Ölüm; “Yokluktur” şeklinde idrak edilmemelidir. Çünkü ölüm, kimileri için güzel bir hayatın başlangıcıdır, kimileri için de pişmanlığın artık fayda veremeyeceği, geri dönüşün olmadığı, yeryüzünde yaptıklarının hesabını çekeceği bir yolun başıdır.
“İnsanoğlunun doğum öncesi halinden bedensel doğuma geçişi, bedensel ölümden berzaha geçişi, berzahtan uyanıp ahiret yaşantısına başlaması, ruhun beden, mekân veya boyut değiştirmesi olarak anlaşılması pek yanlış olmayacaktır. Çünkü dünyadaki ölüm gerçekleştiğinde, ölen bedendir; ruh değildir. Ahirete bedensiz uyanan da ruhtur. Ruh ve beden ilişkisi, insan ile elbise ilişkisi gibidir: elbise yırtılır, eskir ve çıkarılır; atarsınız. Elbisenin yokluğu insanı yok etmediği gibi, bedenin ölmesi, fiziksel olarak çürüyüp yok olması da ruhu yok etmez. Çünkü her bir geçiş, farklı bir boyuttur. Her boyut, farklı bir zaman dilimine tabidir.”
Ehlisünnet inanışında olan insanların genelinde, kıyamet günü ruhun tekrar cesetle buluşacağına, cesedin böylece eskisi gibi canlılık sergileyeceğine inanılır. Bunu da kendi düşüncelerine göre hiç çürüyüp yok olmayan kuyruk sokumu ile canlandırmanın başlanacağını söylerler. Bu düşüncenin kaynağı, maalesef yine sahte hadislerden kaynaklanmaktadır. Sahte hadislere göre kuyruk sokumu (acbü’z-zeneb) dışında insanın bütün bedeni çürüyüp yok olur. “Haşır meydanında Allah Teâlâ gökten bir su indirir. Herkes, bitkiler gibi yeniden canlanır. Yeniden canlanma, (yaratılma) kuyruk sokumundan başlar”, derler. (Buhari, Tefsiru sure (39), 3, (78), 1; Müslim, Fiten 28) Bu hadisin benzerleri, çoğu din âlimlerin kitaplarında da bulunmaktadır. Bu sözlere iman edenler, birde hikâye uydururlar. Onlara göre cenaze işlemleri bitip herkes mezarlığı terk edince, ölen kişinin ruhu bedene iade edilir. Ölmüş olan kişi kalkıp gitme isteğiyle hareket eder ve kafasını taşa ya da tahtaya çarpar. Böylece ölen kişi, ölenin aslında kendisi olduğunu öğrenir. Bu varsayımın devamında kabir sorgusu ve kabir azabı başlar. Sonrasında berzah âlemi ve en sonunda kıyametin kopuşu, kuyruk sokumu kemiği ile yeniden dirilme ve ahiret yaşantısının başladığına inanırlar.
Peki, yaşamın yeniden başlamasını sağladığına inanılan kuyruk sokumu zamanla çürümüyor mu? Bu sorunun en güzel cevabı tarihi mezar buluntularıdır. Eğer bu kemik çürümeseydi paleontolojik kazılarda sürekli kuyruk sokumu (Acbü’z-zeneb) bulunmaz mıydı? Bilim adamlarına göre bu kemik parçasının diğer kemiklerden farkı, daha geç çürümeye maruz kalmasıdır. Bu kemik parçasını yeniden yaratılış için gerekli bir malzemeymiş gibi görmek, Allah’ın yoktan var etme gücünü anlamamaktır. Bu zihniyetin anladığı şey Ouroboros’dur. Ouroboros, kendi kuyruğunu ısıran bir yılan ya da ejderha şeklinde resmedilen semboldür. Bu sembol öze dönüşümü ifade eder. Yani yeniden yaratılış evresini tanımlar. Bu inanç milattan öncesine kadar giden eski Mısır, Sümer inanışıdır. Bu inançlardan etkilenenler, yılanın kuyruğu misali insanların kuyruk sokumunu yeniden yaratılış (öze dönüş) için bir ölçüt olarak görmüşler. Bu kuyruk sokumunu hikâyesini de peygambere mal ederek hadis yapmışlar.
