CENNETE GİDEBİLME İHTİMALİ
ALLAH KATINDAKİ TEK DİN HANGİSİDİR?
Semavi inanç; Tanrı tarafından gönderildiğine inanılan, Hz. Âdem zamanında başlayıp farklı zaman dilimlerinde farklı coğrafyalarda, insanlara rehber olsun diye indirilen, çoğu kez insanoğlunun müdahalesine maruz kaldığı için yaratıcı tarafından revize edilen (…Zebur, Tevrat, İncil), ve Hz. Muhammed ile son şeklini alan kısacası gelmiş geçmiş birbirinin devamı olan bütün tek tanrılı inançlardır.
Tüm semavi inançlara sahip topluluklar, yaratıcıyı her ne kadar farklı kelimelerle telaffuz etseler de (Allah, God, Hüda, Dios, Zot vb.) aynı yaratıcı kastedilmekte ve yaratıcının her şeye gücü yettiğine inanılmaktadır. Gökte ve yerde ne varsa her şeyin onun bilgisi dâhilinde olduğu kabul edilmektedir. Yoktan var etme, vardan yok etme gücünün olduğuna da inanılmaktadır. Ölüm sonrası mükâfat ve cezanın var olduğu inancı da hâkimdir. Ancak her dinsel toplulukta, tanrının kendilerine daha yakın olduğu düşüncesi ağır basmaktadır. Diğer bir deyişle kendilerinin doğru yolda olduklarına, diğer inananların ise çoğu zaman sapıklık içerisinde olduklarına inanırlar. Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar ve benzerleri, zorluğa düştüklerinde “Yaratan bizimledir, yanımızdadır” tezindeler. Bunların çoğu, yaratıcıyı kendi tekellerinde görüyorlar, bir başka deyişle kendilerini ve topluluklarını ilahın varisi kabul ederler. Kendi düşünce ve tercihleri doğrultusunda insanlara yaptıkları dayatmaları, ilahi emir ve kuralların gereği olduğunu söylüyorlar. Her dayatmaya ya da bu doğrultuda attıkları adımlara, dine hizmet gözü ile baktıkları için kimi zaman yaptıklarından dolayı gururlanıp kibirlenebiliyorlar, kimi zaman tereddüt yaşasalar da ilahi emrin gereğidir deyip vicdanlarını rahatlatıyorlar. Ama çoğu kez yaptıkları ideolojik ve baskıcı yaklaşım ile İlah’ın emrettiği yaşam düzenini değil de din kılıfında kendi istedikleri dünya düzenini oluşturmak için yapıyorlar. Kısacası yaratıcının varlığına inanan çoğu kesim, yaratıcı tarafından vaat edilen cenneti kazanmak için dünyayı cehenneme çevirebiliyorlar. Yüzyıllardır din adına yapılan savaşlar, katliamlar, yayılmalar bunun en güzel örneğidir.
“Bilinmelidir ki, tek olan ilah (Allah); İbrahim, İshak ve Yakup’u ata kabul edip her ırktan üstün olduklarını düşünen Yahudilerin de, Meryem oğlu İsa Mesih’e inanıp üçlü teslis düşüncesine sahip Hristiyanların da, tüm peygamberleri kabul edip Hz. Muhammed’in daha üstün olduğuna inanan, İslam olmuş fakat henüz Müslümanlaşmamış kişilerin de, inançsız görünüp zorda kaldığında yaratıcıyı hatırlayanların da, ilahı hiç bilmeyen ve onu hiç anmayanların da ilahıdır.”
Demek ki Allah’ı sadece kendilerine ait görmek, kendileri gibi olanların tek cennette gideceğini düşünmek, kendilerini Allah adına karar veren merci olarak görmek, kendilerini diğer insanlardan daha üstün görüp, kimilerini cennetlik, kimilerini cehennemlik olarak nitelendirmek ve benzeri birçok durumda olmak, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Gerçek iman eden insanlar, yalnızca yaratıcıya kul olurlar. Yaratıcıya değil de kendi bozuk ideolojilerine göre yol alıp, güce, kudrete, paraya, mevki-makama aşırı değer verenler, gerçekten iman etmiş olamazlar. Gerçekten iman etmiş olmayanlar, yaratana layık kul olamazlar.
Dünyevi bir ömürle sınırlanan bir sınava tabiyiz. Bu sınavın sonucunda sonsuz bir yaşama geçiş yapacağız. Böyle önemli ve geri dönüşü olmayan bir sınavda, yaratıcının vermiş olduğu aklı kullanmamak, nimete hakarettir, yaratana isyandır. İlahi emirleri yanlış idrak edip ya da işimize geldiği gibi anlayıp uygulamak, Allah adına yargılama yapmak, ırkına, diline, dinine bakarak kişileri cennetlik-cehennemlik diye ayırmak, yaratıcının da işine karışmaktır. Bir kurumda, idari amirin tekelindeki bir karara onun yerine karar vermek nasıl uygun düşmüyorsa ve bu durum yetki gaspı oluyorsa, Allah adına karar vermek de yetki gaspıdır. Allah yetkisine kimseyi ortak koşmamıştır. Bizlere düşen sadece kulluğumuzu yapmaktır.
“Sadece Allah’ın koyduğu kurallara riayet edenlerin kazanabileceği bir sınavın içindeyiz. Bu sınavın kitabı da bellidir. Ama biz, Allah adına karar verip yargılama yaptığımız beşerî bir sistem (mezhepçi, tarikatçı) kurmuşuz. Bu sistemin adına da “hak yolu, şeriat” demişiz (Oysa gerçek şeriat bu değildir). Allah’ın yolunu bırakarak, bu yolu insanlara dayatıyoruz. Ve Allah adına hizmet ettiğimizi sanıyoruz. İndirilen din ile dayatılan din arasındaki farkı görmeden, kimse inandığı inancın hak inanç olduğuna kanaat getirip kendini kandırmasın.”
“Allah; her şeyi işiten, gören, bilen ve adaletle hükmeden yüce varlıktır. Karar verici yalnızca O’dur. Bu sebeple, bazı insanları “Müslümandır, cennetliktir; inançsızdır, cehennemliktir” diye nitelendirmek ya da yargılamak, kişiyi ancak yanılgıya, başkalarını yanıltmaya ve günaha sürükler. Böyle bir tutum, Allah’ın yerine hüküm koymaya kalkışmak, O’nun mutlak hükmüne ortaklık iddia etmek anlamına gelir. Oysa Allah, hükmüne asla kimseyi ortak etmez. Onun adına kesin hükümler vermek, hiçbir kula düşmez. Kulun vazifesi yalnızca kulluktur. İnsanları imana zorlamak da mümkün değildir; çünkü Allah dileseydi, zaten herkes iman ederdi.”
“Hangi inanç olursa olsun; okumadan, aklımızı kullanmadan, araştırma yapmadan, gözümüzü olan bitenlere kapatarak, indirildiğine inanılan esaslara cahilce inanmak, uçuruma gitmekten başka bir şey değildir. Cennet, uçurumlarda aranmaz.”
Ali İmran suresi 19. ayette; “Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır” der. Bu ayetteki İslam sözcüğünden faydalanarak “inancının Allah katında kabul görüldüğü, diğer dinlerin ve inançların kabul görülmediği” iddiasında bulunanlar olabilirler. Bunlar, kendilerini ve kendileri gibi düşünenleri hak yolunda görürler. Diğer insanların da yanlış yolda ve cehennemlik olduklarına iman ederler. Ama akıl edemedikleri bir şey vardır. O da burada geçen “İslam” kelimesinin gerçek anlamını hiç düşünmemeleridir. Zamanla bazı kelimeler, gerçek anlamlarından uzaklaşarak sadece bir inanca aitmiş gibi görünüp, farklı anlamlara dönüşebilir. Bazı kelimeler belli bir dine, belli bir bölgeye, belli bir ırka dönüştürüldüğü için anlam olarak kısırlaşıp (zayıflatıp) bütünlüğünden uzaklaştırılmış olabilir. “İslam” kelimesi de bunlardan sadece bir tanesidir. Maalesef bu kelimeyi Ortadoğu ve Anadolu bölgesine has, Hz. Muhammed’in yaymış olduğu, Kur’an’da kuralları bulunan, “Arap ve Türk dini” şeklinde anlam vererek kısırlaştırılmışlar. İslam, kimilerine göre (bilinçli yapılan çalışmalar sonucu) içerisinde terör ve kaos barındırır. Oysaki yaratıcı katında İslam; bağlanmak, itaat etmek, teslim olmak şeklinde anlam içermektedir. Belli bir bölgeyi, kişiyi ya da sabit bir inanca has değildir. Yani İslam ya da Müslümanlık, sadece “Hz. Muhammed’in aracılığıyla insanlara gönderilen dindir” şeklindeki bir açıklamanın yanlış olacağı ve bu nedenle İslam’ın gerçek anlamını da tam anlamıyla idrak edilemez hale getirecektir. “İslam, tek bir ilaha teslim olmaktır, İslam ve Müslümanlık Hz. Âdem’den başlamıştır” demek daha doğru bir söz olacaktır. Çünkü İslam, tek bir ilaha iman eden bir inanç sistemidir. Müslüman, tek ilahı kabul edip onun gerekliliğini yerine getirendir. Durum böyle olduğuna göre, Hz. İbrahim’de Müslüman, Hz. İsa ve diğer peygamberlere de “Müslüman” demek gerekir. Bunların izinden gitmiş ve giden tek ilaha inanmış/inanan toplulukların farklı bir isimle (İslam dışı) anılmaları ya da İslam ümmetinden görülmemeleri pek doğru olmayacaktır.
İnançsal terimlerden olan “İman” kelimesi ise “İslam” gibi art niyetli saldırıya uğramamış, farklı inançsal oluşumlara mal edilmemiştir. Bu kelime tüm inançlarda farklı sözcüklerle telaffuz edilmiş olsa bile Yahudilikte, Hristiyanlıkta ve Müslümanlıkta “İman” denildiğinde; Bir yaratıcı vardır, yaratıcı ezeli ve ebedidir, dünya yaratılmıştır, kutsal kitaplarında adı geçen peygamberlerin peygamberlikleri haktır, ahiret inancı vardır, mükâfat ve cezanın olacağına inanılır. İmanla ilgili olan bu ortak içerikleri hangi dindeki insana okursan oku, “bu benim inancımın gereğidir, benim dinim bunu der” diyecektir. Ama asıl özün (indirilmiş din) kendilerinde olduğunu düşünmeye devam ederler. Kısacası birçok inanç sahibi, peygamberlerini örnek almaya, onun yaşadığı hayatı yaşamayı amaçlayan bir arzu içerisinde olsalar bile, yine de ona uymayıp kendi bildiklerini ve kendi menfaatlerine uygun olanı yapmaya devam ederler. Farkına varmadan zamanla kendi yapay dinlerini oluştururlar. Yaratıcıyı da kendilerine has kılarlar. Kendileri ve atalarının doğru gördüklerine kesin doğru, yanlış gördüklerini de kesin yanlış olduğuna o kadar inanırlar ki, yaratıcının da her daim kendilerinden razı olduğuna iman ederler. Hatalarında tekrarlamalar yaparak şeytanlaştıkça da Allah’ın onları koruyacağına, yücelteceğine ve ayrıca yaptıklarından dolayı mükâfatlandıracaklarına inanırlar. Kendi yapay dinlerini yaratıcı katında hak din olarak gördükleri için, kendilerini Allah’ın gözdeleri olarak görürler. Oysaki yaratıcı, sadece bir zümrenin yaratıcısı değildir. Kötülükle beslenenler, ilahi emirleri değiştirenler, dine yeni kurallar, yeni helal, haramlar ekleyenler, yaratıcının gözdesi olamazlar. Çünkü yaratıcının insanlara rehber seçtiği ilahi kanunda, bir değişim hiç olmamıştır ki dünün doğruları bugünün yanlışı, bugünün yanlışları yarının doğrusu olsun. Yapılan eyleme göre dünün de bugünün de yarının da sevabı, sevap olarak kalır, günahı günah olarak kalır. Ne sevap işlerine sebep olan eylemler günah halini alır ne de günaha sebep olan eylemler zamanla sevap halini alır.
Bütün kutsal kitaplar, birbirini doğrulamak, insan eliyle oluşan değişiklikleri düzeltmek ve kula doğru yolu göstermek için indirilmiştir. Daha önce vurguladığım gibi kutsal kitaplardaki yenilenmenin asıl nedeni, İnsanoğlunun nankörlükteki sınır bilmezliği ve aralarındaki hak tanımazlıklarından kaynaklanmaktadır. Ali İmran suresi 19. ayette; “Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur” der. Aynı sürenin 85. ayetinde; “Kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır” der. Bu ayette yaratıcıya inanç ve itaatin olmadığı sürece, insanların hüsrana uğrayacağını söylemektedir. Semavi inançların temelinde, ilaha teslimiyet yani İslam bulunmaktadır. Fakat kimi zaman hak tanımazlık, menfaat, hırs, kıskançlık ve benzeri duygular nedeniyle ilaha teslimiyet sönük olmaktadır. Bu durum dikkatimizi; Ali İmran suresi 110. ayette; “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehli kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır” a çekmektedir. Burada geçen en hayırlı ümmetsiniz tabiri ile ilahi kelamın tamamlandığını çıkarmak (İslam’ın, Kur’an’ı Kerim ile son şeklini aldığını) pek de yanlış olmayacaktır. Kendisini İslam olarak görüp “Elhamdülillah Müslüman’ım” diyen herkesin, kendisinin iyiliği emredip, kötülükten alıkoyup koymadığını sorgulaması gerekir. Bu sorgulamayı tarafsızca yaptığımızda, her ne kadar kelimeyi şahadet getirmiş olsak da gerçek teslim olanlardan (İslam) olmadığımız ortaya çıkacaktır. İkiyüzlülüğümüzün en büyük sebeplerinden bir tanesi de insanları inançları ile ötekileştirip, kendimizi ise her şeye rağmen üstün (cennetlik) görmemizdir. Unutulmamalıdır ki yerde ve gökte ne varsa Allah’ındır. Hor gördüğün kişiler de üstün gördüğünde ya da hiç bilemediklerin de YARATICININ YARATILMIŞIDIR, YARATICININ KULLARIDIR. Kimin lütuf sahibi olduğuna Sahip karar verir. Zaten en büyük ahmaklık, sahip adına karar vermektir. Tanrı, hükmüne kimseyi ortak kılmadığı gibi iyi davranışlara karşı da duyarsız değildir. Nisa suresi 40. ayette; “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir” der. Ali İmran suresi 75. ayette; “Ehli Kitap’tan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar “Ümmîlere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur” derler. Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler” der.
Maide suresi 116-118. ayetlerde; Allah “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi “Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin” dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir; “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin.” “Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin,” der. Buradan çıkaracağımız ders, Hristiyanlığın genelinde mevcut olan üçlü teslisin olmasına rağmen, Hz. İsa’nın; “Eğer onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin”, sözü olmalıdır. Ayetin böyle emir vermesine rağmen cenneti sadece kendileri gibi düşünenlerin tekeline sokanlar, ahmaklıkta piki yaşamaktalar. Yaratan adına konuşup, onun adına hüküm vermek, cennete kimlerin gireceğine karar vermek, büyük günahlara doğru yol almak değil midir? İlah inancı olan kişilerin sergileyeceği davranış bu ayete ters olmamalıdır. Nahl suresi 89. ayette; “Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız; seni de (Hz. Muhammed) bu kimseler (mesajın muhatabı olanlar) hakkında tanık yapacağız. Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağı, Allah’a gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik” der. Bu ayetten ve Maide suresi 116-118’inci ayetten de çıkaracağımız anlam; Vahiy sahibi tüm peygamberlerin gerek yaşadığı zaman diliminde gerekse ölümlerinden sonraki süreçlerde üstlendikleri görevden dolayı (izlerinden giden topluluklara bırakmış oldukları kitap ve tebliğ) hesap günü insanların aleyhlerinde şahit tutulacağıdır.
Hz. Muhammed’i ve tebliğ etmiş olduğu hakikatleri duymayan, irdelemeyen, araştırmayan fakat kendi peygamberlerine ve tevhit inancına sahip saygılı din mensuplarına kötü gözle bakmak, Hz. Muhammed’in yaymış olduğu tevhit inancına ters düşmektedir. Ali İmran suresi 113-115. ayette; “Hepsi bir değildir; Ehli-i Kitap’tan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okuyup duran bir topluluk vardır. Bunlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten menederler ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar iyi kimselerdendir. Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kötülükten sakınanları bilir, der”. Ali İmran suresi 199. ayette; “Ehli kitap’ tan öyleleri vardır ki hem Allah’a hem size indirilene hem de kendilerine indirilmiş olana inanırlar, Allah’a karşı saygı duyup Allah’ın ayetlerini az bir pahaya değişmezler. İşte onların rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah hesap görmekte çok çabuktur”, der. Bu ayetlerden de anlıyoruz ki sadece Kur’an’ı rehber edinenleri kast etmediğidir. Yaratana ve ahiret gününe inananların, hayırda yarışanların mükâfatlandırılacağı nettir. Bu ayeti inkâr edemeyen fakat ayetin anlam olarak farklılaşmasını isteyen, İslam olmuş fakat Müslümanlaşamayan bir kısım günahkâr zümre vardır. Bu zümre, bu sefer Allah’ın mükâfat olarak vereceği ödülü kendilerince belirlemekteler. Mükâfatı da cimrilikleriyle eşdeğer tutarak değersizleştirmekteler, utanmadan yine yaratıcı adına karar vermekteler.
Yeryüzünde yaşayan insanların neredeyse %80’i bir yaratıcının var olduğuna inanır. Yaratıcı inancına sahip bu çoğunluğun ortak noktada buluşabileceği sayısız iman esasları bulunmaktadır. Yaratıcının vaat ettiği huzurlu sonsuz yaşamı elde etmek için her inananın; adil davranmak, adam öldürmemek, muhtaç olana yardım etmek, yaratıcıya yaraşır bir nesil yetiştirmek gibi ortak kriterler bulunmaktadır. Fakat bunca ortak payda varken, insanlar hırslarının esiri olup yaratıcıyı unutmaları, geçici heveslerin kurbanı olmaları, menfaatler ve beklentileri doğrultusunda kişileri ilahlaştırmaları, kuldan medet beklemeleri, gösteriş ve kibir içinde hareket etmeleri, vaat edilen cenneti kazanmak için dünyayı cehenneme çevirmeleri, akıl sahibi olarak yaratılan insana yakışmadığını bilmelidir. Bütün bu hoş olmayan durumlar, şah damarımızdan daha yakın olan yaratanı, yaşadığımız inanç ve itaat sisteminin dışına itmemize sebep olmaktadır. Ali İmran suresi 64. ayette De ki; “Ey Ehli Kitap! Gelin sizinle bizim aramızda ortak bir kelimede buluşalım; Yalnızca Allah’a ibadet edelim, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım, (Allah’ı bırakıp da) birbirimizi Allah’ın dışında rabler edinmeyelim,” şeklinde uyarmaktadır. Bu ayet, inanç sahibi insanlar arasında çekişmenin daha da derinleşmesinin önüne set oluşturmaktadır. Engelleri ortadan kaldırarak, insanları ortak payda da buluşması için yollar açmaktadır. Ama bir kesim insan, şeytani düşünceleri sayesinde cenneti kendi tekellerine alarak insanların bir kısmını cennetlerine, cehennemide tekellerine alarak kendi gibi düşünmeyenleri de cehenneme layık görüp oraya gideceklerine kesin kanaat getirirler. Oysa asıl karar verici yaratandır. Yaratan, en ufak bir iyiliğin karşılığını da vereceğini ayetler aracılığıyla bildirmiştir. Bilinmelidir ki tersini söyleyenlerin işleri Allah’a kalmıştır. Maide suresi 69. ayette; “İman edenler, Yahudiler, Sabiler ve Hristiyanlar, (bunlardan) Allah’a ve ahiret gününe inanıp dünyaya ve ahirete yararlı işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir” der. Bakara suresi 62. ayette; “Şüphesiz, iman edenler; Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sabiiler’den de Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler” der. Ayetlerden de anlaşılıyor ki; Allah, insanların iman etme şartıyla (Allah’ın varlığına, hesap gününe) yaptıkları iyi niyetli işlerinden dolayı mükâfatlarını vereceğini kesin bir dille açıklamıştır. Çünkü Allah tek bir zümrenin Allah’ı değildir. Hastalıklarla mücadelede önemli bir pay sahibi olan ve kuduz aşısını icat eden Louis Pasteur, işitme engelli annesi ve eşinin duyabilmesini sağlamaya çalışırken telefonu icat eden Alexander Graham Bell’in ve benzeri sayısız insanın mükâfatını yaratıcıya bırakmak daha uygun olacaktır. “Bunlar Müslüman değiller, cehennemliktir” demek, Allah adına karar vermektir, Allah’ın yetkisini gasp etmektir.
Çoğu toplumda bulunan bu ayırımcı ve ırkçı düşüncenin ilham kaynağı dinden-dine, ırktan-ırka, toplumdan-topluma göre farklılık göstermektedir. İslamiyet içerisindeki bu bozuk düşüncenin temeli ise Ebu Cafer Muhammed İbnü’l Cerir et-Taber’iye dayanmaktadır. Taber’inin eseri Cami’u’l-Beyan ‘an Te’vili Ayi’l-Kur’an’dır. Taberi kendi eserini tevil olarak adlandırırken bizim beyinsizler tevili tefsir olarak idrak edip, içeriğindeki hükmün mutlak doğruluğuna karar verirler. Tevilde, anlamın doğruluğunda kesinlik yoktur. Tefsirde ise; açık delil, kesin hüküm vardır. Dini kendi tekellerine alan tarikat, cemaat, mezhep üyeleri ve bazı hacı hocalara; ayrıştırmanın, ötekileştirmenin, Allah’ı ve dini kendilerine has kılmanın büyük günahlardan olduğunun hatırlatılması gerekir. Ayrıca sosyal, toplumsal ve dinsel konularda, din adına hüküm verildiğinde, verilen hükmün doğruluğuna ancak ve ancak ilahi kitap kaynak gösterildiğinde (hacı, hoca, şeyh gibi kişilerin bireysel arzularıyla söyledikleri sözler kaynak kabul edilemez) kabul görmesi gerektiği hatırlatılmalıdır.
“Gerçek vahiy; tek kaynaktan geldiği için, semavi inançların kutsal kitaplarında bulunan ilahi mesajlar, diğer semavi kitaplardaki ilahi mesajlar arasında çelişki yaratmamaktadır. Günümüzdeki inanç farklılıkları ve çelişkiler, dinlerin içlerine sonradan eklenen mezheplerin ve mezhep sahiplerinin vahiyleri farklı yorumlamasından ve bazı ilahi mesajların insan eliyle değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Mezhepler, insanları ve toplumları ayrıştırarak ötekileştirme yapmakta, semaviyi temel aldığı söylenen fakat semavi olmayan yeni inanış şekillerini dine yerleştirerek, insanların bunları din olarak edinmelerine sebep olmaktadır. Bu yüzden, çözüm olarak insanlara mezheplerin din olmadığını anlatarak, mezheplerin din üzerindeki etkisinin zayıflatılması gerekmektedir. Eğer bu yapılırsa, dinler hızlıca şeffaflaşacaktır. İlahi dini temel alan inançlar, tek kaynaktan beslendiği için, insanlar er ya da geç öze dönerek ortak nokta olan Hanif dininde buluşabilecektir.”
Hz. Muhammed’in elçiliğiyle indirilen Kur’an İslamlığını unutup, sözde hadis-sünnet İslamlığını şiddetle savunan zihniyetin yapmış olduğu en büyük hata, Nisa suresi 150-152. ayetleri yanlış yorumlamaktır. Nisa suresi 150-152. ayetlerde; “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler, “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçek kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir” der. Hadis, sünnet İslamlığını yaşayan kişiler, bu ayete dayanarak bir kısım Hristiyan ve Yahudilerin Hz. Muhammed’i inkâr etmelerinden dolayı asla cennete gidemeyeceklerini söylerler. Oysa ayet “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler…” derken; Allah’ın varlığını ve insanlığın hidayeti için göndermiş olduğu elçilik sistemini inkâr edenleri vurgulamaktadır. Yani Allah yok, peygamber yok. Ayetin devamında “Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler…” derken “Allah var peygamberlere ihtiyaç yoktur” düşüncesinde olanları vurgulamaktadır. “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız…” derken de “Allah var peygamber var ama peygamberlerin her dediği ve kutsal kitapta olan her şey Allah’ın emri değil” deyip menfaatleriyle örtüşeni alıp, örtüşmeyeni inkâr eden zihniyetin açmış olduğu yolu seçenleri kast etmektedir. Bu durumlar mutlak itaatten çok uzaktır. “Allah’a ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince…” derken de elçileri kabul edip mucizeleri ve irşat modelleri sebebiyle birini diğerinden üstün görmeyenlere, getirmiş oldukları ilahi emirlere uyup izinden gidenlere ödül vereceğini söylemektedir.
Ne son peygamber olduğu için Hz. Muhammed, ne mucizeleriyle insan diriltebildiğine inanılan Hz. İsa, ne de Allah’la konuşabildiği, asasıyla Nil’i yardığı için Hz. Musa birbirlerinden üstündür. Birbirleriyle astlık üstlük olarak kıyaslamak hata olur. Toplulukların kendi peygamberini öne çıkarması milliyetçiliğin farklı bir kılıfta şekil bulmasından başka bir şey değildir. Üstün olan, her şeyi yaratandır. Çünkü hüküm veren de üstünlükte karar verecek olan da ve adil olan da Rab’dır, kul değildir.
Cuma suresi 5-6. ayetlerde; Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin (eşeğin) durumuna benzer. Allah’ın ayetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz. De ki; “Ey Yahudiler! Başka insanlar değil de yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız ve şayet sözünüze sadıksanız haydi ölümü temenni edin!” der. Allah dostları, Allah’ın ve peygamberin izinden gidenlerin kavuşabileceği bir unvandır. Bu unvan, ilahi kitabın hakkını veremeyen insanların sahipleneceği bir ünvan değildir. Bu unvanı, kul kula veremez. Bir kul, bir kula “Allah dostudur, evliyadır, Gavs’tır” diyemez, dememelidir. Ama maalesef bazı tarikat, cemaat, grup yapılanmalardaki kişiler bu ve benzeri unvanları, oluşumlarına ve üyelerine ait görürler. Bu unvanları alanlar, âdete günahsız görünürler. Üyelerin gözünde melek ve peygamberlerden üstünler. Bu şekilde düşünmelerindeki sebep, melek ve peygamberlerin kötülük yapmasını Allah’ın engellediğini, onların yaratıcıyı görerek ya da irtibata geçerek tanıdığı için iman ettiklerini ama şeyhlerinin ya da liderlerinin ise bu kolaylıkları görmeden iman ettiğini, bu yüzden seviye olarak daha üstün olduklarını düşünürler. Bu nedenle onlara Allah dostu derler. Kendileri gibi düşünmeyen herkesin de imanını eksik görürler. Kendilerinden başka diğer insanların Allah inançları olsa bile müşrik kabul ederler. Kimi zaman da kendileri gibi düşünmeyenleri potansiyel tehdit olarak görürler. Kısacası insanlar ve inançlar arası ayrıştırmanın kıvılcımını oluştururlar. Irkçılığın inançsal uzantılarını yeryüzüne serperler. Tohumlar yeşerdikçe böbürlenirler. Bu şekilde yaratana hizmet ettiklerini düşündükçe şeytana kullukta seviye atlarlar. Seviye atlattıkça da katliam ve zulümlerin önü açılır. Çünkü büyük katliamlar ve zulümler, dini yayılmacılık politikaları doğrultusunda yapılmaktadır. Bu zulümler, kimi zaman cihat kimi zaman da haçlı seferi adı altında da yapılmıştır. Oysaki Allah bize Ankebut suresi 46. ayette; İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehli Kitap’la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün ve deyin ki; “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur.” şeklinde uyarmaktadır. Yaratıcı, inancı olan kişilerle mücadelenin sınırlarını belirlemiştir. Bu ayeti okuyan her Müslüman, zulme ve haksızlığa uğramadığı müddetçe, cehennem ateşinden kaçtığı gibi ehli kitap sahibi insanlarla savaşmaktan kaçınması gerekir. Çünkü Al-i İmran suresi 113. ayette; Hepsi bir değildir, Ehli kitap’ tan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okuyup duran bir topluluk vardır. Al-i İmran suresi 114 ayette; “Bunlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten menederler ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar iyi kimselerdendir” der. Aynı sürenin 115 ayetinde; “Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah kötülükten sakınanları bilir” der. Muhakkak ki Allah’ın bildiklerini biz bilemeyiz. Mademki bilmiyorsak, kişi Hz. Muhammed’e inanmış olmasa da iman ettiği bir rab varken ve bu rab onun da bizim de Rabbimiz ise, kişi ahiret gününün varlığına da iman etmiş ise, iyiliği rehber edinmiş ise, bizlerin yargı kararlarını yaratana bırakmamız gerekmez mi? Çünkü Rab adına karar vermek (cennetliktir, cehennemliktir, kâfirdir vb.) yetkiye müdahaledir. Zulmüne maruz kalmadığımız ya da bir başkasına zülüm etmediği müddetçe bizim sadece yaratılanı yaratandan ötürü sevgi besleyip saygı duymamız gerekmez mi?
İslam, Müslüman, mümin ve benzeri sözcükleri o kadar çok sahiplenmişiz ki bu sözcükleri hak etmiyorsak da sanki bu sözcükler sadece bizlere aittir, bizlere hitap ediyor düşüncesindeyiz. Bu yüzden, her zaman “Allah bizimle beraberdir, cennetti bizler hak ediyoruz, yalnız bizlerden olanlar cennete girecektir” fikirlerinde mutlak doğruluk görmekteyiz. Bu düşüncelerimizin doğruluk teyidi âdete tartışmaya da kapanmıştır. Böylece bizden olmayan tüm ehli kitap sahiplerini ötekileştirildiğimiz için hepsini günahkâr görmemize sebep olmuştur. Yaptığımız hatanın farkına varabilmemiz için öncelikle bazı kelimelerin gerçek anlamlarına bakmamız gerekir.
İslam; Bir tek ilaha inanmak, teslim olmak anlamındadır (Buda bazı Yahudi ya da Hristiyan’ın aslında İslam’a tabii olabileceği anlamına gelmektedir). Hucurat suresi 14. ayette; “Göçebe Araplar “İman ettik!” dediler. De ki; “Siz (henüz) iman etmediniz ama ‘İslam olduk!’ (Teslim olduk) deyin! (Çünkü) iman henüz kalplerinize yerleşmedi. Allah’a ve Elçisine itaat ederseniz (Allah) işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez.” Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir” der.
Müslüman; Din olarak İslam’ı yani tek tanrılığı kabul eden, kurallarını benimsemiş ve uyan kimselerdir. Ali İmran suresi 67. ayette; İbrahim ne Yahudi ne de Hristiyan’dı fakat o, Hanif (Allah’ı birleyen) bir Müslüman’dı ve müşriklerden değildi, der.
Mümin; İslam olmuş, Müslümanlığı benimsemiş, Allah’ın belirlemiş olduğu iman ve inanç gereksinimlerini tam olarak yerine getiren kimsedir. Hucurat suresi 15. ayette; Müminler ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihat eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır, der.
İman; Yaratana ve din öğretilerine duyulan inançtır. Al-i İmran suresi 199. ayette; “Ehli Kitap’tan öyleleri vardır ki hem Allah’a hem size indirilene hem de kendilerine indirilmiş olana inanırlar, Allah’a karşı saygı duyup Allah’ın ayetlerini az bir pahaya değişmezler. İşte onların rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah hesap görmekte çok çabuktur” der. Bu ayetten anlıyoruz ki Hz. Muhammed’in izinde olanların dışında hem son peygambere hem de kendi peygamberine iman eden kitlelerin de var olduğudur. Bu kitlelerin tevhit görüşleri ile bizdeki tevhit görüşü arasında fark neredeyse yoktur. Her iki görüşte de “Allah birdir, melekler, elçiler, hesap günü, cennet, cehennem düşüncesi vardır”. Bu topluluklar, (sayıları her ne kadar az olsa bile) insan eliyle kutsal kitaplarında oluşturulan tahribattan dolayı inançlarını değiştirip terk etmedikleri gibi Hz. Muhammed’in gelişiyle de inançlarında değişikliğe gitmemişler. Maalesef Hz. Muhammed’in izinden gittiğini iddia eden çoğu Müslüman da, Kur’an’ı hiç okumamıştır. Hep kulaktan duyma ayet-hadis karışımı sözlerle yetinmiştir. Bu sözlerle ve çevresinde gördükleriyle inanç farzlarını belirlemiştir. Bu durum aynı din içerisindeki insanlar arasında farklı inanç farzlarının oluşmasına sebep olmuştur. Türkiye’deki bir Müslüman ile diğer bir ülkedeki Müslüman’ın muhatap olup sorgulanacağı kitap aynı olmasına rağmen, yaşanılan İslami inanç konusunda çokça farklılıkların bulunduğunu kimse inkâr edemez. Bunun sebebi, Kur’an’ın içeriğini yaşamaktansa, kelimeleri sözlere döküp ezberlemekten, tekrarlamaktan, anlaşılmadan hatim dağıtmaktan, aklını kullanmayıp kiraya vermekten (bir gruba takılıp gitmekten), başkalarının sözlerini rehber edinmekten kaynaklandığı bilinmelidir. Oysaki bizlere biçilen en güzel rehber ilahi kitaptır. Allah bize ilahi kitabı indirirken anlaşılarak okuyup hayatımıza uygulamamızı farz koşmuştur. Anlaşılmayan ve tekrardan ibaret olan hatimleri farz kılmamıştır.
Bilinmelidir ki, Allah’ın var olduğuna inanan (İslam inancı olan) her insan, İslam’dan, Müslümanlıktan (iman etmekten) bir nebze nasibini almıştır. İnançlı bir ehli kitabın yani bir Yahudi ya da Hristiyan olarak tabir edilenlerin (kısmide olsa), İslam’ı seçmediklerini ya da Müslüman olmadıklarını söylemek yalancılıktır. Bakara suresi 13. ayette; İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakup’ta öyle; “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak ölün” dedi. Al-i İmran suresi 52. ayette; İsa onlardaki inkârcılığı sezince, “Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sordu. Havariler, “Allah’ın yardımcıları biziz; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız.” Al-i İmran suresi 67. ayette; İbrahim ne Yahudi ne Hristiyan idi, bilâkis o Hanif bir Müslüman’dı; müşriklerden de değildi. Yunus suresi 90. ayette; İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun da askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrail oğullarının iman ettiğinden başka hiçbir ilah olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım” dedi (Korkuyla edilen imanın kabul edilip edilmeyeceğine karar verecek olan, şüphesiz sorgu sahibidir). Al-i İmran suresi 64. ayette De ki; “Ey Ehli kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin; Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin. Eğer yine yüz çevirirlerse, “Şahit olun ki biz Müslümanlarız” deyin” der.Uzun lafın kısası ayetlerde de görüldüğü gibi ilah inancı olan herkesin İslam’a dâhil olduğu kabul edilmeli, Müslümanlık ve iman seviyelerini de seviyeleri belirleyen yaratıcıya bırakılmalıdır.
İncil’de olup sanki Kur’an’la neredeyse birebir aynı olan bazı ayetlere değinelim. Bu sözleri ya dualarımızda söylüyoruz ya da bir benzerine Kur’an okurken denk geliyoruz. Bu da bize Allah’ın kanununda bir değişiklik olmadığını göstermektedir. Unutulmamalıdır ki Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i değiştirenler, Kur’an’daki anlam farklılıklarını oluşturanlar, insanların kendileridir. Tanrının sözü, dünya yaratıldığı günden beri hep aynı kalmıştır. Değişen ve değiştiren hep insan olmuştur.
