun yaşadığı kederi temsil ediyor. Çünkü Ezel’in hayatı, kayıplarla dolu bir nehir gibi kendi yatağında akmaktadır. “Nehrin yatağını değiştiren” sözü ile Baran’ın dehasıyla projeye yeniden can vereceği adımdır. Bu proje Ezel’in kaderini, acılarını ve hayatın akışını kökten değiştirecek bir adımdır. “Kaybolmuş bir damla” sözü ise, bir zamanlar var olan ama artık hayatında olmayan birini simgeliyor. Hikâyemizde, bu “kaybolmuş damla” hem Ezel’in annesi hem de en yakın arkadaşı Hatice’dir. Onların hatıraları, yoklukları, Ezel’in içinde biriktirdiği acının kaynağıdır)

 Baran, projeyi daha önce hiç görmemiş olmasına rağmen, taslaktaki eksiklikleri ve çözüm yollarını sanki avucunun içi gibi biliyor gibiydi.

Ezel sandıktaki eşyaları bir bir çıkardı. Sandığın en dibinde mor bir toka ipiyle bağlanmış, sararmamış ama eskimiş bir şekerleme poşetini gördü. Özellikle şekerleme poşeti, Ezel’in yüreğine bir kurşun gibi oturdu. Ellerine aldığında, elleri titredi. Gözleri dondu. Kalbi çocukluğunun içinde gizlenmiş bir hayaletle yeniden yüzleşti.

(Hatice… Bir zamanlar köyde aynı terlikleri paylaştıkları, aynı ekmeği bölüştükleri, aynı yatakta yattıkları; birlikte il dışına aynı okula gittikleri bir çocukluk arkadaşı vardı. Gülüşü gün ışığı gibiydi. İkisi de en çok o peynirli şekerlemeyi severdi. Her fırsatta keyifle yerler, o tatla çocukluklarını renklendirirlerdi. Ama yurtta bir gün… bir anlık dikkatsizlik her şeyi değiştirmişti. Şekerleme, Hatice’nin boğazına kaçmış, soluksuz kalmıştı. Minik bedeni yere yığılmış, çocuklukları da onunla birlikte toprağa düşmüştü. O andan sonra Ezel için o şekerleme, şekerleme olmaktan çıkmıştı. Bir zamanlar neşeyle yedikleri şekerleme, artık sessiz bir ölümün sembolü olmuştu.   O günden sonra şeker poşetinin ağzını mor bir toka ipiyle sıkıca bağlamış ve saklamıştı. Sanki zamanın akışını düğümler gibi mühürlemişti.)

Ezel, şekerleme poşetinden dolayı geçmişin acılı hatıralarıyla tekrar boğuşmaya başladı. Baran ise şeker paketini gördü, gözleri parladı. “Şeker! ” diye bağırdı. Almak için minik elini uzattı. Ezel’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. İlk kez eliyle oğlunun elini geri itti. İlk kez Baran’dan bir şeyi sakındı.  Bunu sebebi de onu korumak içindi, onu da kaybetme korkusuyla yüzleştiği içindi. Yüksek bir ses tonuyla “Baran, bu sana olmaz, sana yenisini alırım” dedi. Ama asıl söylemek istediği şey başkaydı. Belki de; “Bunun içinde bir ölüm var oğlum… Kokusunda sessizlik, renginde suçluluk… Ve ben, seni bu geçmişin karanlığından korumak zorundayım…” sözleriydi.

Baran, şekerleme poşetinden ümidini kesince, morali bozuk bir şekilde annesinin yüzüne baktı. Bir müddet bekledi. Ürkek bir tavırla proje defterine doğru elini uzattı. Tepki görmeyince eline alıp sessizce odadan çıktı. Ezel ise poşeti ellerinin arasına aldı. Kokladı, yüzüne sürdü. Sonra boğazındaki düğüm çözüldü, gözlerinden yılların birikimi aktı.

Hatice… Hatice… Hatice…

Unutmamıştı, unutulamazdı da. Ama artık bu acının gömülmesi gerekiyordu. Ezel o gece bahçeye indi. Ay gökyüzünde sessiz bir yas tutuyordu.  Bahçede bir köşe seçti. En uçta, sessiz, kimsenin ayak basmayacağı bir yer… Toprağı elleriyle kazdı. Toprak soğuktu ama bildik bir soğuk. O gün Hatice’nin elleri gibi… Şekerleme poşetini çukura usulca yerleştirdi. Sanki bir tabut gibi… Sanki bir anı defni gibi… Şekerleme paketini toprakla kapatırken içinden konuşmaya başladı:

“Seni gömmedim Hatice… Seni serbest bıraktım. O günden beri içimde ağlayan çocuğu özgürleştirdim. Çünkü Baran için yaşamaya devam etmeliyim. İçimde yeni umutlar için yer açmalıyım” dedi.

“Bazı sırlar, toprağa gömülmez; onlar, gömülmeyi beklerken kalbin 1 milimetre altına yerleşir.” (Bu söz, Ezel’in Hatice’nin ölümünden sonra yaşadığı travmanın ne kadar derine işlediğini sembolik bir dille anlatıyor. Ezel, yıllarca o şeker poşetini saklayarak bu acıyı içinde taşımıştır. Toprağa gömmek, bu acıyı tamamen yok etmek anlamına gelmez; sadece onunla baş etmenin bir başlangıcıdır. “Kalbin 1 milimetre altına yerleşir” ifadesi, bu acının fiziksel olarak ne kadar yakınında, kalbin hemen altında, yani ruhunun en hassas noktasında durduğunu vurguluyor. Bu, Ezel’in acısının sadece bir kayıp değil, aynı zamanda taşıdığı kişisel bir yük olduğunu da gösteriyor)

Ay ışığı toprağın üzerine vuruyordu. Ve sanki o anda, gömülen bir suçluluk değil, serbest bırakılan bir çocukluktu. Ezel ayağa kalktı. Toprak ellerine yapışmıştı. Ama içi ilk defa hafiflemişti. Çünkü bazı acılar… ancak toprağa emanet edilince dinlenmeye geçer.

“Bir çizginin ardında, bir sandığın dibine gömülen suçluluk, bir toprağın fısıltısıyla serbest bırakıldı.” (“Bir çizginin ardında” sözü ile Ezel’in, mezarlığın yakınında yeni aldığı dubleks evi sembolize ediyor. Bu ev, mezarlığın hemen yanında olduğu için geçmişle (kayıplarıyla) geleceği (yeni bir başlangıcı) ayıran bir çizgi gibidir. “Bir sandığın dibine gömülen suçluluk” sözü, Ezel’in yıllardır sakladığı, çocukluk arkadaşı Hatice’nin ölümüne sebep olan şekerleme poşetine gönderme yapıyor. Bu poşet, onun içinde biriken ve yıllardır taşıdığı suçluluk duygusunu temsil ediyor. “Bir toprağın fısıltısıyla serbest bırakıldı” sözü ise Ezel’in bu suçluluk duygusunu sembolik olarak bahçeye gömmesini ve bu eylemle içindeki acıdan arınmasını ifade etmektedir. Toprak, bu eylemle sadece bir anının gömüldüğü yer değil, aynı zamanda geçmişin yüklerinden arınmanın, hafiflemenin ve yeni bir hayata başlamanın da sembolüdür)

Ertesi gün Baran, yeni bahçeye ilk adımını attığında toprağa koştu. Ellerini çamura buladı. Dedesi ona minik bir kürek verdi. Bahçeye domates, salatalık, biber, çilek fideleri, küçük menekşeler ektiler. Fidelerin altına can suyunu döktüler. Belli ki bundan sonra her küçük çukurdan bir hayat başlayacaktı. Tıpkı Baran’ın içinden usulca yeşeren sessizliğin yerini yavaş yavaş bir anlamın almaya başladığı gibi. O küçük eller, her gün toprağa biraz daha umut ekiyordu. Toprakla uğraşmak, Baran’a huzur getiriyordu. Babasızlığın yokluğuyla içinde büyüyen boşluk, sanki bir parça toprakla örtülüyordu.

Birkaç akşam sonra Ezel de bahçeye çıktı. Baran evde uyuyordu. Ay ışığı toprağın üzerine serilmişti. Ezel dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini yavaşça toprağa gömdü. Bileklerine çamur bulaştı, ama silmedi. Ve usulca toprakla konuşmaya başladı:

“Oğlum sana emanet… Bu dünya onu anlamadı ama sen… sen onu susturmadan dinliyorsun. Onu aceleye getirmiyorsun. Ne zaman büyümeye hazırsa o zaman filizlenecek, değil mi? Sen sabırlısın, …” dedi.

Birkaç hafta sonra Baran’ı gelişim takibi için bir çocuk nöroloğuna götürdüler. Seansın ardından Doktor, Ezel’e dönerek nazik bir dille şunları söyledi:

“Ezel Hanım, otizmli çocuklar için en doğal terapi alanlarından biri topraktır. Bahçe ve toprakla doğrudan temas, onların duyusal sistemini yatıştırır. Anladığım kadarıyla yeni bir eve taşınmışsınız. Baran bahçede toprakla bir nevi konuşuyor. Siz bunu fark etmiyor olabilirsiniz ama bu onun kendine özgü bir iletişim yoludur. O bahçede kendi dünyasını kuruyor, kendi ritmini buluyor.”

Ezel, bu sözleri duyduğunda gözyaşlarını tutamadı. Doktorun Baran’ın sessizliğini bir eksiklik olarak değil de, bambaşka bir dil olarak görmesi hoşuna gitmişti. O an içinden ” Baran’ım çok konuşmuyor olabilir ama… anlatıyor, anlıyor, hissediyor,” diye geçirdi.

O gece ilk kez, toprağın içinden gelen o derin sessizlik bile anlamlı gelmişti. Baran sık sık kelimelerle konuşmasa da, dünya onun etrafında konuşmaya başlamıştı. Ve Ezel artık biliyordu: Oğlunun iyileşmesi için kelimelere değil, zamana, toprağa ve kendi köklerine ihtiyacı vardı.

18 KESİT

Kırık Pusulalar-Doğru Yollar

Yeni evin bahçesi, Baran için beklenmedik bir huzur alanı olmuştu. Kendisini çoğu zaman kelimelerin erişemediği bir dünyanın içinde bulan Baran, burada, toprakla kurduğu sessiz dostlukta bir tür dil bulmuş gibiydi. Parmaklarının arasından kayan nemli toprak, onun için sadece bir madde değil, sakinleşmenin, anlamanın ve kendini anlatmanın bir yoluydu. Bahçedeki rüzgâr, eski evin duvarlarından sızamayan ferahlığı getiriyor, Baran bu yeni yerde ilk kez iç dünyasıyla kavga etmiyordu. O anlarda, her şey biraz daha hafifti. Ama ne zaman eve girse, her şey değişiyordu.

Yeni evin duvarları, diğer evdeki gibi üzerine çöküyordu. Odasında oturup tavana uzun süre baktı. Sonra başını hafifçe eğdi, avuçlarını sımsıkı kapadı. Gözleri, dünyanın gürültüsünden uzak, görünmeyen derinliklere daldı. İçinde bir şeyler vardı, kelimeler, duygular, düşünceler… Ama hiçbir şey rahatça dışarı çıkamıyordu. Konuşmak istiyordu ama sözler dilinin ucunda takılıp kalıyordu. Biriken kelimeler, adeta boşlukta yankılanıyordu. Bir müddet bu duygu durum içerisinde kaldı.  Bir süre sonra duygular yavaşça şekil almaya başladı. Belki de artık onları dile getirme zamanı gelmişti. Ne kadar zor olursa olsun, bu kez susamayacak gibiydi. Bazen kendi sesini duyunca gerçeklik kaybolur gibi olurdu, sanki kendi dünyasında kayboluyordu. Ama şimdi, bir şey değişmişti. Sanki bir kapı açılmıştı ve içeri doğru adım atma zamanıydı. “Bunu anlatmalıyım, belki kimse anlamaz, ama yine de söylemeliyim” diye düşündü. Başını kaldırıp, pencereden dışarı bakarak gözlerini bahçedeki ekim alanına sabitledi. Her şey sessizdi. Yaprak bile kıpırdamıyordu. Sanki rüzgâr bile onu duymak için esmeyi bırakmıştı. Sadece kendi içindeki yankıların sesi vardı. Konuşmaya başlamak için, belki de sadece birkaç öncü cümleye ihtiyaç vardı. O cümleler, kısa bir sessizlikten sonra, usulca dudaklarından süzülmeye başladı.

Merhaba. Adım Baran.

Bedenim büyümüş olsa da ben hala sadece bir çocuğum. Ama ruhum… sanki çok uzun, çok yorucu bir yolculuktan gelmiş gibi. Her gün, kendi içimde görünmeyen bir savaş veriyorum. Duygularım, sizin düşündüğünüzden çok daha keskin, çok daha yoğun.

Benim için dünya bazen çok gürültülü, çok sert, çok acıtıcı bir yer olabiliyor. Sınıftaki fısıltılar, teneffüsteki koşuşturmacalar, hatta annemin bana seslenişi bile… Bazen kulaklarımda hançer gibi yankılanıyor. Normal bir ses, beynimde çığlık gibi büyüyor.

Gözlerim, sizin için sıradan olan ışıklara bile dayanamıyor. Okulun parlak lambaları, bilgisayar ekranı… Hepsi birer elektrik şoku gibi içimden geçiyor. O zaman sadece gözlerimi kapatmak, karanlığa sığınmak istiyorum. Ama o ışıklar, göz kapaklarımın arkasından bile içime sızıyor. İşte o anlarda sessizce ağlıyorum. Çünkü bu fiziksel acı, ruhumu da yakıyor.

Bir de dokunmak var… Bazı kumaşların tenimde bıraktığı his, arkadaşımın yanlışlıkla koluma değmesi… Sanki binlerce iğne aynı anda batıyor gibi. Bu yüzden hep aynı, tanıdık kıyafetleri giymek istiyorum. Çünkü onlar bana zarar vermiyor. Diğer her şey, sanki derimi soyuyormuş gibi hissettiriyor.

 Çoğu zaman içimde fırtınalar kopuyor, volkanlar patlıyor… Ama bunları size anlatamıyorum. Kelimeler boğazıma takılıyor, dilim dönmüyor. Ne hissettiğimi, ne istediğimi söyleyemiyorum. Siz bana “Neden böylesin Baran?” diye sorduğunuzda, İçimdeki her şey “Anlamıyorsunuz!” diye bağırmak istiyor… Ama dudaklarımdan sadece anlaşılmaz sesler çıkıyor. Bazen hiç ses çıkmıyor. Ellerimle, bedenimle anlatmaya çalışıyorum ama çoğu kez olmuyor. Siz bana boş boş baktığınızda, anlaşılamadığımı hissettiğimde, kalbim… paramparça oluyor. Sanki görünmez bir duvarın arkasındayım. Sizi görüyorum, duyuyorum ama size ulaşamıyorum. Sadece ellerimi uzatıyorum… ama kimse tutmuyor.

 Sınav sonuçları açıklandığında, doğru cevaplarım yüzünden bazı çocuklar fısıldaşıyor: “Baran kopya çekti.” Ama ben kopya çekmenin ne demek olduğunu bile tam bilmiyorum ki… İçimden “Ben kopya çekmedim!” diye bağırmak istiyorum. Ama kelimeler çıkmıyor; sadece dudaklarım titriyor. Ellerimle bir şeyler anlatmaya çalışıyorum ama kimse anlamıyor. O an, sanki dünya başıma yıkılıyor. Sadece doğru cevapları verdim, sadece bu. Ama kimse buna inanmıyor. “Kopya çekti” dediklerinde kalbim çok kırılıyor. Ama bunu anlatmak… o kadar zor ki…

Okulda, teneffüslerde… diğer çocuklar gruplar halinde oynarken, ben bir köşede yalnız başıma duruyorum. Onların oyunlarına nasıl katılacağımı bilmiyorum. Ne söyleyeceğimi, ne zaman güleceğimi… sanki bambaşka bir gezegenden gelmişim gibi. Kurallarınızı bilmiyorum. Bazen arkamdan “Robot gibi yürüyor” diyorlar. “Konuşamıyor… aptal!” diye fısıldıyorlar. O sözler, kulaklarımda patlayan en yüksek sesten bile daha çok acıtıyor. Sanki kalbime taş atıyorlar. Neden böyle yapıyorlar, gerçekten bilmiyorum. Ben sadece… farklıyım. Ve bu yalnızlık… bu dışlanma… Benim en derin yaram.

Benim için günler düzen içinde akmalı. Her şey yerli yerinde durmalı. Çünkü düzen, benim nefesim gibidir. Bozulmamalı. Sabah aynı saatte uyanmak, aynı kahvaltıyı yapmak, aynı yoldan okula gitmek… Bunlar benim sığınağım. Ama siz bazen “Bugün farklı bir yere gideceğiz!” diyorsunuz. O an içimde bir şeyler kopuyor. Sanki bir deprem oluyor. Bilinmeyene karşı duyduğum korku beni ele geçiriyor. O zaman kendimi yere atıyorum, ağlıyorum. Çünkü bu acıyı içimden başka türlü çıkaramıyorum. Siz bana “Neden böyle yapıyorsun, uslu dur!” diyorsunuz. Ama ben uslu durmak istemiyorum ki… Ben sadece… güvende hissetmek istiyorum.

 Rutinlerimin bozulmamasını istiyorum. Bazen de en sevdiğim oyuncağım kayboluyor. Ya da özel bir eşyam zarar görüyor. İşte o an, her şey bitiyor benim için. Sanki dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyorum.  Siz “Sadece bir eşya, yenisini alırız,” diyorsunuz. Ama o benim için sadece bir eşya değil ki… O, benim dünyamın bir parçası. O kaybolunca… Ben de kendimi kaybolmuş hissediyorum.

Ezel Havin, açık kalan kapı aralığından Baran’ın kendi ruhuyla olan bu konuşmasındaki bütün haykırışını duymuştu. Bu yüzden yüzü, kireç gibi bembeyaz kesilmişti. Gözlerinden akan yaşlar, Baran’ın her bir cümlesiyle ruhunun ta derinliklerine inen, fiziksel bir acının izi gibiydi. O, Baran’ın durumunu biliyordu, yıllardır uzman kapılarında çare aramıştı, her randevuya eksiksiz gitmiş, her tavsiyeyi dinlemişti. Tek başına omuzladığı bu hayatın tüm ağırlığı, şimdi Baran’ın her kelimesiyle katlanarak, tarifsiz bir vicdan azabıyla üzerine çöküyordu: Tüm bildiklerine, tüm çabasına rağmen, oğlunun bu derin acısı neden dinmiyordu? Duyarlı yüreği, oğlunun her bir kelimesinde, kendi eksikliklerini, fark edemediği incinmeleri, tüm o eğitimlere rağmen hala tam olarak ulaşamadığı Baran’ı yeniden yaşıyordu. Daha önce defalarca şahit olduğu “krizler,” “öfke nöbetleri” ya da “Baran’ın tuhaf halleri” olarak yorumladığı her şey, şimdi o çocuğun kendi sesiyle, dipsiz bir kuyudan yükselen bir feryada dönüşmüş, kalbine bir bıçak gibi saplanmıştı. O an, Baran’ın sadece bir davranış sergilemediğini, tam aksine, içinde kopan fırtınanın, ruhunu kasıp kavuran bir acının dışa vurumu olduğunu acımasızca, iliklerine kadar fark etti.

Ezel Havin, kapı aralığından içeri girip, titreyen ellerini usulca Baran’a uzattı. Parmak uçları, oğlunun sımsıkı kenetlenmiş küçük yumruklarına değdiğinde, Zap Vadisi’nin buz tutmuş suları baharın ilk güneşiyle çözülür gibi, içinde tarifsiz bir sıcaklık doğdu. Baran’ı kollarının arasına aldığında bu, yalnızca bir anne şefkatinin sığınağı değildi; aynı zamanda sessiz bir tövbenin, bir ömür boyu taşınan pişmanlıkların, kelimelere sığmayan bir özrün ve duanın bedensel ifadesiydi.