Berzah; İnsanın ölümü ile kıyamet kopması arasında geçen zaman dilimidir. Bu zaman dilimi sonrasında kıyamet kopacak ve insanlar için berzah bitip ahiret hayatı başlamış olacaktır. Berzah âleminin var olduğuna delil olarak Bakara suresi 28. ayet gösterilebilir. “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah’ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O’na götürüleceksiniz” der. Ayetten de anlaşıldığı gibi dünyadaki ölüm sonrası bir zaman boşluğunun var olduğudur. Bu zaman boşluğu ancak kıyametin kopmasıyla son bulacaktır. Bu zaman boşluğunda bir de alan olmalıdır. Bu alan da bizden milyonlarca yıl önce ölen insanların ruhları bekletilmektedir. Ayrıca kıyamet kopuncaya kadar geçecek zaman diliminde ölecek olanların ruhlarının da bekletileceği yer bu alandır. Mümin suresi 11. ayette; “Ey Rabbimiz!” diyecekler, “Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?”
Not: Yokluk (1. Ölüm), Doğum (1.Diriliş) Kabir (2.Ölüm) Ahiret (2. Diriliş) olmalıdır.
Mümin suresi 11. ayetten anlaşıldığı gibi insanoğlunun yeryüzünde yaptığı tüm eylemler sonucunda yapmış olduğu hatalarını kabul etme zamanı, ikinci dirilmenin başlayacağı ahiret zamanıdır. İslam âleminde, ölüm sonrası (ahiret öncesi yani berzahta) kabir azabının varlığı ya da yokluğu konusunda tam bir fikir birliği bulunmamaktadır. Kabir azabının varlığına inananlar, Ali İmran suresi 169-170., Mümin suresi 40-46., İbrahim suresi 27., Tevbe suresi 101., Tur suresi 47. ayetlerini delil olarak göstermekteler. Kabir azabını inkâr edenlerde, Duhan suresi 56., Saffat suresi 58-59., Bakara suresi 28., Mümin suresi 11., Fatır suresi 22., Yasin suresi 52., Nahl suresi 21. ayetleri delil göstermekteler. Kabir azabı konusunda fikir ortaklığı bulunmasa bile, ahiret yaşamı ve sonrasında başka sonsuz ölüm ya da yok oluşun olmayacağı konusunda bütün mezhepler hatta bütün semavi şeriatlar hemfikirdir.
Yasin suresi 51-54 ayetlerde; “Sura üflenmiştir. Artık onlar kabirlerinden kalkıp rablerine doğru koşmaktadırlar. Derler ki; “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Rahmanın vaat ettiği işte bu! Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!” Olup biten yalnızca bir ses! Ama ardından onların tamamı, birden toplanmış olarak işte huzurumuzdalar. Bugün hiç kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz. Sadece yapıp ettiklerinizin karşılığını görürsünüz” der. “Peygamberler gerçekten doğru söylemişler” sözünden anlayacağımız gibi sura üflenmeden ölülerin gerçeği göremediğini ya da kabullenmediklerini göstermektedir. Demek ki hadislerde geçen “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukur” değildir (Tirmizi, Kıyamet, 26). Tirmizi’nin bu çukur tabirinin ilhamı Yahudilerin Telmud’undan gelmektedir. Telmud’ta İnsanlar öldükten sonra Şeol’le giderler. Şeol’a giden günahkârlar, Kudüs’ün güneyinde yer alan ve lanetli olduğuna inanılan “Ge Hinnom (Ateş) Vadisi” denilen bir bölgeye giderler. Anlayacağınız Yahudilerde vadi, Tirmizi ’de çukur olmuş. Tirmizi’nin nakil ettiği sözde bu hadis ile insanların tekrar diriltileceği güne kadar kabrin içindeki günahkârların cezaya maruz kalacağını (kabir azabı), günahsızlarında kabirlerinin bir cennet bahçesi olacağına inandırdılar. Bu duruma inananlar Kur’an’ı algılayarak okumadıkları için gerçeği göremiyorlar. Oysa Allah Taha suresi 100-104. ayetlerde açık bir şekilde değinmiştir. Kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü sırtında ağır bir yükle huzurumuza gelecektir. Ebedi olarak o yükün altında kalacaklardır. Kıyamet günü bu onlar için ne kötü bir yüktür! O gün sura üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göyermiş olarak toplarız. “On günden fazla kalmadınız” diyerek aralarında fısıldaşırlar. İçlerinden en aklı başında olanı, “Hayır, ancak bir gün kaldınız” der. Hâlbuki söyledikleri şeyi en iyi biz biliriz. Ayette geçen “on günden fazla kalmadınız”, “anca bir gün kaldınız” cümlesinden de anlıyoruz ki berzahta kabir azabından