1; “Tanrı olan Rabbini, bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün kuvvetinle ve bütün fikrinle sev ve komşunu kendin gibi sev. (Luka, 10-27)
2; İsa cevap verdi, Birincisi, “Dinle, ey İsrail; Allah’ımız Rab bir olan Rabdir. Ve Rab Allah’ını bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin.” İkincisi bu; “Komşunu kendin gibi seveceksin.” Bunlardan daha büyük başka emir yoktur. (Markos, 12;29-31)
3; Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, göğün ve yerin Rabbi olan Tanrı, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. (Elçilerin İşleri, 17;24)
4; O günü ve saati (kıyamet günü ve saatini), ne gökteki melekler ne de elçi bilir; Allah’tan başka kimse bilmez. (Matta, 24;36) (Tüm ilahi kitaplarda geçmesine rağmen bizim münafıklar hala kıyametin küçük-büyük alametleri diye kendinden bir şeyler uydurarak insanların beyinlerini esir almaya devam ediyorlar)
5; … O (Allah), karanlığın gizlediklerini aydınlığa çıkaracak, yüreklerdeki amaçları açığa vuracaktır. O zaman herkes Allah’tan payına düşen övgüyü alacaktır. (Pavlus’tan Korintlilere 1. Mektup 4,5)
6; Ölümsüz Tanrı’nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa terk etti. Onlar Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır. (Pavlus’tan Romalılara Mektup, 1;23-25)
7; Bedeni öldürebilen, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de cehennemde yıkıma uğratabilen Allah’tan korkun. (Matta, 10;28)
8; Sıkıntıya dayanmış olanları mutlu sayarız. Eyüp’ün nasıl dayandığını duydunuz. Rabbin en sonunda onun için neler yaptığını bilirsiniz. Rab, çok şefkatli ve merhametlidir. Kardeşlerim, öncelikle şunu söyleyeyim ne gök üzerine ne yer üzerine ne de başka bir şey üzerine yemin edin. Evet’ iniz evet, hayır’ınız hayır olsun ki, yargıya uğramayasınız. (Yakup’un Mektubu, 5;11-12)
9; “Ne yiyip ne içeceğiz”? diye canınız için, ya da “Ne giyeceğiz”? diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker ne biçer ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız (Tanrı) yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı’nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey imanı kıt olanlar? “Öyleyse, “Ne yiyeceğiz?”, “Ne içeceğiz?” ya da “Ne giyeceğiz?” diyerek kaygılanmayın. Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız (tanrı) tüm bunları gereksindiğinizi bilir. Siz önce O’nun egemenliğinin ve O’ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir. O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter.” (Matta, 6;25-34)
10; ‘Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla. Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik sonsuzlara dek Senindir! Âmin. Başkalarının suçlarını bağışlarsanız, Tanrı da sizin suçlarınızı bağışlar. Ama siz başkalarının suçlarını bağışlamazsanız, Tanrı da sizin suçlarınızı bağışlamaz. (Matta, 6;12-15)
11; Öyleyse, günahlarınızın silinmesi için tövbe edin ve Tanrı’ya dönün. Öyle ki, Rab size yenilenme fırsatları versin ve sizin için önceden belirlenmiş olan Mesih’i, yani İsa’yı göndersin. (Elçilerin İşleri, 3;19-20)
12; Rab’ den miras ödülünü alacağınızı bilerek, her ne yaparsanız, insanlar için değil, Rab için yapar gibi candan yapın. Rab Mesih’e kulluk ediyorsunuz. Haksızlık eden, ettiği haksızlığın karşılığını alacak. Hiçbir ayrım yapılmayacaktır. (Pavlus’tan Koloselilere Mektup, 3;23-25)
13; Tanrı, insanlar arasında ayrım yapmaz. (Pavlus’tan Romalılara Mektup, 2;11)
14; Kardeşler, şunu demek istiyorum. Et ve kan Tanrı’nın egemenliğini miras alamaz. Çürüyen de çürümezliği miras alamaz. İşte size bir sır açıklıyorum Hepimiz ölmeyeceğiz. Son borazan çalınınca hepimiz bir anda, göz açıp kapayana dek değiştirileceğiz. Evet, borazan çalınacak, ölüler çürümez olarak dirilecek ve biz de değiştirileceğiz. (Yeni bir yaratılışla yaratılacağız), (Pavlus’tan Korintlilere 1. Mektup, 15;50-52)
15; Atalarımıza, “Adam öldürme. Öldüren, yargılanmayı hak edecek” denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine karşı öfkelenen her kişi yargılanmayı hak edecek. Kim kardeşine aşağılayıcı bir söz söylerse, Yüksek Kurul’un yargısını hak edecek. Kim kardeşine ahmak derse, cehennem ateşini hak edecek. Bu yüzden, adağını sunağa getirdiğinde, orada kardeşinin sana karşı bir şikâyeti olduğunu hatırlarsan, adağını orada, sunağın önünde bırak, git, önce kardeşinle barış; sonra gel, adağını sun. Senden davacı olanla, daha yoldayken çabucak anlaş. Yoksa o seni yargıca, yargıç da gardiyana teslim edebilir; sonunda da hapse atılabilirsin. Sana doğrusunu söyleyeyim, son kuruşu ödemedikçe oradan asla çıkamazsın. (Matta, 5;21-26)
16; Ama o günlerde, o sıkıntıdan sonra, Güneş kararacak, Ay ışığını vermez olacak, yıldızlar gökten düşecek… (Markos, 13;24-25)
17; İsa yüksek sesle, “Bana iman eden bana değil, beni gönderene iman etmiş olur” dedi. “Beni gören, beni göndereni de görür. Bana iman eden hiç kimse karanlıkta kalmasın diye, dünyaya ışık olarak geldim. Sözlerimi işitip de onlara uymayanı ben yargılamam. Çünkü ben dünyayı yargılamaya değil, dünyayı kurtarmaya geldim. Beni reddeden ve sözlerimi kabul etmeyen kişiyi yargılayacak biri var. O kişiyi son günde yargılayacak olan, söylediğim sözdür. Çünkü ben kendiliğimden konuşmadım. Beni gönderen Baba’nın (Tanrı) kendisi ne söylemem ve ne konuşmam gerektiğini bana buyurdu. O’nun buyruğunun sonsuz yaşam olduğunu biliyorum. Bunun için ne söylüyorsam, Baba’nın (Tanrı) bana söylediği gibi söylüyorum.” (Yuhanna, 12;44-50)
18; Bu sırada, Rabbin bir meleği buhur sunağının sağında dikilip Zekeriya’ya göründü. Zekeriya onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı. Melek ona, “Korkma, Zekeriya” dedi, “duan kabul edildi. Karın Elizabeth sana bir oğul doğuracak, onun adını Yahya koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna sevinecek. O, Rabbin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek (Hristiyanlıkta da Kur’an’da olduğu gibi içki (sarhoşluk) helal değildir); daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruhla dolacak. İsrail oğullarından birçoğunu, Tanrıları olan Rabbe döndürecek. Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinlemeyenleri doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rab için hazırlanmış bir halk yetiştirmek üzere, İlyas’ın ruhu ve gücüyle Rabbin önünden gidecektir.” Zekeriya meleğe, “Bundan nasıl emin olabilirim?” dedi. “Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi.” Melek ona şöyle karşılık verdi; “Ben Tanrı’nın huzurunda duran Cebrail’im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim. İşte, belirlenen zamanda yerine gelecek olan sözlerime inanmadığın için dilin tutulacak, bunların gerçekleşeceği güne dek konuşamayacaksın.” Zekeriya’yı bekleyen halk, onun tapınakta bu kadar uzun süre kalmasına şaştı. Zekeriya ise dışarı çıktığında onlarla konuşamadı. O zaman tapınakta bir görüm gördüğünü anladılar. Kendisi onlara işaretler yapıyor, ama konuşamıyordu. Görev süresi bitince Zekeriya evine döndü. Bir süre sonra karısı Elizabeth gebe kaldı ve beş ay evine kapandı. “Bunu benim için yapan Rab’dır” dedi. “Bu günlerde benimle ilgilenerek insanlar arasında utancımı giderdi.” (Luka, 1;11-25)
19; Kendinizi duaya verin. Duada uyanık kalın ve şükredin. (Pavlus’tan Koloselilere Mektup, 4;2)
20; “Sizi kabul eden, beni kabul etmiş olur. Beni kabul eden de beni göndereni kabul etmiş olur. Bir peygamberi, peygamber olduğu için kabul eden, peygambere yaraşan bir ödül alacak. Doğru bir adamı, doğru biri olduğu için kabul eden, doğru adama yaraşan bir ödül alacak.” (Matta, 10;40-41)
21; İman sayesinde Nuh, henüz olmamış olaylarla ilgili olarak Tanrı tarafından uyarıldığında, Tanrı korkusuyla ev halkının kurtuluşu için bir gemi yaptı. Bununla dünyayı yargıladı ve imana dayanan doğruluğun mirasçısı oldu. İman sayesinde İbrahim, miras olarak alacağı ülkeye gitmek üzere çağrıldığı zaman Tanrı’nın sözünü dinledi ve nereye gideceğini bilmeden yola çıktı. İman sayesinde, bir yabancı olarak vaat edilen ülkeye yerleşti. Aynı vaadin ortak mirasçıları olan İshak ve Yakup’la beraber çadırlarda yaşadı. Çünkü mimarı ve yapıcısı Tanrı olan sağlam temelli kenti bekliyordu. İman sayesinde, Sara’nın kendisi de kısır ve yaşı geçmiş olduğu halde vaat edeni güvenilir saydığından gebe kalmaya güç buldu. (İbranilere Mektup, 11;7-11)
22; İyilik yapmakta gayretli olursanız, size kim kötülük edecek? Doğruluk uğruna acı çekseniz bile, ne mutlu size! İnsanların “korktuğundan korkmayın, ürkmeyin.” (Petrus’un 1. Mektubu, 3;13-14)
23; Kendinize dikkat edin! Yürekleriniz sefahat, sarhoşluk ve bu yaşamın kaygılarıyla ağırlaşmasın. O gün, üzerinize bir tuzak gibi aniden inmesin. Çünkü o gün bütün yeryüzünde yaşayan herkesin üzerine gelecektir. Her an uyanık durun, gerçekleşmek üzere olan bütün bu olaylardan kurtulabilmek ve İnsanoğlunun önünde durabilmek için dua edin. (Luka, 21;34-36)
24; “Zina etme, adam öldürme, hırsızlık yapma, başkasının malına göz dikme” buyrukları ve bundan başka ne buyruk varsa, şu sözde özetlenir; “Komşunu kendin gibi sev.” Sevgi, komşuya kötülük etmez. Bu nedenle sevgi, Kutsal Yasa’nın yerine getirilmesidir. Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma saati gelmiştir. Çünkü şimdi kurtuluşumuz, ilk iman ettiğimiz zamandan daha yakındır. Gece ilerlemiş, gündüz yaklaşmıştır. Bunun için, karanlığın işlerini üzerimizden sıyırıp atarak ışığın silahlarını kuşanalım. Çılgınca eğlencelere ve sarhoşluğa, cinsel ahlaksızlığa ve sefahate, çekişmeye ve kıskançlığa kapılmayalım. Gün ışığında olduğu gibi, saygın bir yaşam sürelim. (Pavlus’tan Romalılara Mektup, 13;9-13)
25; Herkes evliliğe saygı göstersin. Evlilik yatağı günahla lekelenmesin. Çünkü Tanrı cinsel ahlaksızlıkta bulunan ve zina edenleri yargılayacak. Yaşayışınız para sevgisinden uzak olsun. Sahip olduklarınızla yetinin. (Pavlus’tan İbranilere Mektup, 13;4,5)
26; … putlara sunulup murdar hale gelen etlerden, cinsel ahlaksızlıktan, boğularak öldürülen hayvanların etinden ve kandan sakınmaları gerektiğini onlara yazmalıyız. (Elçilerin İşleri, 15;20), (Kur’an’da ilgili ayette geçen haram yiyeceklerle neredeyse bire bir aynı)
27; İşte böylece Tanrı onları utanç verici tutkulara teslim etti. Kadınları bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı yeğlediler. Aynı şekilde erkekler de kadınla doğal ilişkilerini bırakıp birbirleri için şehvetle yanıp tutuştular. Erkekler, erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. (Pavlus’tan Romalılara Mektup 1;26-27)
28; İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp O’na, “İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?” diye sordu. İsa, “Bana neden iyi diyorsun?” dedi. “İyi olan yalnız biri var, O da Tanrı’dır. O’nun buyruklarını biliyorsun;” “Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, kimsenin hakkını yemeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin.” (Markos, 10;17-19)
29; …Bu nedenle her kötülüğü, hileyi, ikiyüzlülüğü, kıskançlığı ve bütün iftiraları üzerinizden sıyırıp atın. Yeni doğmuş bebekler gibi, hilesiz sütü andıran Allah sözünü özleyin ki, bununla beslenip büyüyerek kurtuluşa erişesiniz. Çünkü Rabbin iyiliğini tattınız. (Allah’ın rahmetini gördünüz), (Petrus’un 1. Mektubu, 2;1-3)
30; …Akılsız olmayın, Rabbin isteğinin ne olduğunu anlayın. Şarapla sarhoş olmayın, bu sizi sefahate götürür… (Pavlus’tan Efeslilere Mektup, 5;17-18)
31; Bazılarının düşündüğü gibi Rab vaadini yerine getirmekte gecikmez; ama size karşı sabrediyor (vakit veriyor). Çünkü (Allah) kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbe etmesini istiyor. (Petrus’un 2. Mektubu, 3;9)
32; Dış görünüşe göre yargılamayın, yargınız adil olsun. (Yuhanna, 7;24)
33; Kötülüğe kötülükle, sövgüye sövgüyle değil, tersine kutsamayla karşılık verin. Çünkü kutsanmayı miras almak üzere çağrıldınız. Şöyle ki, Yaşamdan zevk almak ve iyi günler görmek isteyen, dilini kötülükten, dudaklarını hileli sözlerden uzak tutsun. Kötülükten sakınsın ve iyilik etsin. Esenliği arayıp onun ardınca gitsin. Çünkü Rabbin gözleri doğru kişilerin üzerindedir. Kulakları onların yalvarışını işitir. Ama Rab kötülük yapanlara karşı durur. (Petrus’un 1. Mektubu, 3;9-12)
34; Dikkat edin! Yapmanız gereken doğru işleri gösteriş için insanların gözü önünde yapmayın. Öyle yaparsanız, göklerdeki tanrıdan ödül alamazsınız. Bu nedenle, birisine sadaka vereceğiniz zaman bunu ilan etmek için önünüzde borazan çaldırmayın. İkiyüzlü kişiler, insanların övgüsünü kazanmak için havralarda ve sokaklarda böyle yaparlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz sadaka verdiğiniz zaman, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını bilmesin. Öyle ki, verdiğiniz sadaka gizli kalsın. Gizlilik içinde yapılanı gören tanrı sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz ise, dua edeceğiniz zaman odanıza girip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanıza (Tanrı) dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız (Tanrı) sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar, söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar. Siz onlara benzemeyin! Çünkü Babanız (Tanrı), nelere gereksinmeniz olduğunu daha siz O’ndan dilemeden önce bilir. (Matta, 6;2-8)
35; Kardeşlerim, eğer bir kimse iyi eylemleri yokken imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar? Öyle bir iman o kimseyi kurtarabilir mi? Bir erkek ya da kız kardeş çıplak ve günlük yiyecekten yoksunken, sizden biri ona, Esenlikle git, ısınmanı ve doymanı dilerim derse, ama bedenin gereksindiklerini vermezse, bu neye yarar? Aynı şekilde, tek başına eylemsiz iman da ölüdür. Ama biri şöyle diyecektir; “Senin imanın var, benim eylemlerim var.” Eylemlerin olmadan sen bana imanını göster, ben de imanımı sana eylemlerimle göstereyim. Sen, Tanrı’nın bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun. Cinler bile buna inanıyor ve titriyorlar! Ey akılsız adam, eylem olmadan imanın yararsız olduğuna kanıt mı istiyorsun? Atamız İbrahim, oğlu İshak’ı sunağın üzerinde Tanrı’ya adama eylemiyle aklanmadı mı? Görüyorsun, onun imanı eylemleriyle birlikte etkindi; imanı, eylemleriyle tamamlandı. Böylelikle, İbrahim, Tanrı’ya iman etti ve böylece aklanmış sayıldı diyen kutsal yazı yerine gelmiş oldu. İbrahim’e de Tanrı’nın dostu denildi. Görüyorsunuz, insan yalnız imanla değil, eylemle de aklanır. Aynı şekilde, ulakları konuk edip değişik bir yoldan geri gönderen fahişe Rahav da bu eylemiyle aklanmadı mı? Ruhsuz beden nasıl ölüyse, eylemsiz iman da ölüdür. (Yakup’un Mektubu, 2;14-26)
36; Buna göre, önceki yaşayışınıza ait olup aldatıcı tutkularla yozlaşan eski yaradılışı üzerinizden sıyırıp atın. Düşüncede ve ruhta yenilenin. Gerçek doğruluk ve kutsallıkta Tanrı’nın benzerliğine göre yaratılmış yeni yaradılışı giyinin. Bunun için yalanı üzerinizden sıyırıp atın. Her biriniz komşusuyla gerçeği konuşsun. Çünkü hepimiz aynı bedenin üyeleriyiz. Öfkelenin, ama günah işlemeyin. Öfkenizin üzerine güneş batmasın. İblis’e de fırsat vermeyin. Hırsızlık eden artık hırsızlık etmesin. Tersine, kendi elleriyle iyi olanı yaparak emek versin; böylece ihtiyacı olanla paylaşacak bir şeyi olsun. Ağzınızdan hiç kötü söz çıkmasın. İşitenler yararlansın diye, ihtiyaca göre, başkalarının gelişmesine yarayacak olanı söyleyin. (Pavlus’tan Efeslilere Mektup, 4;22-29)
37; “Başkalarının suçlarını bağışlarsanız, göksel Babanız da sizin suçlarınızı bağışlar. Ama siz başkalarının suçlarını bağışlamazsanız, Babanız (Tanrı) da sizin suçlarınızı bağışlamaz. Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır”. (Matta 6;14-16)
38; Vay sizlere Ferisiler! Çünkü sinagoglarda baş koltukları, çarşıda meydanda da saygıyla selamlanmayı seversiniz. Vay sizlere! Çünkü siz, üstünde gezerken insanların seçemedikleri belirsiz mezarlar gibisiniz.” Yasa yorumcularından biri, “Öğretmen!” dedi. “Bunları söylerken bizim de onurumuzla oynuyorsun.” İsa yanıtladı; “Vay size de yasa yorumcuları! Çünkü taşınamayacak yükleri insanlara yüklüyorsunuz, ama kendiniz o yüke parmağınızı bile uzatmıyorsunuz. Vay sizlere! Çünkü atalarınızın öldürdüğü peygamberlerin mezarlarını kuruyorsunuz. Böylelikle, atalarınızın yaptıklarına tanıklık ediyor ve onları onaylıyorsunuz. Çünkü onlar peygamberleri öldürdüler; siz de onlara anıt kuruyorsunuz. İşte bunun için tanrısal bilgelik buyurmuştur; ‘Kendilerine peygamberler ve haberciler göndereceğim. Bazılarını öldürecekler, bazılarına da baskı yapacaklar.’ Öyle ki, dünyanın kuruluşundan bu yana kanı akıtılan tüm peygamberlerin sorumluluğu bu kuşaktan aransın; Habil’in kanından, sunakla tapınak arasında yok edilen Zekeriya’nın kanına varıncaya dek. Evet, size diyorum ki sorumluluk bu kuşaktan aranacaktır. “Vay siz yasa yorumcularına! Çünkü bilginin anahtarını elinize aldınız. Kendiniz içeri girmediniz içeri girenleri de engellediniz.” (Luka, 11;43-52)
39; Ruh açıkça diyor ki, sonraki zamanlarda bazıları imandan dönecek. Vicdanları âdeta kızgın bir demirle dağlanmış olan yalancıların ikiyüzlülüğü nedeniyle aldatıcı ruhlara ve cinlerin öğretilerine kulak verecekler. Bu yalancılar evlenmeyi yasaklayacak, Tanrı’nın, iman eden ve gerçeği bilenlerin şükranla yemesi için yarattığı yiyeceklerden çekinmek gerektiğini buyuracaklar. Oysa Tanrı’nın yarattığı her şey iyidir ve şükranla kabul olunursa, hiçbir şey reddedilmemelidir. Çünkü her şey Tanrı’nın sözü ve dua ile kutsal kılınır. (Pavlus’tan Timoteos’a 1. Mektup, 4;1-5)
40; “Uzun kaftanlar içinde dolaşmaktan hoşlanan, meydanlarda selamlanmaya, mescitlerde en seçkin yerlere, şölenlerde başköşelere kurulmaya bayılan din bilginlerinden sakının. Dul kadınların malını mülkünü sömüren, gösteriş için uzun uzun dua eden bu kişilerin cezası daha ağır olacaktır.” (Luka, 20;45-47)
Şimdi de Kuran, İncil ve Tevrat’ı birebir karşılaştırmada bulunarak örnekleri çoğaltalım.
Allah Ölümsüz Olandır
KUR’AN; Yeryüzünde bulunanların hepsi fanidir. Azamet ve kerem sahibi Rabbinin zatı ise baki kalır. (Rahman suresi, 26-27)
İNCİL; Yine diyor ki, “Ya Rab, başlangıçta, dünyanın temellerini sen attın. Gökler de senin ellerinin yapıtıdır. Onlar yok olacak, ama sen kalıcısın. Hepsi bir giysi gibi eskiyecek. Bir kaftan gibi düreceksin onları, bir giysi gibi değiştirilecekler. Ama sen hep aynısın, yılların tükenmeyecek”. (İbranilere Mektup, 1;10-12)
TEVRAT; İbrahim Beer-Şeva’da bir ılgın ağacı dikti; orada RAB’ be, ölümsüz Tanrı’ya yakardı. (Yaratılış 21;33)
Her Şeyin Yaratıcısıdır
KUR’AN; işte bu Allah sizin Rabbinizdir. O’ndan başka tanrı yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O’na kulluk edin, O her şeye vekildir. (Güvenilip dayanılacak tek varlık o’dur), (Enam suresi, 102)
İNCİL; Her şeyin kaynağı O’dur, her şey O’nun tarafından ve O’nun için var oldu. O’na sonsuza dek yücelik olsun! Âmin. (Pavlus’tan Romalılara Mektup, 11;36)
TEVRAT; Ana rahmindeki çocuğun nasıl ruh ve beden aldığını bilmediğin gibi, her şeyi yaratan Tanrı’nın yaptıklarını da bilemezsin. (Vaiz11;5)
Allah Şekil ve Suret Verendir
KUR’AN; sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur. Mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah’tan başka ilah yoktur. (Al-i İmran suresi, 6)
İNCİL; İşte beden bir üyeden değil, birçok üyeden oluşur. Eğer ayak, “El olmadığım için bedene ait değilim” derse, bu onu bedenden ayırmaz. Eğer kulak, “Göz olmadığım için bedene ait değilim” derse, bu onu bedenden ayırmaz. Bütün beden göz olsaydı, nasıl işitebilirdi? Bütün beden kulak olsaydı, nasıl koklayabilirdi? Gerçekte Tanrı, bedenin her bir üyesini dilediği biçimde bedene yerleştirmiştir. (Pavlus’tan Korintlilere 1. Mektup, 14;18)
TEVRAT; Rahimdeki topraktan bedene yaşam verir, organları oluşturursun. Ateş ve suyun içinde güvenle korunur, dokuz ay senin tarafından şekillendirilir. (Ezra 8;8)
Dua Edenin Duasına Cevap Verir
KUR’AN; Rabbiniz dedi ki, “Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenenler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mümin suresi, 60). Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşat (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara suresi, 186)
İNCİL; (Allah’tan) dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır. (Matta, 7;7)
İmanla dua ederseniz, dilediğiniz her şeyi alırsınız. (Matta, 21;22)
TEVRAT; Adımla çağrılan halkım alçakgönüllülüğü takınır, bana yönelip dua eder, kötü yollarından dönerse, gökten onları duyacağım, günahlarını bağışlayıp ülkelerini sağlığa kavuşturacağım. (2.Tarihler 7;14-15)
Allah’ın Elçilerine İman ve İtaat Eden Allah’a İtaat Etmiş Olur
KUR’AN; sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah’a vermiş oluyorlar, Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Bu sebeple kim Allah’a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur, Allah’a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir. (Fetih suresi, 10) Kim Resul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. (Nisa suresi, 80)
İNCİL “Sizi kabul eden, beni kabul etmiş olur. Beni kabul eden de beni göndereni kabul etmiş olur. Bir peygamberi, peygamber olduğu için kabul eden, peygambere yaraşan bir ödül alacak. Doğru bir adamı, doğru biri olduğu için kabul eden, doğru adama yaraşan bir ödül alacak.” (Matta, 10;40-41) “Sizi dinleyen, beni dinlemiş olur; sizi reddeden, beni reddetmiş olur. Beni reddeden de beni göndereni reddetmiş olur.” (Luka, 10;16)
TEVRAT; Size bildirdiğim bütün bu buyruklara iyice uyun ki, size ve sizden sonra gelen çocuklarınıza sürekli iyilik gelsin. Böylece Tanrınız Rab’ in gözünde iyi ve doğru olanı yapmış olacaksınız.” (Yasanın Tekrarı 12;28)
Elçiler Sadece Allah’tan Geleni İletirler. Kendilerinden Ekleme Yapmazlar
KUR’AN; Battığı sırada yıldıza and olsun ki bu arkadaşınız ne sapıtmış ne de eğri yola gitmiştir. Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. O, kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir.(Necm suresi, 1-4)Nuh şöyle cevap verdi; “Ey kavmim! Bende hiçbir sapkınlık yoktur; şu var ki ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin vahiy etiklerini duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan (gelen vahiy ile) biliyorum. (Araf suresi, 61-62)
İNCİL; İsa onlara, “Benim öğretim benim değil, beni gönderenindir. (Allah’ındır)” diye karşılık verdi. (Yuhanna, 7;16)
İNCİL; Bu nedenle İsa şöyle dedi, “… Kendiliğimden hiçbir şey yapmadığımı, ama tıpkı Allah’ın bana öğrettiği gibi konuştuğumu anlayacaksınız.” (Yuhanna, 8;28)
TEVRAT; Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek. Adıma konuşan peygamberin ilettiği sözleri dinlemeyeni ben cezalandıracağım. (Yasanın Tekrarı 18;18-20)
Allah Elçisine İtaat Edeni Sever
KUR’AN; De ki, “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” De ki; “Allah’a ve resule itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. (Al-i İmran suresi, 31-32)
İNCİL; İsa ona şu karşılığı verdi, “Beni seven sözüme uyar, Allah’ım da onu sever… Beni sevmeyen, sözlerime uymaz. İşittiğiniz söz benim değil, beni gönderen Allah’ındır.” (Yuhanna, 14;23-24)
İNCİL; (Hz. İsa) “Kim buyruklarımı bilir ve yerine getirirse, işte beni seven odur. Beni seveni Allah’ım da sevecektir. Ben de onu seveceğim…” (Yuhanna, 14;21)
Allah İnancı Olanların Zorluklarla İmtihan Olmaları
KUR’AN; yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır. (Bakara suresi, 214)
İNCİL; Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır. Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. (Matta, 5;10-12)
İmanın Sağlam Bir Temel Üzerine Kurulması
KUR’AN; Binasını Allah’a saygı ve O’nun hoşnutluğunu kazanma temeli üzerine Kur’an mı daha iyidir yoksa binasını kaymak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah hakkı çiğneyenleri doğru yola iletmez. (Tevbe suresi, 109)
İNCİL; İşte bu sözlerimi duyup uygulayan herkes, evini kaya üzerinde Kur’an akıllı adama benzer. Yağmur yağmış, seller yükselmiş, yeller esmiş ve eve saldırmış; ama ev yıkılmamış. Çünkü kaya üzerine kurulmuştu. Bu sözlerimi duyup da uygulamayan herkes, evini kum üzerinde Kur’an budala adama benzer. Yağmur yağmış, seller yükselmiş, yeller esmiş ve eve yüklenmiş. Ve ev çökmüş; çöküşü de korkunç olmuş. (Matta, 7;24-27)
Allah Yolunda Hicret Etmek (Her Dinde Göç Vardır)
KUR’AN; Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve resulü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir; Allah daima günahları örtmektedir, engin rahmet sahibidir. (Nisa suresi, 100)
İNCİL; “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi İsa, “benim ve müjdenin uğruna evini, kardeşlerini, anne ya da babasını, çocuklarını ya da topraklarını bırakıp da şimdi, bu çağda çekeceği zulümlerle birlikte yüz kat daha fazla eve, kardeşe, anneye, çocuğa, toprağa ve gelecek çağda sonsuz yaşama kavuşmayacak hiç kimse yoktur”. (Markos, 10;29-30)
TEVRAT; İkinci yılın ikinci ayının yirminci günü bulut Levha Sandığı’nın bulunduğu konutun üzerinden kalktı. İsrailliler de Sina Çölü’nden göç etmeye başladılar. Bulut Paran Çölü’nde durdu. Bu, RAB’ bin Musa aracılığıyla verdiği buyruk uyarınca ilk göç edişleriydi. (Çölde Sayım10;11-13)
İnfak İbadetini Gösteriş Konusu Yapmamak
KUR’AN; Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa gidermeyin. O kimsenin misali, üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir kayadır; kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak halde bırakmıştır. Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden istifadeleri olmaz ve Allah, inkârcı topluluğa hidayet vermez. (Bakara suresi, 264)
İNCİL; Dikkat edin! Yapmanız gereken doğru işleri gösteriş için insanların gözü önünde yapmayın. Öyle yaparsanız, göklerdeki Babanızdan (Tanrı) ödül alamazsınız. Bu nedenle, birisine sadaka vereceğiniz zaman bunu ilan etmek için önünüzde borazan çaldırmayın. İkiyüzlü kişiler, insanların övgüsünü kazanmak için havralarda ve sokaklarda böyle yaparlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz sadaka verdiğiniz zaman, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını bilmesin. Öyle ki, verdiğiniz sadaka gizli kalsın. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız (Tanrı) sizi ödüllendirecektir. (Matta, 6;1-4)
TEVRAT; Bir kardeşin yoksullaşır, muhtaç duruma düşerse, ona yardım etmelisin. Aranızda kalan bir yabancı ya da konuk gibi yaşayacak. Ondan faiz ve kâr alma. Tanrı’ndan kork ki, kardeşin yanında yaşamını sürdürebilsin. Ona faizle para vermeyeceksin. Ödünç verdiğin yiyecekten kar almayacaksın. Ben Kenan ülkesini size vermek ve Tanrınız olmak için sizleri Mısır’dan çıkaran Tanrınız Rab’ im. Aranızda yaşayan bir kardeşin yoksullaşır, kendini köle olarak sana satarsa, onu bir köle gibi çalıştırmayacaksın. Yanında çalışan bir işçi ya da yabancı gibi davranacaksın ona. Özgürlük yılına dek yanında çalışacak. Sonra çocuklarıyla birlikte yanından ayrılıp ailesinin yanına, atalarının toprağına dönecek. Çünkü İsrailliler benim Mısır’dan çıkardığım kullarımdır. Köle olarak satılamazlar. Ona efendilik etmeyecek, sert davranmayacaksın. Tanrı’ndan korkacaksın. (Levliler25;35-43)
İbadet Ederken Gösteriş Yapmamak
KUR’AN; Münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Hâlbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler. (Nisa suresi, 142)
İNCİL; Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz ise, dua edeceğiniz zaman odanıza girip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanıza dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar, söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar. Siz onlara benzemeyin! (Matta, 6;5-8)
Mal Biriktirmemek
KUR’AN; Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan, servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline! O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder. Hayır! And olsun ki o, hutameye atılacaktır. Nedir o hutame bilir misin? Allah’ın tutuşturulmuş ateşi! Uzatılmış direklere bağlı olarak içine hapsedildikleri, yükselip yürekleri saran ateş! (Hümeze suresi, 1-4)
İNCİL; Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğinizde orada olacak. Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa, tüm bedeniniz aydınlık olur. Gözünüz bozuksa, tüm bedeniniz karanlık olur. Buna göre, içinizdeki `ışık’ karanlıksa, ne korkunçtur o karanlık! Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de paraya kulluk edemezsiniz. (Matta, 6;19-24)
TEVRAT; Dürüst bir yoksul olmak, yolsuzlukla zengin olmaktan iyidir. (Süleyman’ın Özdeyişleri 28;6)
Başkalarını Bir Konuda Uyarırken Kendisinin Uymaması
KUR’AN; Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? (Bakara sur, 44)
İNCİL; Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği fark etmezsin? Senin gözünde mertek varken nasıl olur da kardeşine, İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım dersin? Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün. (Matta, 7;3-5)
Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek
KUR’AN; İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir. (Fussilet suresi 34-35)
İNCİL; Hz. İsa; Ama beni dinleyen sizlere şunu söylüyorum, düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin. İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. (Luka, 6;27-28,31)
TEVRAT; Kötülük edenlere kızıp üzülme, Suç işleyenlere özenme! Çünkü onlar ot gibi hemen solacak, yeşil bitki gibi kuruyup gidecek. Sen Rab’a güven, iyilik yap, ülkede otur, sadakatle çalış. Rab’ den zevk al, O senin yüreğinin dileklerini yerine getirecektir. Her şeyi Rab’a bırak, O’na güven, O gerekeni yapar. O senin doğruluğunu ışık gibi, hakkını öğle güneşi gibi aydınlığa çıkarır. (Mezmurlar (Zebur) 37;1) Düşmanın acıkmışsa doyur, susamışsa su ver. Bunu yapmakla onu utanca boğarsın ve RAB seni ödüllendirir. (Süleyman’ın Özdeyişleri 25;21-22)
Allah Dilerse (Rab Dilerse) Demek
KUR’AN; “Allah izin verirse” demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde Rabbini an ve “Umarım Rabbim bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de. (Kehf suresi, 23-24)
İNCİL; Dinleyin şimdi, “Bugün ya da yarın filan kente gideceğiz, orada bir yıl kalıp ticaret yapacağız ve para kazanacağız” diyen sizler, yarın ne olacağını bilmiyorsunuz. Yaşamınız nedir ki? Kısa bir süre görünen ve sonra kaybolan bir buğu gibisiniz. Bunun yerine, “Rab dilerse yaşayacağız, şunu yapacağız” demelisiniz. (Yakup’un Mektubu, 4. Bölüm, 13;15)
İlk Yaratılış
KUR’AN; Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da (onun cinsinden) eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa suresi, 1)
İNCİL; … Tanrı, tüm ulusları bir tek insandan (insan cinsinden) türetti ve onları yeryüzünün dört bir bucağına yerleştirdi. Ulusların var olacağı belirli süreleri ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, kendisini arasınlar ve el yordamıyla da olsa bulabilsinler diye yaptı. (Elçilerin İşleri, 17;25-27)
TEVRAT; Senin ellerin bana biçim verdi, beni yarattı, Şimdi dönüp beni yok mu edeceksin? Lütfen anımsa, balçık gibi bana sen biçim verdin, Beni yine toprağa mı döndüreceksin? Beni süt gibi dökmedin mi, Peynir gibi katılaştırmadın mı? Bana et ve deri giydirdin, Beni kemiklerle, sinirlerle ördün. Bana yaşam verdin, sevgi gösterdin, İlgin ruhumu korudu. (Eyüp 10;8-12)
Din İstismarcıları
KUR’AN; Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir karşılık için satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır. Onlar, doğru yol karşılığında sapkınlığı, mağfiret karşılığında azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış! (Bakara suresi 174-175. Ayetler)
İNCİL; “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz. (Matta, 23;27-28)
TEVRAT; Çalmak, adam öldürmek, zina etmek, yalan yere ant içmek, Baal’a buhur yakmak, tanımadığınız başka ilahların ardınca gitmek, bütün bu iğrençlikleri yapmak için mi bana ait olan tapınağa gelip önümde duruyor, güvenlikteyiz diyorsunuz? Bana ait olan bu tapınak sizin için bir haydut ini mi oldu? Ama ben görüyorum neler yaptığınızı! diyor Rab. (Yeremya 7;9-10)
Allah’ın İndirdiğine Karşılık Atalarının Dinini Savunanlar
KUR’AN; onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa! (Bakara Suresi, 170)
KUR’AN; onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki; “Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Araf suresi, 28)
İNCİL; Ferisiler ve din bilginleri İsa’ya, “Senin öğrencilerin neden atalarımızın geleneğine uymuyorlar, niçin murdar ellerle yemek yiyorlar?” diye sordular. İsa onlara şöyle cevap verdi; “Yeşaya’nın siz ikiyüzlülerle ilgili peygamberlik sözü ne doğrudur! Yazmış olduğu gibi, bu halk, dudaklarıyla beni sayar, ama yürekleri benden uzaktır. Bana boşuna taparlar. Çünkü öğrettikleri, sadece insan kurallarıdır. ‘Siz Tanrı buyruğunu bir yana bırakmış, insan geleneğine uyuyorsunuz.” İsa onlara ayrıca şunu söyledi; Kendi geleneğinizi sürdürmek için Tanrı buyruğunu bir kenara itmeyi ne de güzel beceriyorsunuz! (Markos, 7;5-9)
TEVRAT; Sözlerimi dinlemek istemeyen atalarının suçlarına döndüler. Başka ilahların ardınca gidip onlara taptılar. İsrail halkıyla Yahuda halkı, atalarıyla yaptığım antlaşmayı bozdu. Bu yüzden RAB, ‘Kaçıp kurtulamayacakları bir yıkım getireceğim başlarına’ diyor, ‘Bana yakarsalar da onları dinlemeyeceğim. Yahuda kentlerinde oturan halk da Yeruşalim’de yaşayanlar da gidip buhur yaktıkları ilahlara yalvaracaklar. Ama yıkım geldiğinde, bu ilahlar onlara yardım edemez. Kentlerinin sayısı kadar ilahın var, ey Yahuda! O utanılası ilaha, Baal’a buhur yakmak için Yeruşâlim sokaklarının sayısı kadar sunak kurdunuz. (Yeremya 11;10-13)
Allah, İman Edenlerle Beraberdir
KUR’AN; Allah buyurdu, “Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm. (Taha suresi 46. ayet)
İNCİL; … Ruh da güçsüzlüğümüzde bize yardım eder. Ne için dua etmemiz gerektiğini bilmeyiz, ama Ruh’ un kendisi, sözle anlatılamaz iniltilerle bizim için aracılık eder. Yürekleri araştıran Tanrı, Ruh’ un düşüncesinin ne olduğunu bilir. Çünkü Ruh, Tanrı’nın isteği uyarınca kutsallar için aracılık eder. Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacı uyarınca çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz. (Romalılar 8;26-28)
TEVRAT; Rab kendisine yakaran, içtenlikle yakaran herkese yakındır. Dileğini yerine getirir kendisinden korkanların, feryatlarını işitir, onları kurtarır. (Mezmurlar (Zebur) 145;18-20)Doğrunun azıcık varlığı, Pek çok kötünün servetinden iyidir. Çünkü kötülerin gücü kırılacak, ama doğrulara RAB destek olacak. RAB yetkinlerin her gününü gözetir, Onların mirası sonsuza dek sürecek. (Mezmurlar (Zebur) 37;16-18)
Gruplara Ayrılmamak
KUR’AN; O halde sen Hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. Gönülden O’na yönelin, O’na saygısızlıktan sakının, namazı kılın ve şirke sapanlardan, dinlerinde ayrılığa düşüp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın. (Rum suresi 30,32)
İNCİL; Kardeşler, Rabbimiz İsa Mesih’in adıyla yalvarıyorum; Hepiniz uyum içinde olun, aranızda bölünmeler olmadan aynı düşünce ve görüşte birleşin. (1. Korintliler1;10)
Dünyada Sınava Tabi Olmamız
KUR’AN; Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz. (Enbiya suresi 35. ayet)
İNCİL; Tanrı “herkese, yaptıklarının karşılığını verecektir.” Sürekli iyilik ederek yücelik, saygınlık, ölümsüzlük arayanlara sonsuz yaşam verecek. Bencillerin, gerçeğe uymayıp haksızlık peşinden gidenlerin üzerineyse gazap ve öfke yağdıracak. (Romalılar2;6-8)
TEVRAT; “Ben RAB, herkesi davranışlarına, yaptıklarının sonucuna göre ödüllendirmek için yüreği yoklar, düşünceyi denerim.” (Yeremya17;10)
Rızık Allah’tandır
KUR’AN; Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah’tır. O her şeyi işitir, her şeyi bilir. (Ankebut suresi 60. ayet)
İNCİL; … ‘Ne yiyip ne içeceğiz?’ diye canınız için, ‘Ne giyeceğiz?’ diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker ne biçer ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı’nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey kıt imanlılar? (Matta 6;25-30)
TEVRAT; RAB her düşene destek olur, iki büklüm olanları doğrultur. Herkesin umudu sende, onlara yiyeceklerini zamanında veren sensin. Elini açar, bütün canlıları buyurursun dilediklerince. (Mezmurlar (Zebur) 145;14-16)
Kıyametin Kopması
KUR’AN; “Kıyamet günü ne zamanmış?” diye soruyor. Göz dehşetle açıldığı, ay tutulduğu, güneşle ay birleştirildiği zaman; işte o gün insan “Kaçacak yer var mı?” diyecektir. Hayır, sığınacak bir yer yoktur! O gün varıp durulacak yer sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey hakkında bilgi verilecektir. Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. (Kıyamet suresi 6-15)
İNCİL; …Güneş kararacak, Ay ışık vermez olacak, Yıldızlar gökten düşecek, Göksel güçler sarsılacak.’ “O zaman İnsanoğlunun bulutlar içinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler. İnsanoğlu o zaman meleklerini gönderecek, seçtiklerini yeryüzünün bir ucundan göğün öbür ucuna dek, dünyanın dört bucağından toplayacak. (Markos,13;24-27)
TEVRAT; Güneş ve ay kararıyor, Yıldızların parıltısı görünmez oluyor. RAB Siyon’dan kükreyecek, Yeruşalim’den gürleyecek. Gök ve yer sarsılacak. Ama RAB kendi halkı için sığınak, İsrailliler için kale olacak. (Yoel, 3; 15-16)
Semavi olan bütün inançların temeline baktığımızda (ilahi kitaplarında), yaratıcının insanoğlu için doğru, güzel, ideal ne varsa onunla ilgili bilgi verdiğini görmekteyiz. Bütün semavi şeriatların kaynağı bir olduğu için de bütün kutsal kitaplarda benzeri kural, kaide, yasak ve helallere denk gelmekteyiz. Aslında kutsal kitaplarda bulunan ayetlerdeki öğretilerde, helal-haram ürünler, güzel-çirkin davranışlar, ödüller ve cezalar gibi birçok ortak paydanın var olması, akıl sahipleri için bir öğüt bir rehber olmalıdır. Çünkü aynı kaynaktan beslenen suların tadı birbirine muhakkak ki benzer. Kısacası bütün semavi şeriatların ilahi kitaplarında, insanoğluna dünya yaşamında huzur bulmasını sağlamak, toplumsal hayatta adaleti sağlamak, iyilere ölüm sonrası cenneti müjdelemek ve kötü olanlara da yaptıklarının karşılıksız kalmayacağını hatırlatmak için mesajlara yer verilmiştir.
Peki, bunca peygamber niçin gönderilme ihtiyacı duyulmuştur? Birden fazla semavi inanç yolu niçin oluşmuştur? Hangisinin yolu doğrudur? Birazda bu tip sorulara cevap vermeye çalışalım.
Bilinmelidir ki yeni gelen peygamberler, bir önceki peygamberin uygulamalarını yıkmaya veya hükmünü bozmaya gelmemiştir. Tam tersi, insan eliyle oluşmuş olan değişimlere karşı ilahi doktrinleri güncellemeye, tamamlamaya gelmiştir. Demek ki, Hz. Davut’un gelişi Hz. Musa’nınkini, Hz. İsa’nın gelişi Hz. Davut’unkini, Hz. Muhammed’in gelişi Hz. İsa’nın öğretilerini yok etmediği, bilakis tamamlamak olduğu bilinmelidir. İncil’de Matta 5;17’ de “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim”, der. Kur’an’da Yusuf suresi 111 ayette; Kur’an, kendinden öncekiler için onay, her şey için detaylı açıklama, iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir” der. Maide suresi 46. ayette; Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona da içinde hidayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat’ı tasdik edici, takva sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik,der. Maide suresi 47-48 ayetlerde de İncil’e tabi olanlar da Allah’ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların kendileridir. (Resulüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir, der. Aklını kiraya vermemiş her insan bu ayetleri okuduktan sonra kafasındaki soru işaretlerine bir ışık bulacaktır. Ama at gözlüğü takıp körü körüne inananlar ise Rabbinin vaat ettiği cenneti kendi tekelinde görmeye devam edip, kendi pisliklerinde hayatlarını sürdürecekler. Bir yandan da kendi ideolojilerini diğer inananlara dayatmak için çeşitli çetrefilli yollara başvuracaklar. Yeryüzünde fitne çıkaracaklar ama doğru yolda olduklarını düşünecekler.
En kalabalık inanç topluluklarından tuttun en küçük inanç topluluklarına kadar her birinin içerisinde fanatik özellikleri ağır basan gruplar ya da bireyler bulmak hiçte zor değildir. Ayrıca bu fanatikler, kendilerine rehber olarak seçmiş oldukları doktrinlerine ya da ilahi söz olarak tabir ettikleri kitaplarına mutlak bir bağlılık içerisindeler. Bu bağlılığın sebebi de kimi insanların dini kendilerine zırh yapıp, din üzerinden insanları köleleştirmek için icat etmiş oldukları din hipnozundan (esrarengiz morfin etkisi) başka bir şey değildir. Din hipnozunun etkisinde kalanlar, yeri geldiğinde rahat bir şekilde kendilerinden büyük fedakârlık gösterebilecekleri gibi başkalarını da feda edebilecek kadar sinsi ve karmaşık duygular içerisinde olabilirler. Bilimsel bir araştırma yapılırsa, din fanatiklerinin %90’ı, ilahi söz olan kitaplarını baştan sona okumadıkları ya da sadece başkalarından duyduklarıyla iman ettikleri ortaya çıkacaktır. Okumuş olan kısmı da anlamadan, anlamını bilmeden okudukları, bu yüzden körü körüne davrandıkları, tabiri uygunsa yaşamın her aşamasında at gözlüğü taktıkları ortaya çıkacaktır.
Eğer öğretilmiş doktrinler, toplumun yararına hizmet veriyor ve topluma bütünleştirici özellikler barındırıyorsa bu doktrinlere körü körüne inanmak pek de zararlı olmayacaktır. Ama eğer bu öğretiler bir kesime hitap ederken diğer insanları ikinci, üçüncü sınıf statüde gösteriyorsa ve toplumsal faydadan çok bireysel faydalar barındırıyorsa, bu doktrinlere ilahi doktrin denilemez.
Tahmini olarak Tevrat, Kur’an’dan neredeyse 3300 yıl, İncil’den de 1300 küsur yıl önce gelmiştir. Babil imparatorluğuyla yapılan savaşta (MÖ 422) Yahudiler yenildiğinden dolayı Süleyman tapınağı yıkılmış, anlaşma sandığı ile beraber yazılı Tevrat nüshaları zarar görmüş ya da kaybolmuştur. Tevrat’ın tekrar yazılışı o zamanın bilge Yahudilerin sözlü aktarımı ile gerçekleşmiştir. Aslında bu durum bizdeki hadis ilmi ile ortak özellik barındırmaktadır. Çünkü hadisler de aktarım sonucu yazılmıştır. Sözlü aktarım sonucu Yahudi inanç ve yaşam tarzına yeni eklemeler ve çıkarmalar yapılabildiği inkâr edilemez bir gerçektir. Bu ekleme ve çıkarmalar, kimi zaman din âlimlerin farklı bakış açılarıyla da ortaya çıkmıştır. Kimi zaman da çevredeki diğer inançların etkisinde kalmaktan kaynaklanmıştır. Kısacası diğer semavi inançlarda olduğu gibi Musevilik inancı da yeni bir kabuğa bürünmüştür. İlahi sözlerin yanında insan sözleri, düşünce ve davranışları da eklenerek harmanlanmış olan günümüz Tevrat’ı ve eklerini oluşturmuştur. Böylece Museviliğin büyük bir çoğunluğu, hoşgörü ve eşitlikten tamamen uzaklaşarak, bütünleştiriciden çok sadece bir ırka hitap eden ve o ırka ayrıcalık tanıyan, âdete bir ırkın dinine dönüştürülmüştür. Aslında Bakara suresi 58-79 kadar olan ayetler, Yahudi ırkının Hz. Musa’ya yaptıkları ve her fırsatta ilahi inançtan nasıl uzaklaştıklarını açık bir şekilde vurgulamaktadır. Bu sürelerin okunması halinde, konunun daha iyi anlaşılacağını düşünmekteyim. Bakara suresi 79. ayette; Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıkları yüzünden vay haline onların! Ve yapıp ettikleri yüzünden vay haline onların! Der. Bu ayetten anladığımız kadarıyla çeşitli Yahudi bilginlerin birtakım düşünceleri yazarak ya da yayarak “bu sözler ilahi kitaptır” dediklerini bildirmektedir. Bu da Tevrat’ın içeriğindeki değişime ve eklemeye maruz kaldığının, Musevi inanç doktrinlerinin hata içerdiğinin en büyük ve en güzel delilleridir. Maide suresi 13. ayette; “Ahitlerini bozdukları için onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar, kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar. Kendilerine bildirilenlerden (Tevrat) önemli bir kısmını da unuttular. İçlerinden pek azı hariç olmak üzere onlardan daima bir hainlik görürsün. Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever” der. Kur’an, Tevrat’ın özünde değişime uğradığını ve günümüzdeki Tevrat’ın ilk günkü Tevrat’tan farklı olduğunu söyler. Ayrıca Müslümanlara karşı hainliğin daha çok Yahudilerde olduğunu ama yine de onlara karşı hoşgörülü ve yardımsever olmanın daha doğru olduğu bildirilmektedir.
Hristiyanlıkta ise durum biraz daha farklıdır. Hz. İsa’nın doğumundan itibaren (babasız dünyaya gelmesi, beşikte iken konuşması, çamurdan yaptığı kuş heykelinin canlanması, körü ve alaca hastasını iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi, insanların evlerinde yedikleri ve biriktirdikleri şeyleri haber vermesi) toplum üzerindeki etkileyici yönü kendini göstermiştir. Ama toplum içerisinde bulunma süresinin kısa olması, dinin geniş coğrafyalara yayılmasında dezavantaj oluşturmuştur. Vahiylerin Hz. İsa tarafından kayıt altına alındığı ve vahiylerin kitaplaştırıldığına dair inancımız tam olsa bile, günümüze kadar ulaşan, tahrif edilmemiş bir İncil’e denk gelememekteyiz. Ama Havarilerin Hz İsa’ya söz vererek bölge bölge gezip, insanları irşada çağırdığını ve mesajları kayıt altına aldığını biliyoruz. Bu yüzden günümüzdeki İnciller yazarlarının adıyla (Hz. İsa’nın Havarileri) anılmaktadır. (Matta, Markos, Luka, Yuhanna… gibi) Maide suresi 14 ayette; “Biz Hristiyan’ız” diyenlerden de sağlam ahitlerini almıştık, ama onlar da kendilerine bildirilenlerden (İncil) önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk. Allah onlara yapıp ettiklerini ileride haber verecektir, der. (Hz. İsa’nın Havarileriyle birlikte yediği son yemekte Havarileri dini öğretileri yayacaklarına dair hem kendisine hem de Allah’a söz vermişlerdi). Bu ayette de İncil’in özü değişimlere uğradığını, önemli bir kısmının unutulduğunu, mevcut İncil içeriğinde farklılıklar (birden fazla farklı ve birbiriyle tezat ilahi sözün varlığı) barındırdığını görmekteyiz)
Kur’an’ın diğer ilahi kaynaklara göre (İncil, Tevrat, Zebur…) en büyük farkı, vahiylerin 23 yıl gibi bir zaman diliminde peyderpey inmesi ve her ayetin inişi sonrasında Hz. Muhammed’in takip ve teyidi ile ilahi emrin yazılı kayıt altına alınmasıdır. Hz. Muhammed elçilik görevini tamamladıktan sonra tüm (ayetler) vahiyler toplanıp iki kap arasına alınıp kitaplaştırılmıştır. Yani Hz. Muhammed zamanında, Kur’an’ın kitaplaştırılma süreci tamamlanmıştır. İki kap arasında tüm vahiylerin kitaplaşmasının uzun sürmesi, vahiy sürecinin uzun süre devam etmesinden kaynaklanmaktadır. Bazı din adamlarının sözlerine dayanılarak söylenen (Kur’an, Hz. Osman zamanında kitaplaştırıldı) sözler, cehaletten başka bir şey değildir. “Yemame Savaşı’nda bazı hafızların şehit olması nedeni ile endişelenen Hz. Ömer, Hz. Ebubekir’e giderek, Kur’an’ın toplanması ve kitaplaştırılması konusunda onu ikna etmiştir” düşüncesi peygambere hakaret olduğu gibi Kur’an’a da iftiradır. Çünkü peygamberimiz zamanında da savaşlar olmuş, hafızlar şehit edilmiştir. Bu durumda “Kur’an’ın kitaplaştırılması peygamberin aklına gelmemiştir” demek iftiradan başka bir şey değildir. Ayrıca Kur’an’ın kitaplaştırılmaması (son peygamber) elçilik görevinin eksik yapılması anlamına da gelmektedir. Kur’an’ın peygamber zamanında kitaplaştırıldığına dair en güzel delil, Fussilet suresi 2-4. ayetleridir. “Bu Kur’an, rahman ve rahim olan Allah’ın katından indirilmiştir. Bilmek isteyenler için ayetleri apaçık hale getirilmiş Arapça okunan bir kitaptır” der. “Kitaptır” denmesindeki kasıt; söylenip geçilen bir hafız sözü değil, nüsha değil, yazıya dökülmüş ve kitaplaştırılıp ve korunduğu anlamına gelir. Ayrıca Zuhruf suresi 2-3 ayetlerinde; “Aydınlatan kitaba yemin olsun ki, Anlayıp düşünesiniz diye onu Arapça Kur’an olarak indirdik. Kur’an, yazılıp bütünlük sağlandığı için kitap ile yemin edilmektedir. Hakka suresi 44-47. ayetlerde; “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki kitap haline getirilmiş Kur’an’da ekleme yapılmadığıdır.
Halifeler döneminde İslamiyet’in geniş coğrafyalara yayılmasıyla, kitap halindeki Kur’an baskılarına daha fazla ihtiyaç duyulduğu için Kur’an’ın çoğaltılmasına hız verildiği ifade edilirse, daha doğru ve gerçekçi bir yaklaşım olacağı düşüncesindeyim.
Günümüz Yahudi ve Hristiyanların elinde bulunan ve ilahi olarak kabul ettikleri bu kitapların içerisinde, “peygamberler aracılığıyla indirilmiş vahiylerden hiçbir şey yoktur” dersek, en büyük yalancılardan oluruz. Bu yüzden, Kur’an’la örtüşen hükümleri vahyin ürünü olarak kabul etmemiz gerekmektedir. Kur’an’ın özü ile bütünleşmediği halde toplumumuzun büyük bir çoğunluğunda inanç esasları olarak kabul görülen (Yahudi ve Hristiyanlara ait bazı gelenek, görenek, örf, adet ve davranışların) davranışlar, dinin emirlerinden çok farklı inançların etkileşimine maruz kalmamızdan kaynaklanmaktadır.
Kur’an ışığında, Tevrat ve İncil’in güncellenmesi yapılabilir mi? Tabii ki de yapılabilir. Ama sahi olarak kabul edilen bazı hadisler (Kur’an ayetlerinde içeriği konusunda bir delili olmayan) temel alınarak, diğer semavi inançlara ait kitaplar güncellenemez. İslamiyet’te, hadisler temel alınarak dini yargılarda hüküm vermek de hatalıdır. Çünkü bu sefer Tevrat’ın başına gelenlerin aynısı Kur’an’ın da (insan eliyle değişime maruz kalması) başına gelmiş olacaktır. Kaynağı Kur’an’a dayanmayan fakat yapay hadislere dayanan yargılar, toplum tarafından saf dışı bırakılması halinde, İlahi kelamın insanlar arasında oluşturmak istediği ittifak daha hızlı bir şekilde vücut bulacaktır. Irklar arası ortak noktalar artacaktır. Çünkü yapay hadisler, ilahi bir doktrin olmadığı gibi taraflı ve değişime uğramış bolca kişisel sözlerden ibarettir. İçlerinde barındırdıkları ve topluma yaymış olduğu zehir, panzehrinden çok daha fazladır. Bu zehrin çıkarılması, saf olan doktrinlerin daha hızlı yayılmasını tetikleyecektir.
Kur’an, bizim diğer dini kitaplara Bakara suresi 136. ayette geçtiği gibi bakmamızı ve davranmamızı emreder. “Biz Allah’a ve bize indirilene; keza İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilenlere; yine Musa ve İsa’ya verilenlere ve bütün peygamberlere rableri tarafından gönderilenlere inandık. Onlar arasında ayırım yapmayız; biz O’na teslim olanlarız” der. Bakara suresi 106. ayet ise bizlere önceki ilahi kelamların kaybolması ya da kısmı da olsa unutulmasının altındaki etkeni açık bir şekilde göstermektedir. İlgili ayet; “Biz bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir” der.
Maide suresi 69. ayette; İman edenler, Yahudiler, Sabiiler ve Hristiyanlar, (bunlardan) Allah’a ve ahiret gününe inanıp dünyaya ve ahirete yararlı işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir, der. Bakara suresi 113. ayette; Hepsi de kitabı okumakta oldukları halde Yahudiler, “Hristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor” dediler; Hristiyanlarda “Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor” dediler. “Bilmeyenler de onların dediklerine benzer şeyler söylediler. Allah, ayrılığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir” der.Demek ki asıl karar verici, yalnızca her şeyi yaratandır. Eğer iman ediyorsak hangi dine mensup insan olursa olsun, kimin cennetlik kimin cehennemlik, kimin günahkâr kimin Allah dostu olduğuna dair karar vericinin yalnızca Allah olduğuna da inancımız olmalıdır. Ve davranışlarımız bu fikir doğrultusunda olmalıdır. Allah’ın şeriatını (yolunu), sözde hadisleri yayarak, mezhepleri oluşturup insanları gruplara ayırıp kutuplaştırarak, bedenlerini zorla kapatarak göstermemeliyiz. Bunları yaparken takındığımız tavır, Allah’ın hoş karşılayacağı bir tavır değildir. Çünkü Allah’ın şeriatını (yolunu) Allah’ın sözü ile yani ilahi kitap içeriği ile göstermeliyiz.
Uzun lafın kısası bütün dinlerde, Allah’ın birliği, her şeyin yaratıcısı olduğu, ezeli ve ebediliği, her şeyi gören, duyan, bilen oluşu, adil ve yargılayan olması, merhametli, bağışlayan, rızık veren sıfatları bulunması gibi binlerce ortak itikadı fikir ve içerikler bulunmaktadır. Yaratıcı konusunda bu kadar ortak paydada öğreti varken yine de insanoğlunun (kendi eliyle oluşturmadığı cennet ve cehennemi) ölüm sonrası elde edeceği ödülü, yalnızca kendi tekeline, kendi grubuna, kendisi gibi düşünene indirgemesi, yaratana karşı sergilenen nankörlüğün ve cehaletin pik yapmasından başka bir şey değildir.
“Siz kim oluyorsunuz ki, insanları cennetlik-cehennemlik diye sınıflandırıyorsunuz? Yaratıcının kararlarına mı güvenmiyorsunuz, yoksa ondan yetki mi aldınız da onun yerine karar veriyorsunuz?”