HANİF DİN
İNANÇ MANİFESTOSU
Yaratıcı, doğmamış doğurmamış, tek olan, eşi ve benzeri başlangıç ve sonu olmayan, her şeyi görüp işiten, bilen, yaratan, sonsuz irade ve güç sahibi olandır. O’na benzer hiçbir şey yoktur. O, her şeyi bir sebep ve bir amaç için yaratmıştır. Ahiret günü, herkes onun huzurunda toplanarak hesaba çekilecektir. Dini, dili, ırkı, cinsi ne olursa olsun kimse zerre kadar haksızlığa uğramayacaktır.
İnsan müdahalesine maruz kalmamış semavi kitaplardaki ilahi emirler, aynı bütünün birer parçalarıdır. Hz. Musa’ya verilen yazılı tabletteki 10 emirden tutun Tevrat ve Zebur’a kadar, Hz. İsa Mesih’in dağdaki vaazında söylediği sözlerden tutun İncil’e kadar ve Hz. Muhammed’in gerçek sözlerinden tutun Kur’an’a kadar hepsi aynı kaynaktan beslendiği ve birbirleriyle bütünleştiği bilinmelidir. Bu da bizce bilinen (öncesi de muhakkak ki vardır)ilk ilahi şeriat (yol, din) ile son ilahi şeriat arasında en az 3000 yıllık bir zaman diliminin geçmiş olmasına rağmen, yaratıcının insanlar için belirlemiş olduğu kural ve önerilerin zamanla değişime maruz bırakılmadığıdır. Kısacası, yaratıcının insanlar için uygun gördüğü dini yaşamın yürütme ile ilgi kuralları, önerileri ile ölüm sonrası yargılaması ve ödüllendirme süreçleri hep aynı kalmıştır. Yani, yaratıcının yasasında değişim olmamıştır ama tarih boyunca ilahi yasayı bireysel olarak değiştirip toplumsallaştıranlar, cehalet içerisinde geçen yaşamlarını din kılıfında dayatanlar, toplumdaki örf ve adetleri din edinenler çoktur. Bu duruma karşı yaratıcının vermiş olduğu aklı kullanabilen insan sayısı da pek az olmuştur.
Tek ilaha inanan ve insanlığa dini dayatmadan sadece indirileni tanıtan peygamberlerin (…Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed) doğru yolu gösterme çabalarını ve güzel ahlaklarını inkâr edecek insanların olabileceğini düşünmemekteyim. Çünkü bu kişiler, saf ve berrak olan dini tanıttılar. Dini anlatırken de ucunda ne bir kayırma ne de bir menfaat beklentileri vardı. Bunlar görevlerini yaparken ticarete bürünerek zenginleşmediler, tam tersine mallarından harcadılar. Ama bu peygamberlerin ölümlerinden sonra kendilerini peygamber varisi gören din kılıfı altındaki sahtekâr insanlar, kişisel menfaat beklentileri yüzünden, inanca eklemeler yaparak dinin özünü değiştirdiler. İndirilen dini tanıtmadılar, uydurmuş oldukları dini insanları zorlayarak, korkutarak, öldürterek dayattılar. Kendi elleriyle yaratmış oldukları dinle, aynı babanın farklı çocuklarını farklı inanç gruplarına ayırdılar, toplumları ayrıştırdılar. Sözün özü, zamanla Yahudileri; Ortodoks Yahudilik, Reformist Yahudilik, Muhafazakâr Yahudilik, Yeniden Yapılanmacı Yahudiliğe; Hristiyanları, Ortodoks, Protestan, Katolik’e; Müslümanları, Şii, Sünni ve daha söylemediğim birçok gruplara ayırdılar. Ruhunu şeytana satmış bu insanlar hızını alamayıp zamanla bunların alt parametreleri olan mezhepleri, mezheplerin de altında tarikatları, cemaatleri oluşturdular. Bunu yapan zihniyet, “yürüdüğümüz yollar, birbirinden farklı yollar olsa da, hepsi de öze açılan hizmet kollarıdır, kimisi kısa yoldan kimisi uzak yoldan hedefe ulaşır ama hepsi de Öz’den beslenir,” iddiasındalar. Ama bilinmelidir ki ismi ve hizmeti ne olursa olsun, Öz dışında bir grup oluşmuşsa o grup Öz’den uzaklaşmıştır. Öz’den uzaklaşan her inancı kendi içerisinde bir arada tutan şey, Öz’ün normları değil grupsal menfaatleridir. Bu menfaatler, en az Âdem ile Havva’nın yediği meyve kadar tehlikelidir. Öz’e değil de gruba dâhil olmak demek, ana yoldan çıkıp mesafesi belirsiz olan ateş çukuru üzerinden zıplayarak ve daha da uzaklaşıp yolunu bulmaya çalışmaktır. Aklını kullanmamaktır.