çok kabir uykusunun (ölümü) var olduğudur. Çünkü Kabil’in cinayet işlemesi üzerinden binlerce yıl geçmiştir. Kıyametin kopması içinde (Allah bilir) belki milyonlarca yıl daha geçecektir. Kabir azabını kabul etmek demek bunca geçen sürede günahkâr bir kulun kabirde azaba maruz kaldığını (Kabrinin cehennemden bir çukur olduğunu) söylemektir. Oysa ilgili ayet, meleğin sura üflemesiyle insanların kalkması ve bunca geçen zamanı sadece bir ya da en fazla on gün gibi hissedeceklerine dair açıklama açık net ve anlaşılırdır. Birde Kur’an’a göre ceza ve ödülün bir kısmı bu dünyada çoğu kısmının da ahirette verileceği geçmektedir. Arada bir yerde (berzahta) bir ödül ya da cezadan bahsetmemektedir (Şehitler hariç). Durum böyle olunca, ya bu ayetlerin yanlış olduğuna karar verilmeli ya da Tirmizi’nin bu hadisi yalan olduğu gibi Peygambere de atılmış büyük bir iftira olduğu kanaatine varılmalıdır. Her akıl sahibi bu noktada ayetten taraf tutacağı için yanılan ve iftiraya ortak olan Tirmizi ve benzerleri olacaktır.
Mümin suresi 45-46. ayetleri örnek göstererek, kabir azabının var olduğunu iddia eden mezhepçiler bulunmaktadır. İlgili ayet “Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu; Firavun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda, “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” denilecek”” der. Ayetten de anlaşıldığı gibi ceza berzah sürecinde değil kıyamet koptuğunda gerçekleşecektir. Bu da kabir azabı olarak lanse edilen yargısız infaza ait bir delil olmadığını göstermektedir. Ayrıca kabir azabının varlığına inananların en büyük dayanak olarak gösterdikleri bir diğer ayet ise Tur suresi 45-48. ayetlerdir. Bu ayetler “Artık dehşete kapılacakları gün ile yüz yüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak. Kurdukları planlar o gün kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve kendilerine yardım eden de olmayacak! Şüphesiz o zulmedenlere bundan başka bir azap daha var; fakat çoğu bunu bilmez. Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın. Her kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et” der. “Dehşete kapılacakları gün” diye tabir edilen, kıyamet gününden başka bir gün değildir. “Bundan başka bir azap daha var” ibaresinden de kıyamet gününden önce var olan dünyadaki azaptan ibarettir. İnsanoğlu ne kadar zengin olursa olsun veya büyük bir coğrafyada uzun süre söz sahibi olup hüküm sürse bile, bir hastalık, vesvese veya evlat acısı gibi ıstırap verebilecek, dünyada sonsuz azap etkenleri vardır. Bu etkenleri ortadan kaldırabilecek olan şey, güç, kudret veya para değil, Allah’ın dilemesinden başka bir şey değildir.
Kur’an’ın hiçbir yerinde kıyamet kopmadan, insanlar hesaba çekilmeden cezanın başladığına dair bir ayet bulunmamaktadır. Böyle olmasına rağmen “illaki kabir azabı vardır” düşüncesinde olan insanlar, kendilerine dayanak için bu sefer hadislere yönelirler. Zamanla da öylesine aşırıya kaçtılar ki hadisleri ayet yerine koydular. Bu duruma da amel etmeye başladılar. Bir sözde hadise göre; Hz. Peygamber bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında laf taşımacılığı yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiş. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında; “Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur.” (Buhari Cenâiz, 82; Müslim, İmam, 34; Ebu Davut, Taharet, 26) dendiği söylenmektedir. Ahkaf suresi 9. ayette; ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, ancak bana vahiy edilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım.” Akıl sahiplerine “bana ve size ne yapılacağını da bilemem” sözü yeterli gelmiyorsa Kur’an’dan nasibini almayanlara hiçbir delil yeterli gelmez. Ayrıca ölüm sonrası sonsuz olan ruhken, ruhlarında kıyamete kadar berzah âlemin de olacağı semavi bütün kitaplarda net iken, bedenin varlığını düşünüp, kabrin içinde çürümüş ve yok olmaya muhtaç et ve kemiğin, toprak altındaki yerinde cezalandırıldığını düşünmek trajikomik bir durumdur.