“Sessiz bir çocuğun sözleri, bir annenin vicdanına saplanan hançerdi; kırılan duvarlar, yeni bir başlangıcın habercisi oldu.” (“Sessiz bir çocuğun sözleri” sözü ile Baran’ın kendi iç dünyasını, duyusal hassasiyetlerini ve akranları tarafından dışlanmasının acısını ilk kez kendi ağzından anlatmasına gönderme yapıyor. Bu sözler, onun sessizliğinin altında yatan derin acının dışa vuruşudur. “Bir annenin vicdanına saplanan hançerdi” sözü ise Baran’ın yaşadığı bu derin acıyı tüm çabalarına rağmen dindirememiş olmasının yarattığı vicdan azabını ifade etmektedir. Bu itiraf, Ezel’in o zamana kadar normal olarak yorumladığı davranışların, aslında bir feryat olduğunu fark etmesini sağlıyor. “Kırılan duvarlar, yeni bir başlangıcın habercisi oldu” sözü ile de Baran’ın otizmin getirdiği iletişim duvarlarını aşmaya başlayacağını, annesinin de onun için daha doğru bir yol bulma arayışında olacağını ifade etmektedir)

Ezel Havin’in gözlerinden dökülen her bir gözyaşı damlası, “Seni duyuyorum oğlum, buradayım, seni hiç bırakmadım, bırakmayacağım,” diye haykırıyordu. Oğlunun her bir sözcüğündeki çaresizliği, akranlarının bilinçsizce davranışları sonucu Baran’ın kalbinde oluşan yaraları, kendi içinde hissediyordu. En çok da, içini bunların hepsini bilmesine, hissetmesine rağmen oğlunun acısını dindirememiş olmanın yarattığı o derin keder yakıyordu. Babasızlığın Baran’ın omuzlarına yüklediği görünmez yükü de hissetmişti. Bu yalnız mücadelede, ne kadar yorgun düşse de, oğlunun tek sığınağı kendisi olduğunun bilincindeydi.

Annesinin ruhundan yükselen bu derin duyguların boğucu dalgalarına kapılınca, Baran, alışık olmadığı o yoğun temastan kaçmak ister gibi hafifçe geri çekildi. Ama annesinin gözlerindeki o saf sevgi, o katıksız pişmanlık ve ruhunun derinliklerinden gelen acı, bir nebze olsun içindeki fırtınayı dindirdi, ona beklenmedik bir huzur bahşetti.

Baran’ın sarsıcı itirafı, Ezel Havin’in içindeki kırık parçaları bir araya getirme ve oğlu için doğru yardımı bulma arayışını, acımasız bir zorunluluğa dönüştürmüştü. Bundan sonra “Belki de gözden kaçırdığım bir şey vardır” umuduyla daha da kararlı bir şekilde yol alacaktı. Daha önce kapısını çaldığı, umutlarını tüketen yöntemlerin yerine, şimdi her taşı tek tek kaldıracak, her kapıyı yeniden çalacaktı. Çünkü artık biliyordu; bu sadece basit bir problem değildi. Baran’ın ruhu haykırıyordu.

Günler, haftalara, haftalar aylara karıştı. Ezel Havin, bir dedektif gibi, Baran’ın otizminin getirdiği duyusal hassasiyetleri, iletişim duvarlarını ve rutinlere olan sarsılmaz ihtiyacını anlayan uzmanlar aramaya koyuldu. Her telefon görüşmesi bir umut kırıntısı, her doktor ziyareti yeni bir hayal kırıklığı olabiliyordu. Defalarca duyduğu “Bu durumla yaşamayı öğrenmelisiniz,” sözleri, şimdi kulağına daha da boş ve anlamsız geliyordu. Ama yılmadı. Adını bile duymadığı terapistlerin kapılarını aşındırdı. Duyu Bütünleme Terapistleri, Ergoterapistler, Otizm Spektrumunda uzmanlaşmış psikologlar, pedagoglar… kim varsa, kime ulaşabiliyorsa, soluğu orada alıyordu. Geceler boyu internette araştırmalar yapıyordu, uykuyla uyanıklık arasında, Baran için en doğru yolu bulma derdiyle kıvranıp duruyordu. Baran’ın özel ihtiyaçlarını gerçekten anlayabilecek birine ulaşma hayaliyle yaşıyordu. Ve en sonunda hiç denemediği yeni bir terapist buldu.

Yeni terapist, Baran’a bir umut ışığı oldu. Ona alternatif bir iletişim yöntemi sundu: Görsel iletişim kartları. İlk başlarda Baran zorlandı, elini uzatmaktan, kartları göstermekten çekindi. Kartlara bakıyor, sonra tekrar içine kapanıyordu. Ama bir gün, defalarca denemeden sonra, “Su istiyorum” kartını uzattığında, annesinin gözlerindeki o parıltıyı, yüzündeki o tarifsiz sevinci gördü. Sonra “Işık gözümü yakıyor” kartını gösterdi. Anlaşıldığını hissetmek… O an, Baran’ın kalbinde volkanların değil, şelalelerin coştuğu bir cennet yeşerdi. İçindeki düğümler çözülüyor, her bir kelime özgürleşiyordu. Küçük bir tebessüm, nadiren de olsa yüzüne konmaya başladı. Gözleri, ilk kez, o dipsiz kuyulardan değil, aydınlığa çıkan bir çocuğun pırıltısıyla bakıyordu.

Günler geçtikçe, Baran’ın hayatında hissedilir değişiklikler yaşandı. Ezel Havin, onun rutinlerine artık kutsal bir ritüel gibi yaklaşıyor, ani değişikliklerden kaçınıyor, her olası değişimi ona önceden, görsel desteklerle, en yumuşak ses tonlarıyla anlatıyordu. Bu, Baran’ın kaygı seviyesini mucizevi bir şekilde düşürmüş, onu daha sakin, daha mutlu bir çocuk yapmıştı. Hatta küçük ve planlı değişikliklere bile adapte olmaya başlamıştı; belki de yeni evin penceresinden gördüğü o ekim alanı, ona yeni bir düzenin, yeni bir başlangıcın habercisi olmuştu.

Ezel Havin, Baran’ın okul yaşantısında karşılaştığı zorlukların çözümü içinde boş durmadı. Bu kez, daha kararlı bir duruşla okul yönetimiyle masaya oturdu. Baran’ın durumunu, onun o sessiz çığlığını, anlattığı her detayı titreyen sesiyle dile getirdi. Okul yönetimi, belki de ilk kez, bu kadar derinden bir yüzleşmeyle karşılaşmıştı. Ezel Havin’in gözlerindeki çaresizliğin, ama aynı zamanda annelik azminin ateşi, onları da derinden etkilemişti. Sınıf içi farkındalık çalışması başlatıldı; Baran’ın farklılıklarının bir eksiklik değil, eşsiz bir bakış açısı olduğu anlatılmaya çalışıldı. Öğretmenlere yönelik özel eğitimler düzenlendi, derslerde görsel çizelgelerle desteklenen, onun algısına uygun yeni yöntemler denendi. Zorbalık yapan çocuklarla teker teker konuşuldu, gözlerinin içine bakılarak empati kurulmaya çalışıldı. Sonuçlar kusursuz değildi; yara derindi, iyileşmesi sabır gerektiriyordu. Ama en azından kanama durmuş, yaranın etrafında minik bir kabuk oluşmaya başlamıştı.

Bütün bu özverili çalışmalardan sonra okulda da beklenmedik bir gelişme yaşandı. Sınıf arkadaşı Elif, Baran’ın sessizliğini ve farklılığını merak eden, içine kapanık bir kızdı. Bir gün teneffüste, Baran’ın köşede kendi kendine oynadığı bloklara yaklaştı. Elif sessiz kaldı; sadece Baran’ın kurduğu düzenli kuleleri hayranlıkla seyretti. Sonra elindeki küçük bir bloğu, Baran’ın kulesine uyan bir yere usulca yerleştirdi. Baran, başını kaldırıp ona baktı. Elif’in gözlerinde alay yoktu, sadece saf bir merak ve anlayış vardı. O an, Baran’ın o cam duvarının üzerinde minicik bir çatlak oluştu. İşte o gün, Baran’ın yalnızlığına, küçük de olsa bir ışık sızdı. Elif, ona sosyal bağ kurmanın farklı, kelimelerden bağımsız bir yolunu göstermişti.

Baran, yaşadığı tüm zorluklara rağmen, kendi dünyasını daha iyi anlamaya başlıyordu. Kelimeleri tam anlamıyla dizemese de, zihni harikalarla doluydu. Kendi çizdiği detaylı dinozor resimleri, odasındaki bloklarla kurduğu o kusursuz simetrili yapılar… Bunlar, onun içindeki o fırtınaları yatıştıran, ona kendini ifade etmenin eşsiz yollarını sunan birer terapiye dönüşmüştü. Çabanın sonunda Baran, hala otizmli bir çocuktu. Ama artık daha anlaşılmış, daha güvende hisseden, kendi sesini farklı yollarla duyurabilen bir çocuktu. Ve biliyordu ki, o eşsiz dünyasında, farklıydı, evet, ama artık yalnız değildi.

Ezel Havin de, oğlunun her küçük adımıyla yeniden doğuyor, yılların yorgunluğunu üzerini atıyordu. Geceleri, Baran’ın uyuyan yüzüne bakarken,  dudaklarından şu cümle çıkıyordu: “Seni hiç bırakmayacağım oğlum.” Bu sözler, artık sadece bir annenin sevgisi değil, aynı zamanda tüm çabalarına rağmen dindiremediği acıların ve yeni yeşeren umudun bir özetiydi.

            Bir gün beden dersinde sınıf arkadaşı Can; “Baran, gel top oynayalım!” diye seslendi. Can’ın sesinde neşeli ama biraz da zorlama bir ton vardı. Baran, Can’ın iyi niyetini biliyordu; fakat bu davet onun için sevinç değil, karmaşa ve ürperti demekti. Oyun kuralları, kimin nerede duracağı, topu karşı takımdan kapma telaşı… Bütün bunlar Baran’ın zihninde ağır bir yük, çözülmesi zor bir bilmeceydi. Her ayrıntıyı tek tek anlamlandırmak zorundaydı, fakat zaman hiç beklemiyordu. Kafası dolmuştu, yüreği yorgundu. Can’ın yüzündeki gülümseme yavaşça söndü. Arkadaşlarının yanına dönerken onlara “Baran hep böyle… Bizimle oynamak istemiyor” dedi. Baran bu sözleri duydu. Bu sözler, Baran’ın kalbine derin bir diken gibi saplandı. Oynamak istemediği doğru değildi; sadece nasıl davranacağını bilemiyordu. Bazen ne söylemesi gerektiğini, ne zaman gülmesi gerektiğini, hatta birinin şaka yaptığını anlamakta zorlanıyordu. Her sosyal etkileşim, onun için büyük bir savaş alanıydı.

O an Baran’ın kulaklarında annesinin sözleri yankılandı:

 “Baran’ım, sen farklı düşünüyorsun. Bu kötü değil. Sadece biraz daha zamana ihtiyacın var. Tıpkı diğerlerinin de seni anlaması için zamana ihtiyacı olduğu gibi.”

 Ama bu sözler bile, kalbindeki yalnızlığı hemen yok etmedi.

“Kırık bir pusula, bazen doğru yönü, sadece kendi kayboluşunda bulur.” (Bu sözdeki “kırık pusula”, Baran’ın dünyayı algılama biçimini temsil ediyor. Onun zihninde sosyal ipuçları, duygusal ifadeler ve toplumun görünmez kuralları çoğu zaman açık ve net değildir. Başkalarının kolaylıkla okuduğu işaretler, Baran için karmaşık ya da sessizdir. Bu yüzden dış dünyanın “doğru yön” olarak kabul ettiği yolları izlemekte zorlanıyor. Fakat bu durum bir eksiklik değil, kendine özgü bir yolculuktur. Baran, yönünü kalabalığın çizdiği haritalardan değil, kendi iç dünyasından alıyor. Başkalarının kaybolduğunu sandığı anlarda, aslında kendi anlamını, kendi düzenini buluyor. Onun için “kaybolmak”, içe doğru bir keşiftir. Kırık pusula, onu yanlış yollara sürüklemez; yalnızca farklı bir rotaya yönlendirir. O rota, başkalarının görmediği ama onun sezgileriyle şekillenen bir dünyadır. Baran, kalıplara uymadığı için eksik değildir; tam tersine, o kalıpların dışında kendi yolunu çizebildiği için benzersizdir)

Baran’ın gözlerinden sıcak bir damla süzüldü ve kimse görmesin diye hızla başını çevirdi. O sırada, yumuşak bir el omzuna dokundu. Baran irkildi, ardından arkasına döndü. Elif’in gözlerinde kocaman bir şefkat vardı. Elif sınıfın en sessiz ve en nazik kızlarından biriydi. Sade ve içten bir davetle;

“Baran, top oynamak zorunda değilsin. İstersen benimle resim çizebilirsin. Yeni renkli kalemlerim var.”

Bu sözler karşısında Baran’ın içindeki sıkışmışlık yavaş yavaş çözüldü. Resim çizme fikri, ona küçük ama güvenli bir sığınak sunuyordu. Elif zorlamıyor, sadece yanında oluyordu. Baran hafifçe başını salladı, sessizce kabul etti. O gün, Baran Elif’le sadece resim yapmadı; kendi dünyasını, içindeki renkleri de açığa çıkardı. Gri bulutlar, yerini rengârenk çiçeklere bıraktı. Baran, anladı ki, bazen en güzel arkadaşlıklar en sessiz anlarda başlar.

O gün Elif’in uzattığı renkli kalemler, Baran için yalnızca resim yapmakla ilgili değildi. Onu değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul etmişti. Belki de bu yüzden,  daha sonra da o küçük an, zihninin duvarlarında yankılanmaya devam etti. Baran hâlâ çocuktu, ama gözleri büyümüştü. İnsanları dikkatle izlemeye, kelimelerden çok bakışlara kulak vermeye başlamıştı. Sınıfta bir çocuk ağladığında kimin uzaklaştığını, kimin yaklaştığını fark edebiliyordu. Sessizliklerin ardına gizlenmiş duyguları, yetişkinlerin bile kaçırdığı detayları seziyordu.

Baran artık resim defterlerine sadece çiçekleri ve yüzleri değil, insanların yüz ifadelerini de çizmeye başladı. Elif’in gözlerindeki o şefkati, öğretmeninin dudak kenarına yerleşen o yorgunluğu, okulun müdürünün gülüşünde gizlenen sahicilikle sahteyi…

Zekâsı sessizdi. Ama derindi. Henüz tam anlamıyla ifade edemese de, hissettikleri onu diğer çocuklardan çok daha öteye götürüyordu. O, olan biteni sadece “görmüyor”, “anlıyordu”.

Bir gün, hastane koridorlarında annesiyle el ele yürürken, annesinin avuç içindeki o neredeyse fark edilmeyecek titremeyi hissetti. Baran’ın yüreğinde tanıdık bir sızı belirdi. Bu bir acıma değildi. Bu, bir tanımaydı. İçinden geçen ses sessizce fısıldadı: “Annem de yalnız… Ama yalnızlığı saklamayı öğrenmiş”

“Duygularını ustalıkla gizleyenler, en çok görülmeyi bekleyenlerdir. Çünkü duygularını en iyi saklayanlar, anlaşılmayı en çok özleyenlerdir.”

Ezel de hep güçlü görünmeyi seçmişti; çünkü içindeki yalnızlığı bir kere açığa vurursa, onu kullanacak birilerinin mutlaka çıkacağını çok iyi biliyordu. “Peki, Ezel Havin’in yüreğindeki yalnızlığın etrafında yığılan tüm insanlar, gerçekten iyi niyetli miydi? Kötü niyetli olanlar yok muydu?”

Hastane, Ezel için yalnızca bir işyeri değil, dış dünyanın gürültüsünden kaçabildiği ikinci bir sığınaktı. Temizliği takıntıya varan beyaz duvarların ve soğuk floresan ışıkların altında, kalabalık Van’ın karmaşasından, yalnızlığından bir nebze olsun uzaklaşabiliyordu. Yalnızca tedavi arayışıyla gelip giden hastaların değil, içindeki kırık kalbi de onarmaya çalışıyordu. Ancak, bu sığınak ne kadar sağlam görünse de, içindeki gölgeleri ve kirli niyetleri engellemeye yetmiyordu. Ezel’in güzelliği, zarifliği, keskin zekâsı ve mesleğindeki sarsılmaz başarıları, bir süre sonra bu karanlık gölgeleri üzerine çekmeye başlamıştı. Kimileri onun yalnızlığını fark etmiş, kimileri de kadın doğum uzmanı unvanının ardındaki gücü, prestiji kendi çıkarları için kullanmak istemişti. Çakalların gözleri, yalnızca parmağındaki alyansa değil, o yüzüğün temsil ettiği kırılmaz iradeye, sarsılmaz bir yemin halkasına odaklanmıştı. Bir zamanlar sevdanın simgesi olan o parıltılı halka, artık yalnızca bir eşe aitliği değil; Ezel’in kimliğini, dimdik duruşunu, kalbinin yılmadan direnen tarafını da taşıyordu.

Mesai saatlerinde, hastanenin o keskin kokularına her geçen gün daha farklı bir koku karışıyordu. Cilalı, sahte sözlerin yarattığı hava ve ucuz parfümler… Başhekim Yardımcısı Ahmet Bey, her sabah Ezel’i koridorlarda tesadüfmüş gibi yakalıyor, ona iltifatlarda bulunuyordu: “Doktor Hanım, o zarif ellerinizle hastalarımıza adeta umut oluyorsunuz, bir mucize yaratıyorsunuz. Sizin gibi her branştan bir doktor daha olsa, bu ilin sırtı yere gelmez. Bugün de her zamanki gibi çok güzelsiniz…” Genç asistan Cem’in yaklaşımı ise daha sessiz, daha sinsi bir tuzaktı. Gözlerinde anlayış, sesinde şefkat varmış gibi görünse de, maskesinin ardında Ezel’i yavaşça tuzağa çekmeye çalışan bir planı vardı. En hassas noktasına, annelik içgüdüsüne dokunuyordu: “Baran çok özel bir çocuk,” diyordu, sanki kalbinde bir şefkat pırıltısı varmış gibi. Ezel, bu sahte yüceltilerin ardındaki kirli amacın farkındaydı. Ama yine de, bazen, yalnızlığın koynunda ezildiği o anlarda, bu cilalı sözler kulağında bir melodi gibi yankılanıyor, yorgun ruhunun derinliklerine anlık bir dokunuş yapıyordu. Ahmet Bey’in sunduğu “güvenli liman” vaadi ve Cem’in “ruh ikizi” rolündeki sahte yakınlaşmaları, Ezel’in soğuk bir mermer gibi duran kalbinde kıvılcımlar yakmayı başarmıştı. Cem, özellikle Baran’a gösterdiği ilgi ile Ezel’in en savunmasız noktasını vuruyordu.

Ezel, tüm zekâsına rağmen, bir an için yorgun ve savunmasız ruhunda bu boş vaatlere kanmaya meyletmişti. Belki de gerçekten Baran’la birlikte kendisini de gören birilerini bulduğunu sandı. Yine de içinden “İnsan, karanlıkta ışık ararken, gölgeleri bile parıltı sanabilir,” diye düşündü.

Bir akşam nöbetinde, her şey değişti. Hastanenin loş koridorlarında sessizce yürürken, Ezel tesadüfen açık kalan bir kapının ardındaki konuşmaya kulak misafiri oldu. Ses, tanıdıktı… Başhekim Yardımcısı Ahmet Bey. Sesi, bu kez her zamanki nazik tonundan uzaktı. Cümlelerinin arasına sızan o alaycı gülüş, Ezel’in tüylerini diken diken etti. Ahmet Bey, telefondaki kişiye keyifli bir rahatlıkla şöyle diyordu: “Evet, Ezel Hanım çok saf.” Sözcükler, iğne gibi değil; kurşun gibi ağır, bıçak gibi keskindi. Ezel, birkaç adım geride, duvarın dibinde nefesini tutarak dinlemeye devam etti.

“Ona iltifat etmek işe yarıyor. Bir süre sonra Ezel’i evime götüreceğim. O yüzüğü de çıkaracağım…”

O an Ezel’in kalbi, yıllardır kimseye göstermediği incecik bir cam gibi çatladı. İçine bastırdığı güven, bir anda paramparça oldu. Güvenli sandığı liman yerle bir oldu, sıcak sandığı o iltifatlar birer birer eriyip kirli bir niyete dönüştü. Belli ki içini yakan şey, duydukları kadar, kendi saflığına olan öfkesiydi. Aynı hafta, bir başka yara daha açıldı. Genç asistan Cem’in, bir meslektaşına gizlice söylediği sözler Ezel’in kulağına ulaştı. Bu kez acı, kalbine değil; midesine saplanan paslı bir bıçak gibiydi:

“Kadın doğum uzmanı, bekâr, otizmli çocuğu var… Ne kadar kolay lokma değil mi? Onu muhakkak kendime bağlayacağım.”

Bu sözler, sadece Ezel’in kişiliğine değil, anneliğine, kadınlığına ve onuruna yöneltilmiş birer saldırıydı. Bütün bu olanlar sonucunda gözlerindeki sis perdesi tamamıyla yok oldu. Çıplak gerçeklik belirdi. Yılların öğrettiği o keskin basiret, ona neyi görmek istediğini değil, neyi görmek zorunda olduğunu gösteriyordu. Yaşanmışlık olmasa da, duygusal olarak aldatılmış ve kullanılmaya çalışılmış olmanın yakıcı acısı, Ezel’i sarsmıştı. Ama bu aynı zamanda onun için bir uyanıştı, bir yeniden doğuştu. Az bir zararla çıkış kapısı açılmıştı. Parmağındaki o yüzük, artık ona sadece eşini değil, aynı zamanda kendisinin güçlü duruşunu ve Baran’a olan sarsılmaz bağlılığını tekrar hatırlatan bir kalkan gibiydi. O andan itibaren, içindeki o kırık kalbin zırhını tamir etmeye karar verdi. Çünkü Baran için ayakta kalmak zorundaydı. Yalanlara, sahte vaatlere ve dış dünyanın acımasızlığına karşı dimdik durmalıydı. Zaten oğlunun sessiz çığlığını duyan bir anne, kendi içindeki hain dokunuşlara asla boyun eğemezdi.

19 KESİT

Ez Hatım: Bir Annenin Umut Mirası

Not: (Ez Hatım; “Ez” kelimesi Ezel’den, “Hatım” kelimesi ise Hatice’nin harflerinden oluşuyor. Kürtçede “ben geldim” anlamına geliyor. “Ez Hatım” projesiyle adeta Hızır misali “ben yardımınıza geldim” düşüncesi yatıyor)

Zaman, her şeyi değiştirmiyordu belki ama bazı şeyleri usulca yumuşatmayı başarıyordu. Baran için okul artık bir savaş alanı olmaktan çıkmıştı. Öğretmenler, onun sessizliğini saygısızlık değil; başka bir dünyanın dili, daha derin bir anlatım şekli olarak görmeye başlamıştı. Akranları onun varlığını kabullenmiş, en azından anlamaya çalışmanın bir yolunu bulmuşlardı. Bu küçük ama değerli değişim, Baran’ın ruhunu bedeninden önce rahatlatmıştı. Artık tüm dikkatini, kendi iç dünyasından dış dünyaya uzanan o incecik köprüye verebiliyordu. Kısacası annesinden miras kalan, yarım kalmış projeye…

Bu proje, bir zamanlar annesinin gözyaşlarının sessiz mimarıydı. Şimdiyse Baran’ın gözlerinde bambaşka bir anlam kazanıyordu. Onun için bu, annesinin geçmişte bıraktığı sıradan bir proje defterinden ibaret değildi. Bu, hayata kök salma, “ben de varım” deme çabasıydı. Toplumun dışına itildiği, yanlış anlaşıldığı yılların suskunluğunu bir kenara bırakıp, ilk defa gerçek bir hedefe koşarak kendini dünyaya ispatlama çabasıydı.

Baran, elinde “Ez Hatım” defteriyle odasına kapanırken, bu defter, Ezel’in toprağa gömdüğü o şekerleme poşeti gibi, geçmişin toprağına ekilen bir umut tohumuydu. Baran bu tohumu yeşertmeye yeminliydi. Zira Ezel’in “sadece umutlarımız vardı” dediği bu proje, o günden sonra Baran’ın zihninde mantıksal bir haritaya dönüşmüştü. O, hissettiklerini kelimelere dökemiyordu belki ama bu defterin diliyle konuşabileceğini biliyordu.

Günler, haftalara karıştı. Baran, toprağa dokunarak huzur bulduğu gibi, defterdeki çizimlerle uğraşırken de kendi sığınağını oluşturuyordu. Okulda Elif’le bloklar ve resimler aracılığıyla kurduğu o sessiz bağ, şimdi defterdeki şemalarla yeni bir boyut kazanıyordu. Baran, projenin eksik parçalarını zihninde tamamlıyor, bahçedeki toprağı kullanarak taslağın üç boyutlu bir maketini oluşturuyordu. Bu, onun otizmli dehasının somutlaşmasıydı: soyut olanı elle tutulur, hissedilir hale getiriyordu.

Bir öğleden sonra, Ezel pencereden oğlunu izlerken, Baran’ın elindeki su bardağını toprağın üzerindeki makete dikkatle damlattığını fark etti. Sanki bir şeyleri sonunda başarmış ve o anın tadını çıkarıyor gibiydi. Ezel, kalbinde tarifsiz bir merakla bahçeye indi. “Oğlum, ne yapıyorsun?” diye seslendi. Baran, başını kaldırdı. Gözlerinde, yıllardır hissetmediği bir parıltı vardı.  Yüzünde ise bir şeyler başarmış olmanın verdiği o mutluluk dolup taşıyordu, çabalarının karşılığını almış gibiydi. Sesinde titreme vardı ama bu titreme artık korku ya da belirsizlikten değil, tamamen başarı duygusundan kaynaklanıyordu.

“Anne… Toprak… Su… Enerji…”

Her kelime, bir keşif, bir devrim gibiydi. Elini hızla maket üzerinde gezdirirken, düşünceleri hızla birbirine karışıyordu ama gözlerinden akan o saf heyecan, her şeyi anlatıyordu. “Bunu yaptım, anne! Gerçekten yaptım!” dedi. Bu sözler karşısında Ezel donakaldı. Baran, Ez Hatım projesinin enerji kaynağını topraktan elde etmeyi başarmıştı. Bu, sadece bir mühendislik çözümü değil, aynı zamanda annesinin ve teyzesi Hatice’nin ruhlarına adanmış bir icattı. Bu icat, kırsal kesimlerdeki enerji kesintisi sorunlarını giderecekti. Baran, toprağın sadece bir sığınak değil, aynı zamanda bir enerji kaynağı olduğunu göstermişti.

Ezel, yıllar önce Hatice’yi kaybettikten sonra o küçük şekerleme paketini, suçluluğunun bir simgesi gibi saklamıştı. O anın acısı ne zaman canlansa, elini uzatıp yoklamak ister gibi paketin varlığını hissederdi. Yıllar sonra onu bir gece vakti gözyaşlarıyla toprağa gömmüştü. Suçluluğunu, pişmanlığını, geçmişin soğuk izlerini toprağa emanet etmişti. O günden sonra acısı yavaş yavaş hafiflemişti. Şimdiyse, aynı toprakta Baran’ın bulduğu yeni enerji kaynağıyla birlikte, Ezel bir kez daha toprağın mucizelerine şahit oluyordu. Demek ki toprağa sadece acılar gömülmüyordu. Doğru niyetle ekilen her şey, bir gün umuda dönüşebiliyordu. Sorunlarını toprağa ekenler, bazen çözümlerini aynı topraktan bir filiz olarak geri alabiliyordu.

“Toprağa gömülen acı yok olmaz; sadece biçim değiştirir ve kök salar. Çünkü her şey eninde sonunda özüne, toprağa döner. Ve belki bir gün, o dönüşen enerji başka birinin ellerinde yeniden hayata şekil verir.”

Ezel, o an anladı ki toprağa gömdüğü şey sadece bir şekerleme paketi değildi. Belki acısını gömmüştü. Suçluluğunu, pişmanlığını, yarım kalmış hayalini… Ama Baran’ın zihninde o acı, toprakla bütünleşip kök salmıştı, sonrasında da devrelere, sensörlere, algoritmalara dönüşmüştü.

Bu keşif, Ahmet Bey ve Cem’in çirkin niyetlerinden sonra içine kapanan Ezel’in içinde yeniden bir kıpırtı uyandırmıştı. Gözlerindeki parıltı, sanki sönmüş bir yıldızın yeniden doğuşu gibiydi. Hiç vakit kaybetmeden, Baran’ın makete dair aldığı notlarla ve yaptığı çizimlerle dolu defteri eline aldı; Baran’ı da yanına alıp daha önce ona umut veren Duyu Bütünleme Uzmanı Emine Hanım’ın yanına gittiler. Ezel, titreyen bir sesle, “Baran yeni bir enerji kaynağı buldu…” dedi. “Bu sadece bir proje değil… Bu bir mucize.”

Emine Hanım, Ezel ve Baran’ı dikkatle dinledikten sonra şemaları uzun uzun inceledi. Bir süre sonra gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. Çünkü bu, o dönemin teknolojisinin çok ötesinde bir buluştu.

Emine Hanım, Ezel’i bir fizik mühendisi olan Baver Yasin Bey’le görüştürdü. Baver Yasin çizimlere baktığı anda şaşkınlıkla ayağa kalktı.

“Bu çocuk…” dedi. “Projesi için enerji kaynağını topraktan elde etmenin yolunu bulmuş. Bu… inanılmaz bir şey!””

Daha sonra Ezel, Baran ve Baver Yasin, yarım kalmış o rüyayı tamamlamak için bir araya geldiler. Ezel’in öncülüğünde, hastanedeki uzmanların bilgi ve yönlendirmeleriyle bir ekip kuruldu. Her biri, o hayalin gerçeğe dönüşmesi için aynı umut etrafında birleşmişti. Çünkü Ez Hatım Projesi yalnızca bir cihaz değildi; bir anne ile oğulun bağı, bir dostluğun gücü ve yitirilmiş bir hayalin yeniden doğuşuydu.

Baran ve ekibi, projenin en can alıcı noktası olan doğum sonrası kanamayı durduracak olan Giyilebilir Otomatik Masaj Aleti üzerine çalışmaya başladılar. Ekip, günlerce Fizik Profesörü Baver Yasin’in çalışma odasından çıkmadı, sanki dünyayla tüm bağlarını koparmışlardı. Ezel, oğlunun bu eşsiz azmini, o kendine has derin odaklanmasını, her bir kabloya, her bir dirence verdiği anlamı hayranlıkla, gözleri yaşlı bir şekilde izliyordu. Baran, uyku ve yemek düzenini bile unutmuş, sadece o karmaşık denklemlerin, titiz algoritmaların ve anne karnındaki rahim kaslarını taklit eden mekanizmanın peşindeydi. Annesinin acısını dindirmek ve Hatice’yle olan hayalini gerçekleştirmek için adeta zamanla yarışıyordu.

Otizmli beyninin kusursuz mantığı ve sıra dışı problem çözme yeteneğiyle, “Otomatik Uterus Masaj Cihazı” adını verdiği prototipi tasarladılar. Bu cihaz, doğum sonrası uterusun kasılması için gerekli masajı el yordamıyla değil, ultrasonik sensörler aracılığıyla rahmin büyüklüğünü ve kasılma şiddetini anlık olarak ölçerek otomatik ve ideal bir şekilde uygulayabilecekti. Sensörlerden gelen veriler, cihazın içine yerleştirilmiş küçük bir yapay zekâ tarafından milisaniyeler içinde analiz edilecek, böylece sağlık personelinin yetersiz olduğu veya hiç olmadığı en ücra köşelerde bile kanama riski minimuma indirilecek, her annenin hayatı korunabilecekti. Prototip, Ezel’in çocukluk hayallerinden, hatta Hatice ile birlikte kurdukları hayallerden bile çok daha ileri, çok daha mükemmel, hayat veren bir noktadaydı.

Baran, kısa zamanda projenin ikinci aşaması olan uzaktan destek sistemi için, kendi kodladığı, adeta bir can simidi niteliğindeki “Ez Hatım Mobil Destek Sistemi” adlı bir uygulama geliştirdi. Bu uygulama, kırsal bölgelerdeki ebe ve sağlık gönüllülerinin akıllı telefonlarına kolayca kurulabilecek, kırsalın en ücra köşesinde bile onların cebindeki bir süper kahramana dönüşecekti. Uygulama sayesinde, doğum anında veya riskli durumlarda ebe ve gönüllüler, uygulama üzerinden anında uzman hekim veya tecrübeli bir ebeyle görüntülü konuşma başlatabilecekti. Baran, bu kritik anlarda iletişimin kopmaması için düşük internet bağlantısı olan bölgelerde bile kesintisiz iletişim sağlayabilmek amacıyla özel bir görüntü sıkıştırma algoritması kullanmıştı. Bu, sanki uzmandan uzanan bir el, karanlıkta beliren bir ışık gibiydi.

Uygulama, bağlı olduğu basit, giyilebilir sensörler aracılığıyla anne adayının kalp atışı, tansiyon, oksijen saturasyonu gibi hayati bulgularını otomatik olarak kaydedip anında uzmana iletecekti. Ayrıca ebe veya gönüllüler, telefon kameralarını kullanarak doğum görüntülerini gerçek zamanlı olarak paylaşabilecek, uzmanın doğru teşhis ve yönlendirme yapmasına imkân tanıyacaktı. Bu, kırsalın en ücra noktasını bir hastane odasına çevirmek gibi bir şeydi.

Uygulama içinde, doğum öncesi, doğum anı ve sonrası komplikasyonlara müdahale konusunda görsel ve işitsel destekli, adım adım yönlendiren detaylı modüller bulunuyordu. Bu modüller, acil durumlarda sağlık personelinin yetersiz olduğu yerlerde bile doğru ve hayat kurtarıcı müdahalenin yapılmasını sağlayacak, adeta bir “sanal doktor” görevi görecekti. Baran, bu modülleri tasarlarken otizmli zihninin görsel öğrenmeye olan yatkınlığını ve bilginin en yalın halini sunma yeteneğini kullanmış, her bir adımı anlaşılır ve eyleme dönüştürülebilir kılmıştı.

Baran, elinde çalışan bir prototip ve kusursuz işleyen mobil uygulamayla annesinin karşısına çıktığında, odada sessiz bir mucize yankılanıyordu. Baran, geliştirdikleri cihazı ve mobil uygulamayı tüm detaylarıyla, o alışıldık olmayan ama derinlemesine bilgi aktaran üslubuyla anlattı. Ezel’in gözlerinden sel gibi yaşlar süzülüyordu. Yıllar önce sadece bir taslak olarak kalan, yüreğinde bir sızı gibi taşıdığı hayal, otizmli oğlunun öncülüğünde çalışan bir ekibin emeğiyle yeniden canlanmıştı. Annesinin yırtmak üzere olduğu o defterin içindeki düş, gerçeğe dönüşmüştü. Kendisinin ve Hatice’nin ismini taşıyan projenin, onun anısını yaşatacak olması Ezel’e tarifsiz bir huzur ve minnet duygusu veriyordu. Sanki Hatice, göklerden onlara gülümsüyor, “Yapabildiniz… Başardınız…” diyordu.

Ezel, oğlunun bu olağanüstü projesini önce YYÜ’deki hocalarına sundu. Onların da onay ve takdirini aldıktan sonra Sağlık Bakanlığı’na gönderdi. Bu kez durum çok farklıydı. Hazırlanan detaylı prototip ve Baran’ın teknik açıklamaları, yetkilileri derinden etkiledi. Otizmli bir çocuğun, annesinin acısından ve kaybettiği çocukluk arkadaşının anısından ilham alarak geliştirdiği bu hayat kurtaran proje, kısa sürede ulusal ve uluslararası basında büyük bir yankı uyandırdı. “Ez Hatım”, artık sadece bir taslak değil, somut, işleyen bir umut kapısıydı; annelere uzanan bir can yeleğiydi.

Baran’ın otizmli zihni, yıllar önce annesinin yaşadığı çaresizliğe ve dünyanın en derin acılarından biri olan anne ölümlerine dokunmuştu. Bir dahi dokunuşla, rakamların ve algoritmaların ötesine geçerek bu büyük acıyı sonsuz bir umuda dönüştürmüştü. Baran, geliştirdiği projeyle yalnızca teknoloji üretmemiş; insanlığa umut aşılayan, hayatları kurtaran bir kahramana dönüşmüştü. Ezel ise bu mucizeye tanıklık eden, yüreği hem acı hem de tarifsiz bir gururla dolu bir anneydi. Hayat, kayıpların içinde bile umudu barındırabiliyordu. Ezel Havin, gözleri nemli ve bakışları derinleşmiş bir şekilde oğluna bakarken, yüreğini kaplayan gurur ve acı arasında bir denge kurmaya çalışıyordu. Baran, onun en karanlık gecelerinin, en acımasız kayıplarının, en sessiz feryatlarının cevabıydı. Ezel, kalbinde bir tür şüpheyle büyüyen umutsuzluğun, Baran’ın zekâsının soğuk, keskin ışığıyla nasıl yok olduğunu hissediyordu. Oğlunun başarısıyla birlikte, Hatice’nin kaybıyla biriktirdiği o sonsuz hüzün biraz daha hafiflemiş, kaybolan yıllarının yerini Baran’ın dehası ve eşsiz çözüm yolları almaya başlamıştı.

Okulda Baran’ın yıldızı hızla parlamaya başlamıştı. Öğretmenler, gözlerindeki ışığı ve her çözümdeki derinliği hayranlıkla izliyor, eski değerlendirmelerinin ne kadar yetersiz olduğunu fark ediyorlardı. Bir zamanlar umursamadıkları, küçümsedikleri o çocuk, şimdi birçok anneye ve çocuğa umut veren bir örneğe dönüşmüştü. Okuldaki arkadaşları, bir zamanlar onun farklılığıyla alay ettiklerini şimdi fark ediyor, söyledikleri sözlerin ve yaptıkları alayların ne kadar eksik kaldığını görüyordu. “Sen ne yapabilirsin?” diyenler, artık kendi sınırlarını sorguluyor; Baran’ın geliştirdiği projeler ve çözümler karşısında, birer sönük gölge gibi kalıyorlardı. Eskiden görmezden gelinen o çocuk, artık küçük dünyalarını genişleten bir dehâ örneği olmuştu.

Sınıfın popüler çocukları, bir zamanlar Baran’ın dünyasında kaybolanları küçümsemişken, şimdi bütün benliklerinde saygı ve büyük bir mahcubiyet duyuyorlardı. Onlar, Baran’ın gözlerinde yalnızca çözülmüş bir denklemi, işlenmiş bir problemi değil; kendi içlerindeki boşlukları ve eksiklikleri de görmeye başlamışlardı. Artık Baran, sınıfın en sessiz çocuğu değil, ülkenin en eşsiz çocuğu olmuştu.

20 KESİT

Cenin Pozisyonundan Komutan Üniformasına

Birbiri ardına gelen parlak günler, alkışlar ve insanların hayran bakışları geride kalırken, gecelerin karanlığıyla birlikte Baran’ın asıl mücadelesi kendi odasında, dört duvar arasında başlıyordu. Dışarıdaki dahi imajı, kendini koca dünyanın hoyratlığından bir yumak gibi korumaya çalışan o küçük, savunmasız bedene bırakırdı.

Ezel, gecenin usul perdesini aralayarak Baran’ın odasının eşiğinde durdu. Ay ışığı, odanın kutsal yalnızlığına bir sırdaş gibi süzülüyor, bu küçük dünyayı gümüşi bir hüzmeyle boyuyordu. Baran, her gece olduğu gibi, yatağında cenin pozisyonunda yatıyordu; dizleri karnına çekilmiş, kolları bedenine sımsıkı kenetlenmişti. Sanki kendini, koca dünyanın acımasızlığından bir yumak gibi korumaya çalışıyordu. Ezel, bu durumu her gördüğünde, yüreğinde gizli bir yara sızlardı. Bu duruş, Baran’ın dış dünyayla kurduğu o karmaşık, anlaşılması güç ilişkinin; ruhunun derinliklerindeki bilinçdışı bir arayışın en saf yansımasıydı.

Baran, gündüzleri rakamların ve algoritmaların kusursuz dansında kendini belli eden bir dâhiydi. Zihni, karmaşık denklemleri birer oyun gibi çözer, dünyanın gizli işleyişini kimsenin fark etmediği detaylarda yakalardı. Ancak gece çöktüğünde, bu eşsiz dehanın ardındaki kırılgan ruh tüm çıplaklığıyla ortaya serilirdi. Baran için dünya; kimi zaman kulağı sağır eden bir gürültü, gözü kamaştıran bir ışık seli, teni acıtan bir dokunuştu. Her uyaran, ruhunda bir fırtına koparırdı. Ve işte o fırtınalardan korunmak için, benliğinin en derin katmanlarında, anne karnının güvenliğine, her şeyin başladığı o ilksel zamana sığınırdı. Cenin pozisyonu, onun bu dünyayla başa çıkma biçimiydi.

Ezel, uykuda olan Baran’ın yatağının kenarına sessizce çömeldi. Parmak uçlarıyla usulca oğlunun saçlarını okşadı. Küçük bedeni, bu sıcak dokunuşla daha da içeriye kıvrıldı. Bu cenin pozisyonu, Ezel’e her zaman nefeslerin henüz alınmadığı, varoluşun en saf ve huzurlu anlarını fısıldardı. Sanki Baran, her gece yeniden doğmaya hazırlanıyor, o devasa dünyaya adım atmadan önce güvenli limanında güç topluyordu.

Ezel’in gözünden bir damla yaş süzüldü. Bu, acının değil; derin bir anlayışın, tarifsiz bir sevginin gözyaşıydı. Baran’ın bu hâli, ona duyduğu görünmez, ilksel ve kopmaz bağı da simgeliyordu. Evet, Baran bu dünyaya farklı bir frekanstan gelmişti. Ama en temel ihtiyacı, tüm insanlıkla aynıydı: saygı, anlayış, güven, koşulsuz sevgi… ve anne. Ve Ezel, oğlunun o cenin uykusunda bile bu sevgiyi, bu güveni, hücrelerinin en derininde hissettiğinden emindi.

Bir süre daha oğlunun her nefesini, bedeninin en küçük kıpırtılarını sessizce izledi. Sonra usulca yorganı üzerine çekip, alnına bir öpücük kondurarak odadan çıktı.

O gece, Baran, cenin gibi kıvrıldığı yatağında, annesinin dokunuşlarının sıcaklığıyla rüyanın sınırına usulca adım attı. Gözlerinin önünde birden sisli bir tül aralandı. Kendini, ışığın bile sessiz aktığı beyaz bir boşlukta buldu. Ne yer vardı ne gök; her şey sanki bir annenin rahmine benziyordu: sessiz, sıcak ve güvenli. Ve orada, o boşluğun tam ortasında, annesi duruyordu. Ezel, üzerinde bembeyaz bir elbise, omuzlarına dökülen saçlarıyla, sessiz ama derin bir varlık gibi… Gözleri konuşuyordu, sesi yoktu ama yüreği fısıldıyordu. Baran koşmak istedi ama adımları yoktu. Yine de Ezel yaklaşmadı; sadece kollarını açtı. Ve bu bir çağrıydı,  kelimelerin ötesinden gelen bir davet: “Korkma… Ben buradayım.”

O an, Baran’ın kalbi bir çocuk kalbi gibi çarptı. Yıllardır taşıdığı sessiz yük, içine gömdüğü korkular, baş edemediği yalnızlık bir anda erimeye başladı. Gözlerinden yaşlar aktı ama yüzü gülümsüyordu.

Baran annesinin kucağını doğru yürüdü. O kucak, zamanın bile yenemediği bir limandı. Sanki Ezel’in eli, onun saçlarına değil, kalbine dokunmuştu.  Ve sonra annesinin sesini duydu.

“Sen yorgun olduğunda, suskun kaldığında, ben hep buradayım. Senin sustuğun yerde, ben seni anlayacağım. Senin ağlamadığın yerde, ben hissedeceğim” diyordu. Sonra Baran’ın avuçlarının içine, minicik bir toka bıraktı. Toka yeşil renkteydi ve anne rahmi şeklindeydi. “Bu, senin varoluş izindir. Ne zaman kendini kaybedersen, kendine dönmek istersen, buraya, içine gel. Ben hep buradayım” diyordu.

Ezel’in sesi, rüyadan arta kalan bir yankı gibi Baran’ın kulaklarında fısıldamaya devam ederken, Baran gözlerini ağır ağır araladı. O beyaz, sıcak boşluğun yerini, odasının loş ışığı aldı. Ama rüyadaki anne rahmi şeklindeki yeşil toka hala avucunun içindeymiş gibi hissediyordu. Baran, avucunun içine baktı, toka yoktu. Elini yavaşça yastığının yanına ve altına doğru götürdü. Parmakları sadece kumaşın soğukluğunu ve yastığın yumuşaklığını hissetti. Toka yoktu. O an, kalbinde küçük bir boşluk açıldı. Rüyadaki huzurun bir yanılsama olduğunu düşündü. Ama tam o sırada, annesinin sesi, bu kez rüyadan değil, kalbinin derinliklerinden geldi. “Korkma… Ben buradayım,” diyordu. Tıpkı rüyadaki gibi. “Senin sustuğun yerde, ben seni anlayacağım.” Bu fısıltı, somut bir nesnenin varlığından daha gerçekti. Baran’ın içine işledi, o küçük hayal kırıklığını bir anda dağıttı.

Odanın loş ışığı ile birlikte, tüm bedeni yeniden bir ağırlık hissetti. Göz kapakları, sanki bir mıknatıs tarafından çekiliyormuş gibi yeniden kapandı ve Baran, uyanıklığın ince sınırından tekrar rüyanın derin sularına daldı. Baran, ikinci bir rüya daha görüyordu. Bu sefer rüyasında kendini, sislerin arasından yavaşça aydınlanan, tanıdık ama bir o kadar da düşsel bir ovada buldu. Çevresi sükûnetle çevriliydi; gökyüzü açık, rüzgâr hafifti. Birden karşısında, yüz hatları zamana meydan okurcasına net bir adam belirdi. Üzerinde tertemiz bir askeri üniforma vardı. Başını dik tutuyor, gözlerinde merhametle karışık bir gurur taşıyordu.

Baran, babasıyla hiç yaşamamıştı. Onu birebir hiç görmemişti ama ruh onu hemen tanıdı. Kalbi, “bu adam senin baban” diye tüm hücrelerine fısıldıyordu. Baba ve oğul, bir müddet kelimelere hiç ihtiyaç duymadan bakıştılar. Sonra babası, Baran’a gülümsedi. O gülümsemenin içinde yılların özlemi, sessiz bir şefkat ve hiç bitmeyecek bir bağ gizliydi. Ardından, yavaşça sağ elini şakağına götürdü ve onurlu bir asker selamı verdi. Baran’ın elleri de aynı hareketi tekrarladı. Bu selam, bir komutanın emrinden öte, bir babanın oğluna dokunamadan dokunduğu bir sevgi manifestosuydu. Rüyada hiçbir şey söylenmedi, ama her şey anlatıldı. Ve tam o anda, babasının sesi rüzgârın içinden hafifçe fısıldadı:

“Sen zaten benim gururumsun, Baran… Yolun açık, yüreğin sağlam olsun. Hep seninleyiz.”

Tam bu arada Baran, nenesinin mutfaktaki tıkırtısına uyanıp gözlerini araladı. Vücudu hâlâ cenin biçiminde, eli de şakağında selam verme pozisyonundaydı. İrkildi. Sonra pozisyonunu düzeltti ve yatağında oturur pozisyona geçti. Ezel, mutfaktan gelen tıkırtılarla birlikte Baran’ın odasına yöneldiğinde, oğlunu yatağında oturur pozisyonunda gördü. Baran annesini görür görmez, “Anne, ben de babam gibi asker olmak istiyorum!” dedi. Ezel, oğlunun gözlerindeki kararlı parıltıyı hemen fark etti. Oysa Baran, yüzlerce askerin vatanına katacağı katkıdan daha fazlasını projesiyle tek başına katmıştı. Bir müddet oğlunu gururla izledi. Nefesi boğazında düğümlenmişti; sanki kalbi göğsüne sığmamış, bir yanı özleme, bir yanı gurura taşmıştı. Oğlunun bu isteği, onun için su gibi berraktı. Rüyasında babasına kavuşmuş, şimdi de bu arzuyla uyanmış olduğunu anlamıştı.

“Her kahraman… en büyük yarasını sararken doğar.” (En büyük yara: Baran’ın doğmadan önce kaybettiği babasının yokluğunun yarattığı derin boşluğu ve Ezel’in yaşadığı acıyı simgeliyor. Baran’ın geceleri cenin pozisyonuna bürünmesi de bu yaranın ve dünyanın getirdiği hassasiyetin fiziksel bir yansımasıdır. Bu yara, aynı zamanda otizmin getirdiği zorluklar ve dış dünyaya karşı savunmasız kalma hissidir. Sararken doğar: Bu kısım, Baran’ın hem babasının hatırasını yaşatma hem de kendi iç dünyasındaki karmaşayla başa çıkma sürecini anlatıyor. Baran, kahramanlığını “Ez Hatım” projesiyle annesinin acısını dindirerek ve babasının izinden giderek asker olmak arzusunu dile getirerek gösteriyor. Bu eylemler, aslında onun kendi içsel yaralarını sarma biçimi, yani kendi kahramanlığını yaratma anıdır)

Baran, babasının bıraktığı görünmez mirasın izini sürüyordu. Oysa “Ez Hatım” projesiyle sivil bir kahramana dönüşmüş, kimsenin başaramadığı bir hizmeti ülkesine sunmuştu. Belki de bu arzu, babasının hiç yaşayamadığı askerlik deneyimini kendi ruhunda tamamlamak; onun kahramanlığını kendi varlığında yeniden canlandırmak içindi. Bu, yalnızca otizmli bir çocuğun anlık bir hevesi değildi. Bu, kayıp bir babaya duyulan özlemin ve onunla bir olma isteğinin en saf ifadesiydi.

Oğlunun gözlerindeki bu saf isteği gören Ezel’in içinde bir ışık yandı. Aklına hemen iş yerindeki meslektaşı Ayşe geldi. İçinden bir ses, “Denemelisin,” dedi. Çünkü Ayşe’nin eşi komutandı; Baran’ın hayalini gerçekleştirebilecek tek kişiydi. Ezel umutla telefonu eline aldı, durumu anlattı ve ricada bulundu. Ayşe’nin kalbi Baran’ın hikâyesine dayanamadı; desteği gecikmedi. Ertesi hafta, Baran’ın ölçülerine göre özenle dikilmiş, düğmeleri ışıldayan bir komutan üniforması hazırdı. Kumaşın kokusu bile sanki babasının hatırasını fısıldıyordu.

O gün, Baran için sıradan bir gün değildi. Asker üniforması omuzlarına geçirildiği an, odanın havası değişti; sanki Baran değil, bir komutan girmişti içeri. O an, Baran’ın gözlerinde alışılmış çekingenlik kayboldu. Yerini, bir orduya meydan okuyacak, dünyayı değiştirecek bir cesaret aldı. Kendini öyle güçlü hissetti ki, sanki tek başına bütün dünyanın yükünü sırtlanabilecek kudretle doldu. Elleri, omuzlarındaki parlak rütbeleri yoklarken, geleceğin büyük bir lideri gibi duruyordu. Belki de bu güç, göklerden babasının ona sessizce fısıldadığı bir mirastı.

Gün boyunca askerlerle birlikte oldu: spor yaptı, komutanların emirlerini dikkatle dinledi, atış poligonunda tüfeği kavrayıp gerçek bir asker gibi nişan aldı. Ama o anda, silahın gürültüsü küçük bedenini yerinden sıçrattı. Baran kulaklarını kapatıp gözlerini sımsıkı yumdu. O an, dış dünyanın gürültüsü onun kırılgan ruhuna bir bıçak gibi saplanmıştı.

Akşam karanlığı çöktüğünde, koğuşların kalabalığı içinde Baran’ın içindeki o güvenli liman özlemi kabardı. Anne kucağını aradı; babasıyla hiç yaşayamadığı sıcaklığın yerine, annesinin şefkatine sığındı. Ezel’e döndü, sesi bir anda küçücük bir çocuğun sesine dönüştü:

Anne… artık evimize gidelim mi?

“Kalabalık koğuşun gürültüsü, anne kucağının sükûnetine yenik düştü; çünkü bir babanın gururu, bir annenin merhametiyle tamamlanıyordu.” (Kalabalık koğuşun gürültüsü, anne kucağının sükûnetine yenik düştü: Bu kısım, Baran’ın askeri hayalini yaşarken bile aslında neye en çok ihtiyaç duyduğunu anlatıyor. Askerliğin getirdiği yüksek ses, kalabalık ve sert ortam (koğuş gürültüsü), onun otizmli hassasiyetini tetikliyordu. Sonuç olarak, içsel huzuru ve güvencesi (anne kucağının sükûneti) ağır basıyordu. Bu, onun kahramanlık arzusunun bile temel bir sevgi ve güven ihtiyacından vazgeçemediğini gösteriyordu. Bir babanın gururu, bir annenin merhametiyle tamamlanıyordu: Bu söz, hikâyenin en dokunaklı noktasına işaret ediyor. Baran’ın asker olma hayali ve duruşu, babasının ona mirası olan o gururun bir yansımasıdır. Ancak bu gurur, Ezel’in sınırsız sevgisi, anlayışı ve şefkati, yani merhameti olmadan eksik kalır. Baran’ın asker üniforması içinde güçlü duruşu ile evine dönme isteği arasındaki geçiş, aslında babasının gururu ile annesinin merhametinin onun ruhunda nasıl bir bütünlük oluşturduğunu gösteriyor)

Baran, o gün yalnızca bir günlük asker olmuştu. Fakat o tek gün, onun hayatında silinmez bir iz bıraktı. Babasına duyduğu özlemi bir nebze olsun hafifletti, içindeki kahramanlığı yeniden keşfetmesine kapı araladı. Ezel ise oğlunun üniforma içindeki haline baktığında, hem eşinin hatırasını hem de Baran’ın kendine özgü yolculuğunu aynı karede gördü. Kalbinin derinliklerinde tarifi imkânsız bir duygu vardı; gururla hüzün, aynı anda gözlerinde parladı.

“Bir çocuğun hayali, bazen ölmüş babanın yarım kalan ömrünü tamamlar; sessizce ve onurla.”

21 KESİT

Dahi Çocuğun Yetersizliği

Ama hayat, rüyalardaki gibi her zaman kahramanca ilerlemiyordu. Baran için yeni gün, yeniden sınavlarla ve hassas kalbinin kaldıramadığı ayrıntılarla başlıyordu. Bir gün asker olma hayaliyle gururlanırken ertesi sabah ışığında bambaşka bir mücadeleyle yüzleşiyordu.

Annesi, onu uyandırırken perdeleri bir anda açmazdı. Çünkü parlak ışık, Baran’ın bedeninde sanki bir yangın başlatırdı. Bu yüzden pencereyi yavaşça aralar, bir elini oğlunun saçına koyar, fısıldardı:

“Günaydın kahramanım.”

Baran yeni evlerinde her sabah gözlerini açar açmaz pencereye koşardı. Bahçedeki söğüt ağacı, sanki her gün rüzgârda aynı nazla eğilirdi. Ama Baran için her sabah, o ağacın dallarında gizli bir sır yeniden doğar, yaprakların arasında görünmeyen bir hikâye saklanırdı. Dalların açısını hesaplar, yaprakları tek tek sayar, rüzgârın kuvvetini gözleriyle ölçerdi. Zihni hiç durmayan bir çağlayan gibiydi: sayılar, sesler, görüntüler, düşünceler… Ama sabah ışığı bahçeyi sararken, pencerenin önünde durduğu o anlarda, her şey yavaşlar, dünya Baran’ın zihnine özel bir melodiye dönüşürdü. Doğanın fısıltısı, içindeki karmaşayı yumuşatır, ona sadece kendisinin duyabildiği bir huzur sunardı. Söğüt ağacının dalları rüzgârla nazlı nazlı salındığında, içinde tanıdık bir titreşim uyanırdı. O ağaç, sanki gökyüzüyle yeryüzü arasında kurulmuş gizli bir köprüydü. Aklına babası en çok o anlarda düşerdi. Dalların hışırtısında onun sesini duyar gibi olur, yüreğinde özlemin sıcak bir yankısı hissedilirdi.

Günlerden bir gün dedesi ve babaannesi kahvaltıyı hazırlamış, Baran ve annesini bahçeye çağırmışlardı. Annesi, “Baran, deden bizi kahvaltıya bekliyor,” dediğinde Baran sadece başını çevirdi. Dedesi zor duyduğu için yüksek sesle konuşur; sanki diğer insanlar da kendisi gibi duymuyormuşçasına bağırırdı. Ellerinde sürekli tütün kokusu vardı; sabah uyanır uyanmaz sigara sarar, içerdi. Baran, yüksek seslere ve keskin kokulara karşı aşırı hassastı. Tütünün keskin kokusu beyninde kısa devreler yaratıyor, onu tümden yoruyordu. Dedesi koridordan tekrar seslendiğinde, Baran istemsizce ellerini kulaklarına götürdü. Babaannesi, tiz sesiyle, “Hâlâ anlamadın mı? Torunumuz bizimle kahvaltı yapmak istemiyor,” dedi. Bu söz, küçücük kalbine keskin bir bıçak gibi saplandı. Kahvaltıya katılamamak onun seçimi değildi; bu bir suç değildi. Ama çoğu zaman bu durum yanlış anlaşılıyor veya bilinçli olarak üzerine gidiliyordu.

“Bir dâhinin kulaklarında yankılanan çekiç sesleri, bir çocuğun kalbine saplanan bıçaktı; çünkü dış dünyanın kaosu, bir çocuğun yalnızlığına en büyük sınav oldu.” (Bir dâhinin kulaklarında yankılanan çekiç sesleri: Bu söz Baran’ın otizmli dehasının bir sonucu olan aşırı duyarlılığına gönderme yapıyor. Dış dünyadan gelen sıradan sesler (anahtar sesi, korna sesi, kuş sesi) onun için birer çekiç darbesi gibi acı verici olabiliyor. Bir çocuğun kalbine saplanan bıçaktı: Bu ise aynı dışsal etkenlerin Baran’ın hassas ruhunda yarattığı duygusal etkiyi ifade ediyor. Gürültü ve kaos sadece fiziksel bir rahatsızlık değil, aynı zamanda misafirlerin “tuhaf çocuk” bakışları veya babaannesinin “torunumuz bizimle kahvaltı yapmak istemiyor” gibi sözleri, onun kalbine saplanan keskin bir acıya dönüşebiliyor. Dış dünyanın kaosu, bir çocuğun yalnızlığına en büyük sınav oldu: Bu son söz ise her şeyin temelindeki sorunu açıklıyor. Baran’ın dehası ona kendi iç dünyasında mükemmel bir düzen kurma imkânı sunsa da, dış dünyanın sirkülasyonu ve onu anlamayan insanların oluşturduğu sorunlar, onu sürekli bir yalnızlığa itiyor. Bu yalnızlık, onun bu dünyadaki en büyük sınavı hâline geliyor)

 Baran’ın böyle anlarında zihninde aşılmaz engeller belirirdi; sanki önüne koskoca duvarlar örülüyordu.

 Kendi torununu anlamak onlar için gerçekten bu kadar zor muydu? Baran bile kendini tam anlayamıyordu. Cevap vermek için yüzlerce kelime olurdu ama hepsi boğazında takılırdı. Bazen tek bir kelimeyi söylemek için öylesine büyük bir enerji harcardı ki, kelime dışarı çıktığında dizleri yorgunluktan titrerdi. Sessiz kalmak, onun için bir tercih değil, hayatının çoğu anında kaçınılmaz bir zorunluluktu.

Ezel Havin, oğluyla mutfağa indi. Sessizce yan yana oturdular. Kaynanasına cevap vermedi, sadece Baran’ın ellerini tuttu, ger. Çünkü Baran’ın parmakları, görünmez bir piyano çalıyor gibi sürekli hareket halindeydi. Ezel Havin, sadece Baran’ın duyabileceği bir ses tonuyla,

“İnsan konuşmasa da DUYABİLENE kendini anlatır,” dedi.

Annesi, Baran’ın kalbinin karmaşık ritmini herkesten iyi biliyordu. Onun sözcüksüz bakışlarında, el çırpışlarında ya da sallanışlarında derin bir mana arardı ve bulurdu.

            Baran, en sevdiği kırmızı tabağın masada doğru yerde durmadığını fark ettiğinde huzursuz olurdu. Ezel Havin, bunun sadece bir tabak değil, oğlunun dünyasındaki küçük bir düzen ihlali olduğunu biliyordu.

Dedesi konuşurken Baran bazen yüzüne bakmazdı. Yerdeki halının desenlerine veya masadaki objelere odaklanırdı. Çünkü onun için çevresindeki objeler, insan davranışlarından daha düzenliydi. Dedesi çoğu zaman: “Bana bakacağını halıya bakıyor, eşek!”  derdi. Ve her adımında bastonunu yere vurdukça çıkan tak-tak sesi, Baran’ın beyninde yankılanırdı. Tıpkı okul zilinin birden çalışının yarattığı o yıkıcı kaos gibi.

O gün öğleden sonra, herkes balkondayken Baran kendi odasında yalnızdı. Gözleri sessizce duvarın köşesini izliyordu. Orada incecik bir çatlak vardı. Bu çatlak, tıpkı Baran’ın içinde sessizce büyüyen yorgunluk gibi zamanla yavaş yavaş genişliyordu; sanki Baran da onunla birlikte büyüyordu. Bazen parmağıyla dokunmak isterdi, ama annesi, “Yapma Baran, orası kirli,” derdi. Bazen Baran, bu çatlağa bakarken, kendi dünyasında bir parça kırılganlığın sessizce yayıldığını hissediyordu; çatlak çizgisinin genişlemesi, onun içindeki yalnızlığın ve hassasiyetin bir yankısı gibi geliyordu.

Evlerinin hemen yanında köşede, küçük ama her zaman kalabalık olan bir mahalle marketi vardı. Bir gün Baran, ilk kez tek başına oraya gitmek istedi. Kapıdan adımını attığı anda, raflara dizilmiş binlerce ürün, tavandan sarkan parlak lambalar ve boğuk bir öksürüğün yankısı bir anda üzerine çullandı.

Kasaya doğru ilerlerken kalbi sıkıştı, nefesi daraldı. Sırasını beklediği sırada, arkasındaki kadın sabırsızca homurdandı: Sağa sola dalacağına, çabuk olsana!”

Baran, bu beklenmedik çıkış karşısında neye uğradığını şaşırdı. Elleri titremeye başladı. Bozuk paraları avucunda sıkarken, gözleri doldu. Titreyen parmaklarıyla parayı uzattı, ama müşteriler yalnızca telaşla sıranın ilerlemesini bekliyordu. Kimse onun içinden geçen fırtınayı göremedi. Eve döndüğünde ayakkabılarını fırlattı, koşarak odasına girip kendini yatağa attı. Yorganın altına saklanmak istercesine kapandı ve annesine seslendi:

“Anne… Ben herkes gibi olmak istemiyorum. Ama herkes, sanki başka türlüsü mümkün değilmiş gibi, benden öyle biri olmamı bekliyor.”

Annesi, kapı aralığında sessizce durdu. Baran’ın sesi hem bir çocuk gibi ürkek, hem de yıllardır içe atılmış bir ağırlığın yankısıydı. Ona doğru birkaç adım attı ama yaklaşmadı. Sessizliğini onun duygusuna saygı gibi tuttu. Baran yorganın altında gözyaşlarını içine akıtırken, odada yalnızca duvar saatinin tik takları duyuluyordu. O an, Baran hayatın yalnızca dışarıda değil, içeride de zorlayıcı olduğunu bir kez daha acı gerçeklerle anladı.

 Annesi; “Herkes gibi olma Baran… Çünkü senin gibilere, bu dünyada çok ihtiyaç var” dedi.

Baran cevap vermedi. Ama o cümle, yorganın altındaki karanlığa sızan bir ışık gibi içini ısıttı.

Ezel Havin, oğlunun başını okşarken çoğu kez sessizce ağlıyordu. Çünkü Baran’ın acısı hem sessizdi hem de çığlık gibiydi.

Baran, geceleri kendi odasında, küçük el feneriyle duvarlara hayali rakamlar çizer, kimsenin bilmediği bir evrende mükemmel bir düzen kurardı. Burası onun sığınağıydı; dış dünyanın karmaşasından ve yanlış anlaşılmalardan kaçabildiği tek yer.

“En sağlam devre, kopuk bir kablonun ucunda gizlidir.” (Bu söz, Baran’ın zihninde saklı dehayı tanımlıyor. “En sağlam devre” dış dünyanın gürültüsünden kolayca etkilense de, içinde kurduğu kusursuz düzenle çalışan, sıra dışı bir zihni simgeliyor. Otizmin getirdiği keskin odaklanma, benzersiz problem çözme yeteneği ve nihayetinde “Ez Hatım” projesine hayat veren o nadir zekâyı ima ediyor. Baran’ın zihni, görünürde en savunmasız olduğu yerde aslında en güçlü devreyi barındırıyordu. “Kopuk bir kablo” sözü ise toplumla kurulamayan klasik iletişimi temsil ediyor. Baran, kelimeleri içinden geçirip boğazında düğümlediğinde, sanki o kopuk kablonun ucunu gösteriyordu. Çevresi, özellikle dedesi ve babaannesi, bu bağlantı eksikliğini bir kusur gibi algılıyor. Oysa eksiklik değil, yalnızca farklı bir dilin sessizliğiydi. “Gizlidir” çünkü bu tür zihinler genellikle toplumun anormal dediği yerde saklanır. Gözle görünmeyen, elle tutulmayan ama varlığıyla tüm sistemi ayakta tutan bir devredir. Anlamak için sadece görmek yetmez; bakmayı, hissetmeyi, sabretmeyi bilmek gerekir. Ve işte Ezel, o gizemi fark eden nadir insanlardan biri. Oğlunun kopuk görünen kablosunda, aslında tüm sistemin kalbini oluşturan o eşsiz devreyi görebilen bir annedir)

Bir gece salondan gelen ses, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Babaannesi eşine: “Bu çocuk böyle nereye kadar gidecek?” dedi; sesi yargılama ve çözümsüz bir sitem taşıyordu. Dedesi ise: “Bilmiyorum Hanım… bilmiyorum,” diye cevap verdi. Sonra televizyonun sesini açtı. Aslında duymak istemediği şey, torununun sessizliği ve evin içine sinen acı gerçeklerdi.

Yeni evleri aslında tam bir sığınak değildi. Kayınvalidesi ve kayınpederiyle birlikte yaşamak, Baran’ın yalnız kalmaması için alınmış bilinçli bir karardı. Ama her tedbirin kendi içinde bir bedeli vardı. Bazen kayınvalidesi öyle sözler söylerdi ki, Ezel’in ruhunda derin yaralar açılırdı.

“Bu çocuk böyle mi büyütülür?” derken aslında, “Sen yeterince iyi bir anne olamıyorsun” demek istiyordu. Ama Ezel, Havin iyi bir anneydi, iyi bir gelindi. Kayınvalidesi bir yandan sözleriyle Ezel’i incitse de, diğer yandan torununa olan sevgisiyle ona kol kanat geriyor, Ezel’in yorulduğu anlarda Baran’a gözü gibi bakıyordu. Baran’ın dedesi ise bazen, Baran’la sessizce legoları dizip saatlerce kelimesiz oyun oynardı. O anlarda Ezel’in yüreği yumuşar, buz tutmuş duvarları erirdi. Çünkü biliyordu ki, evde bazen Baran’ı kırsa da, çoğu zaman da mutlu edebiliyordu. Ortada karşılıksız bir sevgi vardı.

Kayınvalide ve kayınpeder… Bir gün sabır, bir gün sitem; bir gün destek, bir gün aşılmaz duvar. Ama yine de, koparılamaz son halkalardı; aileyi birbirine bağlayan sessiz, görünmez bir zincir gibi.

22 KESİT

Zamanın Ötesindeki Yemin

Onların karmaşık ilişkisi, Ezel Havin’in ve Baran’ın hayatında hem bir dayanak hem de ağırlığını hissettiren görünmez bir bağ gibiydi. Anlayacağınız, sevginin gölgesinde yaşam sürüyorlardı; ama o gölge, kimi zaman serinletici bir huzur, kimi zaman ise yönünü kaybettiren sisli bir belirsizlik gibi üzerlerindeydi. Kayınvalideyle kayınpederin sessiz ama sarsılmaz varlığı, Ezel Havin’in anneliğine çizilmiş görünmez sınırları belirliyordu. Ne tam bir özgürlük vardı bu evde, ne de mutlak bir mahkûmiyet. Sanki yıllar boyunca duvarların arasında biriken suskunluk, her hareketi ölçüp biçen görünmez bir teraziydi. Kaynana kayınpeder pek konuşmazlardı belki, ama varlıkları kelimelerden daha çok şey anlatırdı. Ve o varlık, Ezel ile Baran arasında kurulmaya çalışan ince bağı, fark edilmeden şekillendiriyor, kimi zaman daraltıyor, kimi zaman esnetiyordu.

Ve Ezel Havin, çocukluğundan beri duygularını dile getiremese de, çevresindeki en küçük sarsıntıyı derinlemesine hisseden bir kalbi vardı. Bazen bir bakışta gizlenen sitemi, bazen sessizliğe gömülen kırgınlığı sezebiliyordu. Belki anlatamıyordu; ama biliyordu. Çünkü bu evin duvarlarında yalnızca anılar değil, bastırılmış cümleler, yutkunulmuş haykırışlar ve zamanla örülmüş suskunluklar da yaşıyordu. Ama yine de… bu bağdan kopmak imkânsızdı. Bazen içine ağırlık gibi çöken, bazen sırtını dayadığı tek dayanak olan bu karmaşık yapı, onun varoluşunun ayrılmaz bir parçasıydı. Sevgiyle örülmüş, sabırla delinmiş, zamanla yoğrulmuş bir kader ağıydı bu. Ve o ağ, ne kadar sarsılsa da, birbirine tutunan görünmez ipliklerle örülmeye devam ediyordu.

Van’ın şafakla yıkanan serin, loş sabahında, Ezel Havin’in ruhu derin bir iç çekişle aralandı. Şehir henüz uykudaydı; geceden arta kalan sessizlik, kadife bir örtü gibi sokaklara serilmişti. İçerideyse yalnızca bir annenin yorgun yüreğine eşlik eden, hafifçe titreyen bir nefes yankılanıyordu. Baran’ın nefesiydi bu. Ve o nefesle birlikte, Ezel’in içinde sessiz bir umut yeşerdi: Belki de, kırılgan olan her şey aynı zamanda yeniden inşa edilebilirdi.

Ezel’in hayatındaki düğümler, ruhunda yavaşça kanayan bir yara gibi derinleşiyordu. Her kötü hissettiğinde, içinde bulunduğu durumdan bir çıkış yolu arayışına girdiğinde, işte o an Allah’a yönelmek, onun için bir sığınak oluyor, kalbine tarifsiz bir güven ve huzur aşılıyordu. Sanki fırtınalı bir denizde kaybolmuşken, kıyıya vuran dalgaların taşıdığı bir ışık huzmesi gibiydi bu yöneliş; her defasında daha da bataklığa saplandığını hissettiği anlarda onu yukarı çeken tek el yaratanın eliydi.

Yine bu tarz günlerden bir gün abdest almak için lavaboya doğru yöneldi. Abdest almak onu küçüklüğünde de rahatlatıyordu. Abdestin serinliği yüzünde yayılırken, yüreğinde başka bir sızı vardı. O sabah semaya açtığı eller, maddi bir arzunun değil, varoluşun ağır yüküyle yoğrulmuş bir duanın taşıyıcısıydı.

Yaratanla, kendi içine konuşur gibi fısıltıyla konuştu:

“Kayınvalidem, kayınpederim ve ben… Her geçen gün, zamanın ince ince ördüğü yolculukla biraz daha yaşlanıyoruz. Ömrün ne kadar olduğunu elbette yalnız Sen bilirsin; çünkü zamanında kaderin de sahibi Sensin. Ama görünen o ki,  bu bedendeki yolculuğumuz,  zamanın akışıyla eksiliyor. Annemi yaşayamamışken, babamın da ani ayrılığı, içimde kaybolan o çocukluğu, artık sessizce değil, hıçkırıklarla ağlatıyor. Ama en çok da içimi Baran’ımın bensiz yaşamaya tutunma ihtimali üzüyor. Çünkü onun kalbi, bu dünyanın alışık olmadığı bir ritimde atıyor; kırılgan, saf ve bambaşka… Bu hoyrat, bu gürültülü hayatın ortasında nasıl dayanır tek başına? Sen bilirsin, ben bilemem, ya bir gün gelir de biz Baran’dan önce Sana dönersek… Oğlum bensiz ne hâle düşer, nasıl savrulur bu rüzgârlı dünyada? Bunu düşününce içim daralıyor”.

Bu sözlerden sonra gözlerinden yaşlar usulca süzüldü. Süzülen her damla, sessizce toprağa karıştı.

“Bir annenin duası, ölümün sırasını değiştirmekti; çünkü yalnızlık korkusu, kayıpların acısından daha ağırdır.” (“Bir annenin duası, ölümün sırasını değiştirmekti” sözü Ezel’in, kendisinin Baran’dan önce vefat etmesi durumunda oğlunun yalnız kalacağı korkusuyla, kendisinin ve oğlunun birlikte vefat etmesini dilediği o özel duaya gönderme yapıyor. Bu, bir annenin evladına duyduğu sonsuz sevginin ve koruma içgüdüsünün en uç noktasıdır. “Yalnızlık korkusu, kayıpların acısından daha ağırdır” sözü ise Ezel’in, babasını ve eşini kaybetmiş olmanın acısını taşımasına rağmen, Baran’ın kendisinden sonra tek başına kalma ihtimalinin, bu acılardan daha ağır bir yük olduğunu ifade ediyor. Ezel, kendi yokluğunda oğlunun ruhsal olarak nasıl savrulacağını tahmin edebildiği için, bu acı dolu duayı dilemiştir)

 Ve tam o anda… Sabahın derin sessizliğini yaran bir sükûnet, göğsünün tam ortasına serin bir dokunuş gibi indi. Sessizliğin içinden gelen tanıdık bir esinti gibiydi; ne bir sesi vardı, ne bir biçimi, ne de zamana bağlı bir varlığı… Ama anlamı vardı. Tıpkı Baran’ı ilk kez kollarına aldığında hissettiği gibi… Anlamını çözemediği, ama ruhunu saran o derin duygunun aynısıydı. O his, yıllar önce beynin saklı bir köşesine sinmiş, şimdi ise kalbinin en derin yerine tekrar geri dönmüştü.”

“Bir gün, birlikte gideceksiniz bu hayattan. Ne erken ne geç, tam zamanında”.

Bu duygu onu ne korkutuyordu, ne de hüzün veriyordu; aksine, oğlunun yalnız kalmayacağını bilmek, kaderin sessizce fısıldadığı bir teselli oluyordu.

O an, yıllardır içinde biriken tüm korkular, kaygılar ve yalnızlıklar çözülmeye başladı. Ezel’in yüreğine ilahi bir rahatlık doğdu. İçinde derin bir teslimiyet yükseldi. Dudaklarından:

“Eğer onunla birlikte gideceksem… Yalnız kalmayacaksa… Rabbim… razıyım” dedi.

Her annenin yüreğinde ortak bir arzu vardır: Evladının kendi kanatlarıyla uçtuğunu görmek, hayata sapasağlam sarıldığını bilmek.  Bu aşamaları gördükten sonra çoğu anne, kendi ömrünün evladından önce son bulmasını diler; Hatta ömrünün geri kalan süresini evladının ömrüne katmak ister. Bu, bir fedakârlık değil, bir koruma içgüdüsüdür. Bu, yavrusunun acısını görmeme, ona yük olmama arzusudur.

Fakat bazı anneler vardır ki, onların kalbindeki arzu, kaderin bambaşka bir dokunuşuyla şekillenir. Onlar, bu dünyaya melek kanatları biraz incinmiş, özel bir dokunuşla gelmiş evlatların anneleridir. Onların duaları dünyanın geri kalanından farklı bir tarzda semaya yükselir:

” Allah’ım, sana kavuşma yarışımızda, evladım benden önce varsın “ derler. Yeryüzündeki en büyük acı, belki de evladını kaybeden bir annenin yaşadığı acıdır. Yine de bu acıyı dilerler. Çünkü evlat, anne için çok daha farklı bir kavramdır. Bu dilek, sıradan bir temenni değil, bir ömür süren mücadelenin, tarifsiz fedakârlığın, uykusuz gecelerin ve sabırla örülmüş her anın en dokunaklı özetidir. Çünkü bu anneler bilirler ki, kendileri gittikten sonra, geride bıraktıkları o eşsiz ruh, bu acımasız ve çoğu zaman anlayışsız dünyada tek başına kalacaktır. İşte bu yüzden, bu annelerin dileği, bir vedadan çok daha fazlasıdır; sonsuz bir aşkın, bitmek bilmeyen bir sorumluluğun ve her şeyden önce, evladını asla yalnız bırakmama ahdinin en derinden fısıltısıdır. Onlar, evlatlarından sonra ölmek isterler. Çünkü bu dünyadaki en değerli varlıkları, onların ölümünden sonra bir an bile sahipsiz kalmasın, yalnızlığın soğuk rüzgârında üşümesin diyedir.

O gün Haziran ayının üçüncü pazarıydı. Yılın başka hiçbir gününe benzemeyen, kendine özgü bir sessizliği ve ağırlığı vardı. Ezel, kahvaltıdan sonra Baran’la beraber mezarlığa doğru yürüdüler. Baran’ın her adımı, annesinin kalbinde bir titreşim yaratıyor; hayatın ne kadar kırılgan, ama bir o kadar da mucizevi olduğunu anımsatıyordu.

İlk olarak Baran’ın hiç tanıyamadığı babasının, o genç askerin mezarına yöneldiler. Mezar taşına kazınmış ismi, sanki zamanın dilini konuşur gibi; cesaretin, fedakârlığın ve yarım kalan hayatların sessiz anlatıcısıydı. Ezel, mezarın yanında diz çöktü. Bir eli mezar taşın üstünde, diğer eli oğlunun omzunda. Gözleri yaşla doldu. Baran’a dönerek:

“Baran’ım, baban burada. Belki artık aramızda teni yok, sesi de duyulmuyor… ama yüreğimizin en derininde hep bizimle. Sen doğmadan cennete gitti, ama sen onun nefesisin. Ona benziyorsun… ve her başarında onu yeniden yaşatıyorsun.”

Baran, annesinin yüzüne baktı. Sonra Ezel, bir başka mezara yöneldi: kendi babasının. Çocukluğunun kahramanı, bir trafik kazasında toprağa düşen koca yürekli baba… O mezarın başında zaman da durmuştu. Anılar suskun, taşlar suskundu. Sadece kalp konuşuyordu. Ezel’in gözleri yaşla buğulanmış, sesi çatallı, ama içi güçlü bir şekilde,

” Baran’ım her son,içinde yeni bir başlangıç taşır, dedi. Hangi başlangıcın hayır hangi başlangıcın şer taşıdığını bilemeyiz. Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz.  Ve ondan ne gelirse kabulümüzdür.

Baran annesinin yüzüne bakarak annesinin elini tuttu, usulca çevirdi… ve dudaklarıyla avuç içini öptü. Ardından başını kaldırdı, gözleriyle annenin gözlerinin içine baktı.

“Anne… ben seni bırakmam. Sen de beni bırakmayacaksın, değil mi? Beraber gideriz bu dünyadan…”

Ezel’in kalbi o an hem kırıldı, hem de iyileşti. Bu söz, sabah duasında aldığı o ilahi fısıltının yankısıydı. Acaba Baran onu duymuş muydu? Yoksa göğün söylediklerini temiz kalpler mi duyuyor ve anlıyor?

Oğluna sarıldı.

Gözleri kapandı. İçinden sadece şu dua süzüldü:

“Bırakmayacağız birbirimizi, oğlum… Ne bu dünyada, ne de öteki dünyada.”

Mezarlıkta yankılanan bu sessiz yemin, sadece iki kalbin arasında değil, zamanın ve mekânın ötesinde bir bağ kuruyordu. Ezel, Baran’a sıkıca sarılırken, bir an için tüm acılarının hafiflediğini hissetti. Sanki Baran’ın saf sevgisi, ruhundaki tüm düğümleri çözüyor, yıllardır kabuk bağlamış yaralarını daha da hızlı iyileştiriyordu. Babalar Günü’nün hüznü, bu eşsiz sevgiyle harmanlanmış, tarifsiz bir huzura dönüşmüştü. Mezarlıktan dönerken, Ezel’in adımları daha bir hafiflemişti. Sanki Baran, annesine güç veren görünmez bir direk olmuştu. Ezel, yol boyunca Baran’ın sorularına sabırla yanıt verdi.

Baran: “Dedem de babamla aynı yerde mi?”

Ezel: “Evet bir tanem. Aynı yerdeler. Tıpkı şimdi seninle benim aynı yerde olduğumuz gibi. Onlar da birbirlerine çok yakınlar, tıpkı yıldızların gökyüzünde yan yana durması gibi.

Baran: “Sence zamanın tek bir doğrultuda aktığını varsayarsak, geçmişe gidip babamla tanışmam, dedemle görüşmem için ne tür bir boyutsal kaymaya ihtiyacım var?”

Baran’ın sorusuna cevap vermek, hiç de kolay değildi. Ezel, oğlunun gözlerine baktı. Çünkü bu sadece bir soru değildi; bu, Baran’ın dünyayı algılayış biçiminin, kayıplarıyla başa çıkma yönteminin ve kendi benzersiz zihninin bir sorusuydu. Çoğu kişi babasının yokluğunu basit bir hüzünle anlatırken, Baran zamanı, boyutsal kaymaları ve varoluşun farklı katmanlarını sorguluyordu.

Ezel için bu soru, hem kalbine dokunan bir acı hem de oğlunun dehasına duyduğu hayranlık oldu. Baran, somut olanın ötesine geçip, fiziksel yasaların bile ötesinde bir çözüm arıyordu. Belki de bir gün, zamanın düz bir çizgi olmadığını ya da anıların sadece hafızada kalmadığını bilimsel olarak kanıtlayacaktı. Ezel biliyordu ki, Baran’ın zihni, dünyanın sıradan algılarına sığmayacak kadar geniş ve derindi. O an, oğlunun babasını tanıma arzusunun ne kadar güçlü olduğunu ve bu saf sevginin, tüm mantıksal sınırları aşan bir umuda dönüştüğünü bir kez daha anladı. Baran’ın sorusu, Ezel’e kendi acısının bile ötesinde, sonsuz bir ihtimaller evreninin kapısını aralamıştı.

Ezel, Baran’ın elini sıkıca tuttu ve gülümsedi. “Baran’ım,” diye başladı, sesi yumuşacıktı,

“Biliyor musun, bazen bilim henüz açıklayamasa da, kalbimizin çok iyi bildiği şeyler vardır. Sen bana boyutsal kayma diyorsun ya… Belki de bu, sadece zihnimizde ve kalbimizde gerçekleşen bir yolculuktur.”

Sonra başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Gökyüzü, geçmişin ve geleceğin aynı anda parladığı bir aynaya dönüşmüştü sanki.

“Bak oğlum,” diye devam etti,

“Biz babanla ya da dedenle fiziksel olarak aynı yerde olmasak da… Onları hissettiğimizde, onlar hakkında konuştuğumuzda, anılarını yaşattığımızda… İşte o anlarda küçük bir boyutsal kayma yaşanır. Çünkü o an, onlar yeniden gerçek olur. Sen babanı hiç tanımamış olabilirsin ama onunla ilgili anlattığım her söz, sana dair kurduğu hayallerin yankısıdır. Belki de senin geçmişe uzanmanın yolu budur: Kalpten kalbe kurulan görünmez bir köprü. Ve bu köprüden geçerken, bazen bilim bile sadece izler.”

Bu sözlerden sonra Baran’ın gözlerinde bir parıltı gördü. “Düşünsene,” diye devam etti. “Bir rüyanda, bir düşüncede, belki de tam da şu an, babanın kokusunu, sıcaklığını, sevgisini hissedebilirsin. İşte o zaman, bütün boyutlar, bütün zamanlar anlamını yitirir. Önemli olan, onların senin kalbinde ne kadar canlı olduğudur. Çünkü kalpteki sevgi, hiçbir zaman, hiçbir boyutla sınırlı kalmaz. Baban da, deden de, senin o güzel kalbinde, her an seninleler.”

Eve döndüklerinde herkes kendi odasına, kendi iç dünyasının derinliklerine çekildi. Bir müddet sonra, Ezel Havin usulca kapının aralığından oğlunu izledi. Baran, yere serdiği yumuşak örtüsünün üzerine uzanmış, parmaklarıyla havada görünmez çizgiler çiziyordu. Sanki o çizgiler, babasıyla ve dedesiyle kurduğu görünmez bir köprünün halatlarıydı. Ezel, bu anlara şahit oldukça, Baran’ın iç dünyasının ne denli engin ve zengin olduğunu bir kez daha anladı. Bu anlayış onu derinden de üzdü. Çünkü parmaklarının havada çizdiği her hayali çizgi, aslında babasına uzanan çaresiz bir el, bir özlem fısıltısıydı. Bu çaresizlik halinin sürekliliği, o görünmez köprülerin direklerini sarsabilir, babasızlığın ve dede yokluğunun boşluğu zamanla her bir halatını koparabilirdi.

Baran’ın otizminin getirdiği aşırı duyarlılık, bu duygusal yoklukları bir yankı odasında gibi büyütüyordu. Sanki duvarlar bile fırtınaya tutulmuş gibiydi. Ezel, oğlunun gözlerindeki hüznün, yetişkin bir kalbi bile titretecek kadar derin olduğunu hissediyordu. O yalnızlık, sadece babasızlıkla sınırlı değildi; dayılarının, amcalarının teyze ve halaların olmayışı ürkütücü bir boşluk yaratıyordu. Bütün bunlar Baran’ın ruhunu sıkıştırıyordu. Kimsesizliğin soğuk rüzgârlarıyla savrulmaya başlamıştı. Her şeyin bir düzeni, bir ritmi olması gereken bu hassas çocuk için, bütün bunların eksikliği, varoluşsal bir sarsıntıya dönüşüyordu.

İşte tam da o anda… Baran’ın bedeniyle birlikte, etrafı saran o sessiz ve gri dünya da sarsıldı. Elleri, havada asılı kalmış hayali çizgilerle birlikte dondu. Parmak uçlarında yarım kalmış bir masal gibi, her şey bir anda çözüldü. Gözleri bir noktaya kilitlendi. Bu boş, anlamsız, ürkütücü bir boşluktu. Sanki o an, ruhu usulca bedeninden sıyrılmış, görünmeyen ama derin bir karanlığa doğru sürüklenmişti.

Ezel, oğlunun bu ani değişimini çaresizlikle kapı aralığından izliyordu. Kalbi göğüs kafesine sığmıyor, içeriden parçalanırcasına çırpınıyordu. Zaman durmuş gibiydi; yalnızca Baran’ın ruhunu delip geçen, babasızlığın kemiren sessizliği vardı. O tarifsiz yalnızlık ve içini kavuran kimsesizlik, Baran’ın hassas zihnine yıldırım gibi çakmıştı. Henüz onaramadığı duygular, adını bile koyamadığı acıların hepsi birden üzerine çökmüştü.

Zaten kırılgan olan sinir sistemi, bu ağır yükün altında isyan ediyordu. Bedeni, duygusal bir fırtınanın içinde savruluyor, yavaş yavaş eziliyordu. Ayakları yerden kesiliyor gibiydi; sanki dünya artık onu taşıyamaz olmuştu. Nöbet geçiriyordu.

Ezel, gözlerinden yaşlar süzülürken hızlıca oğluna doğru koştu. Ellerinin değil, yüreğinin titremesiyle oğluna dokundu. Tehlike oluşturabilecek keskin ya da sert bir eşya var mı diye etrafına göz gezdirdi. Bu sefer yoktu. Baran’ı başını zorlamadan yan çevirdi. Solunumu açık kalsın, tükürüğü ya da kusmuğu varsa ciğerlerine kaçmasın diye çırpınıyordu. “Sakin ol, Baran’ım. Nefes al,” diyordu. Sadece bir anne değil, aynı zamanda bir doktordu. Saatine baktı. Nöbet süresinin her saniyesi önemliydi. Gözünü Baran’dan ayırmadan saymaya başladı:

Bir… İki… Üç…

Kasılmalar hâlâ devam ediyordu ama Baran’ın rengi normaldi. Hâlâ nefes alıyordu. Tüm bedenini saran titremeler şiddetliydi; fakat bu, tonik-klonik nöbetin tipik evresiydi. Panik yapmayacaktı. Henüz acil ilaç vermeye gerek yoktu.

Dört… Beş… Altı

Zaman, sanki ağırlaşmıştı. Nöbet birkaç saniye sürecek gibiydi ama sonsuzluğa uzanıyordu. Sonunda, kasılmalar hafiflemeye başladı. Ezel’in içinden yükselen endişe, yerini kontrollü bir umut kırıntısına bıraktı. Baran hâlâ bilincini geri kazanmamıştı ama hareketleri yavaşlamıştı. Vücudu gevşemeye başlamıştı artık.

Geçiyor…

Ezel, oğlunun başını dizlerine aldı. Ellerini yüzüne sürdü.

“Baran, buradayım… annen burada, oğlum. Güvendesin artık.”

Yirmi beş saniye sürmüştü.

Baran gözlerini hafifçe araladı. Yorgun, bitkin, dünyaya yabancı bakışlarla annesine baktı. Ezel’in gözyaşları artık korkunun değil, şükrün damlalarıydı. Ama içten içe biliyordu: Bu nöbet sadece bir sinyaldi. Baran’ın acıları yalnızca duygusal değil, fizyolojik olarak da iz bırakıyordu. Artık daha fazlasını yapmalıydı. Oğlunun yalnızca nöbetlerini değil, içindeki o görünmeyen fırtınaları da iyileştirmek zorundaydı. Çünkü bir annenin görevi yalnızca çocuğunu hayatta tutmak değil, ruhunu da yaşatmaktı.

Gece gökyüzünü sardığında, Ezel Baran’ın odasına giderek usulca yanına uzandı. Baran, bir yavru kuş gibi annesinin sıcak kollarına sokuldu ve başını Ezel’in şefkatli göğsüne yasladı. Ezel, oğlunun ipek tonundaki saçlarını okşarken, kalbinden dökülen duaları sessizce mırıldandı. O gece, göğün bütün melekleri, anne ve oğulun sarsılmaz sevgisine hayranlıkla şahit oldu.

23 KESİT

Boşluğun Bedeli: Aldatılan Umutlar

“Baran’ın epilepsi nöbeti, hiç beklenmeyen bir anda gelmişti. Tıpkı gökyüzünün ansızın kararıp güneşli bir yaz gününü fırtınaya çevirmesi gibiydi.

 Uzun zamandır nöbet geçirmemişti. İyiydi, güvendeydi,  ya da öyle sanmıştılar. Belki de tam bu yüzden… Belki de iyileştiğini düşündüğü için… İlaçlarını aksatmıştı. Bir, iki, üç derken dozlar kaymış, düzen bozulmuştu. Üstelik o gün, içine attığı duygular artık yerinde duramamıştı. Sessizce bastırmaya çalıştığı ne varsa, kalbinin duvarlarını yıka yıka bedenine vurmuştu. Ve sonunda, zihni susmuş; bedeni konuşmaya başlamıştı. Son nöbetinin sebebi belki de tam olarak buydu. Aşırı duygu yoğunluğu ve uzun süre nöbet geçirmemesinin rahatlığıyla ilaçlarını zamanında almamasıydı.

Bu olaydan sonra Ezel Havin hastane kontrollerini sıklaştırdı. Her hastaneye gittiklerinde polikliniğin kapısındaki güvenlik personeli Sami’nin Baran’a gösterdiği farklı ilgiyi fark etmemek mümkün değildi. Ama Ezel Havin’e:

 “Benim de çocuğum otizmli, o da çok seyrekte olsa epilepsi nöbeti geçiriyor. Baran’la yaşıt” demişti.

 Bu sözler Ezel’in ona karşı güven hissetmesine sebep olmuştu. Neticede aynı hastanenin personelleriydi. Zarar gelmez düşüncesi ağır basıyordu.

 Ezel Havin, Baran’ı bir gün tekrar kontrole getirdiğinde Sami Baran’a kulaklık ve stres giderici (Infinity Cube-Sonsuz küp) diye bilinen bir oyuncak vermişti. Baran’ın gözleri özellikle o sonsuz küpü gördüğünde ışıldamıştı. Saatlerce çevirip durdu. O küçük şekli; sanki o dönen küpte, dünyayı düzene sokmanın bir yolunu arıyordu. Kulaklık ise Baran’ı dış dünyadaki ani ve yüksek seslere karşı koruyordu. Bu hediyeler sadece oyuncak değil, adeta incelikle seçilmiş birer sığınaktı.

O gün Sami, Ezel Havin’e kendi oğlundan uzun uzun bahsetmişti. Çocuğunun Baran’dan bir yaş büyük olduğunu, nadir de olsa nöbet geçirdiğini, zorlandıkları anları paylaştı. Sohbet koyulaşınca da:

“Oğlum ile oğlunuz birbirlerini tanısalar belki de arkadaş olurlar. Bu arkadaşlık ikisine de iyi gelir diye düşünüyorum” dedi.

Ezel, hem bir doktorun temkinli aklıyla hem de bir annenin sezgisel kalbiyle bu fikri sevmişti. Ve birkaç gün sonra, Van Kalesi’nin eteklerindeki yemyeşil bir düzlükte, piknik yapmak üzere bir araya geldiler. Güneş yumuşak ışıklarla toprağa dokunuyordu, rüzgârın taşıdığı kekik kokusu arasında çocuklar top oynadı, top peşinde gülüşler uçuşuyordu. Küpler çevrildi, sonra herkes biraz susup doğanın sesine kulak verdi. Sözcükler azdı ama paylaşılan bağ sessizliğin içinde büyüyordu. Bu sırada Ezel, Sami’nin eşiyle de tanıştı. Kadın sade ve dürüsttü; gösterişsiz ama güven veren bir hali vardı. Bir çaylık zaman yeterli olmuştu; aralarında kısa sürede sıcak bir bağ kurulmuştu. O an, Ezel’in içinden geçen netti: Bu kadını da hayatındaki o meşhur “beşli kız grubuna” katmalıydı. Artık altı kişiydiler. Gönülden karşılıklı güvenle örülen bir dostluk zinciri oluşmuştu.

Zamanla bu aileyle iç içe olmaya başladılar. Evler birbirine açıldı, kahkahalar salonlara doldu. Ezel, bir akşam yemeği daveti verdi. Masayı sevgiyle donattı, yemeklerin her biri bir hatıraya dokunuyordu sanki. Her şey içtenlik doluydu.

Ama Baran… Baran, Sami’ye karşı soğuktu. Sessizliği bir zırh gibi kuşanmıştı, bakışları dikkatli ama uzak… Gecenin sonunda, Ezel’e döndü ve şöyle dedi:

“Anne… Sami’nin oğlunu seviyorum ama Sami’yi sevemiyorum.”

Ezel durakladı. Bu söz, onu hem şaşırttı hem de düşündürdü. Çünkü bazen çocukların kalbi, yetişkinlerin bile göremediği bir gerçeği hissederdi.

Ezel HAVİN: Neden oğlum?

Baran: “Bilmem. Bir tuhaf. Sanki… bir maskesi var.”

“Bir dâhinin gözü, en parlak yalanı bile siyah-beyaz görür.” (En parlak yalan sözü ile Sami’nin Ezel’i kandırmak için kullandığı incelikli ve iyi niyetli görünen maskesidir. Çocukları otizmli olduğu söylemi, hediye ettiği oyuncaklar, piknik daveti ve “çocuklar birlikte oynasın” şeklindeki sözleri, dışarıdan bakıldığında parlak ve güven verici görünmektedir. Siyah-beyaz görür sözü ile deBaran’ın otizmin getirdiği kendine özgü algı biçimini ifade etmektedir. Baran’ın dünyası, karmaşık duygusal renklerden ziyade, saf mantık ve sezgilerin siyah-beyaz gerçekliğinden oluşmaktadır. Sami’nin sahte parlaklığı, Baran’ın gözünde sadece mantıksız bir kontrast yaratır ve onun içindeki samimiyetsizliği, yani siyahı hemen fark eder. Ezel’in göremediği bu yalın gerçeği Baran, en saf haliyle görüyor)

Ezel, oğlunun bu sözlerini sevgiyle karşıladı ama ciddiye almadı. Güven duymak kolay değil ama belki de güven için zaman gerekliydi. Zamanla ona güven duyar diye düşündü.

Birkaç gün sonra mesai arkadaşlarından birkaçı Ezel’in Sami’yi ailesiyle beraber eve yemeğe davet ettiğini öğrenince, Ezel’e, “Sami’ye dikkat et,” dediler.

Ezel HAVİN: Neden?

Mesai Arkadaşları: “Çocuğuna karşı duyarsız. Eşi hep yalnız. Ailesine ne sevgisini gösteriyor ne de onların sorumluluğunu alıyor.”

Ezel, bu söylenenlere inanmadı. Çünkü Sami, her fırsatta ailesinden bahsediyor, nasıl ilgilendiğini uzun uzun anlatıyordu. Üstelik gerek piknikte, gerekse evde öylesine duyarlı, ilgili bir baba profili sergilemişti ki… Samimi görünüyordu. Bu yüzden Ezel, Sami’yi kendi gözlemleriyle değerlendirmeye, onun davranışlarını rehber almaya karar verdi.

“İnsanlar Sami’ye karşı önyargılı davranıyor, Belki gerçekten tanısalar… fikirleri değişirdi.” diye düşündü.

Tüm söylemlere ve uyarılara rağmen, Ezel, Sami’yle ve ailesiyle görüşmeye devam etti. Bir süre sonra, Sami bir akşam Ezel’e dönüp dedi ki: 

“Elmalık’ ta bir arsa var. Ucuz. Ben de alıyorum. Sen de ister misin? Çocuklar büyüyünce bahçelerinde birlikte oynarlar. Hem bu, onların geleceği için bir yatırım olur.”

Ezel’in kalbinde bir sıcaklık dalgası yükseldi. Bu kadar düşünceli, bu kadar planlı ve iyi niyetli bir adam…“Neden olmasın?” diye geçirdi içinden. Aynı gün, Ezel hiç düşünmeden Sami’nin arabasına bindi ve birlikte arsaya bakmaya gittiler. Arsa, Van Gölü’ne bakan, ana yola yakın bir konumdaydı. Manzara nefes kesiciydi. Gün batımında yakamozun göle düşüşü, sanki Ezel’in içindeki karanlığı aydınlatmıştı. Arsanın fiyatı yüksekti, evet. Ama…“Bu manzara her şeye değer,” dedi kendi kendine. “Bu fırsat kaçmaz.”

Sami, belge ve imza işlerini “hallederiz” diyerek geçiştirdi. Ezel ise ona güvendi.

Hiç sorgulamadan, yüklü bir miktar parayı elleriyle teslim etti. Sonrasında olanlarsa… Çöküş, hızlı ve acımasızdı. Arsa aslında Sami’nin köylüsüne aitti. Satılık bile değildi. Meğer Sami’nin ağır kumar borçları vardı. Ve hastaneden başka insanları da kandırmıştı. Baran haklıydı. Annesinden önce görmüştü Sami’nin maskesini. O maske şimdi tamamen düşmüştü. Sami, samimi değildi. Ama Ezel… Bir kez daha güvenmişti. Ve bir kez daha… Yıkılmıştı.

Baran ise sessizce elindeki sonsuz küpü çeviriyordu. Her döndürüşte… sanki dünyanın ağırlığını küçücük bir şeklin içine sıkıştırıyor, acısını o küpün içine gömüyordu. Ezel, oğluna baktı. Gözleri doluydu. Sesi titrek, yumuşak ve neredeyse fısıltı gibiydi:

“Seni dinlemeliydim…”

Baran başını eğdi. Sessizdi. Ezel devam etti:

“Bir daha ne olursa olsun… senin iç sesin, benim pusulam olacak.”

Ve o an Ezel, derin bir gerçeği daha fark etti:

“Gerçek bağlar; hediyelerle, pikniklerle, süslü sözlerle değil… kalbin sezgisiyle kuruluyordu.”

24 KESİT

Otizm Nefesiyle Dirilen Ruh

O hafta iş yerinden izin aldı. Sözde amacı evde dinlenmekti; uzanıp sessizliğe gömülmek… Ama gerçek sebep, bundan çok daha derindeydi. Dolandırılmayı kendine yediremiyordu; mesai arkadaşlarının yüzüne bakmaktan utanıyordu. Onların acıyan bakışlarını, fısıltılarını duymak istemiyordu.

Ezel’in içini fırtınalar sarıyordu; öfke, pişmanlık ve tarifsiz bir hayal kırıklığı birbirine karışmıştı. Artık, kime güvenebilirdi ki? Bu dünyada herkes bir maske mi takıyordu? İnsanların gerçek yüzlerini nasıl görebilecekti? Hayata duyduğu inanç, avuçlarındaki kum taneleri gibi kayıp gitmişti.

Yaptığı ne büyük bir saflıktı! Meslektaşlarının uyarılarını kulak ardı etmiş, hatta onları önyargılı olmakla suçlamıştı. Oysa Baran, henüz bir çocuk olmasına rağmen, o berrak kalbiyle gerçeği çoktan sezmişti. “Bir maskesi var” demişti.

Kendini odasına kapattı. Dışarıdaki dünya artık ona yabancı, düşmanca geliyordu. Telefonlara cevap vermiyor, kapıyı çalanlara kulak tıkıyordu. O güçlü, ayakta duran Ezel Havin, şimdi kırılgan bir cam misali dağılmıştı. Bu küskünlük, sadece Sami’ye değil, insanlığa, yaşama, hatta kendineydi. Nasıl bu kadar kör olabilmişti? Baran’ın o içten sezgisini nasıl küçümsemişti? Her şey anlamsızdı. Yaşamak bile…

Ertesi gün öğleden sonra,  Ezel’in yattığı odanın kapısı hafifçe aralandı. Baran, elinde sonsuz küpüyle içeri girdi. Ezel, yatağında yan dönmüş, duvara bakıyordu. Baran yatağın kenarına oturdu, küpünü sessizce çevirmeye başladı. Küpünü çevirerek her zamanki sessiz oyununu tamamladı. Daha sonra, küpü annesinin sağ elinin avuç içerisine bıraktı. Ezel, irkilerek oğluna döndü. Baran’ın parmakları, Ezel’in gözlerinden süzülen bir damla yaşı nazikçe sildi. Sonra sessizce, kelimesiz ama yürekten bir şefkatle, Ezel’in saçlarını okşamaya başladı. Bu basit, saf dokunuş, Ezel’in içindeki buz dağlarını eritmeye başlamıştı.

Baran, o sessiz dünyasında, annesinin acısını en derinden hissediyor, onu kelimelere ihtiyaç duymadan sarıp sarmalıyordu. Çünkü Baran,  kelimelerle değil; kalbiyle konuşuyordu. Başını annesinin omzuna yasladı. O minicik bedenden yayılan koşulsuz sevgi, âdete Ezel’in küskün ruhuna şifa oluyordu. Baran’ın sessiz ama derin tesellisi, Ezel’i o dipsiz karanlıktan yavaşça çekip çıkarıyordu. Ezel, oğluna sıkıca sarıldı. Derin bir nefes aldı; sanki ciğerlerine değil, ruhunun en kuytularına hava çekti. Bir süre öylece nefesini tuttu. O an zaman durmuş gibiydi. Sonra, yavaşça soluğunu verdi; o anda, içindeki tüm dertlerin, sessizce dışarı süzüldüğünü hissetti. Sanki o an, sadece nefes değil, bir hayat yeniden başlamıştı.

Baran’ın sessizce verdiği teselli, Ezel’in içinde bir ışık yakmıştı. Bu ışık, ne kadar solgun olsa da, karanlığı delen bir güçteydi. Ezel, bundan sonra artık yalnızca acısını taşımayacak, onunla birlikte bir yol da çizecekti. İçine kapandığı o birkaç günün ardından, yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Artık sadece kendi acısıyla yüzleşmek yerine, bu durumu hukuki yollarla çözmeye karar verdi. Sami’nin cezasız kalmasına izin vermeyecekti. Adaletin peşinden yürümeye mecburdu.

Ezel, ilk adımını attı ve bir avukatla görüştü. Dosya açıldı, deliller bir bir toplandı ve sonunda Sami hakkında dolandırıcılık suçundan resmi bir soruşturma başlatıldı. Yasal süreç, bir uçurumun kenarında, çıplak ayakla yürümek gibiydi. Karakollar, savcılık koridorları, her bir ifade… Hepsi, travmanın soğuk gölgesini yeniden üzerine düşürüyordu. Ancak bu zorlu yolculuk, Ezel’in içindeki o kırılgan parçaları usul usul onarmaya başlamıştı. Ezel’in cesareti, hastanedeki diğer mağdurlara da güç verdi. Kısa sürede anlaşıldı ki, Sami’nin kurduğu yalan ağı sandıklarından çok daha büyük ve karmaşıktı. Her yeni şikâyet, her yeni ifade, Ezel’in sırtındaki utanç yükünü hafifletiyor, yürüdüğü dikenli yolu daha geçilebilir kılıyordu. Tek kurbanın kendisi olmadığını bilmek, onun için bir nebze olsun teselli olmuştu. Artık mesai arkadaşlarının acıyan bakışlarından kaçmıyordu. Eskiden fısıltılarla anılan ismi, şimdi başka sözlerle yankılanıyordu:

 “İyi ki susturmadın kendini, iyi ki cesaret ettin.”

Oya, Tuba, İrem, Zerya ve Melek… Ezel ile samimi oldukları ilk günden beri, onun en sağlam dayanaklarıydı. Ne yaşarsa yaşasın, neyle yüzleşirse yüzleşsin, bu beş arkadaş grubu hep yanındaydı. Ve bu olayda da, her zamanki gibi onu yalnız bırakmadılar. Yaşanan her çalkantılı dönemde, Baran’ı saymazsak, Ezel’in en büyük destekçileri yine onlar olmuştu. Ezel’in içtenlikle “kız kardeşlerim” dediği bu küçük ama samimi grup, yine onun için harekete geçti; bir psikologdan randevu aldılar. Ezel, Psikolog ile görüşme fikrine alışkın değildi. İçinde bir tereddüt vardı; belki de içindeki fırtınalarla yüzleşmekten korkuyordu. Ama Baran’ın gözlerine baktığında ve bu beşli grubun samimiyetini hissettiğinde, bir güven gördü, içinde bir cesaret oluştu. Ve o an, içinden gelen o güçlü, kararlı sese usulca kulak verdi:

 “Gitmelisin.”

 Baran, küçük elini Ezel’in yanağına koydu; gözleriyle annesine bakarak mimiklerle konuştu. Ezel, gülümsedi;

“Evet, İyi olacağım. Çünkü sen buradasın.” dedi.

İlk seansta, Ezel gözyaşlarına hâkim olamadı. İçine attığı tüm hayal kırıklıklarını, yalnızlıklarını, güveninin nasıl parçalandığını bir bir anlattı. Terapist, bu duyguların normal olduğunu söyledi. Güvenmenin bir zayıflık değil, aksine büyük bir cesaret olduğunu vurguladı. Ezel, bu sözlerle biraz olsun rahatladı. Seanslar ilerledikçe, Ezel yalnızca Sami olayını değil; eşini kaybetmenin acısını, ayakta durmaya çalışmanın yorgunluğunu ve Baran’ın hastalığıyla verdiği savaşı da dile getirmeye başladı. Ve en önemlisi, terapi sırasında çok kıymetli bir gerçeği fark etti: Önce, içindeki kırılgan çocuğu iyileştirmeliydi. İşte o zaman hayatının içindeki yıkılmış duvarları yeniden inşa edebilirdi.

Bu zorlu ama umut dolu yolculuk, Ezel’in kendi iç sesine, Baran’ın yüreğinden süzülen derinliğe ve arkadaşlarının iyi niyetli önerilerine kulak vermesiyle başlamıştı. Zaman aktıkça, Ezel yavaş yavaş hayata dönüyordu. Artık her gece, Baran’ın yatağının kenarına oturuyor, onun ellerindeki sonsuz küpü izliyordu. O küçük küp, Ezel için bir sembole dönüşmüştü. Küp döndükçe, dünyanın karmaşası ve acısı küçülüyor; Baran’ın saf, korunaklı dünyasında eriyip gidiyordu.

Günlerin akışıyla hayat, zaman akışına yenik düşüyordu ama hala zorluydu ve mücadele devam ediyordu. Ama şimdi Ezel’in bir farkındalığı vardı: Asıl sığınak, dışarıdaki insanlarda veya maddi güvencelerde değil, kalbinin sezgisinde, beşli kız kardeş grubunda ve oğluyla kurduğu o eşsiz bağdaydı. Ve bu bağ, tüm fırtınalara karşı en güçlü kalesiydi. Yine de bu kale, kendi ritmiyle ilerleyebiliyordu; bazen sarsıcı, bazen de sessizce çarpan kalp atışları gibi…

Her ayın yirmi beşi geldiğinde, Ezel’in ruhundaki fırtına yeniden kıpırdanmaya başlardı. Çünkü o uğursuz sayı, geçmişin acı izlerini ve kayıpların gölgesini taşıyordu. Her ayın yirmi beşi geldiğinde, aldığı psikolojik desteklere rağmen Ezel Havin’in yüreğinde bir fırtına kopardı. Önce küçük bir sızıyla başlayan bu fırtına, sessizce tüm benliğine yayılırdı. İçindeki ışık, karanlık bir kuyunun dibinde kaybolup giderken, yüzüne sessiz bir yas oturur, onu içten içe tüketirdi. Hastanenin nöbet çizelgesinde 25 rakamını gördüğünde, eli titrerdi. Adını ya bir gün öncesine ya da bir gün sonrasına kaydırırdı. Çünkü yirmi beş… onun için bir sayı değil, bir Azrail, bir mezar taşı, bir takvim yaprağında asılı kalmış bir matemdi. O gün, bir hayatın sonu, bir diğerinin çürümeye yüz tutmuş başlangıcıydı. Ayın yirmi beşinde dedesini ve anneannesini heyelanda kaybetmişti.  Eşi Servet’i de ayın yirmi beşinde yitirmişti. Yıllar sonra, oğlu Baran’ın epilepsi nöbetlerinin süresi de yirmi beş saniyeydi. Her şey, bu uğursuz sayı etrafında dönüyordu. Çocukluk arkadaşı Hatice’yi, plaka kodu 25 olan Erzurum’da toprağa vermişti. Servet de aynı şehirde, aynı rakamın gölgesinde gözlerini hayata kapatmıştı.

“Kaderin matematiksel bir yazgısı vardı; çünkü 25 sayısı, bir matemin mührü, bir hayatın başlangıcı ve sonu, bir duanın yirmi beş saniyelik cevabıydı.”  (“Kaderin matematiksel bir yazgısı vardı” Bu ifade, hikayemizin rastlantılardan değil, belli bir düzen ve hesapla işlediğini ima ediyor. Sanki hayat, bir denklem gibi kurulmuş; her acı, her kayıp, her kırılma noktası önceden yazılmış bir formülün sonucu gibi hareket ediyor. “Çünkü 25 sayısı, bir matemin mührü” bu sözde geçen25, sıradan bir sayı değildir. O, Ezel’in belleğinde kazınmış bir yas damgasıdır. Annesini, babasını ve çocukluk arkadaşını kaybettiği gün, eşinin ölüm tarihi, çocuğunun hastalığında geçen o saniyeler… Hepsi bu rakamın gölgesinde yaşanmıştır.  “Bir hayatın başlangıcı ve sonu” Bu ifade ise, 25 sayısının yalnızca geçmişin değil, geleceğin de habercisi olduğunu gösteriyor. Karakter için 25, daha önce ölüm ve acılarla damgalanmış bir sayıydı.  Oysa şimdi, 25 sayısı belki de kendi ve oğlunun ani gelecek sonun habercisidir.  “Bir duanın yirmi beş saniyelik cevabıydı.” Bu 25 saniyelik cevap,  çaresizliğin, Tanrı’ya yakarışın, bir mucize bekleyişinin sessiz meyvesidir. Yani 25 saniyelik bir kurtuluş gelecek. Duaların kabul gördüğü, kader defterinin artık mühürlendiği anlamındadır)

Kader, sayılarla oynuyordu ve Ezel’in kaderini matematiksel bir yazgıyla çiziyordu. Bunun farkında olan Ezel, nöbetini o ay bir gün öne çekerek yirmi dördüne aldı. O gün her şey sakindi; ne acil vakalar, ne de yitip giden hayatlar vardı. Sanki zaman, Ezel’e bir nefeslik ara vermişti. Nöbeti bittiğinde, gün doğmuştu ama Ezel’in için hiç aydınlanmamıştı. Çünkü takvim ayın 25’ini gösteriyordu.

Eve doğru yürürken ayakları kaldırıma değil, yılların yorgunluğuna basıyordu. “Yirmi beş,” artık onun ruhuna mühürlenmişti. Bu bir yara değil, adeta bir iç kanama gibiydi; sessiz ama korkutucu. Bu yüzden hiçbir yere uğramak istemiyordu, hatta zamanı bile hatırlamak istemiyordu, sanki saatler bile ona ihanet edebilirdi. Tek başına uzun bir yürüyüşten sonra evine vardığında, kapıda onu Baran bekliyordu. Oğlunun gözleri de yorgundu, gecenin karanlığı gibi kederle doluydu. Birbirlerini görünce hiç konuşmadılar. O anki suskunluk, en güçlü sözcüklere dönüştü. Birbirlerine uzun ve sıkıca sarıldılar, sanki yüreklerindeki kırık yerlerinden birbirlerine tutunuyorlardı.

 “25 sayısı, yalnızca görüneni fısıldar ve her defasında geçmişi hatırlatır; kader ise, o sessiz fısıltının ardına saklanır, zamanı geldiğinde doğacak bambaşka bir gerçeği içinde taşır.” (“25 sayısı, yalnızca görüneni fısıldar ve her defasında geçmişi hatırlatır” kısmı, yaşanmışlıkların somut izlerine işaret ediyor. 25 sayısı, Ezel’in hayatında artık basit bir rakam değil; acıların, dönüm noktalarının ve unutulamayan anların sessiz hatırlatıcısıdır. “Kader ise, o sessiz fısıltının ardına saklanır” cümlesi, görünür olayların ardındaki görünmez plana dikkat çekiyor. İnsan, çoğu zaman yaşadıklarını sadece olan üzerinden okur; ama kader, asıl sırrını görünmeyenin ardına gizler. O sessizlikte, kimsenin duymadığı ama her şeyi yönlendiren bir güç vardır. Ve nihayet, “zamanı geldiğinde doğacak bambaşka bir gerçeği içinde taşır” kısmı, kaderin kendi içinde taşıdığı büyük dönüşüm anına işaret ediyor. Tıpkı toprağın altında uzun süre sessizce bekleyen bir tohumun bir gün çatlayıp filiz vermesi gibi, kader de zamanla görünür hâle gelecek bir hakikati taşıyor. Bu hakikat, Ezel’in yolculuğunda bambaşka bir kapı açacak, yaşanmış acıların ardındaki büyük anlamı ortaya çıkaracaktır)

Daha sonra yatak odasına doğru yürüdüler. Odanın kapısını Ezel araladığında, Baran’ın gözleri duvardaki Kuran’a takıldı.

“Anne, Neden hep cebindeki Kuran’ı okuyorsun? Babamın duvarda duran Kuran’ını hiç okumuyorsun…”

Ezel bir an donakaldı. İçinde gömülü acılar yeniden kıpırdandı. Boğazı düğümlendi. Gözleriyle cevap vermeye çalıştı sonra neredeyse bir iniltiyle konuştu:

“Al getir oğlum… Bugün birlikte okuyalım.”

Baran, elindeki sonsuzluk küpünü annesine uzattı, ardından duvarda asılı olan Kuran’ı aldı. Kutsal kitabı annesine uzatırken, Ezel de aynı anda Baran’ın avucuna küpünü geri bıraktı. Kitabın kapağını usulca açtı. Sayfalar, yılların kokusunu taşıyordu. İpek ayraç, Bakara Suresi’nin 156. ve 157. ayetlerindeki sayfadaydı. Servet’in kalemle altını çizdiği o ayetlerde:

“Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Şüphesiz biz Allah’a aitiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinin lütuf ve rahmeti bunlar içindir. Doğru yola erenler işte onlardır.”

Ezel’in elleri titredi. Bu, Servet’in yıllar önce son okuduğu ve altını çizdiği satırlardı. Duraksadı ve sessizce gözlerinden yaşlar süzüldü. Baran, annesini öyle görünce onunda gözleri doldu. Bir müddet sessizce durdular.  Sonra hiçbir şey konuşmadan yatakta yan yana uzandılar. Anne-oğul aralarında acılı bir hüzün ve sessiz bir dua yükseldi. Ve sonra o hüzün bir anda garip bir huzura dönüştü. İkisi de gece uyuyamamışlardı. Yorgundular. Bu yüzden birkaç dakika sonra uykuya daldılar.

Vakit, öğleden sonrasını gösteriyordu. Saat, 13.25. Van’ın sakinliğine bir anda büyük bir uğultu karıştı. Yerin kalbi çatlamış, altından gelen o korkunç sarsıntı, her şeyi yerle bir etmeye başlamıştı. Ezel, ilk sarsıntıyla birlikte yatağından fırlamadan, hemen yanında uyuyan oğlu Baran’ın elini sıkıca tuttu. İkisi de aynı panikle yataktan atlayıp, salona doğru koşmaya başladılar. Kurtuluşa giden kapı, salondan birkaç adım ötesindeydi. Ama o birkaç adımı atmak hiç te kolay değildi. Salona girmeden, ev başlarına yıkılmaya başladı. Eski ev sahibi, bodrum katına otopark yeri açmak için kestiği bir kolonun, bu duruma sebep olduğunu bilmiyorlardı. Ezel ve Baran’ın arasına kocaman bir kiriş düşmüştü. Ortalık, bir anda zifiri bir karanlığa bürünmüştü ve nefes almak bile zorlaşmıştı. Ezel’in gözleri, o tozlu ve karanlık ortamda kendisini sırıtan parlak bir cisme takıldı. Bu, Baran’ın yanında hiç ayırmadığı sonsuzluk küpüydü. Küp, kolonun dibindeki küçük bir boşluktaydı. Elini uzattı, o küpü almak istedi. Ama küp sıkışmıştı. Var gücüyle küpü çekmeye çalışırken küp parmaklarının arasında dağıldı. Küpü oluşturan parçaları teker teker o boşluktan çıkarınca, bambaşka bir boşluk belirdi. Ve o boşluktan, Baran’ın masum yüzü göründü. İkisinin de yüzü tozla kaplıydı. Anne ve oğul, artık göz gözeydi. Konuşmak istediler, ama ne Ezel’in ne de Baran’ın bedeni konuşmaya yetecek kadar güçlüydü. Bu görüntü karşısında sesleri boğazlarında düğümlenmişti. Sadece bakıştılar. Sanki annenin gözleri, “Korkma oğlum, ben buradayım,” derken, oğlunun gözleri ise “Senden ayrılmak istemiyorum anne,” diyordu. Ezel’in bir damla gözyaşı sol yanağına doğru süzülürken, Baran’ın gözyaşı da sağ yanağına doğru akıyordu. Zaman durmuştu. Yorgunluk, hüzün ve tarifsiz bir huzur, aynı bedende birleşmişti. Yıllar önce içine doğan ses “Bir gün, birlikte gideceksiniz bu hayattan. Ne erken ne geç, tam zamanında” yine kendisini hissettirmişti. Ama bu sefer farklıydı. Sanki zaman bu zamanı işaret ediyordu. Birkaç saniye sonra ikisi de aynı anda, birbirlerine son kez bakarak ağırlaşan göz kapaklarını istemsizce kapattılar. Uyku ile ölüm arasındaki o belirsiz çizgide, birlikte sessizliğe daldılar.

25 KESİT

ARAFIN RİTMİ

Aradan birkaç saat geçti; tüm sesler kesildi, tozlar dağıldı. Enkazdaki sessizlik, terkedilmiş bir şehrin ruhunu yansıtıyordu. Ezel Havin ile Baran’ın ruhları sanki bu diyardan göçüp sonsuz yaşama doğru çoktan yol almış gibiydi.

Sessizliğin artık tüm umutları yok ettiği bir anda enkazın üzerinde bir ses duyuldu: “Sesimi duyan var mı?  Duyuyorsan ses ver ya da bir yere vur. AFAD ve UMKE buradayız!”

Bu uyarı birkaç defa daha tekrarlandı, beton yığınları arasında aramalar yapıldı. Görevliler ne kimseyi görebildiler, ne kimseden ses çıktı ne de bir ses duyuldu. Bir müddet sonra arama sonlandırıldı.

Ümitlerin tükendiği bir anda küçük bir köpek, enkazdan sarkan molozlarının arasından ısrarla havlamaya başladı. Ekipler tekrar bu alana yoğunlaştılar. Kısa bir sürede tavandan kırılan bir açıklıktan, ekipler hilti ile şüpheli alanı genişletip bir alt katmana geçtiler. El feneri ile alt katmanda bir boşlukta Baran’ın elini fark ettiler. Büyük uğraşlar sonucunda Baran’ın yanına kadar yaklaşılabildiler. Minik bedeni yıkıntılar arasında hareketsizce duruyordu. Yüzü toz içerisinde, gözleri yarı kapalı ama bakışları “ben buradayım” der gibiydi. Görevliler, tıbbi müdahalede bulunarak onu nazikçe çıkarıp ambulansa aldılar. Gözlerindeki belirsizlik, hayatta mı yoksa hâlâ uyku ve ölüm arasındaki o ince çizgide mi olduğu sorusunu soruyordu. Baran güvenli bir şekilde ambulansa yerleştirildikten sonra, ekip bir ümit ile aynı alanda aramalara devam etti. Ezel’in de Baran’ın bulunduğu alanın az ötesinde beton blokların altında olduğu fark edildi. Onun da bilinci kapalı bir haldeydi.  Yaşam belirtilerine bakıldığında, nabzı, kalp atışı, neredeyse varla yok arasında hissediliyordu. Yine de o ince zayıf ritim, adeta bir umut ışığı gibi yanıp sünüyordu. Görevliler enkaz altında damar yolu açıp müdahale ettiler. Daha sonra da dikkatlice çıkardılar. Onu da Baran’ın olduğu ambulansa aldılar. Baran ambulansa bir kişinin daha alındığını hissediyordu ama baş pozisyonundan dolayı kim olduğunu göremiyordu. Ambulans hareket halindeyken Baran’ın yüzü yana doğru kaydı. Başı annesinin yüzünü görebilecek bir konuma düştü. Annesini karşı sedyede görünce tuhaf bir mutluluk hissine kapıldı. Sonra korkmaya başladı. Çünkü annesinin vücudu tozla kaplı, yüzü de bembeyazdı. Sedyeden kalkıp annesine doğru yönelmek istedi, kıpırdanamadı, seslenmek istedi, sesi çıkmadı. Sadece gözleriyle annesine “ben buradayım, gözlerini aç anne, bir yerin acıyor mu, seni seviyorum anne?” diye geçirdi. Sonra gözlerinden sessizce bir damla gözyaşı döküldü.

Ambulanstaki sağlık personelleri için ikisi hayattaydı; oysaki ikisinin de ruhlarının bir kısmı hâlâ enkazın, sessizliğin ve zamanın içinde asılı kalmıştı. Hastaneye ulaştıklarında, ekipler onları müdahale odasına aldılar; filmler çekildi, tetkikler yapıldı. Yoğun bakıma alınıp mekanik solunum desteği cihazlarına bağlandı.   Dışarıdan hayat devam ediyor gibi görünüyordu, ama Ezel ve Baran için bu, uyku ile ölüm arasındaki ince, kırılgan çizgide adeta arafta kalmaktı.

“Zamanın çeyrek adımları, kaybolmuş bir dünyanın izlerini taşıyordu, ancak her nefes, enkazın değil, kaybolmuş ruhların ardında bıraktığı boşlukta sıkışıyordu.” (“Çeyrek adımlar” ifadesi, geçen zamanın yavaş ve belirsiz bir şekilde aktığını ima ediyor. “Kaybolmuş dünya” sözü ise bir felaketin, bir trajedinin sonrasındaki ruh halini simgeliyor. “Her nefes” sadece bedensel bir solunumdan ibaret değil; aynı zamanda kaybolmuş ruhların, o felaketten sonra geride kalan boşlukta sıkışan bir şey olarak da görünüyor. “Enkaz”, bir fiziksel yıkımı temsil ederken, “kaybolmuş ruhlar”, ölülerin ve hayatta kalanların içsel boşluklarını, duygusal travmalarını ve kayıplarını simgeliyor. Bu boşluk, bir tür varoluşsal sıkışmışlıktır. Ne ölmek, ne de tam anlamıyla yaşamak hissi)

Zaman ne kadar akarsa aksın, Ezel’in bedeni, makinenin soğuk nefesine tamamen teslim olmuş, her geçen anla birlikte daha da derin bir belirsizliğe sürükleniyordu. Yoğun bakımdaki makinelerin pfff… tısss… pfff… tısss… sesleri, odadaki tek ritmik, tek gerçek zaman hatırlatıcısıydı. Depremin enkazını hâlâ ruhunda, kaslarında, kemiklerinde taşıyordu; geçmişin ağırlığı bedeniyle birleşmiş, geriye yalnızca hayatta kalma içgüdüsü ve bedeni üzerinde hissettiği tuhaf bir boşluk kalmıştı. Baran ise yanındaki yatakta, o da cihaza bağlı bir şekilde hayata tutunmaya çalışıyordu. O’da sessizdi, ama Baran zihninde makinelerin ritmini çözmeye çalışıyor, adeta depremin yarattığı hasarı ve dünyanın karmaşasını kendi düzenine göre yeniden inşa etmeye uğraşıyordu.

Bir sabah, ezan sesiyle birlikte yoğun bakımdaki ritmik pfff… tısss… sesleri yerini bir anda “düüüüüüüt, düüüüüüüt” seslerine bıraktı. Nöbetçi ekip hızlıca odaya girdiğinde, alarm veren cihazın Ezel Havin’e ait olduğunu fark ettiler. Ezel Havin’in kalbi durmuştu. O an Ezel ise cihaza bağlı olduğu halde kendisini yıllar önce tıp fakültesine başladığı günlerde görüyordu. Hastanenin koridorunda çaresizlikle bekleyen anneyi ve müdahale odasında kalbi duran lösemili çocuğu hayata döndürmek için çabalayan doktorların telaşını yeniden görüyordu. Hemşireler panik içinde damar yolu açıyor, doktorlar kalp masajına başlıyor, damar yolu ile adrenalin veriyorlardı. Hemen ardından çocuğun kalbi ventriküler fibrilasyona giriyor, doktorlar defibrilatör için talimat veriyordu. Gerçek hayatta ise bu seferki hayata döndürme müdahalesi Ezel’in kendi bedenine yapılıyordu, ama o bunun farkında değildi. Sanki zaman geriye akmış tüm müdahaleler bir kez daha geçmişteki o çocuğa yapılıyormuş gibi hissediyordu.

Ezel’e yapılan her elektro şok uygulanmasında bedeni istemsizce sıçrıyordu. Her kalp masajında,  kaburgalarında derin bir ağırlık hissediyor; akciğeri sıkışıyor, vücudu acı dolu bir ritimle sallanıyordu. Kulaklarında,

“120 joule biphasic, herkes geriye çekilsin! 1, 2, 3 ŞOK!”

“150 joule biphasic, herkes geriye çekilsin! 1, 2, 3 ŞOK!”

“180 joule biphasic, herkes geriye çekilsin! 1, 2, 3 ŞOK!” sesi derinden yankılanıyordu.

Ezel Havin, yıllar önce Van’daki Tıp Fakültesi’ne başladığı ilk yılın acı anısını hiçbir zaman unutamamıştı. O zamanlar içinde tıp öğrencisi olmanın verdiği gurur ve umut vardı; fakat henüz yolun başındaydı. Bilgi ve deneyim eksikliğiyle, lösemi tanılı çocuğun annesine verdiği sözün ağırlığını tam olarak kavrayamamıştı. O gün o hayat kurtarılamamış, geriye ise içinde dinmeyen bir pişmanlık bırakmıştı. Bu acıyı yıllarca içinde, kabuk bağlamayan bir yara gibi taşımıştı. Şimdi aynı anı, makinelerin arasında hareketsiz bedeninde tekrar canlanıyordu ama bu sefer, o çocuğun hayatını kurtarmak için tüm tecrübesini kullanmaya niyetliydi. Çünkü yıllar önce gözlerinin önünde kayıp giden o çocuk, aslında şimdi ona bir fırsat veriyordu. Ezel de bu fırsatı sonuna kadar değerlendirmeye kararlıydı.

Ezel, sağlık personellerine “resüsitasyon müdahalesine başlıyoruz” dedi. Gerçekte ise kalbi durmuş, bedeni tamamen hareketsizdi. Gözleri, anlamını yitirmiş bir şekilde tavana sabitlenmişti. O an, herkesin acil müdahale ettiği, hayatın yeniden canlandırılmaya çalışıldığı anken, Ezel ise hayata karşı kendi içerisinde son bir direniş gösteriyordu.

 Bilinçaltındaki hayali talimatıyla, hayata geri döndürme müdahalesi başlamıştı. Çocuğun damarlarına her adrenalin verildiğinde, Ezel de kendi damarlarında o ilacın etkisini hissediyordu.  Gerçek hayatta bedeni yatağında hareketsiz olsa da ruhu sanki hayata yeniden dönmek için çırpınıyordu. Ama bir gerçek vardı: hayalindeki çocuğun gözleri, tıpkı kendi gözleri gibi donuk ve anlamsızca tavana bakıyordu. İlaca hiçbir tepki vermiyordu. Yine de bu sefer kaderi değiştirmeye kararlıydı. İçinde bir ses, “Bir kez daha dene, bu hayatı kurtarmalısın!” diyordu. Tekrar “Bir kez daha…” dedi kendi kendine, “bir kez daha.” Zihninde tekrarladığı bu sözler, aslında ona müdahale eden doktorların sesleriydi. Makineden her bip sesi, EKG’nin her düz çizgisi, Ezel’in içinde bir çırpınıştı; yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide, hayatını bu kez farklı bir şekilde, kendi kaderini değiştirecek bir biçimde müdahale ediyordu. Bu, yalnızca bir müdahale değil, ayrıca kendi içindeki pişmanlıkla hesaplaşmaydı. Ve Ezel, bu pişmanlığı gidermek için her şeyi yapıyordu.

 Uzun bir müdahaleden sonra bir anda monitördeki düz çizgi hafifçe titredi. Sonra bir kez daha… ve bir kez daha… Kalbi, geri dönmeye başladı. Bu sefer Ezel Havin’in zihnindeki panik ve geçmişin görüntüleri arasında bir sessizlik anı oluştu ve bu anı yavaş yavaş kayboldu.

Yoğun bakımda hemşire ve doktorların “Kalp atıyor… ritim geri döndü!” sesleri yankılandı. Düüüüt, düüüüt sesleri artık düz çizgi yerine, düzenli bir ritme dönüşmüştü. Ezel Havin’in göğsü ventilatörün ritmiyle yükselip iniyordu. Makine yardımıyla nefes alıyor, nefes veriyordu. Ezel ise hayalinde çocuğa müdahale ederek onu hayata tekrar döndürmüş olduğunu biliyordu. Oysaki hayata dönen kendisiydi. Şimdilik yaşıyordu ama bu yaşam, kendi gücünden değil, makinelerin ritmiyle sürüyordu. Her nefes, her kalp atışı, bedeninden değil, teknolojinin sağladığı ivmeden besleniyordu. Ve o ivme, kaderle yapılmış geçici bir anlaşma gibiydi.

 Nefes alabilmek için bu cihazlara bağımlı olsa bile, hayata tutunabilen kalbinde hem geçmişin acısını hem de kendine dönmenin mucizesini ve mutluluğunu yaşıyordu.

.

.

.

O gün kalbi geri döndü ama hayat geri dönmedi. Günler, aylar, yıllar sessizce akıp gitti ve yoğun bakım odasında hiçbir şey değişmedi. Ezel de Baran da bir an olsun bulundukları hâlin dışına çıkamadı. Zaman onların üzerinde bir yara açmadı; bedenleri makinelere bağlı, gözleri kapalı, elleri boşlukta asılıydı. Dışarıda hayat devam ediyor, mevsimler gelip geçiyor, insanlar yaşayıp ölüyor, ama onlar o odada, pfff… tısss… pfff… tısss…  ritminin içinde donmuş bir anı gibi kalıyordu. Gece gündüz aynı sessiz bekleyiş; umut ve acı arasında soluk alıp veriyor, zamanın kendilerini unuttuğu bir boşlukta sıkışıp kalıyorlardı.

Kim bilir belki de yıllar sonra bir gün bir beden tek uyanacaktı…

Arka Kapak

“Coğrafya kaderdir” sözü, bir toprak parçasının değil, bir insanın kaderini şekillendiren o derin sessizliği anlatır. Bu roman, o sessizliğin ardında saklanan dilsiz acıları, uğursuz bir sayının gölgesinde filizlenen hayatları ve bir annenin yüreğinden taşan sonsuz sevgiyi konu alıyor.

Dilruba’nın imkânsızlıklar içinde verdiği son nefesle sarsılırken, Ezel Havin’in annesizliğin keskin acısıyla şekillenen kaderine ortak olacaksınız.

Bu hikâye, her yıkımda yeniden doğan bir ailenin destansı direnişini, yaşamın amansız doğasına karşı verilen zorlu bir savaşı anlatıyor. Sayfalarda ilerledikçe, hayatların gölgesinde ilerleyen o uğursuz “25” sayısının doğurduğu sessiz savaşın derinliğini hissedeceksiniz.

Bir annenin gözyaşları yalnızca hüzün değildir; o damlalarda umut, teslimiyet ve sınırsız bir sevgi gizlidir. Ezel Havin, oğlu Baran’ın uçsuz bucaksız sessizliğine sabırla sızmak için verdiği mücadelede, kaderin akışına kafa tutacaktır.

Büyük kayıpların, sonsuz acıların içinde dahi sığınılacak tek liman olan o anne yüreğine dokunmaya hazır mısınız? O zaman sayfaları çevirmeye başlayın. Çünkü bu hikâye, yalnızca okunmak için değil, ruhunuza işlemek için yazıldı.

Bu kitap bitmez…

Kalpte bir yerlerde hep devam eder.

Önsöz

“Bir annenin gözyaşı, bazen bir çığlıktır, bazen sessiz bir dua. Ama her damlası, kalbinde yitip giden bir umudun izidir.”

Ezel Havin’in anlamı sonsuz yaz demektir… ama hayat, Ezel Havin için ne sonsuz ne de yaz gibiydi. Her ayın yirmi beşinde, içinde bir fırtına kopardı. Bir annenin çığlığı, bir babanın gecikmiş sarılışı, bir çocuğun kaderle imtihanı… Bu roman, bir kadının, bir annenin, bir evladın, bir insanın hayata karşı verdiği derin ve sessiz mücadelenin izlerini taşıyor.

Sonsuzluk küpünün parçalandığı, umutların mezar taşlarına yazıldığı, gözyaşlarının kaderle yarıştığı bir coğrafyada geçen bu hikâye; imkânsızlıkların içinde yeşeren bir sevginin, ölümle gölgelenen bir doğumun, bir anne yüreğinde gizlenen mucizenin romanı…

Otizmin sessiz çığlığı, kayıpların gölgesi ve “KOD:25”in esrarı bu kitapta bir araya geliyor. Her sayfa, bir annenin sessiz feryadıdır. Her satır, bir çocuğun iç dünyasına atılan bir ışıktır. Ve her kelime, “Her nefis ölümü tadacaktır” ayetinin gölgesinde yankılanan bir kalbin kırılganlığıdır.

Kitabın son iç sayfasına eski kitabımın kapağını koy

Etiketler :

Yorum Yap

E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!