| Günümüzdeki muhafazakâr kesimin inançsal söylemleri, tek tanrıyı kabullenmeyi gösteriyor olabilir ama bu kabullenme çoğu kez icraata dönüşüp fiili hareketle Müslüman kimliğine dönüşmemektedir. Bu yüzden Hz. Musa tekrar dünyaya gelse, günümüz Yahudiliğini; Hz. İsa gelse, günümüz Hristiyanlığını; Hz. Muhammed gelse, bugünün Müslümanlığını benimsemeyecektir. Günümüzde yaşanılan inancın ilahi inanç olmadığını, yaşanılan din ile indirilen din arasında uçurum olduğunu söyleyeceklerdir. Toplumu ve gücü elinde tutmuş, yanlış dini inançlı çoğunluğun safında durmaktansa; güçsüz, tek ama hak olanın yanında olup, hakkı haykırmak İNANCIMIN gereğidir. Çünkü davam haktır. Hak olan davada varsın yargısız İNFAZLAR olsun. |
Günümüzün semavi dinlerinde, aynı dinin farklı mezheplerinde, hatta aynı mezhebin farklı cemaatlerinde bile dinin temel esaslarının yapılması ve inanılması zaruri hükümlerin uygulanmasında farklılıklar bulunmaktadır. Aynı din içerisindeki her grubun kıblesi aynı olsa bile birbirlerinden farklı bir inanç yaşadıkları için şeriat yapıları ve dini bakış açıları farklılaşmıştır. Bazı gruplar yaratıcıyı kendi tekelinde gördükleri için, kendi oluşumlarının dışında kalan bütün insanlara dayatma yapmayı kendilerinde hak görüyorlar. Bu dayatmalarda kılık kıyafetten tutun yaşam tarzlarına karışmaya kadar varabiliyorlar. Hatta kendileri gibi yaşamayan ya da kendileri gibi inanmayan insanlara ceza kesmeyi bile dini bir görev görüyorlar. Kimin cennete kimin cehenneme gideceğine karar verebiliyorlar. Rab’ in görevlerini, kendi görevleri olarak görüp kısacası yaratıcı kılıfına bürünüp ilah oyunları oynuyorlar!
Allah katında din tektir.
Yaratıcı; semavi inancın farzlarını farklı yaşadıkları için tarikat ehline, mezhep sahiplerine ve benzeri oluşumlara dâhil olan kişilere farklı bir yargılama seçeneği sunmayacağını herkesin akıl etmesi gerekir. Her kim, uydurulmuş dinden indirilmiş dine yolculuk etmek isterse, sürü psikolojisinden çıkıp yaratıcının emretmiş olduğu “akıl eden, düşünüp, irdeleyebilen” kişilikte olmak zorundadır. Bunun için de kula kul değil, yaratana kulluk etmek için yaratıcının göndermiş olduğu özü takip etmesi gerekir. Öz, indirilmiş kutsal kitapta mevcuttur. Sonuçta bu dünyayı geçici ve bu yaşamı sınav olarak görüyorsak, sınavdan sorumlu tutulacağımız tek şeyin indirilen öz (ilahi kitap) olduğunu bilmeliyiz. Sınav esnasında öze bakıp yön almak serbestken, özü okumadan, özü anlamadan, ekleme yapanların fikirlerini öz sanıp ona yönelmek, bireyin kendisine yaptığı zulümdür, yaratana hakarettir. (Not; Öz’de zıtlık olmaz. Sadelik, netlik ve adalet vardır. Yaratıcının sözleri dışında Öz’e yamalanan (sözde hadisler-sünnetler) fikir ve eklemelerde, tezatlıklar çoktur. Ayrıca bu tezatlıklar, kişisel ve toplumsal yaşamda zorluklar yaratmaktadır)
Kutsal kitaptaki içeriklere ek olarak yeni haramlar, helaller belirlemek ya da “bu söylediklerim kutsalın sözüdür, peygamberin sözüdür” diye ayetleri ve hadisleri çarpıtıp değiştirmek, yalancılıktır, zalimliktir, cahil hacı hocanın sözleridir. İndirilen Öz’e yapılacak her ekleme, kutsalı yetersiz görmenin bilinçaltındaki yansımasıdır. Her ekleme kolaylık değildir, dini karmaşık hale getirmektir.
Yaratan varken yaratılandan medet beklemek, ümmet bilinci varken cemaat bilincinde olmak, Öz (İlahi Kitap) varken rivayetler ve hezeyanlar peşinden koşmak, meçhul bir yola girip anayoldan sapmak demektir. Şeytanın izinden yol almaktır. Çünkü yaratan, hükmüne hiç kimseyi vekil atamaz. Bu yüzden yaratılanlardan şefaat (medet) beklemek, yaratıcının hükmüne ortak atamaktır. İnsanlar; dinlerini parçalayıp, her bir grubun kendindekini beğendiği, liderini kanatlandırıp uçurduğu, şefaatçi yaptığı, ideolojisine benzeyeni kayırdığı gruplara dönüşmemelidir.
Hanif inançta, ruhbanlık sınıfı yoktur. Tövbe, yalnızca yaratana yapılmaktadır. Şeyhe, halifeye, papaza ve benzeri din görevlileri olarak görülen kişilere güvenerek onlar aracılığıyla tövbe etmek ya da tövbe tazelemek günahtır. Çünkü yaratılanları, yaratıcının yargı kararlarına ortak kılmak, şirke girmektir. Aracılık, şah damarımızdan daha yakın olan ilahı hissedememektir. Hedefe giden yolu bırakıp bilinmeyen yola dalmaktır. Yaratıcıya yaratılanlar üzerinden ulaşmak demek, Rab’ in torpil yapabileceğini, adaletinde adaletsizce davranıp kayırma yapabileceğini ima etmektir. Ayrıca bu durum insanların dünya yaşamlarında yapmış oldukları kayırma sıfatını, İlaha da yakıştırmaktır.
Gökte ve yerde her ne varsa yaratana aittir.Onsuz, yaprak kıpırdamazken, yaratanı bırakıp da medet için türbeye, mezara, duvara, ağaca bir şey bağlamak, ilah dışındaki canlı ya da cansız birine bir şeyler adamak ve ondan yardım dilemek, bireyin kendisine yapacağı en büyük zulümdür, günahtır, şirktir.
Kendilerini çaresiz görenlerin çaresi, şüphesiz ki yaratandır. Yaratan dururken çareyi muskada, sihirde, falda aramak, bunları yapmak ya da bir başkasına yaptırmak günahtır.
Allah’ı anmak ve her daim hatırlamak hoştur ama karanlıkta ya da aydınlıkta, papağan gibi bir kelimeyi on binlerce kez tekrarlamak, kol kola, yatarak, kalkarak, zıplayarak, bağırarak, kafa sallayarak, tuhaflaşarak, kendinden geçerek ibadet etmeye kalkışmak; ibadet olamayacağı gibi Allah’ın rıza göstereceği bir durum da değildir.
İlah inancı olan her insan, kendisi için düşündüğü güzel bir şeyi diğer insanlar için de düşünmelidir. Her ortamda ve her şartta adaletli, dürüst, saygılı olmalıdır. Bu şekilde davranmayan her insan, inancını ve kendisini sorgulamalıdır. Çünkü ya İlah’ın sözünü idrak edememiştir ya da kişisel hırsı, ilahi sözün önüne geçmiştir.
Din adına gerçek bilgi sahibi olan ve bu bilgi ile bütünleşerek yaşamını sürdüren insanları dinlemek, sohbetlerine katılmak, bunları dost ve yoldaş edinmek iyidir. Ama illakibir şeyhe, bir mürşide, bir mezhebe, bir tarikata, bir papaza ya da papaya bağlanmak, bunlardan oluşan zincirin halkası olmak, ilahi söz dururken onların sözlerini rehber edinip izlerinden gitmek ya da fiziksel görüntüye kadar bunlarla bütünleşmek, felakettir. İnsan beyni, bu felaket sürecinde cehalete, cehaletten sonrada hüsrana gebedir.
Sadece yaratıcının tekelinde ve bilgisinde olan üstlük makamlarına, önder seçtiği kişinin ya da kişilerin sahip olduğunu söylemek ve düşünmek yanılgıdır. “Yaratanın katında, benim rehberim, şeyhim, peygamberim daha üstündür, diğer rehber, şeyh ve peygamberlerin de imamıdır” gibi sözler söyleyip buna iman etmek; bozuk bir inanç yapısının olgunlaşmış zehirli meyvesinden başka bir şey değildir. Bu düşünceler doğrultusunda yazılmışabartı ve yalan dolueserleri okuyup sevap kazandığını düşünmek ya da içeriğinin doğruluğuna iman etmek, Hanifliğe aykırıdır, hatadır, günahtır, vebaldir.
İlahi inancı olan insanların yapmış oldukları en büyük hatalar:
1-Yahudilerin Talmut ve Mişna gibi eserleri Tevrat’la harmanlayarak, örf, adet ve inanç esaslarını bu doğrultuda oluşturup iman etmeleridir.
2-Hristiyanların, Mitra inanç sistemini, Hz. İsa’nın öğretilerini ve Havarilerin kitaplarını birbirleriyle harmanlayarak inançlarını oluşturmalarıdır.
3-Müslümanların Hz. Muhammed’e ait olamayacak hadisleri ona mal ederek Kur’an süzgecinden geçirmeden körü körüne iman etmeleridir.
Sonuç olarak bütün ilahi dinlerin kutsal kitaplarına ya uydurma hadisler eklendi ya da hadisler kutsal kitabın yanına öz kaynak seçildi. Uydurma hadislerle beraber uyduruk din bilginleri çoğaldı. Sözde din bilginleri, din içerisinde farklı yollar açarak mezhepleri, mezhepler cemaatleri, cemaatler örgütleri oluşturdu. Bu oluşumlar kimi yerde devletleşti kimi yerde de kümeleşerek tasavvufu meydana getirdi. Tasavvuflar, tarikatları oluşturdu ve özden uzaklaşıldı. Böylece insan ırkı birbirine düşman oldu. Bütün bu durumlar yapılırken Öz’e (ilahi inanışa) hizmet edildiği düşünülmekte ancak dinler ve ırklar arası düşmanlığı tetiklemekteler. Çünkü vahiy; adalet ve eşitlik ilkesiyle kendisini gösterirken, vahiymiş gibi gösterilen ya da “peygamber sözüdür” diye söylenenler; adaletten ve eşitlikten yoksun içerikler içermektedir.
Dinin bir elbisesi vardır. Bu da “kipadır, takkedir, sarıktır, cübbedir” demek ve buna inanmak ilahi inancı anlayamamaktır, dini yobazlaştırmaktır, kısırlaştırmaktır, cehalete sokmaktır. (Peygamberlerle savaşmış ya da peygamber öldüren insanlar, peygamberin giydiği giysilerden farklı bir giysi giymemiştir. Bugün, Yahuda’yı ya da Ebu Cehil’i sakalı ve cübbesiyle çarşıda görsen dindar mı sanacaksın? Gelmiş geçmiş herhangi bir peygamber, kuzey kutbunda yaşamış olsaydı, kürkü kutsal sayıp, yazın sıcağında onu da mı kutsal sayıp giyecektin? Bu durum aklın iflası, şekilciliğin pik yapması değil midir?)Hiçbir peygamber bize elbise, saç, sakal, kıl, terlik, tahta ya da çivi bırakmamıştır. “İllaki bir şey bırakmış” denilecekse o da sadece kutsal kitap, akıl ve adalettir. İllaki dinin bir elbisesi olmalı denilecekse, o da edep, adap ve hayâdır, kendini bilmektir.
İbadethaneler “erkekler içindir” demek ya da buraları sadece tek cinse hitap edecek şekilde dizayn etmek, kendini, dinini ve yaratanını tam anlamıyla tanıyamamaktır. İnsanoğlunun (her iki cinsin) yaratılış gayesini anlayamamaktır.
Herhangi bir isim altındaki inanç temelli bir oluşum, sadece tek cinsi muhatap kabul edecek şekilde kümeleşirse ve karşı cinsle diyaloğu kısıtlayıp, hakkı olmadığı halde karşı cinsin kılık kıyafetlerine kadar engelleme arzusu duyup baskı oluşturuyorsa, o oluşuma ve ideolojiye “hak yolu” diyemezsin. Bu oluşumun yaptıkları, ilahi emrin gereği de olamaz. Çünkü bunların ilham kaynağı, bozulmuş inançların dini yaşama bürünmüş olan din dışı öğretilerdir. (İlahi inanca hitap etmeyen bu oluşumların müritleri arasında yaşça küçük olanların cinsel istismara (aile içinde, yurtlarında, kurslarında) maruz kalması neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü cinsel dürtüleri baskı altında tutulduğu için zamanla hemcinsine veya fiziksel olarak daha zayıf olanlara yönelik cinsel eğilim gösterebilirler. Devlet, bu tarz din dışı ideolojiyi benimseyenlere karşı toplumu gerçek ilahi inanç konusunda korumak ve bilgilendirmek mecburiyetindedir)
Toplumu, dini konularda aydınlatmak için verilecek fetvalarda, sadece hadisler temel alınmamalıdır. İlahi kitapta konuyla alakalı ayetlere de yer verilerek, teyitli bilgilendirme yapılmalıdır. Çünkü hadisler, ilahi kitaba ihtiyaç duyar ama ilahi kitap hadislere ihtiyaç duymaz. Doğru yol göstermede (fetva) sadece sözde hadisler temel alınırsa, bu durum toplumu ayrıştırabileceği gibi insanların din dışı olan bireysel düşünceleri de dindenmiş gibi benimsenebilir. Bu benimsemelerle dini yaşadıklarını, peygambere uyduklarını sanırlar. Böylece cehalete sürüklenirler. Bu yüzden aldatıcılar, sizleri yaratıcının ismini kullanarak aldatmasın.
Yaratanın, yaratılanlar için farz kıldığı ve bunu ilahi kitaplarda da belirttiği ibadetlerin dışında sürekli yeni ibadetler çıkarmak, yeni haramlar belirlemek, dine eklemeler yapmaktır, indirilen dini (İlahi dini) yetersiz görmektir, orijinalini bozmaktır, dini zorlaştırmaktır, insanları inançtan soğutmaktır. Bütün bunlar da şeytana hizmettir. Bunlarla mücadele ise hakka hizmettir.
Bu çağın en büyük cihadı, zararlı tarikatların, çarpık mezheplerin ve ümmetçiliği yok sayan cemaatlerin toplum üzerindeki etki alanlarını azaltarak, insanları bilinçlendirmek olmalıdır. Bu oluşumların müritlerini gaflet uykusundan uyandırmak, iman sahibi insanların asli görevi olmalıdır. Çağımızın asıl cihadı budur.
İnanç merkezleri, gelir getirici odaklar olarak görülmemelidir. Mabet görevlileri de ziyaretçilerden dilenci gibi maddi beklenti içerisinde olmamalıdır. Bu mekânlar yolda kalmışa, muhtaca rehberlik edecek ve koruyacak şekilde tasarlanmalıdır. Çünkü insanlar her ne kadar ibadethaneleri imar etse bile, ibadethanelerin asıl varoluş sebebi insanı imar etmektir.
İlah’a inanıp ve o İlah’tan geldiğine inandığı rehber öğretileri, kendi dilinde irdelemeyen, anlayarak okumayan ya da bilmediği bir dilde okuyup başkalarının sohbet ve öğretilerinden faydalanarak onların doğru ve yanlış öğretileriyle dini hayatına yön vermeye çalışan kişiden daha cahil, kendisine ve topluma daha zalim kim olabilir? Bilinmelidir ki, din sadece belli bir zekâ seviyesine sahip olan insanlara ya da belli bir dili konuşan tabakaya has gelmemiştir. Unutmayın ki, insani öğretilerden çok indirilen öğretilerle yargılanacağız.
Kılınan namaz ve yapılan ibadetler, insanı tekrarlı günahlardan, kötü huylarından alıkoymuyorsa, bu ibadetlerin yapılması, süregelmiş bağımlılıklardan farklı değildir. Yaratıcının bizden istediği ibadet şekli, eylemi algılama, kavrama ve icraata dökmedir. Bunlar vücut bulmadığı müddetçe yapılan eylem, tövbe ve ibadetler geçerli olamayacağı gibi kişinin kendisini boşa yormasına ve boşa zaman harcamasına neden olacaktır.
“Âdem ile Havva’nın çocukları birbiriyle evlendi ve ensest ilişki ile insan soyu çoğaldı” demek, İlah’ın sonsuz gücünü ve indirmiş olduğu kutsal kitapları anlamamaktır. Bu düşünce yapısı cahilliktir, cehalettir, iftiradır, günahtır. Yeryüzünde ve yeraltında yaşayan bütün canlılardan (cinler, hayvanlar, bitkiler…) birden fazla çeşit ve cinsiyet yaratıp, birden fazla bölgede çoğalmasını sağladı da insan soyuna mı gücü yetmedi de kardeşi kardeşe eş yaptı? Yaratıcı katında, dünün günahı bugünün helali ya da bugünün günahı yarının helali asla olamaz. Sonsuz kudret sahibi olan yaratıcının kanunları, yeryüzü kanunları gibi zamanla değişkenlik gösteremez. (“Yaratıcı, insan soyunun belli bir çoğunluğa ulaştığını görünce, kardeşin kardeşle evlenmesini haram kıldı” demek cahillerin işidir) O her şeyi bilir. O’nun gücü her şeye yettiği için şüphesiz ki birden fazla Âdem ile Havva (insan) yaratıp, birden fazla bölgede çoğalmasını sağlamıştır. İnsanları; tanışsınlar diye kavim ve kabilelere ayırmıştır.
Âdem ile aynı cinsten (türden, topraktan) yaratılan Havva’nın “Âdem’in kaburgasından yaratıldı” düşüncesi, kadının toplumdaki yerini ve görevini küçümsemektir, kadını hor görmektir, insana, insanlığa ve özellikle yaratıcıya iftiradır, yalandır, cehalettir, bozulmuş bir Yahudi inanışıdır.
İnsanların dünyadayken yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı hesaba çekilecekleri gün “din günü” yani ahiret günüdür. Adalet terazileri sadece o gün kurulur. Fatiha suresinde çoğul değil de tekil olarak geçen “ödül ve ceza gününün hâkimi” ibaresinden; o günden başka bir yargılama gününün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden hemen ölüm sonrası ya da berzahta (ahiret gününü beklerken) sorgulamanın söz konusu olmayacağıdır. İlahi dinde, sorgulama, ayrıştırma, mükâfat ve ceza, ahirette başladığına göre ölümden hemen sonra kabirde (berzah) yargısızca bir kabir azabının olması, yaratanın adaletine tezattır. Sırat köprüsünün varlığı ise macera filmlerinin bir kesitinden farksızdır, ilahi inançta yeri yoktur. Bunun dinde yeri aranacaksa, Zerdüştlük inancındaki Çinvat köprüsüyle bağdaştırmak yerinde olacaktır.
İlahi inançta; insanların hasta olması ya da farklı mazeret durumlarının oluşması halinde ibadetlerin ertelenmesi, kısaltılması ya da muaf tutulması, muhakkak ki vardır. Çünkü yaratıcı kullarına herhangi bir zorluk çıkarmaz. Günümüz inançlarında kabul gören fakat ne ilahi söz ile ne de akıl ve mantık ile bağdaşmayan birçok dini dayatma, ekleme ya da çıkarma bulunmaktadır. Bunların birçoğu, ilahi emrin dışında biz insanların sonradan dine ekleme yaptığı kurallardır. Bu kurallardan bir tanesi de yaratıcının adetli süreçte cinselliği yasakladığı ortadayken, bu duruma ek olarak kadını adet sürecinde bedenen ve ruhen yapabileceği tüm ibadetlerden de uzak tutulmaya çalışılmasıdır. Adetli kadını kirli görmek, ilahi dinin temeline dayanmayan, bozuk Yahudi inancını temel alan bir insani eklemedir. Unutulmamalıdır ki, biz yaratıcıya dinimizi öğretmiyoruz, yaratıcı, bize dinimizi öğretiyor. Yaratıcının din adına belirlediği sınırları aşmamalıyız.
Dünya yaşamında vekâlet sistemi varken, ölüm sonrasında vekâlet sistemi yoktur. Başkasının yerine vekâleten dünyevi işler yapabiliriz ama öteki dünyaya etkisi olacak olan ibadet ve benzeri görevleri yapamayız. (Yaşayan kişinin izni dâhilinde zekât dağıtımı ve kurban kesimi gibi işler hariç) Çünkü başkasının ibadet yapması, asıl yükümlünün sorumluluğunu kaldırmaz. Bir başkasının yerine hacca gitmek başta olmak üzere onun yerine oruç tutmak, namaz kılmak vb. ibadetler yapmak, asıl yükümlünün sorumluluğunu kaldırmaz. Kalktığına inanmak; inanç zayıflığıdır. Iskat vermek, ölenin fayda göreceğini düşünmek şuursuzluktur, bu eylem dinen günahtır.
Allah’ın, geçmişten geleceğe kadar tüm insanlar için belirlediği din, tektir. Şeytan, insan ırkına duyduğu nefret ile ilahi inanca giden yol üzerinde çarpık mezhepleri, sapık tarikatları ve sözde ilahi sözleri (iftira hadisler) oluşturarak tek dini, farklı göstermiştir. Ana yoldan çıkıp kendilerine yeni yol belirleyenler, şeytanın yollarına sapabilir. Yolunu kaybedenler ya da yoldan sapanlar, şeytanın intikam ateşine odun olmaya çok yakındır.
Birebir aynı ilahi inanca sahip olmamak, insanlar arası düşmanlığı doğurmamalıdır. Farklı bir dinin mensubunu dost edinmek ile onu din rehberi görüp evliya edinmek aynı durum değildir. Dost edinmek insani bir duruş iken, dini rehber edinmek (evliya edinmek) inançsal bir olgudur. (Not; Maide suresi 51. ayet; Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Burada geçen dost (Arapçada evliya) dini rehber edinmektir. Arkadaş edinmek değildir)
Bütün sağlıklı ve temiz gıdalar helal olduğu gibi İlahi inanca sahip herkesin yiyeceği de birbirlerine helaldir. İlla ki haram besinler aranacaksa, İlahi kitaplarda yazılı olan haramlara (leş, kan, domuz eti, bireysel olarak pis görülenler ve ilahtan başkası adına kesilmiş olan) bakmak yeterlidir. Bunların dışında kalan bazı besinleri de haram görmek ya da bu düşüncesini dine mal ederek insanlara dayatmak, kendisini ilah yapıp yaratanın yerine kanun koymak olduğu bilinmelidir. Çünkü bu durum kitabı yetersiz görüp ekleme yapmaktır. Eklemelerin kaynağı da şüphesiz ki, ilahi sözün yorumlanması değil, atalarından ve yaşantılarından kalma hüsnü kuruntulardır.
Devlet kurumlarında ve toplumsal yaşam alanlarında din adına konuşma yetkisini kendilerinde gören birçok ilahiyatçı ya da din cahili insan bulunmaktadır. Bunların içerisinde aklını kullanmayan ama başkalarının fikirlerini din edinip ölümüne sadık kalanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bunlar; yobaz düşünceye sahip tarikatların, cemaatlerin veya menfaatleri için çalışan vakıfların, derneklerin değirmenlerine su taşımaktalar. Bu oluşumlara köle olabilecek müritler temin etmekteler. İnsanlığa bir katkıları olmadığı gibi çalışmalarını da hakka hizmet diye sayarlar. Diyanet başta olmak üzere devlet kurumları, üniversiteler, okullar, camiler süzgeçten geçirilerek bunlardan (aklını kiraya verenlerden ve aklın kiraya verilmesini isteyenlerden) temizlenmelidir. Bunlardan oluşacak boşlukları da başkasının gölgesinde kalmayıp kendi gölgesini oluşturabilen, kula kul olmayan, modern düşünceyle bütünleşen vizyon sahibi kişilerle doldurulmalıdır. (Not; Camilerdeki imamların var olma sebebi toplumu aydınlatmaktır. Kendi ışığı olmayan imam, toplumu aydınlatamaz)
Bedenimizden tutun fiziki ve ruhen faydalandığımız her şey, yaratıcı tarafından bizlere sunulmuş bir nimet (iyilik ve lütuf) olduğunu unutmayınız. Bu emanetlere ve emanetleri verene hıyanet etmemek için dünyada geçirdiğimiz her anı, din, dil, ırk, cins ayırımı yapmaksızın adil ve ölçülü bir şekilde geçirmeliyiz. (Kendimiz ya da akrabamızın aleyhine olsa bile) İşleri ehli (liyakat) olanlara, hakkı hak edenlere vermeliyiz. Yaşayıp yaşatmalıyız. Ölüm er ya da geç hepimizi bulacak ve ölüm sonrası hesaba çekileceğiz. Aynı dinden, aynı görüşten, aynı memleketten, aynı cemaatten olmamız, bizleri adaletsizliğe sevk etmemelidir. Eğer bu bağlar bizleri adaletsizliğe sürüklüyorsa şeytanla iş birliği yaptığımızdan emin olmamız gerekir. Şeytanla iş birliği, yaratıcının takdir edebileceği bir durum değildir.
“Örtünme, dinin gereğidir” diyenler; bu söylemlerinde akıllarından sadece tek cinsiyet geçiyorsa, kendileri bozuk bir dinin sadık askerinden başka bir şey değillerdir. Dinlerdeki örtünmek ve namus kavramları her cinse hitap olduğu gibi her cinse de eşit seviyede sorumluluk yüklemektedir. Giyim tarzı, kişinin hür iradesine ve yaratana karşı olan sınavına bağı olduğu için; zorla dayatma, semavi dinde yeri olmayan bir durumdur. Çünkü yaratan dileseydi, yeryüzünde bulunan herkesi aynı ideolojide birleştirirdi.
Din adına yapılan cihat ya da misyonerlik, tek tip zihniyetin hüküm süreceği yönetimleri güçlendirmeye, kendi gibi düşünmeyeni baskılamaya, insanlar arasında adil düzenin olmadığı bir yayılmacılığa ve kayırmacılığa sebebiyet vermemelidir. Din adına yapılan cihat (eylem), her cinsiyete, her ırka, her inanca saygıyı, sevgiyi ve paylaşımı aşılamalı, dünyayı daha da güzelleştirmelidir. Yaratıcının bizlerden istediği cihat şekli budur. Çünkü mutlak sevgi, paylaşım ve adaleti barındırmayan, gözyaşı ve ölüm getiren cihat ve misyonerlik faaliyetleri, olsa olsa şeytana hizmet etmekten başka bir şey değildir.
Ölüm sonrası yaşamda, kimlerin cennette kimlerin cehennemde yaşam süreceğine dair kararı, sadece adil yargılayıcı olan yaratıcı verebilir. Bu yüzden “Bu dine mensup kişiler cennete, şu dine mensup kişiler ise cehenneme gidecekler” şeklindeki kuruntular İlah’ın adına karar vermektir. Af, ödül ve ceza kararları O’na has iken, kendilerini yaratıcının yerine koyup, O’nun adına karar vermek, kesin yargıda bulunmak, şirk değil de nedir? İnsana düşen, yetkisini aşmamaktır, kararları karar vericiye bırakmaktır.
Doğum sonrası süreçte kişinin milletine, dinine, mezhebine başkası karar verdiği halde, çoğu kişi bu öğretilerin doğru ve yanlışlıklarını hiç irdelemeden ölünceye kadar sadık birer bekçisi olmaya devam ederler. Oysaki bu öğretileri bize öğretenler hiçbir şey bilmiyor ya da doğru yol üzerinde olmayabilirler. Bu ihtimali görmezden gelmek körlük değil midir? Unutmayınız ki irdeleyip okumak, bize verilen nimetin gereği ve Rabbin emridir.
Din adamlarının din adına söyledikleri her şey doğru değildir. Sözleriyle ve davranışlarıyla çoğu kez insanları yaratanın yolundan uzaklaştırdıkları bilinmelidir. Onların her dediklerini ilahi sözün süzgecinden geçirmezsek, kendimizi din adına saçma sapan şeyleri savunur halde bulabiliriz. Çünkü ilim sahibi diye bilinen kişilerin izinden gitmekle, ilmin peşinden gitmek farklıdır. Bilinmelidir ki yaratıcı katında canlıların en kötüsü aklını kullanmaktan aciz olanlardır. İlahi kitapta değinilmeyen bir konuya, ilahi fikirmiş gibi fikir beyan edenlerin kararlarına (olumlu ya da olumsuz olsa bile) maruz kaldığınızda, asla bir ölünün ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi teslim olmayın. Kararın doğruluğunu ya da yanlışlığını irdeleyin, verilen akıl nimetinin hakkını verin.
Bir dini soruyu, o din içerisinde bulunan mezhep uzmanlarına, tarikat şeyhlerine, dini cemaat önderlerine ya da ibadet mekânından sorumlu görevlilere tek tek sorduğunuzda aynı cevabı alamıyorsanız, o inançta ters giden bir şeylerin var olduğunu düşünün. (Sorunuzun cevabını ilahi kitapta arayın) Büyük ihtimalle ters giden şey, muhatapların birçoğunun o dinin çizgisinde yürümediğidir. Doğru inanç üzerinde olmuş olsalardı, birbirinden zıt kararları ve uygulamaları olan oluşumları oluşturmazlardı. (Her birinin mezhebi, cemaati, tarikatı farklı olmazdı)Aynı soruda birbirinden farklı kararlar vermezlerdi. Bu yüzden asla bir ölünün ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi bir yaratılana (cemaat liderlerine, şeyhlere, liderlere… vb.) teslim olmayın.
Semavi kitabı anlamadan okuyan, ibadet ederken anlamını bilmediği sözleri sarf ederek sevap kazandığını düşünen insanlar ile hastalandığında eczaneye girip rastgele ilaç alıp kullanarak iyileşmeyi bekleyenler arasında bir fark göremiyorum. Biri sevap kazandığını düşünürken günah bataklığında boğulabilir, diğeri ise iyileşmeyi beklerken sağlam olan organlarını bozabilir.
Yaratıcı katında ceza ehliyeti, yaşa ve akla bağlıdır. Akli dengesi yerinde olmayanlar, yargılanmaz ama aklını kullanmaktan aciz olanlar şüphesiz ki yargılanır. (İnsanoğlu yaratıcıya söz verip yalvarıyorsa ne dediğini ve ne istediğini bilmek zorundadır)
İyilik yapma fırsatı varken duyarsız kalmak, bireyin hem kendisine hem de karşısındakine zulümdür. Hak, hukuk ve adaletten çok, korku ya da menfaati için gücü desteklemek ya da zulme sessiz kalmak, günahın pikini yaşamaktır. Taraf tutmaktır, zulmün tarafında olmaktır.
“Peygamberlerin ordusunda bir er olayım” derken Samir’in, Yahuda İşkariyot’un ve Ebu Süfyan’ın ordusuna dâhil olanlar, daha geç olmadan uyanın. Tevrat’taki (Mısırdan çıkış 21;12-14) öldürme yasağına göre yaşamayı başaramayanlar, İncil’de (Luka 6; 27-35) geçen menfaatsiz sevgi ve hoşgörüyü sergilemeyenler, Kur’an’da (Alak suresi 1-5) geçen “oku” emrini idrak etmeyerek cahilce yaşayanlar, kendilerini iyi insan olarak görmesinler. Çünkü inanca karşı en büyük tehlike, inançsızlardan gelmemektedir. İnanca ve insanlığa en büyük tehlike, yaratıcının yargılama yetkisini kendisinde gören ve aklını kiraya vermiş olan cahillerden gelmektedir.
Zanda (Şüphelenmek, kuşku duymak) bulunarak tavır takınmak ya da zan doğrultusunda eylem başlatmak, akıl sahibi insanların yapacağı bir iş değildir. Çünkü zan, çoğu kez gerçeği göstermez. Toplum, zandan arındırılmış ve omurgası olan insanlardan oluşturulmalı ki, insanlar ne başkasının gölgesine sığınsınlar ne de başkasının kuklası olup adaletten uzaklaşsınlar.