Bir başka hadise göre Bedir savaşında öldürülen gayrimüslimlere peygamberimiz, “Rabbinizin size vaat ettiği şeyin gerçek olduğunu gördünüz mü? diye sormuş, Hz. Ömer de “Cansız cesetlerle mi konuşuyorsunuz?” demiş. Resulullah ise “And olsun ki siz söylediğimi onlardan daha iyi duyamazsınız. (Buhari, Megazi, 8)” Peki, bu sözler peygambere ait olabilir mi? Çoğu ehlisünnete göre “olabilir” cevabını duyar gibiyim. Peki, bu sözleri peygambere mal ederek Buhari İslam’a iftira atmış olabilir mi? “O ne biçim sapıkça düşünce” diyenlerin seslerini duyar gibiyim. Necm suresi 3-4. ayetlerde; “Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. O, kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki peygamber ilahi bilgiyi temel almayan bir düşünce yapısıyla hareket etmediği ve konuşmadığıdır. Peygamberin geçmiş ya da gelecek ile ilgili vermiş olduğu bilgiler vahiyle sınırlı olduğu bilinmelidir. Peki, bu hadis ilahi bilgiyle özdeşleşmekte midir yoksa taban tabana zıt mıdır? Bunun farkına varabilmek içinde Neml suresi 80. ayet ile Fatır suresi 22. ayette bakmamız gerekir. Neml suresi 80. ayette; “Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın” der. Fatır suresi 22. ayette; “Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin” der. Demek ki peygamber adına söylenen bu hadisler peygambere ait değildir. Bu sözleri günümüze kadar taşıyıp İslam inancıyla bütünleştirenler de İslam’a ve peygambere iftira attıklarını bilmelidir.
Kabir azabını savunanlardan bazıları, Allah’ın kimin cennetlik kimin cehennemlik olduğunu önceden bildiği için, cezalandırma veya ödüllendirmenin kabirde başladığını iddia ederler. Oysa Kur’an’ın birçok yerinde geçen ve mahşerde gerçekleşecek olan amel defterinin verilmesi, hesap, mizan gibi birçok ayeti ya duymamışlar, ya da hesaba çekileceğimiz tek kitap olan ilahi kitabı okumadıklarından dolayı cehaletlerini sergilemektedirler.
Cehaletlerine kabir azabına dâhil olmayacak olan kişiler şeklinde bir kategorize de yapmışlar. Bu kategoriye göre “düşmanla karşılaşılabilecek yerlerde nöbet tutanlar, şehitler, cuma günü ölenler, yatmadan önce Tebareke suresini okuyanlar” kabir azabına maruz kalmazlarderler. Ama kendilerince hak olan kabir azabı muafiyetine, yaş ve zihinsel olarak bir olgunluğa erişmemiş çocukları dahi dâhil etmemişler. Hayallerinde üretmiş oldukları kabir sorgusu ve sonucundaki kabir azabının şiddetini de neredeyse cehennem azabının önüne geçirmişler. Kısacası cehennem azabını kabir azabının yanında sönük bırakmışlar.
Bakara suresi 85. ayeti, Yunus suresi 64. ayeti, Ali İmran 22. ayeti, Maide suresi 5. ayeti, Mümin suresi 39. ayeti, Ankebut suresi 27. ayeti ve daha birçok yerde dünya hayatı ile ahiret hayatına değinilmiştir. Kabir hayatı diye bir hayattan hiç bahsedilmemiştir. Hiçbir ayette üçüncü bir yaşam alanından bahsedilmemiştir. Yukarıda açıkladığım gibi sadece geçiş süreci olan ve zaman geçişinin uyku misali olduğu bir berzah âlemi vardır. Bu âlemde yaşamın olması kabul edilmediği gibi yargılamanın da olmadığı ortadadır. Aksini düşünenler, bunca ayetle ters düştüklerini de bilmesi gerekir.
Allah yolunda ölenler için berzah süreci biraz daha farklıdır. Ali İmran suresi 169, 170, 171’de; “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar Allah’tan gelen bir nimet, bir lütuf sebebiyle ve Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği dolayı sevinç içerisindedirler” der. Bu iki ayetten anladığımız kadarıyla berzah sürecinden ahiret sürecine geçene kadar şehitler ile diğer insanların aynı muameleye maruz kalmadığıdır. Allah yolunda ölenlerin, kıyamet kopmadan berzah sürecinde bile ölü statüsünde olmadıkları, Allah’ın vereceği güzel ödüllerden paylarını aldıklarını görmekteyiz.
Kur’an ayetlerinin ışığında yaptığımız çalışmayla kabir azabının olmadığını, bu durumun dine eklenen bir uydurma olduğunu görmekteyiz. Kabir azabının olmadığı bir yerde, kabir azabını içeren bir sorgudan da bahsedilemez. Bu durumda sadece kabirde sorgu melekleri olarak bilinen Münker ve Nekir’inde olmayacağı anlamına gelmektedir. Çünkü sözde bu iki meleğin görevi kabir hayatında sorgu yapmaktır. Peki, hadislerin sorgu melekleri hakkında vermiş oldukları rivayetlere göz atalım. “Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki, “Şu Muhammed denilen zat hakkında ne dersin?”(Hz. Muhammed öncesi ölenler ne olacak?) O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resulüdür. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir.” Bunun üzerine melekler; “Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik”, derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye; “Yat ve uyu “ der. O da “Aileme gidin de durumu haber verin” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi, mahşer gününe kadar sen uyumana devam et” der.” “Eğer ölü münafık olursa, melekler şöyle der; “Hz. Muhammed denilen zat hakkında ne dersin?” Münafık da şöyle cevap verir; “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum.” Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” der. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder” derler. (Tirmizi Cenâiz 70). (Taha Suresi 102-104 ayetlerine ters)
Kur’an’ın hiçbir yerinde Münker ve Nekir meleklerinden ve yapacakları kabir sorgusundan söz edilmez. Ayrıca doğru cevap verebilenler cennete, cevap veremeyen cehenneme gidecek de denilmemektedir. Ama Rahman suresi 39. ayette; “İşte o gün insana da cine de günahı hakkında soru sorulmaz (Çünkü her şey apaçık ortadadır)” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki ölüm sonrası hayali sözel sorguyla verilen cevapların değil, yaşarken sergilenmiş olan davranışsal fiillerin belirleyici olduğudur. İnsanların akıbetini belirleyen sadece yapılan işlerdir. Bunlarda amel defterinde zaten kayıt altına alındığı için inkârı da söz konusu değildir.
“İslam dini içerisine sonradan eklenerek yerleşen bazı bozuk, dinsel görünümlü inançlar, Kur’an içeriğine ve Peygamber’in yaşantısına ters olmasına rağmen toplum tarafından benimsenmektedir. Maalesef bu bozuk inançları benimseyenler, kendilerini İslam’ın bir parçası ve bekçisi olarak görürler. Dünyanın dört bir yanına yayılan ve sayıca küçümsenmeyecek kadar çok olan bu sözde bekçiler, ilahi emirlerden çok rivayetlerin (sahte hadislerin) peşinden koştukları için gerçek İslam şuurunu taşıyamamaktadırlar. Bu kafa yapısıyla İslam dininin dünyada oluşturmaya çalıştığı sosyal devrimi asla gerçekleştiremezler. Gerçekleştirebilecekleri tek şey, şeriat kılıfında insanlar arasında nifak ve ayırımcılık yaratarak, yaşam alanlarında kaos ve geri kalmışlık oluşturmaktır. Verecekleri her hüküm ve yapacakları her hizmet, insanlığa zarar vereceği gibi Kur’an’ın evrensel mesajından da uzak kalacaktır.”
“İnsan hukukunda cezanın infazı, suçun kimin tarafından işlendiğinin kanıtlanmasıyla başlar. İnsanoğlunda bile bu kadar adalet söz konusu iken, yaratıcının yargısız infazla adaletsiz davranacağını söylemek, yalnızca aklını peynir ekmek ile yiyenler için geçerlidir. Ölüm gelir gelmez, kıyamet kopmadan, insanlar hesaba çekilmeden berzah sürecinde kabir azabı ile cezalandırmanın başladığını söylemek, hem ahiret düşüncesine ihanettir hem de Kur’an’a ve ilah inancına aykırıdır. Kabir azabı düşüncesi, akıl ve mantıktan yoksundur.”
Uzun lafın kısası, kabir azabı ile ilgili ve Peygamber adına söylenen yalan yanlış hadislere, En’am Suresi 93. ayetle noktayı koyalım. “Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahiy edilmemişken “Bana da vahiy geldi” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim” diyenlerden daha zalim kim vardır? O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara “Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız!” derken onların halini bir görsen! der.”
Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar