“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

YAŞADIKLARI HEZEYANLARI DİNE MAL EDEREK DİNDE ÖRGÜTLEŞMEYİ PLANLAYAN SÖZDE ÂLİM VE YAZARLAR

YAŞADIKLARI HEZEYANLARI DİNE MAL EDEREK DİNDE ÖRGÜTLEŞMEYİ PLANLAYAN SÖZDE ÂLİM VE YAZARLAR

Yorum yapılmamış 1628 Görüntülendi

YAŞADIKLARI HEZEYANLARI DİNE MAL EDEREK DİNDE ÖRGÜTLEŞMEYİ PLANLAYAN SÖZDE ÂLİM VE YAZARLAR

Toplum nezdinde Âlim, Evliya, Şeyh, Kutup, Bediüzzaman… vb isimlerle bilinip, bu unvanlarla anılan, toplum içerisinde yüksek değer ve saygı verilen kişiler bulunmaktadır. Bu kişiler, bizler gibi et ve kemikten ibaretler. Her insan gibi hata yapabilirler. Bunlara peygamberler gibi vahiy gelmemiştir, ilahi bir kitap da inmemiştir. Bu kişiler bizler gibi insan oldukları için asla günahsız olarak görülmemelidir. Her insan gibi hataları ve doğrularının olması kaçınılmazdır. Bunun en güzel örneği din kılıfında görünürken maskesi düşenlerdir. (Ya maskesi daha düşmeyen ve daha şeyh, âlim, önder, kahraman olarak kabul ettiklerimiz) Bu durumu daha iyi anlamak için 15 Temmuz 2016 başarısız Askeri Darbe Girişimi sürecinin öncesini ve sonrasını ele alalım. Bu din tabanlı mason yapılı oluşumun (Gülen cemaati) lideri Fettullah GÜLEN (kiminin tabiriyle Kâinat İmamı) başarısız darbe girişiminden önce maskesi düşmeden ölmüş ya da öldürülmüş olsaydı ne olurdu. Bildiğiniz gibi bu oluşum dış güçlerin etkisiyle en az 120 ülke içerisinde yapılanmayı başarmıştı. Bu kadar güçlüyken ve maskesi düşmemişken ölmüş olsaydı, cenazesi yurda getirilirken çeşitli ülkelerden akın akın insanlar Türkiye’ye gelirdi. Türkiye’de de milyonlarca insan cenaze törenine katılmak için mahşeri bir kalabalık oluşturacaktı. Sözde sürgün hayatı yaşadığı için bu duruma sebep olanlar dışlanır hatta yargılanırdı. Gurbette öldüğü için tüm basında çileli hayatı anlatılırdı. (Pelsilvanya da yaşadığı malikânenin büyüklüğünden bahsedilmezdi) Âlimin ölümü âlemin ölümü derlerdi. Adına üniversiteler kurulurdu. Adı camilere, vakıflara, derneklere verilirdi. Her alanda kerametleri ve büyüklüğü anlatılırdı. Türbesi, Mekke gibi değer verilerek ziyarete dönüştürülürdü. İdeolojik akımı devletin en ince damarlarına kadar sızmış olduğu için Devlet, Nur cemaatinin ideolojisini devlet ideolojisi kabul ederdi ve ona teslim olurdu. Yapılanmasını tamamladığı tüm ülkelerde durum bundan farksız olmazdı. İdeolojisi (Mason yapılı Nurcu oluşumu) daha da yayılırdı. Ve bu ideoloji sadece dış güçlerin menfaati doğrultusunda harekete geçerek istedikleri tüm İslam ülkelerinde hüküm sürerdi.

Başarısız darbe girişiminden sonra ne oldu? Maskesi düştü, vatan haini olduğu ortaya çıktı. Şimdiye kadar maskesi düşmemiş olup ölenleri siz düşünün. Okumasak, irdelemesek, ilahi kitabın süzgecinden ideolojilerini, yaptıklarını, söylediklerini geçirmesek zalimin tarafında olma ihtimalimiz olmaz mı? Zulüm yaparken sevap kazandığımıza inandığımızı düşünsenize. Ya cenneti ümit ederken cehenneme denk geldiğimizi…

İşte bütün bu sebeplerden dolayı âlim, önder, lider, şeyh gibi kişilerin; söz ve yazmış oldukları eserlerde, mutlak doğruluk, güzellik bulunduğu kadar, yanlışlarında var olabileceğini, inançlarımızla taban tabana zıt sayısız fikir, beyan ve eylemlerin de olabileceğini göstermeye çalıştım. İslam’dan nasibini alıp Kur’an ışığında bunların eserlerini okuyan herkes, bu kişilerin lakaplarla büyütüldüğü kadar büyük âlim olmadıklarını, kimi zaman hezeyanlarla, kimi zaman batıl inanışların etkisiyle yazmış olduklarını, eserlerinde, doğrular kadar Kur’an’la tezat olan batıl inançların da var olduğunu görecektir.

             Kimi casuslar, kimi ruh hastaları ya da kimi iyi niyetli gözüken din cahilleri, yıllarca Müslüman kılıfı altında, Sünni, Şii, tarikat, tasavvuf, cemaat mensupları olarak kendilerini gösterip yayıldılar. Bu yayılma, kimi zaman dış güçlerin etkisiyle, kimi zaman içimizdeki hainlerin politikalarıyla, kimi zaman da aklını kullanmayan insanların Allah rızasını kazanmaları için yapmış oldukları yardımlarla (zekât, derneğe yardım ve benzeri yardımlarla) oldu. Bu inanç uyanıkları, insanları uzun süre etki alanlarında tutmak için, bu eserleri “ben yazmadım bana yazdırıldı, ilham (vahiy) geldi” diyecek kadar ahmaklaşabildiler ama yine de insanları aldatmayı başardılar.  Kendi kitaplarını, insanların her konuda (özellikle dinsel konularda) başvurulması gereken ana kaynak olarak gösterdiler. İlahi kitabı ihmal ettiler ya da anlaşılmadan okunmasını sağladılar. Böylece ilahi mesajı arka planda bıraktılar. Kendi ideolojilerini yansıtan ve yayılmasını sağlayan kitaplarıyla toplumun dini yaşamını kendi menfaatlerine ve ideolojilerine göre şekillendirdiler, şekillendiriyorlar. Bu şekillendirmenin en güzel örnekleri, dini bilgi ve sohbetlerde ilahi kitabın sözlerinden çok “…kişiden rivayet edilen sahih hadis derki, ya da… İmam, Gavş, Şeyh, Bediüzzaman derki” gibi sözlerin sık sık sohbetlerde geçiyor olmasıdır. Böylece insanları Hasan Sabah’ın afyonu gibi sohbetleriyle manyetik alanlarına alıp, kulluk yaptırdılar.

Görünüşte İslam dinini yaymaya çalışan, gece gündüz ilahi kitap okuyan, ilimde derinleşmiş insanların böyle bir hata yapmalarına anlam veremeyebilirsiniz. Ama dünyamızda iki tane Tanrının var olduğunu düşündüğünüz an, onların davranışlarına anlam verebilirsiniz.  Birisi yaratan yani inananların inandığı gerçek Allah’tır. İkincisi, bunların yarattığı fakat adına yine de Allah dedikleri yani onlara benzeyen, ırkçı, cinsiyetçi, zenginlerin yanında fakirlerden uzak, kayırmacı, torpilci olandır. Bunlar yarattıkları sahte Allah’ı yok etmedikçe gerçek İslam’la bütünleşemezler. Sadece Allah’a teslim olmuş ve doğruluk üzerinde hayatını şekillendirenlere Allah doğru yolu gösterecektir. Çünkü Allah, kimin dosdoğru olduğunu, kimin doğru yola girmek istediğini, kimin ikiyüzlü davrandığını bilendir.

            Sizlerden tek ricam insanların yaratmış oldukları ikinci tanrının nimetlerine kapılıp asıl yaratıcıyı ve göndermiş olduğu rehberi unutmamanızdır. Bunun için yapacağınız en etkili şey, ilk inen ayetteki “yaratan Rabbinin adıyla oku”yu hayatlarınıza rehber edinmenizdir. İlahi kitabın çoğu sayfasında geçen “akıl et, düşünmez misiniz” gibi uyarıları dikkate almanızdır.

Bu kitap, peyderpey yayıldıktan sonra gerek şahsıma gerekse içerisindeki düşüncelere saldırılar olacaktır.  Bu saldırıların asıl sebebi, yaratmış oldukları ikinci tanrılarına inanmıyor olmamdır. Âlim olarak gördükleri kişilerin eserlerinde bulunan Kur’an dışı düşünceleri gün ışığına çıkardığımdandır. Yüzyıllardır din kisvesi adı altında insanları kandırarak elde ettikleri kazanımlarını riske atıp maskelerini düşürdüğümdendir. Ayrıca Rabbin vermiş olduğu aklın hakkını vermemiş ve kula kul olmuş cahil insanların cahilce davranışlarını, aklını kullanmak isteyen insanların gözlerinin önüne sermiş olmamdandır.

“Unutmayınız ki, gerçekleri gördükleri halde duyarsız kalanlar, tepkilerden ya da insanların tavırlarından dolayı çekinip ses çıkarmayanlar, Hakk’ın safında olamazlar. Hakk’ın safında olmayanlar, olsa olsa zalimlerin yanındadırlar.”

İmamı Rabbani (Mektubat)

Mektubat adıyla derlenen kitabının birinci mektubunda, Allah’ın bütün varlıklara yansıdığını gördüğünü iddia ediyor; hatta Allah’ın kadının tüm organlarına yansıdığından söz ediyor. Bu yaklaşım, hem çirkinleşmeye hem de sapkınlaşmaya yol açıyor. On altıncı mektupta eserini Peygamber’e öptürüp, “Bu kıyamete kadar imanı kurtaracak bir eserdir” diyerek neredeyse bin yıl sonra yaşamış olmanın deliliğini ortaya koyuyor. Üç yüz doksan üçüncü mektupta, ‘Allah, Muhammed’dir; Muhammed, Allah’tır’ diyor. Üç yüz kırk birinci mektupta Hz. Âdem’in çamuruna su katmadan söz ediyor; dört yüz kırk beşinci mektupta ise ‘Tarikat mensubu kâfir olmadıkça, kardeşinin başını kesmedikçe, annesiyle evlenmedikçe Müslüman olunmaz’ ifadelerini açıklıyor. Kısacası, hezeyanların doruğuna ulaşmış ve bunları cem mertebesine bağlayarak dinsel bir çözüm üretmeye çalışmıştır. Unutulmamalıdır ki, birçok sapık şeyhin gerçekleştirdiği badeleme (sakso) veya tarikat içi cinsel istismar, büyük ölçüde bu cem mertebesinin yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.”

Abdulkadir Geylani

            Said Nursi Lema’lar adlı kitabında Abdulkadir Geylani ile ilgili bir hikâye anlatır. Bu hikâye, Abdulkadir Geylani’nin kendi eserlerinde de mevcuttur. “Hoca uçmasa da mürit hocayı uçurur” sözüne iyi bir örnek olduğu için yazma ihtiyacı duydum. Der ki: Bir gün yaşlı bir kadın oğlunun odasına giderken, oğlunun siyah ve kuru bir parça ekmek yediğini görür. Sitem ve sinirle Abdulkadir Geylani’nin yanına gider. Geylani o sırada kızarmış bir tavuk yer. Yaşlı kadın “benim oğlum evde açlıktan ölüyor, sen tavuk yiyorsun”. Geylani’de tabağındaki tavuğa “Kum Biiznillah” deyip kemiklerin tabakta birleşip bedenleşerek tavuğun canlandığını ve Geylani’nin o an “senin oğlunda bu mertebeye gelsin oda tavuk yesin” dediğini söyler. (Geylani, Gunyetü’l-Talibin s. 502)

Abdulkadir Geylani toplum nezdinde itibar sahibi olmak için abartma sanatı yapıyor. Said Nursi’de hocası olarak gördüğü zatı yücelteyim derken alçalttığının farkına bile varmıyor. “Sizden birisi bir şey istiyorsa imkânı varsa verin, yoksa güler yüzle karşılayın” düsturuyla, İslam terbiyesiyle yetişen bir insanda bencillik, kibir, abartı olamaz. Yalan konuşamaz. Allah’ın gücü ve kudreti bahsettiği olayı gerçekleştirebilir mi? Tabi ki, ama peygamberlerin mucizeleri dışında kimseye böyle bir mucize vermemiş-vermeyecekte. Çünkü biz bir sınavdayız. Nasıl ki yaratıcı büyük bir dağı (Everest gibi) altın yapabilecek kudreti varken yine de yapmıyorsa, nasıl ki birçok masum çocuğun tacize, tecavüze, ölüme maruz kalması varken Allah’ın birden müdahalesi olmuyorsa, bir kişi (torpilli) acıkmışta ona tavuk bağışlayıp yemesini sağlayıp ardından tavuğu tekrar canlandırmaz. Yaratan, ayrım kayırım yapmaz. Bu özellikler Allah’ta yoktur. Ama onların ilahlarında belli ki bu özellikler vardır. Peki, bu tavuk canlandırma savsatası nedir? Kişilerin mistik hezeyanlarından, yalanlarından, abartılarından, illüzyon hareketlerinden başka bir şey değildir. Bu kişinin hezeyanlarına inananlar, bazı insanlara can verme, (tavuğun canlanması) can alma yetkisinin olduğunu ima ederek YARATANA şirk koşmaktalar. Geylani kendisini, Said Nursi’de hocasını Hz. İsa ile eşdeğer tutuyor. Acaba peygamber olarak mı görüyor? Ali İmran suresi 49 ayette; “Onu İsrailoğulları’na elçi kılacak ve o şöyle diyecek; “Kuşkuya yer yok, işte size Rabbinizden bir mucize ile geldim; size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah’ın izni ile derhal kuş oluverir; yine Allah’ın izniyle körü ve cüzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim; ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır” der.  Bu ayeti değiştirerek kendilerine göre uyarlayıp, toplumun gözünde kendisini peygambere eşit ya da daha üstün mertebede gösteriyor. Kibir, bencillik ve yalanlardan oluşan zehirli meyve günümüze kadar etkisini gösteriyor. Günümüzde bile zora düşmüş, yardıma muhtaç olan insanın ağzından çıkan kelimenin “Allah” olması gerekirken bunun yerine “Yetiş ya Abdulkadir Geylani” demesi düşündürücü bir durum değil midir?

            Bu kişi, küçük yaşlarda eğitim almaya giderken kendisine meleklerin eşlik ettiğini ve onlarla konuştuğunu söylüyor. İnzivada iken şeytanla sürekli atıştığını söylüyor. Bilgi, birikim ve donanımının yanında hasta ruh halini, hezeyanlarını sizlere (aklını kullanabilene) bırakıyorum.

Muhyiddin İbnü’l Arabî

            İbnü’l Arabî el-Füsüsu’l-Hikem kitabının önsözünde şöyle der. “Ben Resulullah’ı müjdeleyiciler içinde gördüm. Onlar bana hicri 627 yılında Muharrem ayının son on gününde Dimeşk’te gösterildi. Elinde bir kitap vardı. Bana dedi ki; Bu Füsüsu’l-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanlara çıkarıp göster ki ondan yararlansınlar. Ben de işittim ve itaat ettim” diyor. Bu söylem ve inanç tarzı ya aklını yitirmiş ya da şeytani ruhlara teslim olmuş birinin durumu değil midir? (Peygamberden 500 küsur yıl sonra doğmuş) Peygamber, insanlara rehber olarak Kur’an’ı değil de onun kitabını önerecek. 🙂

            Kitabında, meleklerin peygambere getirdiği vahiy gibi; evliyaların da (inip) vahiy yerine ilham verdiğini söylemektedir. “Veli ilmi, meleğin peygambere vahiy getirdiği kaynaktan alır” der. (el-Füsus, 1/62) Bunu söyleyecek kadar da küstah. Kendi fikirlerinin de vahiy olduğunu vurgulamaktadır.

            El-Fütühatü’l-Mekkiyye kitabında, Allah’ın, fasık ve günahkâr davranışlarından dolayı helak ettiği Nuh ve Ad kavimlerini övüyor. Zamanında tedavi edilmeyen bu zat, cehennemi bile cennete çeviriyor. Firavunun tövbesinin Allah tarafından kabul edildiğini, bu yüzden de onun günahsız olduğunu söyleyip Kur’an hükmüne karşı ters duruş sergiliyor. Kitabında, “Hakk’ın yalnız vaadinde sadık olması tarafı kaldı. Ceza tehdidinde sadık olduğuna dair açık bir alâmet yoktur. Küfür ve isyan ehli cehenneme girseler de orada kendileri için bir zevk ve lezzet vardır. O da onlar için bir cennettir. Ancak onların cennetleri Huld cennetlerinin nimetlerine benzemez. İkisi de birdir amma aralarında tecelli farkı vardır. Onların cennetine tatlılığından dolayı azap denir. Bu azap sözü onda gizli olan lezzet için bir kabuk gibidir. Kabuk ise özü koruyan bir şeydir. “Allah Firavunu pak ve temiz öldürdü. Nasıl ki Firavun suda boğulurken Allah’ın kendisine verdiği iman sayesinde Musa onun için de göz nuru oldu. Şu hâlde Allah, (bu yüzden) Firavunun pak ve temiz öldürdü. Çirkin ve fena amellerinden onda bir şey kalmadı” diyor. İbnü’l Arabi El-Füsus’un da şöyle geçer; “Firavun eğer Hakk’ın kendisi değilse Hakk’ın sureti Firavun’undur.” El-Füsus’un başka bir nüshasında bu cümle şöyle geçer; “Hakk’ın kendisi ise sureti de Firavun’undur. (İbnü’l Arabi, el-Füsûs, 1/210-211)

Enam suresi 121 ayette; “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz” der. Sanırım bu ayet, tasavvufçu ve benzer kişilerin ilham ya da vahiy olarak kabul ettikleri fikirlerinin şeytani telkinlerinden başka bir şey olmadığı konusunda bizi uyanık tutmaya çalışmaktadır. Yoksa akıl sahibi hiç kimse firavunu Allah yapmaz ya da Allah’ı firavun şekline büründürmez. Hiç kimse yazdıklarını vahiy olarak görmez. Peygamberin ilahi kitabı değil de kendi yazmış olduğu kitabı önerdiğini söylemez.

Muhyiddin Arabî, yazmış olduğu kitaplarında birçok peygamber ve veli ile görüştüğünü söyler. Bu görüşmeler ya rüyayla ya onları dünyaya davet ederek ya da bedenini terk edip onların bulunduğu yere giderek gerçekleştirdiğini söyler. Ölüm sonrası yaşayanlarla irtibat için boyutlar arası geçişi sağlayan bir mekanizma mı icat etmiş? Maide suresi 117. ayette Hz. İsa bile “Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin” diyor. Hz. İsa’nın bile ölüm sonrası yeryüzünde olan bitenden haberi olmazken evliya diye tanımlanan kişiler nasıl oluyor da boyutlar arası geçiş yapıyor ve yeryüzünde olanlardan haberdar oluyor.

Birçok tasavvufçuda da var olan Vahdeti vücut düşüncesi, maalesef bu kişide de kendisini göstermektedir. Allah’ın tek varlık olduğu fakat evrenin Allah’ın dışlanmış biçimi ve yansıması olduğuna inanırlar. Yani evren Allah’ın özüdür. Evrende ne varsa Allah yarattı demeyip, Allah’ı yansıtıyor (tezahür, tecelli) diyerek sapıtırlar. Bu düşüncenin temeli, orta çağ Yahudi âlimlerinden Raşi, İbnü’l Ezra, Nahmani ve Yahudi filozof Philo’nun fikirlerinin sentezlenmesiyle oluşan kötü bir kopyadır. Kısacası bunların ve günümüzdeki zihniyetlerin nereden beslendiği ortadadır. (Yahudilerden etkileşim) Oysa Casiye suresi 22. ayette; “Hâlbuki Allah gökleri ve yeri ciddi amaçlarla ve hiçbiri haksızlığa uğramaksızın herkesin hak ettiğine göre karşılık görmesi için yarattı” der. Kendisinin dışlanmış hali ya da yansıması olduğunu söylememektedir. Bunlar (tasavvufçular) ilahi kitap dışında her şeyi okumuşlar. Ama ilahi kitabı anlamaya çaba sarf etmemişler.

            Said Nursi, M. Arabî için “ulûm-i İslamiyenin bir mucizesi” şeklinde açıklama yapar. Bu şahıs için “İslam’ın Mucizesi” diyeceğine “İslam içerisindeki bozuk düşüncelerin fikir babası” demiş olsaydı daha isabetli olacaktı.

            Tasavvufi etkileşim sanırım bulaşıcıdır ve nesilden nesille gelmiştir. Hanbelî mezhebine göre “vahdeti vücut küfürdür, onu savunanda kâfirdir” düşüncesi bulunmaktadır. Eğer dört hak mezhebi kabul eden Sünni Müslümanlar ya da Said Nursi’nin mutlak savunucuları Vahdeti vücudu inkâra gitmiyorsa, Tasavvufun mezhepler ve din üzerindeki olumsuz etkilerini asla göremeyecekleri gibi gerçek İslam’dan da nasiplerini yeterince alamayacaklar.

            “Aklını kiraya vermemiş ilahiyat akademisyenleri, İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan İbnü’l Arabî’nin eserleri ve gerçek içeriği hakkında doktora tezlerini hazırlasalardı, İbnü’l Arabî’nin tasavvuf aracılığıyla Müslümanlık içerisine çarpık inanışları nasıl serpiştirdiğini görürlerdi.”

İmamı (Celalettin’i) Suyuti

İmam-ı Suyuti, El-Havi Lil-Fetavi eserinde, Said Nursi’de (Sözler ve Mektubat’ta) Suyuti’nin eserine dayanarak peygamberlerimizin sohbetlerine Suyuti’nin katıldığını, hadislere çeki düzen verdiğini söyler. (Sözler 27 sözün zeyli, Mektubat 19. Mektup 7. Nükteli işaret) Bu kadar saçma sapan ve Kuran’la tezat olan hadisleri peygambere danışarak mı çekidüzen vermiş? Yoksa şeytanların telkinlerini mi dinlemiş?

Günümüzde bir yazar çıksa “Ben peygamberle görüşüyorum” dese, “biz delidir” deriz ve dışlarız. Peki, İmam Suyuti’yi ya da iddianın doğruluğuna inanıp yazıya döken ve nesilden nesile aktaran Said Nursi’yi neden deli olarak görmüyoruz? Neden bu kişileri hezeyan sahibi insanlar olarak tanımıyoruz? Bunları neden kendimize inanç konusunda rehber seçiyoruz? (Suyuti Peygamberimizin ölümünden yaklaşık 850 yıl sonra yaşamış, Said Nursi’de Suyuti’den sonra neredeyse 450 yıl sonra yaşamış)

Toplumun evliya statüsünde gördüğü insanlar vardır. Bunlardan bazıları, peygamber zamanında yaşamış olsalardı, batıl inanç ve bozulmuş dinlerin koyu savunucuları oldukları için fikir ve eserleriyle peygamber karşıtı olurlardı. Yani, Ebu Leheb’in sadık askerlerinden başka bir şey olamayacaklardı. Ama bunlar, peygamber sonrası arada bir zaman diliminde yaşadıkları için, günümüzdeki cahiller için evliya (din rehberi) olarak kaldılar. Bu evliyaların günümüz müritleri ise, hem cahile hem akıllıya, hem dine hem de vatana bela oldular.”

Mevlâna Celalettin Rumi-Mesnevi

            Her şeyden önce Bakara suresi 286. ayette geçen “Mevlâna” kelimesine baktığımızda, bu kelimenin sadece Allah için kullanılması gerektiğini görmekteyiz. Bu yüzden Celalettin-i Rumi isminin önüne her kim Mevlana’yı koymuşsa (Benim koymamdaki amacım kişiyi tanımanız içindir) ya da bu lakabı yakıştırmışsa, önce böyle bir şeyin doğru olamayacağını, yanlış olduğunu bilmesinde fayda vardır. Çünkü bu durum bir insana “Allah” isminin verilmesinden ve o şekilde çağırılmasından farkı yoktur.

            “O, ulaşma ve kesin bilme sırlarını açıklamada dinin asıllarının, asıllarının asıllarıdır. O, Allah’ın en büyük fıkhıdır. Allah’ın aydınlık yoludur. Mesnevi Âlemlerin Rabbinden inmedir. Batıl ne önünden gelebilir ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir”. “Divanı kebir, Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ondan ayrı değildir. O Tanrı’nın zatine yapışmış O olmuştur, Cihan var, olurken de Ali vardı, Ali’den ötürü melekler Âdem’e secde ettiler. Âdem bir kıble idi, secde olunan Ali idi. Âdem’de, Şit’de, Eyyub’de, İdris’de, Yusuf’da, Yunus’da, Hud’da, Musa’da, İlyas’da, Salih Peygamberlerde, Davut’da, Ali idi, İmran’ın oğlu Musa’da O’nun nurunu gördü de uzun geceler hayran kaldı. Kırk gece kendinden geçti; kavuşma ve görüşme zevkine daldı. Sonra dedi ki; “Ya Rabbi! Bana bu lütfundan bir alamet ver”. Hak O’na; “İşte sana nurlu elverdim” dedi. Gene Ali’nin vergisidir ki, Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi” (Hz. Ali’yi neredeyse Hz. İsa’nın babası yaptı) der.

Yukarıdaki sözleri okurken Celalettin-i Rumi kitaplarında “yok böyle bir saçmalık, yok böyle bir sapıklık, olamaz” dersiniz. Okursanız bunun gibi bozuk düşüncelerin var olduğunu görürsünüz. Siz bir de mesnevideki sapık hikâyeleri okursanız, aklınız başınızdan gider. (Eşeğe gönlünü veren kadından ve ilişkisinden tutun, oğlancı adama kadar) Bu sapıklığının sebebi, “insanlara ders vermesi için yazmıştır” diyecek kadar aklını yitirmiş değilseniz, kime Mevla’m dediğinize çok şaşıracaksınız. Sapıklıkta sınırın olmadığını görürsünüz. Hac suresi 52. ayette; “Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder. Sonra Allah kendi ayetlerini (onun kalbine) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilmekte, hikmetle yönetmektedir” der. Peygamberlere ilham veya vahiy esnasında şeytanın musallat olduğunu, vahiy ve ayete başka sözlerin eklenmesine Allah’ın izin vermediğini, bu duruma peygamberlerin bile gücünün yetmediği ortadayken, her kitap yazan ya da hezeyanlarıyla toplumun inanışına yön vermeye çalışan yazar ve sahtekârların “bu eserleri ben yazmadım bana yazdırılıyor” demesindeki asıl nedeni görmekteyiz. Ali İmran suresi 78 ayette; “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar” der. Bu ayet, sanırım bizler için yeterince açıklayıcı ve yol gösterici olmuştur.

            Avrupa’daki bir grup yönetici ve insanların bu kişiye (Celalettin-i Rumi) olan sempatisinin sebeplerini incelemekte fayda vardır. Bu kişinin yaşantısını araştırmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü bize yansıtılan güzelliklerle bazı gerçeklerin üstü kapatılmasın. Uyutulan her ideolojik fikir, uyutulan hücreler gibi zamanı geldiğinde uyandırılarak milletin ve inananların aralarına nifak tohumu serip başına bela olacaktır.

İsmail Hakkı Bursevî

            Bu kişi “Bir gün rüyamda Resulullah Efendimiz bana lütfedip arkamı sıvazladı. Tatlı bir ifade ile “ümmetim için bir tefsir yaz!” diye emir buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ’dan ve Resulullah Efendimizin ruhaniyetinden yardım isteyerek üç ciltlik bir tefsir yazdım” der.      Peygamberi, kendi yalan yanlış yazdığı eserine şahit gösterip, okumayı ve araştırmayı akıl etmeyen zümreyi din etkisiyle hipnoz et. Sonrada “inandık iman ettik” diyen zümreyi, hezeyanlı düşüncelerinle kendi cennetine götür bakalım. Oradaki cennetinde zümren dâhil kimin sırtını kimin sıvazlayacağı görülecektir.

Ruhul Beyan adlı tefsirinde Enbiya suresi 69. ayetin tefsirini yaparken “Vallahi Kürtler Müslüman değildir. Sakın bunların en Salihleriyle bile arkadaşlık etmeyin ve bunların bastığı toprağa da basmayın!” der. Sebebinin ise Hz. İbrahim’in ateşe atılma fikrini Kürtlerin verdiğini düşünmesindendir. Belli ki peygamberin amcası Ebu Leheb’in var olduğunu da unutmuş ya da İslam dininde bir kişinin suçundan dolayı başkasının ya da aynı ırktan birinin suçlanamayacağını bilmemektedir. Gel de bu kadar ırkçı ve kıt beyinli insanların oluşturmuş oldukları Kur’an tefsirini oku ve amel et, sonrasında da “Elhamdülillah Müslümanım” de! Sanırım en zor olanı da bunlara mürit olan kıt beyinli tarikat üyelerine, doğru yolu göster bakalım gösterebilirsen.

Fetullah Gülen

            Kendi düşünce yapısını (ideolojisini, misyonunu, vizyonunu), devletin tüm kademelerine yerleştirmek için kul hakkı yemeyi hak ve helal gören, yıllarca sınav sorularını çalarak kendi ideolojisine yakın elemanlarına verip onların devletin en mahrem noktalarına (asker, polis, mülkü amir… vb.)  yerleşmesini sağlayan, 120 üstü ülkeye okul, hizmet, din adı altında girerek batı ülkelerine hizmet ve ajanlık yapan, bazı ülkelerin ajanlarını bu okullarda öğretmen kılıfında barınmasını sağlayan biridir. Ayrıca Ankara üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu suikastının azmettiricisidir. (Örgütün kamu kurumlarına sızdığına dikkat çeken ve buna dair “Köstebek” isimli kitabı yayına hazırladığı için)

            Küçük dünyam adlı kitabında Safa ile Merve arasında uçtuğunu, sürekli umre yaptığını, Veli olan kişilerin mezarının altını gördüğünü, başına gelecek olan olayları Allah’ın haber verebildiğini, (15 Temmuz sonucunu bilemedi) ve daha sayamadığımız birçok üstünlüğün kendisinde var olduğunu söyleyecek kadar uçmuş biridir.

            Şeytanı görmese de sesini duyduğunu ve ikinci kattan atlayarak intihar etmesini istediğini söylüyor. Rüyasında namazda sağa selam verirken peygamberi üzgün gördüğünü söylüyor. Üzgünlüğünün sebebini de namaz kıldığı camide bir daha hadis dersi veremediğine bağlıyor. Nur-u Muhammedî Nazariyesi, Hakikat-ı Ahmediye ve Hakikat-ı Muhammediye Peygamberimizin rahmetinden meleklerin bile istifade (yararlandığı) ettiğini, Hz. Meryem’i hamile bırakan ruhun Cebrail’in değil Muhammed’in ruhu olduğunu söylüyor. Güya, Hz. Meryem cennete peygamberimizin eşi olacakmış.

            Fethullah Gülen, “lâ taayyün, taayün-ü evvel” gibi mertebeleri anlatırken kim Allah, kim peygamber ayırmak epey zordur. “En azından benim için zor oldu” diyecek kadar da İslamiyet’ten nasibini almamış, mistik hezeyanlı bir ruh hastasıdır. (Tıbbı tedaviden önce psikolojik tedavi görmesi gerekirdi.)

M. Nuri Şemseddin en-Nakşibendî

            Miftahul Kulup adlı kitabını, peygamberin emri ile yazdığını söyler. Bu kişi “…Peygamberimiz zuhur ederek, Evladım Nuri, onları helak mertebesine getiren bu uçurumdan kurtarmak ve tecellileri gereğince şeriat, tarikat, marifet, hakikat ve vuslatın ne olduğunu anlatmak için bir risale hazırla, adı da Miftahul Kulup olsun…” der. Bütün bu dini sapıklıkların sebebi, psikolojik bir rahatsızlık olabileceği gibi bireylerin toplum içerisinde daha fazla saygı görmelerini sağlamak için hezeyanları ile oluşturmuş oldukları eserlerini peygambere mal ederek, sağlam temellere oturtma çabasıdır.  Enam suresi 93. ayette, bu tür insanların sonunun ne olacağı açıklanmıştır. “Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahiy edilmemişken “Bana da vahiy geldi” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim” diyenlerden daha zalim kim vardır? O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara “Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerini karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız!” derken onların halini bir görsen!” der.

            Yukarıda değindiğim ya da değinmediğim birçok kişinin eserlerini okumayın demiyorum. Okuyun ama önce Kur’an’ı okuyun ki aradaki farkları daha rahat görebilesiniz. Bakalım bu kişiler ve eserleri iman kurtaran eserler mi, yoksa imanın altına dinamit yerleştiren eserler midir? Gelin Kur’an dışında kalan bütün eserleri, yazanların kişisel fikir ve beyanatları olduğunu kabul edip, doğru ve yanlışlarını onlara mal edelim. Eserlerini okurken Kur’an’la örtüşen hakikatleri tek alalım. Toplum nezdinde saygınlık elde etmiş olsalar bile (tarikat şeyhi, cemaat lideri, mezhep üstadı) mükemmel ve günahsız olmadıklarını, günaha girebildiklerini, hata yaptıklarını ya da yapabileceklerini görelim.

            Peygamberler ile âlim diye bilinen (yukarıda değindiğim ya da değinmediğim Şeyh, Evliya Gavs, Bediüzzaman, Kutup vb. lakaplı olanlar) kişiler arasındaki fark vardır. Peygamberler, Allah tarafından görevlendirilmiş olup kendilerine verilmiş olan görev ve sorumlulukların bilincindeydiler. Sınırlarını aşmadılar. Kendilerinden dine; kural, kaide, haram, helal eklemediler. Vahyi temel alıp dini anlatarak insanların katılımını sağladılar. İnsanların vahiye katılmaması, ret etmesi ya da karşısında durması (küfre, delalete sebebiyet olsa bile dayatmayı ve zorbalığı Allah yasakladığı için) halinde de sınırı aşmadılar. Zorbalığa, dayatmaya yeltenmediler. Sevgi temelinde hareket ettiler. Oysa âlim diye bilinen bazı kişiler ise vahiye değil kişisel fikirlerini, ideolojilerini, oluşumlarının kurallarını temel aldılar. Kendilerince oluşturmuş oldukları helal ve haramları topluma dayattılar. Farklı ibadet şekillerini dine ekleme yaptılar. (Örn; Türkiye’deki Nakşibendî tarikatı, üyelerinin sık sık tövbe tazelemek için Adıyaman Menzil köyüne şeyhin elini ya da eteğini öpmeye çağırttılar, kendilerine has vird (zikir) oluşturarak, zikri rutin ibadetler kategorisine soktular, dergâhlar oluşturarak camilere paralel ibadethaneler (Mescidi Dirar misali) kurdular. Kendinden olanlara sadece yardım ettiler. İnsanları ayrıştırdılar. Oysaki Kur’an ışığıyla baktığımızda, peygambere uymak dinen şart iken, şeyh ya da benzerlerinin müridi olmanın o kadar da önem arz etmediği hatta bu bağlılığın yanlış olabildiğini gördük. Her mistik hezeyanı olan kişilerin fikirlerini, eserlerini Kuran ışığından geçirmeden, Allah’ın izniyle ve yönlendirmesiyle oluşturmuşlar desek, dinden ve imandan uzaklaşabiliriz. Kötü bir oluşumun halkası olup, dünya ve ahiret hayatımızı da mahvedebiliriz.

            Hezeyan sahibi şeyhler, kendilerinden önceki birini üstat olarak kabul etmelerindeki asıl neden, nedir bilir misiniz? Hem onun hem de kendilerinin peşinden gelen kişileri himayesi (kölesi) altına alabilmek (mirasına el koymak) içindir. Böylece sayıları her geçen gün katlanarak artacaktır. İslam inancındaki her Müslümanın asıl öncü hedefi, kitleleri kendine bağlama şekliyle saadet zincirlerine benzeyen, gerçek İslam’ı yansıtmayan bu oluşumların daha da büyümesini engelleyip zincir halkalarının koparılması ve yenilerinin oluşmasını engellemek olmalıdır.

            İslam’ın inanç esaslarını inceleyen ilim kelam ilmidir. Maalesef kelam ilmi bunlar sayesinde tarih boyuncaiçerik açısından değişikliğe uğrayarak özünden uzaklaştırılmıştır. İnanç kılıfı altında çağ dışı düşüncelerle şekillenmiş, fiili harekete dönüşmeyen gerici ve sadece medet beklenen bir yapıya dönüşmüştür.  İslam’ın ışığında çağın gereksinimlerine cevap verememektedir. Bu haliyle İslam’a faydadan çok zarar vermektedir. Geçmişteki teknolojik yenilikleri (matbaa, TV vb.) günah sayan, zulme ses çıkarmayıp mehdiyi kurtarıcı bilen zihniyet, özünden uzaklaştırılmış kelam ilminin küçük bir meyvesinden başka bir şey değildir.

            İslam “Lailahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) esasını temel almaktadır. Tasavvuf ise bu esasla bağdaşması mümkün olmayan “La mevcude illallah” (Allah’tan başka mevcud yoktur) temel almıştır. Yani “VAHDETİ VÜCUD’u”. (Vücud Birliğidir) Bizlere yol gösterici, önder diye gösterilen bütün bu kişiler tasavvufu temel almışlar. Tasavvuf; şeyh ve mürit ilişkisine dayanmaktadır. Sıradan kişileri Allah dostu ilan etmekte, ilan ettikleri kişiler hakkında yalan yanlış menkıbeler uydurarak, paralel din oluşturulmaktadır. Tasavvuf kitapları tasavvuf sapkınlığı oluşturarak Müslümanları Kur’an’dan ve İslami yaşantıdan uzaklaştırmaktadır. Çünkü bunlar içerisinde hurafe ve şirk bulunmaktadır.

            Tasavvuf sapkınlıklarına, cem mertebelerine, kitaplarındaki yaşanmış iddia ettikleri doğaüstü olaylara, hezeyanlara, İslam’la örtüşmeyen fikirlere, sahte hadis yaymalara, ibadet şekillerine ve cehaletlerine dikkat çekildiğinde, bunların İslam’la bağları ilmik ilmik çözülecektir.

            Devletin bu duruma acil bir şekilde müdahale ederek, çizgisini düzeltmesi, reformist çizgide durması ve ilahi inançları tasavvuf ve sofizme karşı koruması gerektiği kanaatindeyim.

https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!