İnsanoğlu, inanç tabanlı gelenek ve göreneklerinin birçoğunu terk etmediği gibi kimi zaman da bu inançsal davranış ve fikirlerinin bir kısmını zamana uyarlayarak, çağlar boyunca ufak rötuşlarla sürdürmektedir. Kendisini İslam dinine bağlı hissedenlerde de bu durum aynıdır. İnsanlar, kimi zaman kendi inanç ve kültüründen, kimi zamanda diğer dini inanç ve kültürellerden etkilenmekteler. Bu duruma verilebilecek en güzel örnek, muska, hüddam, mezara bez bağlama, mezardan ve ölülerden medet ummalar, zikir, şeyh aracılığıyla tövbe tazeleme vb. eylemler sayılabilir. Bunlar İslam inancına rağmen İslam dinine sonradan dâhil edilmiş, çoğu insan tarafından benimsenmiş, çağlar boyunca muhafaza edilmiş, günümüze kadar gelmesi sağlanmış birkaç örnektir. İslam toplumunun çoğunluğunda bunların doğru eylem ve inanç kaideleri olduğuna dair düşüncenin olmasının sebebi, din ve içeriğinin ilahi emir ve yasaklar ışığında mercek altına alınmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca din ve içeriğini araştırırken mezhepsel ya da tarikat öğretileri ile yola çıkılarak hedefe ulaşılmaya çalışılmasındandır.
Maalesef İslam dinine dâhil olan her kavim, İslam öncesi gelenek ve göreneklerini tam anlamıyla terk etmedikleri ve bu gelenek ve göreneklerini İslam senteziyle birleştirerek kuşaktan kuşağa geçiş yaptıkları inkâr edilemez bir gerçektir. Bu durumları engellemek için peygamberler çok çaba sarf etmiştir. Maalesef ölümlerinden sonra varisi olduğunu düşünenler, bu durumlara kısmi önlemler almış olsalar bile alınan önlemler tam anlamıyla yeterli gelmemiştir.
Peygamber efendimizin vefatından sonra bazı bölgelerdeki ileri gelenler, toplumun benimsediği Kur’an’ı temel alan düşünce anlayışına, Tevrat, Zebur, İncil, Budizm ve benzeri dini kaynakları da dâhil etme yoluna gitmişler. Böylece Kur’an’ın anlam içeriği olarak toplum üzerindeki saf etkinliğinin yitirilmesine sebebiyet verilmiştir. Ayrıca bu adımlarla tarikat ve benzeri grupların İslam içerisine yerleşmesinin yolu açılmıştır. Bu oluşumlar İslam dininin ideolojik, sosyolojik ve siyasi bakış tarzlarında ciddi dejenerasyonların oluşmasına zemin hazırlamıştır. İslam’a yeni eklenen inançsal, kültürel ve sosyal eklentiler, din kılıfına büründüğünden dolayı, toplum içerisindeki bazı kesimlerde ilahi emir ve sözmüş gibi idrak edilmesine ve zamanla da düşüncenin kronikleşip İslam’ın inanç esaslarına dönüşmesine sebep olmuştur. Böylece insanlar ve topluluklar arası ayrıştırmalar başlamıştır. Yaratıcıya ve peygambere inanılmasına rağmen, insanlar arasında çıkan ayrıştırma, ötekileştirme, hor görme hatta inanç cinayetleri ve benzeri durumların ana sebepleri, İslam’ın özüne tabi olmayan din tabanlı fikir, eylem ve davranış biçimlerinin din adına öne sürülmesindendi. Çünkü bu durum aynı din içerisinde inançsal farklılıkların doğmasına sebepti. İslam adı altında yeni bir din yaratıldığının farkına çok az sayıda iman eden insan vardı. En acı durum ise bu yeni din yapısı ile büyüyün neslin, kendilerini 610-632 yılların Müslümanlık ekolünde ve yaşantısında görüyor olmasıydı.
Peygamber efendimizin ölümünden sonra İslam dininde meydana gelen dejenerasyona değindiğim için gerçek Müslüman olduğunu düşünen çoğu okurum, bu durumu kabul etmeyip şahsıma tepki verebilir. Ama tepki vermeden önce yapmaları gereken ilk şey, yaratıcının vermiş olduğu aklın hakkını vermek için Kur’an Müslümanlığı ile güncel yaşanılan Müslümanlığı karşılaştırmak olmalıdır.
İnançlarda meydana gelmiş olan olumsuz etkileşim, değişim, ekleme ya da kısmi farzların reddedilmiş olması, sadece Hz. Muhammed aracılığıyla gelmiş olan İslam dininde olmayıp, tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm din ve inançlarda da kendisini göstermektedir. (Kimi zaman bu etkileşim, değişim, ekleme ya da farzların tamamıyla reddedilmesi, bilinçli müdahaleyle yapılmış, kimi zaman da zaman akışı içerisindeki etkileşimle kendiliğinden oluşmuştur)
Semavi şeriatlara yapılan saldırılarda, şüphesiz ki ilk kurbanlar elçiler (peygamberler) olmuştur. Elçiler, kimi zaman iftiraya, kimi zaman şiddete, kimi zamanda ölüme maruz bırakılmıştır. Oysaki elçiler, kimseye baskı ve dayatma yapmadan toplumun içinde bulunduğu bozuk yaşam tarzını düzeltmeye, adaletsizliği gidermeye, insanlığın asıl oluş sebebini anlatmaya ve iyiler için ölüm sonrası cenneti vaat etmeye gelmişlerdi. Kişilere dürüstlük, sevgi, kardeşlik, hoşgörüden başka bir şey aşılamıyorlardı. İnsanlığa bozuk düzen yaşatanların yaratmış oldukları sistemden başka hiçbir şeye tehlike arz etmiyorlardı. Yine de;
| En çok peygamberler (elçiler) ihanete uğradılar, en çok onlar yanlış anlaşıldı ve en çok onlar bedel ödedi. Maalesef onların varisleri olduklarını iddia edenler, onların değil şeytani ruhların varisleri olduklarının bilincine hiç varmadılar. Peygamberlerin getirmiş oldukları ilahi mesajları idrak etmedikleri halde onların peşinden gidip, kendilerini ümmetlerinden saydılar. Günümüz Müslümanların birçoğu da kendilerini 610-632 yılların Müslümanlık ekolünde ve yaşantısında gördüler ama peygamberin yolunda yürümediler. Kötülükleri takip ederek dünyayı yaşanmaz kıldılar. |
Günümüzde Firavun misali bir ırkı ikinci sınıf insanlar olarak görüp köleleştirip çalıştıran yok ama bir ülkeyi sömürüp savaş çıkartan, kendilerine bağımlı yapan çok ideoloji ve devlet var. Din görevlilerini taşlayıp çarmıha geren yok ama haçlı seferleri ve cihat düşüncesiyle kendileri gibi düşünmeyen insanları hiç acımadan dışlayanlar, öldürenler var. Günümüzde kız çocuklarını diri diri gömen yok ama bebeğe istismar eden, ticaretini yapan, pedofili olan kişiler var. Unutulmamalı ki, bütün bu zulümleri yapanlar belli bir dinin mensupları olduğu gibi çoğu da toplum nezdinde saygınlık elde etmiş insanlardır. Bu yüzdenHz. Muhammed ve mesajları ihanete uğradığı gibi, Hz. İsa’da büyük ihanetlere maruz kalmıştır. Bu benzerliklerden dolayı konunun daha iyi anlaşılması için Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın davasını, misyonu ve vizyonunu anlamayarak izinden gidenlerin yaratmış oldukları ihanete ve tahribata da değineceğim.
Günümüz Hristiyanlıktaki inanışa göre, çarmıha gerilip öldürülen ve 3. günde dirildiğine inanılan Hz. İsa inanışının kaynağı, Güneş tanrısına ve pagan kurtarıcı tanrısına duyulan inanıştan kaynaklanmaktadır. Cuma günü çarmıha gerilen Hz. İsa’nın 3. günde tekrar dirileceğine ve o güne de günümüzde denildiği gibi Sunday (Pazar, Sun İngilizcede güneş demek) güneş günü demeleri düşündürücü bir durum değil midir? Bu durum, Hz. İsa’nın ölümünden sonra yolundan gittiği düşünülen bazı varislerinin, geriye dönük batıl bir dinden ne denli etkilendiklerini göstermektedir. (Hz. Muhammed’in ölümünden sonra peygamber izinden gittiklerini söyleyen bazı sözde varisler, eski batıl dinlerin kırıntılarını hadis yaparak İslamiyet’in yeni inanç doktrinlerini oluşturmuşlar)
| Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne iniş düşüncesi, Mithra inanışının Havariler ve papazlar aracılığıyla Hristiyanlığa (Paskalya olarak) dâhil ediliş meyvesidir. Müslümanlar içerisindeki hadisçi zihniyette var olan “Hz. İsa’nın yeniden dünyaya gelip İslam’ı yüceltme” düşüncesi de Mithra’dan etkilenmiş Hristiyan inancının İslam’a empoze edilmiş şeklidir. |
Mithra inanışına göre; “kurtarıcı göklerden yere iner, On iki arkadaşıyla yemeğini paylaşır. Kendi kanını yayarak insanlığı günahlardan kurtarır, öldükten sonra tekrar canlanır” inancı bulunmaktadır.
Mithra inanışı, Hz. İsa’dan neredeyse 1400 yıl öncesine kadar uzanan bir inanıştır. Bu inanıştan sonra gelen tüm ilahi inançlar kültürel etkileşimden dolayı az çok Mithra’dan etkilenmişler. Bu etkileşim Hristiyanlıkta da ayinler şeklinde kendisini göstermektedir. Bu durumun sebebi, Hz. İsa’nın erken yaşlarda (tahmini 33-36) ayrılışı ve toplum üzerindeki peygamber yokluğunun vermiş olduğu boşluk, bir de insanoğlunun akıl almaz kişiliği buna zemin hazırlamıştır. Kısacası Hz. İsa sonrası gelen ve onu takip ettiğini düşünen nesil, Mithra’nın ayin şekillerine ufak rötuşlarda bulunarak Vaftiz, Ekmek ve Şarap kutsamasıyla (Efkaristiya Ayini)Hristiyanlık inancına şekil vermiştir. Günümüz Hristiyan toplulukları içerisinde aktif uygulanan bu ayinler gözlemlendiğinde ya da yüklenen anlamlara bakıldığında, bu ayinlerin Mitra’dan Hristiyanlığa geçtiği açık ve net bir şekilde görülecektir. Çünkü Hristiyanlık inancında yapılan ayinlerin bir benzerleri, Hz. İsa’dan öncede farklı ilah ve insanlar için yapılıyor olmasıdır. Bu durum dinlerin birbirini takip ederek güncellenmesi olarak görülmemelidir. Çünkü bu durum, değişime ve etkileşime maruz kalmış inancın, güncellenerek saflaşmış inançla sentezlenmesinden başka bir durum değildir.
Ayindeki ekmek ve şarap İncil’de 1. Korintliler (11/ 23-26)’da şöyle geçmektedir. “Size ilettiğimi ben Rab’ den öğrendim. Ele verildiği gece Rab İsa eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve şöyle dedi; “Bu sizin uğrunuza feda edilen benim bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın”. Aynı şekilde yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi; “Bu kâse benim kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır. Bunu her içtiğinizde beni anmak için böyle yapın”. Bu ekmeği her yediğinizde ve bu kâseden her içtiğinizde, Rabbin gelişine dek Rabbin ölümünü ilan etmiş olursunuz.
Hz. İsa’ya iman etmiş bir kısım Hristiyan, Hz. İsa’nın ölümünden sonra hayatlarından çıkaramadıkları Mithra geleneklerini kendi yeni dinleriyle harmanlayarak, ekmek ve şaraba farklı bir boyut kazandırıp devam etmişler. Çünkü Efkaristiya’daki şarap ekmek ayin şekli ile Mithra yaratılış efsanesindeki boğa kurbanı birbirleriyle örtüşmektedir. Mithra’da “Boğayı öldürdükten sonra boğanın etini paylaşmaları, bir ziyafet ile dostluklarını kesinleştirmeleri, şölenin sonunda cennete yükselmeleri, Mithra’ya iman edenler, boğanın etini yemek ve kanını içmekle, yeniden doğacaklarına ve Mithra ile birlikte güneşin göklerdeki evine yükselerek, ölümsüzlüğe kavuşacaklarına inanma” fikri vardır. Hristiyanlıktaki Efkaristiya şarap ekmek ayininde de ekmek ve şarap Hz. İsa her bir Hristiyan’ın kurtuluşu için feda ettiği bedeni ve kanını temsil ediyor. Ayine yüklenen anlamlar ve beklenen beklentiler dolayısıyla Mithra’daki ayinle çok noktada benzerlik göstermektedir. Mesela Luka (22/14-20)’de, Markos (14/22-25’de ve Matta (26/26-28)’ da “Yemek sırasında İsa eline ekmek aldı, şükran duasını yapıp ekmeği böldü ve öğrencilerine verdi. “Alın, yiyin” dedi, “bu benim bedenimdir”. Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine vererek, “Hepiniz bundan için”. “Çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır”, diye geçer. Ayinde yenilen ekmek ve içilen şarap, çarmıhta can veren ve tekrar dirilen İsa Mesih’in etine ve kanına dönüştüğü düşünülmektedir. Dolayısıyla bunları yiyip içenlerin de İsa ile bütünleşmekte olduklarına inanırlar.
Peki, İncil’de geçen Havarilerle beraber yenilen son yemek Kur’an’da nasıl geçmektedir. Maide suresi 112, 113, 114, 115. ayetlerde; Havariler “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” diye sormuşlardı. O şöyle cevap verdi; “Eğer iman etmiş kimseler iseniz Allah’a saygılı olun. “Onlar “İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna tanık olalım” dediler. Meryem oğlu İsa şöyle yalvardı; “Allah’ım! Ey Rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın. Allah da şöyle buyurdu; “Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim” şeklinde geçmektedir.
Hristiyanlığın Mithra ile olan diğer bir etkileşimi, Hz. İsa’nın doğum günü olarak kabul edilen ve Noel Bayramı (25 Aralık) olarak kutlanan gündür. Aslında o gün Mithra bayramıdır. (Güneş tanrısının doğumu) Kısacası Mithra’nın da Hz. İsa’nın da doğum günü 25 Aralık olarak kabul edilir. Oysa Kur’an’da Meryem suresi 22, 23, 24, 25. ayetlerde; “derken Meryem ona hamile kaldı, işte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi. Sonra doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine yöneltti. Meryem, “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” dedi. Aşağısından biri ona şöyle seslendi; “Tasalanma! Rabbin senin altında bir su kaynağı yaratmıştır. Hurma ağacını da kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.” şeklinde geçmektedir. Hz. İsa’nın yaşamış olduğu coğrafyada hurmanın olgunlaşma zamanı Ağustos, Eylül ayı içerisinde olmaktadır. Bu da bize Hz. İsa’nın doğumunun 8. veya 9. ayda olduğunu göstermektedir. Kur’an’ı Kerim’in bu sureleri delil olarak sunduğum için kabul etmeyen Hristiyanlar olabilir. Ama yaklaşık 2000 yıldır okudukları ve doğruluğunu kabul ettikleri Luka incilini anlayarak okumuş olsalardı belki de bana hak verirlerdi. Luka (2/8-11)’ de “Aynı yörede, sürülerinin yanında nöbet tutarak geceyi kırlarda geçiren çobanlar vardı. Rabbin bir meleği onlara göründü ve Rabbin görkemi çevrelerini aydınlattı. Büyük bir korkuya kapıldılar. Melek ise onlara, “Korkmayın!” dedi. “Size, tüm halk için büyük sevinç kaynağı olacak bir müjde getiriyorum; bugün size, Davut’un kentinde bir Kurtarıcı doğdu, der.” Filistin de kış ayında çobanların kırda sürülerle beraber kaldığını düşünmek pek akıl işi değildir. Demek ki Kur’an’da geçtiği gibi Hz. İsa’nın doğumu en geç 9. ay olmalıdır. Hz. İsa’nın doğumunu aralık sonu ya da ocak başı olarak görenler, kendileriyle çeliştikleri gibi inandıkları kitaplarıyla da çelişmektedir.
Mithra inancına mensup kişiler, başrahiplerine “kutsal baba” derlerdi. Rahipler, görevlerini simgeleyen uzun bir başlık takarlardı. Günümüzdeki rahiplerin kıyafetlerine benzerdi. Mithra’cılar ayinlerinde güneş-tanrının yükselişini anmak için, “mizd” adı verilen, üzeri Mithra haçı kabartmalı, güneş biçiminde bir ekmek yerlerdi. Katoliklerde de “mayasız ekmek kültürü” nün ana kaynağı bu olmalıdır. Bütün bu etkileşimler bizlere Hristiyanlığın Mithra inancından etkilendiğini, birçok yerde bütünleştiğini, bazı inanç doktrinlerinin de Mithra inanç doktrininden geldiğini, kısacası birçok aşama, kötü bir kopyanın ürünü olduğunu göstermektedir.
Hz. İsa sonrası Hristiyanlığın Mithra mirasını devir aldığı tartışmasız bir gerçektir. Devir alınanlar sadece ibadet şekilleri, inanç doktrinleri ile sınırlı kalmamış, mülk devride söz konusu olmuştur. Buna en güzel örnek; Mardin ilindeki Deyrul Zafaran Manastırı gösterilebilir. Bu manastır Hz. İsa’dan sonra 5. Yüzyılda inşa edildiği düşünülmektedir. Bu manastırın altında bulunan ve varlığı korunan Güneş Tapınağı ise milattan önce yani Hz. İsa’dan önceki yıllara ait olduğu bilinmektedir. Manastırın başka yere değil de güneş tapınağının üstüne inşa edilmesi ve güneş tapınağın binlerce yıla rağmen muhafaza edilmesi, bize mirasın ve etkileşimin ne denli olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Ayrıca Hristiyanlık, Zerdüşt dininden de ciddi anlamda etkilenmiştir. Zerdüşt, vaizlik görevinin 30 yaşında iken başlandığı söylenmektedir. Ayrıca 30 yaş Zerdüşt inancında kemale ermek olarak kabul edilir. Hristiyanlarda da Hz. İsa için aynısı ifade ederler. Onlara göre peygamberliğe 30 yaşında iken başlamıştır. Oysa Kur’an Hz. İsa’yı Al-i İmran suresi 46. ayette “O hem beşikte iken (küçükken bilgece konuşmak) hem de yetişkin halinde insanlarla konuşacak ve Salih kişilerden olacak” diyor. Yani Hristiyanların kabul ettiği ilk mucize 30 yaşında iken suyu şarap yapması ile başlamamıştır. Matta 2/1-14 Hz. İsa, Kral Hirodes’in devrinde Yahudiye’nin Beytlehem kasabasında doğduktan sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Kudüs’e gelip şöyle dediler; “Yahudilerin kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.” Kral Hirodes bunu duyunca bütün Kudüs halkıyla birlikte çok tedirgin oldu. Tüm baş kâhinleri ve ulusun din bilginlerini toplayarak onlara Mesih’in nerede doğacağını sordu. “Yahudiye’nin Beytlehem kasabasında” dediler. “Çünkü peygamber aracılığıyla şöyle yazılmıştır; sen, Yahuda diyarında olan ey Beytlehem, Yahuda önderleri arasında hiç de en önemsizi değilsin! Çünkü benim halkım İsrail’i güdecek olan önder senden çıkacaktır”. Bunun üzerine Hirodes yıldızbilimcileri gizlice çağırıp onlardan yıldızın göründüğü anı tam olarak öğrendi. “Gidin, çocuğu dikkatle arayın, bulduğunuz zaman bana haber verin, ben de gelip O’na tapınayım diyerek onları Beytlehem’e gönderdi. Yıldızbilimciler, kralı dinledikten sonra yola çıktılar. Doğuda görmüş oldukları yıldız onlara yol gösterdi ve gelip çocuğun bulunduğu yerin üzerinde durdu. Yıldızı gördüklerinde olağanüstü bir sevinç duydular. Eve girip çocuğu annesi Meryem’le birlikte görünce yere kapanarak O’na tapındılar. Hazinelerini açıp O’na armağan olarak altın, tütsü ve mür sundular. Sonra Hirodes’in yanına dönmesinler diye rüyada uyarıldıklarından, ülkelerine başka yoldan döndüler. Yıldızbilimciler yola çıktıktan sonra Rab’in bir meleği Yusuf’a rüyada göründü. Ona, “Kalk!” dedi. “Çocuğu ve annesini al ve Mısır’a kaç. Ben sana haber verinceye dek orada kal. Çünkü Hirodes çocuğu öldürmek amacıyla onu arayacak”. Böylece Yusuf kalktı, aynı gece çocuğu ve annesini alıp Mısır’a doğru yola çıktı. Hirodes’in ölümüne dek orada kaldı. Bu, Rab’ in peygamber aracılığıyla bildirdiği şu sözün yerine gelmesi için oldu; “Oğlumu Mısır’dan geri çağırdım” der. Her ne kadar çoğu Hristiyan kabul etmese de İncil’den de anladığımız kadarıyla Hz. İsa’nın ilk mucizesi, 30 yaşında değil doğumuyla başlamıştır. Nitekim Meryem suresi 27-30 ayetlerde; …Sonra çocuğu kucağına alarak topluluğuna getirdi. Dediler ki; “Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir adam, annen de iffetsiz değildi.” Bunun üzerine Meryem çocuğu işaret etti. “Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler. Cevabı çocuk verdi; “Ben Allah’ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı’ der.
Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar