Tarikat müritleri, tarikatlarınKur’an ve sünneti temel aldığına iman ederler. İslam’ı doğru yaşamak ve yaşatmak için Allah tarafından seçildiği düşünülen, âlim statüsünde gördükleri şeyh, halife, vekil, mürşit ya da benzeri isimlerle anılan kişilerin öncülüğünde hareket ederler. Bu oluşumların içerisine girdiklerinde, kendilerine hem dünyayı hem de ahireti kazandıracak bir mekanizmanın zincir halkaları olarak görürler.
Tüm tarikatlar, kuruluş süreçlerinde oluşumlarına has ibadet şekilleri oluştururlar. Zamanla da bu ibadet şekillerini müritlerin yapmalarını şart koşarak yeni ibadet şekillerinin toplum ve din içerisinde yayılmasını sağlarlar. Kendilerine has ibadet şekilleriyle, insanların dikkatlerini üzerine toplamayı başarırlar. Farklılıklarını gereksinim, güzellik ve üstünlük olarak gösterirler. Bu yüzden her yeni bir tarikatın oluşumu demek, aynı din içerisinde kişiden kişiye farklılık gösterecek şekilde yeni ibadetlerin oluşması anlamına da gelmektedir.
| Tarikat üyeleri, (sofi ve müritler) dini ibadetlerini Kur’an’ın belirlediği ölçülerde (aşırıya kaçmama) yapmazlar. Bilakis (tersine) ekleme ve çıkarma yaparak yeni ibadet şekillerini oluştururlar. Bu yeni ibadet şekilleriyle, Kur’an’la ve peygamberlerin yaşam tarzıyla ters düşerler. Bu ters duruş, Müslümanlar içerisinde inanç öğretilerinde zıtlıkların ve nifak tohumlarının oluşmasına zemin hazırlar. Unutmayınız ki bölünmelere ve fitnelere meze olanlar, dinlerini parçalayanlardan farkı yoktur. |
| Eskiden Şeyhülislam’ın günümüzde de diyanetin yapmış olduğu en büyük hata, tarikat ve benzeri oluşumların İslam’a yeni ilaveler (yeni ibadet şekilleri, yeni iman esasları… vb.) eklemesine rağmen, bu İslam dışı hareketlere karşı halkı uyarmayıp savunmasız bırakmasıdır. İnanç temelinde yapılan bazı davranışların dinde yeri olmadığının söylememesi, Kurum adına acınacak bir durumdur. Bu oluşumların insanları eğitmek için uyguladıkları çağ dışı yöntemlerine ve insanların kılık kıyafet ve yaşam tarzı konusunda topluma baskıcı tavır sergilemesine karşı sessiz kalmaları ise bu Kurumun liyakatsiz kadrolarla doldurulduğunun farklı bir yansımasıdır. |
Müritlere, şeyhin ve vekilinin günahsız olduklarını, günahsız oldukları için yaratan katında söz sahibi olduklarını, her şeyi bildiklerini, tabiat olaylarına müdahale edebildiklerini, müritlerini imanla kabre gönderebildiklerini, onları cehennem ateşinden kurtarma yetkilerinin olduğunu söylerler ve insanları bu duruma inandırırlar. Oluşumlarına dâhil olmayan insanların da günaha sapabilme potansiyelinin yüksek, tek başlarına dinlerini yaşamalarının imkânsız, ölüm sonrası süreçte sorgulamada yalnız, mezarda karanlıkta ve sırat köprüsünde perişan olacaklarını söylerler ve bu buna da inandırırlar. Böylece üyeler kendilerini zincirin halkası görmediklerinde, yalnız, günahkâr ve muhtaç olarak kabul ederler. Böylece şeyh ve halifelerini terk etmezler. Oluşuma sadakat sergileyip yüceltirler ve asla eleştirmeye yeltenemezler. Zamanla da şeyhlerine ve oluşumlarına doğaüstü güç ve abartı hikâyeler yakıştırarak âdete birbirleriyle bu konuda yarışırlar. Bir kusur görülse bile bu kusuru bir keramete bağlayarak, masumiyetlerine, ululuklarına, inanıp kendilerini kandırmaya devam ederler. En sonunda oluşumun sadık askeri olurlar. Oluşturmuş oldukları mason yapılı kapalı devre sistemi sayesinde kendi içerisinde büyüdükçe, üyeler arasında kenetlenmeyi artırırlar.
Bu oluşumlar, devlete ve millete sadakat gösteren bir görüntü sergileseler de yapılanmalarında misyonerlik, çıkar ve kölelik ilişkileri bulunduğundan dolayı kendi oluşumlarının dışında kalan ya da ideolojilerine itaat etmeyecek insanlara asla pozitif yaklaşım sergilemezler. Bilakis hor görmekte hatta bu kişileri gayri Müslim, ham Müslüman olarak tanımlarlar. Çünkü tarikatçılar, aynı zamanda “şeyhi olmayanların şeyhi şeytandır” tezinin dirençli savunucularıdır.
Her fırsatta devlete olan yapay sadakatlerini gerçek sadakatmiş gibi yansıtarak güçlenmeye, kadrolaşıp en mahrem noktalara sızmaya çalışırlar. Vakıflar kurup yardım toplar; TV, radyo, gazete, dergi vb. sosyal medya organlarını kurup misyonerlik hizmetini yayarlar. Bütün bunlar olurken üzerlerinde ciddi bir denetleme mekanizmasının bulunmaması, yöneticiler tarafından “dine hizmet ediyorlar” düşüncesiyle göz yumulması, “bendendir bir şey olmaz” gibi etkenler, ahtapotun kulları gibi her tarafa uzanmasına-yayılmasına sebep olmaktadır. Eğer müdahale olmazsa, ileriki süreçlerde bu etkenlerin millete nasıl büyük bedeller ödeteceği aşikârdır.
Bu oluşumların üyeleri sadece Allah rızası için bir arada olduklarını düşünseler bile aslında örgütlü ve son derece tehlikeli, mistik hezeyanlı, batıl inançlarla dolu bir oluşumunun parçası olduklarının farkına varmazlar. Çünkü toplumun büyük bir çoğunluğu tarikatları, vazgeçilmez hakikat unsurları olarak kabul eder. Oysaki İslami gözüken tarikatlar içerisinde bulunan çoğu kural, kaide, ibadet ve inanç şekilleri, İslam dinini çağrıştırmadığı gibi İslam’ın yanından bile geçmemektedir. Anlayacağınız tarikat yolları hurafelerle doludur. Tarikat üyeleri Kur’an ve peygamberlerin sergilemiş olduğu çizgiyi idrak etmiş olsalardı, kendi yaptıklarının dine yarardan çok zarar veriyor olduğunu görürlerdi. Dinde ve inançta hurafe yaratıcıları olmazlardı.
Dış güçlerin desteğiyle toplumun dini kültürel ve sosyal kodlarını çok iyi analiz edebildikleri için, ne zaman, nerede, nasıl daha hızlı bir şekilde toplum içerisinde nüfus edebileceklerini bilirler. Kendilerini iyi Müslüman, bilgili, çalışkan, yardımsever, zararsız olarak gösterirler. İnsanların dini duygularını ve zayıf noktalarını yakalayarak onları kandırıp zincir halkalarına dâhil edip daha da genişlemeyi ve güçlenmeyi başarabiliyorlar. Tarikat içerisinde kopmaları önlemek için bireyler arasında aidiyet şuuru oluştururlar. Üyelerin bu halkanın dışında kalmaları halinde, inançlarını yaşayamama, kurtuluşa erememe, şefkat tokattı yemeye inandırarak, âdete tarikat dışına çıkmayı nefes alamama olarak tanımlayarak, kopmaların önüne geçip, üyeleri birbirleriyle kenetleyip, kendi içlerinde mason yapılı kapalı devre oluştururlar. Böylece ümmet yerine mürit yapılanması oluşturarak, sadece kendilerine hizmet edebilecek bir oluşumun oluşmasını sağlarlar.
| Tarikatlara, cemaatlere ve bunların bünyesinde hizmet sunan oluşumlara müdahale edip, kontrol altına alınmadığı müddetçe, bu oluşumlar hür iradeyi baskılayacaktır. Toplum içerisinde etnik ve mezhepsel ayrıştırmayı artıracaktır. Ümmet bilincini zayıflatıp, grup, cemaat, tarikat ve benzeri oluşumların kıt bilincini ön plana çıkaracaktır. İnsanlar arasında ayrışma başlayacaktır. Unutmayın ki ayrışma ötekileştirmeyi, ötekileştirme ise ülkede kaosa sebep olacaktır. |
Tarikatların temelinde tasavvuf vardır. Tasavvuf; şeyh ve mürit ilişkisine dayanmaktadır. Sıradan kişileri Allah dostu ilan etmekte, ilan ettikleri kişiler hakkında yalan yanlış menkıbeler uydurarak, paralel din oluşturulmaktadır. Tasavvuf kitapları tasavvuf sapkınlığı oluşturarak Müslümanları Kur’an’dan ve İslami yaşantıdan uzaklaştırmaktadır. Çünkü bunlar içerisinde hurafe ve şirk bulunmaktadır. Tasavvuf; Allah’ın, her şeyin öz kaynağı olduğunu savunan bir düşüncedir. İslam “Lailahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) esasını temel almaktadır. Tasavvuf ise bu esasla bağdaşması mümkün olmayan “La mevcude illallah” (Allah’tan başka mevcud yoktur) temel almıştır. Yani “VAHDETİ VÜCUD’u”. (Vücud Birliğidir) Yani “insanda, hayvanda, taşta, toprakta, havada aklınıza ne gelirse Allah’ın bir parçasıdır, tecellisidir” (yansıması) şeklinde inanış vardır. Kur’an-ı Kerim’e göre insan, sırf Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Kendisinin bir parçası olduğu ya da yansıtıldığı için değildir. İnsan yaratıktır ve Allah’ın kuludur.
Tasavvufçular yani tarikat ehli olanlar, Allah’ı yeryüzündeki güzel, çirkin, temiz, pis, iyi, kötü her şeyin tecellisi olarak gördükleri için “O’na âşık olmalı, yeniden O’na dönmeli, O’nda eriyip bütünleşmeli ve Onunla birlikte ölümsüzleşmeli” şeklinde inanışlar bulunmaktadır.
| Tasavvuf; Kur’an ve sünneti en içten duygularla yaşamak değildir. Çünkü tasavvuf; uzak doğu ideolojilerinden, mistik hezeyanlarından, günümüz Yahudi inanışından, acem diyarından, Horasan Sünniliğinden etkilenen insanların oluşturmuş ve geliştirmiş oldukları fikirsel ve ruhbanlık kokan davranışlardan başka bir şey değildir. Bu yüzden günümüz tasavvufu ne İslam’dır ne de Müslümanlıktır. Günümüz tasavvufu, olsa olsa İblis’ten ilham alınan ve inananların başına bela edilmiş olan şeytani bir telkindir. |
| Tasavvufu, gerçek tanımının dışında servis ederek insanları yanıltan din adamlarının sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla tasavvufun tanımı, amaç ve hedeflerini kavramayanlar menzil tarikatının içyüzü başta olmak üzere hiçbir tarikatın gerçek yüzünü göremezler. Tasavvufu, İslam sanarak yaşarsanız, İslam dışı hareket ettiğinizi ancak ölüp hesaba çekildiğiniz an anlarsınız. |
Tarikatlardaki tasavvuf düşüncesinin temeli, Türkistan ve Hindistan’daki Hindu inancının, Brahmanizmin ve Patanjalizmin etkileriyle oluşmuştur. İslam’a da şeyhler ve bazı düşünürler aracılığıyla dâhil edilmiştir. 13 Yüzyılda Moğol istilası nedeniyle tasavvufi düşünce yapısı dünyaya yayılarak daha da çok genişleme fırsatı bulmuştur. Türkiye’ye gelme aşamaları da Türkistan, Hindistan, Irak ve Anadolu’ya geçişle kendisini göstermiştir. İlk çıkışlarında kullanılan dil Farsça olmasına rağmen coğrafyamıza yayıldıkça Arapça ve Türkçeye bürünmüştür. Liderlerine Gavs denir. Müritleri, şeyhlerinin Allah Dostu olduklarına, Allah tarafından seçildiklerine, garanti cennette gideceklerine iman ederler. Ayrıca şeyhlerin üstün yetenekleri olduğuna inanırlar. Örneğin birden fazla yerde olabileceğine, istediği kişinin rüyasına girebildiğine, doğa olaylarına müdahale edebileceklerine, kendilerine mezarda, sorguda, sırat köprüsünde destek olacaklarına ve hesap gününde şefaat edeceklerine inanırlar. Böylece Şeyh ya da Gavs, yaratanın kararlarına ortak oluyor. Oysaki peygamberleri Allah seçtiği halde (Şeyhler genelde babadan oğula ya da aynı aileden birine geçer) peygamberleri kendi kararlarına ortak kılmamıştır. Ahkaf süresi 9. ayette; “Ben, peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, ancak bana vahiy edilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım” der. Peygamber bile kendisine ve bizlere ne olacağını bilmezken, şeyh kendisini garantilemiş müritlerini de kurtaracakmış.
| Tarikatçılar; “İnsana doğru yolu gösterecek bir şeyhi olmayanların yol göstericisi şeytandır” diyecek kadar şeyhlerini yüceltirler, insan aklını ve iradesini küçültürler. Rahmet ve kurtarıcı olarak indirilen Kur’an’ın yüceliğini görmezden gelip, ilahi kitabı işlevsiz gösterip saf dışı bırakırlar. Onlara göre şeyhin zincir halkasına dâhil olmak, dergâh sohbetlerine katılmak, belirlenen ve tekrardan ibaret olan zikri çekmek, sonsuz hayatı inşa etmek için yeterlidir. Çünkü inanışlarında şeyh Allah’a “müridim olmadan cennete girmem” diyecektir. Oysaki Kuran, aracı (şeyh, put…) seçilen kişinin de tek başına huzura çıkacağını, müritlerinin onun için yapmış oldukları ibadetleri (vesile olsun diye) kabul etmeyeceklerini ve müritlerine hesap gününde düşman kesileceğini söylemektedir. |
| Tarikat ehli olmak; Ruhani yaşam tarzını terk edip, ruhbanlık yaşam tarzını benimsemektir. Ruhbanlık yaşam tarzında olanlar, ruhani yaşam tarzını yaşadıklarına inanırlar. Oysaki ruhban olmuşlar. İslam olup Müslümanlığı yaşadıklarını düşünürken, hak inancın başına bela olmuşlar. |
Tarikatlarına mutlak itaat ve saygınlık sağlayabilmek için müritlerine bazı kural ve kaidelere tabi tutarlar. Bu kural ve kaideler İslam öğretilerinden uzak, mutlak biat gerektiren, kişileri tekelinde tutmaya yarayan dayatmalardır. Bu dayatmalar sonucunda tarikat üyeleri, kılık kıyafetten davranış şekillerine, inanç şeklinden yaşam tarzına kadar herkesten çok farklı olabiliyorlar. Bu farklılıklar sonucunda da kendilerine hitap eden ve kendilerine has olan toplantı ve ibadet merkezlerini kurarlar. Camii modeline benzer ve adına dergâh dedikleri ibadet merkezleri oluştururlar. Allah’ın evi (camisi) dururken paralel bir cami kurmak (Mescidi Dirar gibi) her inananda şüphe uyandırmalıdır. Tevbe süresi 107-108 ayetlerde; “Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescit yapmışlardır. “Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı” diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar. Orada asla namaza durma! Daha ilk günden takva temeli üzerine kurulan mescit ise namaz kılman için elbette daha uygundur; burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Allah da arınmaya çalışanları sever, der”.
| Zaman makinesi olsa ve Ebu Leheb’i alıp tarikat dergâhlarının ortasına bıraksan, sakal, elbise ve inanç şeklinden dolayı tüm sofiler hürmet gösterip elini öperdi. Belki de tövbelerini tazelerdi. Bunun sebebi, cemaat ve tarikatlarda şekilciliğin ön planda tutulması ve aklın kullanılmamasındandır. Oysaki İslam dini, şekilciliği değil yaşam tarzını temel almıştır. Akıl etmeyi ve düşünmeyi şiddetle önermiştir. |
Bu oluşumlar, kardeşliği ve birlikteliği ifade eden “cemaat ve ümmetçilik” kavramlarının asıl anlamlarını bilinçli bir şekilde değiştirerek bozdular. “Cemaat” kelimesini kendilerine ait olan ideolojik gruba, “ümmetçilik” ve “tüm inananlar kardeştir” düşüncesini de kısırlaştırıp menfaat ortaklığına çevirdiler. Eğer ümmet ya da cemaat bilinci ile hareket etmiş olsalardı, alacakları kararlarda ortak aklın etkisi olurdu. Eğer ilahi din için var olmuş olsalardı, ilahi kitabın sözünü tercih ederlerdi. Ama bunlar örgütten ibaret oldukları için bir kişinin aldığı karar, geri kalan tüm üyelerin mutlak doğrusu ve kabulü olmaktadır. Postu kaybetmemek için ortak aklı kenara bırakarak postu babadan oğula, oğul yoksa kardeşe geçişi sağlayarak saltanatın el değiştirmemesini sağlarlar. Müritlere el etek öptürerek, köleliği oluşturmaktalar. Bu örgütlere girip beyinlerini kiraya veren insanlar, inanç sistemlerini peygamber ve kutsal kitaptan değil de oluşumun liderlerinden ve onların kitaplarından aldıklarını bilmeliler. Örgütleşip büyüyen ve her fırsatta da çoğalmayı başarabilen bu zehirli sarmaşık yapılar, İslami toplum ve düşünce birliğini bölerek parçalara ayırdıklarını da görmeliler. Kutsal kitaba ve ilahi inanç sistemine büyük ihanetlerde bulunduklarını da bilmeliler. Bu yapılarla alakalı Enam suresi 159. ayette çok açık bir ifade bulunmaktadır; “Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir, der”. Ali İmran suresi 99-106. ayetlerde de net uyarılar bulunmaktadır. “De ki; “Ey Ehli kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözünü dinlerseniz sizi imanınızdan vazgeçirip yeniden küfre döndürürler. Size Allah’ın ayetleri okunup dururken, üstelik Allah resulü de aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah’a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir. Ey iman edenler! Allah’a karşı gereği gibi saygılı olun ve ancak Müslüman olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır; yüzleri kararanlara, “İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı!” der.
Maalesef bütün hakikatlere rağmen, oluşturmuş oldukları yapılanma şeklini İslami açıdan uygun ve gerekli görürler. Yine de Müslüman gibi davranmayarak ilgili ayetleri görmezden gelip batıl oluşumların içerisinde kalmaya devam ederler. Mevcut durumlarının dinsel doğruluğunu insanlara kanıtlamak için oluşumlarını Hz. Ebubekir’e kadar götürüp iftirada bulunmaktan da çekinmezler. Oysaki İslam dinine tabi olmayan fakat günümüz dini tarikatlara tıpatıp benzerlik gösteren oluşumlar, İslamiyet’in doğuşundan binlerce yıl öncesine kadar gitmektedir. Kendilerini İslam olarak gören günümüz tarikatları ise Hz. Muhammed’in ölümünden yaklaşık 400 yıl sonra batıl olan tarikatlardan etkilenerek ortaya çıktıkları aşikârdır. Din, bu yapıları yok etmezse, bu yapılar dinin toplum içerisinde doğru uygulamasını zayıflatacaktır.
Ülkemizin siyasi ve sosyal yapıları içerisindeki tasavvuf, tarikat ya da cemaat olarak bilinen inanç yapılarının ahtapot kökleri inkâr edilemez. Maalesef devlet içine sızan bu köklerin varlıkları, Osmanlı imparatorluğu ve öncesine kadar uzanır. Bazı yöneticiler, bu yapıların toplum üzerinde etki mekanizmaları arttıkça bunları kontrol altında tutmaya çalışmışlar. Çünkü halk üzerinde ciddi bir etkiye sahip bu oluşumlar, kendileri gibi düşünmeyenlere karşı siyasi ve sosyal ayaklanmaları bizzat düzenlemişler veya isyanlara ciddi destek vermişler. Osmanlı İmparatorluğunakarşı isyanı başlatanların, destek sunanların veya halkın fazla ilgi gösterdiği ve beka sorunu oluşturabilecek olan tarikat şeyhlerinin sürgüne göndermesi, tekke ve zaviyelerin kontrol altında tutulmaya çalışılmasıörnek olarakgösterilebilir. Kimi zamanda alınan tedbirler yetersiz gelmiş ya da sürgün sonrası oluşan boşlukları doldurmak için alınan önlemler yeni bir sancılı sürecin başlamasına ön ayak olmuştur. Nitekim 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla Bektaşi tarikatları dağıtılmış, oluşan boşluğa Nakşibendî tarikat yapıları doldurulmuştur. Günümüzde de yapıldığı gibi bir hata başka bir hatayla düzeltilmeye çalışılmıştır. Farkına varmadan önümüzdeki yıllarda sancılı doğumu gerçekleştirecek bir nifak tohumu (Atatürk düşmanlığı başta olmak üzere) ekilmiştir. (FETÖ devlet kurumlarında tesviye edildi, diğer cemaatlere yer açıldı)
İslam’ın özünden beslenmeyen ama İslami toplumun inanç sistemine sızmış bu çarpık misyonerlik yapılanmalar, her çağda farklı kılıflar altında kendilerini topluma kabul ettirmekteler. Bunların topluma ve devlete verebilecekleri zararın farkına varan Atatürk, 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarmış olduğu tekke ve zaviyeler kanunu ile kısmi olarak bunları engelleme yoluna giderek, toplum içerisindeki bozuk dini sisteme neşter vurmuştur. Atatürk’ün tekke ve zaviyeleri kapatmasından neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen düşük bir azınlık dışında Atatürk’ün bu davranışının sebeplerini irdeleyen olmamıştır. Birçok insan Atatürk’ün bu duruşunu din düşmanlığına bağlamıştır. Oysaki Atatürk’ün asıl gayesi, dinin kişi ve oluşumların tekeline geçişini engellemekti. İndirilen dinin özünün yaşanmasını sağlamaktı. Yönetimlerin, bir ideolojinin tekeline geçişini engellemekti.
| İslam dininin doğru anlaşılması, özünün insanla bütünleşebilmesi, toplumun huzur ve refahının yeniden kazanılabilmesi için yapılacak en önemli şey nedir bilir misiniz? Tasavvufu meşrulaştırıp inanışın kaynağı ve odağı haline getiren tarikat liderlerini, halife olarak tabir ettikleri yerel temsilcilerini, din kılıfında kurulup oluşumunu devletleştirenleri ve bunlara hizmet eden din görevlilerini, adalete teslim etmektir. Gerekirse aileleriyle beraber zorunlu iskân göçüne tabi tutmaktır. Böylece toplumla bağları kesilir, din istismarına karşı toplum korunur, kalıcı bir çözüm yolu bulunmuş olur. |
Temeli İslam’a dayanmayan tarikatların, cemaatlerin feodal sistemlerinde yetiştirilen çocuklar ile dağa çıkarıp terörizmi desteklemek için anarşizm ile büyütülen çocuklar arasında fark yoktur. İkisinde de çocuklarda masumiyet vardır. Devlet bunlara sahip çıkmalıdır. Devletin sahip çıkmaması ya da illegal oluşumlara duyarsız kalması halinde, yarınlarımız terörizme gebe kalacaktır.
| Osmanlıda yeniçeri ocağının kaldırılması ve Bektaşi tarikatının yasaklanmasıyla Nakşibendîlere zemin açıldı. Zaman tekerrürden ibaret olmalı ki, 15 Temmuz FETÖ’nün yasaklanmasıyla devlet içerisinde oluşan boşluklar hızlıca dolmaya başladı. Menzil ve benzeri tarikatların kurumlar içerisindeki büyümeleri ivme kazandı. Hatalardan ders alınmadıkça, din istismarcıların yapmış oldukları acıların tekrarını (iç isyanlar, darbeler, ayaklanmalar, ihraçlar vb.) yaşamamız kaçınılmazdır. 15 Temmuz öncesi FETÖ’nün dünya genelindeki misyonerliğinde, devletlerin en mahrem noktalarına sızmada ve eğitimde ciddi bir yol sarf ettiğini kimse inkâr edemez. Dış güçlerin etkisi ile beraber hızlıca yayılmasındaki etken, devlet kurumlarına yönetici ve imam seçerken, belli bir donanım ve liyakat seviyesine (hem iş bilen hem de aklen oluşuma teslim olan) sahip olma kriterini ihmal etmemelerinden kaynaklanmaktaydı. Hainlik içinde olsalar bile belli bir birikime sahip olmaları, devlet kurumlarının işleyişlerini devam etmesini sağlıyordu. Böylece darbe sürecine kadar devlet ve toplum içerisindeki zararlı etkileri daha az hissedildi. Bundan sonraki süreçlerde devlet kurumları, din kılıfı altındaki diğer cemaat ve tarikatçılara peşkeş çekilmesi halinde, telafisi imkânsız zararların oluşmasına sebep olacaktır. Çünkü diğer cemaat ve tarikatçıların eğitim seviyeleri, modern hayata bakış açıları yok denilecek seviyededir. Maalesef bunların sofilik ve müritlikte uzmanlaşmış olmaları, beyinlerini kullanabilen, toplumla bütünleşebilen, adaletle hükmedebilen kişiler yapmamaktadır. Bunların kontrolsüzce kurumlara yerleşmeleri halinde, devlet ve toplum üzerinde olumsuz etkileri olacaktır. Bu olumsuz etkiler, FETÖ’nün ülkede yaratmış olduğu mağduriyetten daha fazla olacağı için ülke sosyal yaşamda gerilemeye, kutupsal ayrışmaya ve ekonomik yönden çökmeye hızlı bir şekilde girecektir. |
Beka sorunu oluşturabilen oluşumların Türkiye’deki en olgun ayağı, Nur cemaati (Sait Nursi’nin izinden gittiğini söyleyen yüzlerce oluşum), Gülen Cemaati (FETÖ), Süleymancılar (Süleyman Hilmi Tunahan), Işıkçılar (Hüseyin Hilmi Işık), Furkan Cemaati (Alpaslan Kuytul), Kadiriler, Rufailer, Halvetiye, Mevleviler, Nakşibendîler (İskender Paşa, İsmail ağa, Erenköy, Menzil, Tufancılar, Zilan Cemaati, Reyhani Tekkesi, Hazneviler) … ve benzerleridir.
Bu oluşumların Türkiye ve dünyanın birçok noktasında halife, (DEAŞ’ın Suriye ve Irak’a kendilerini temsil etmesi için seçmiş olduğu kişiler gibi) şeyh, imam, vakıf adı altında söz sahibi olan temsilcileri bulunmaktadır. Bu ideolojik yapılar dini kullanarak insanlar üzerinde mutlak hâkimiyet (kişilerin gözünde ilahlaşarak) sağlamaktalar. Devletin ilgili birimleri bu yapılanmaları yetersiz denetlemesi ya da görmezden gelmesi sonucu, bu oluşumlar her geçen büyüyüp, devlet kurumlarında ve toplumda söz sahibi olmaktalar. Böylece bunlar zamanla da İslam, devlet ve toplum içerisinde fitne ve fesat yuvaları olacaktır. Toplumda inançları ayrıştırarak, kaos ortamlarını oluşturacaktır.
| İslam adı altındaki bütün tarikat, cemaat ve benzeri yapılar, Şeriatın gelmesini ve İslam devletinin kurulmasını istiyorlar ama gerçek İslam’ı, yaşantılarına yansıtmıyorlar. Gelmiş geçmiş hiçbir devleti de (Emevî’yi, Abbasî’yi, Selçukluyu, Osmanlıyı, İran’ı, Suudi Arabistan’ı) hayallerindeki İslam devletine örnek gösteremiyorlar. Tek örnekleri, peygamber ve sahabe yaşantısıdır ama onlarında izinden gitmiyorlar, onlar gibi yaşamıyorlar. Hepsi namaz kılıyor, kula kul oluyor ama yaratana kulluk etmiyorlar. Tek olan İslam’ı binlerce gruba ayırıyorlar. İslam yaşantısının önünde en büyük engelin kendileri olduklarını görmüyorlar. Bu yüzden toplumsal yaşam tarzından şikâyet edip fitne çıkarıyorlar. |
Umarım FETÖ yapılanmasına benzer bir yapılanmayla, sinsi bir darbe planına girişilmeden ya da vatandaşlar arasında bir ötekileştirme ile iç huzursuzluk ortaya çıkarmadan, devlet bütün bu oluşumları kontrol altına alır. Bu kontrol ve hâkimiyet, ancak yenilenmiş bir diyanet başkanlığının oluşturulması ve katkısıyla çıkarılabilecek olan İNANCA HİYANET KANUNU ile sağlanabilir. Ama bu kanun, çıkarılır çıkarılmaz taviz verilmeksizin her rütbe, sınıf ve makamdaki insana uygulanmalıdır ki kronikleşmiş sorun kalıcı bir şekilde çözülebilsin. Bu sayede ülke içerisinde faaliyet gösteren dış güçlerin etki alanları azaltılabilsin.
Türkiye ve dünyanın birçok yerine yayılmış olan Nakşibendîliğin gelişim seyrine baktığımızda, Sıddıykıyye, Tayfuriyye, Haceganiyye Ahrariyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Halidiyye gibi çeşitli isimlerle de anılmışlar. Anlayacağınız zihniyetin sabit kaldığı yerde, sadece isimlerin değiştiğini görmekteyiz.
Tarikatçılar, tarikat çizgisinde olan müritlerin izlediği yolun İslam yolu olduğuna, şeyhe tabi olmanın Allah’ın emri olduğuna dair Kur’an’da delil olarak gösterdikleri ayetler, Tevbe suresi 119. ve Maide suresi 35. ayetlerdir. Tevbe suresi 119. ayette; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun”, der.Buradaki “doğrularla beraber olun” cümlesindeki kasıt, “İslam ümmetiyle beraber olun” şeklinde anlamıyorlar, kendi tarikatındaki “şeyhler ve sofiler ile beraber” olması gerektiğine inanıyorlar. Maide suresi 35. ayette; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın” der.İslam âlimleri O’na yaklaşmaya vesile arayın” sözünün Kur’an’ın emir, öneri ve yasaklarına uymaktan geçtiğinden başka bir şey olmadığı konusunda hemfikirler. Maalesef tarikatçılar ise Allah’a yaklaşmaya vesile aramanın, şeyhe tabi olmaktan geçtiğini kabul ediyorlar. Bu yüzden ibadetlerinde;
– Bulunduğu mekânı karartarak,
-Yogadan taklit aldıkları oturuşu ile hareketsiz oturarak,
-Nefesini kontrol altına alarak,
-Şeyhinin şeklini zihninde canlandırarak,
– Ondan yardım dileyerek,
-Binlerce kez aynı sözü tekrarlayarak,
-Düzenli bir şekilde şeyhe gidip, el etek öpüp tövbe tazeleyerek,
-Sakal uzatarak, cübbe giyerek, bu ve benzeri şeyleri yaparak, şeyhin yardımı ile Allah’a yaklaştıklarını, vesile bulduklarını düşünürler.
Tarikata bağlanmış her mürit, şeyhin ipine ve oluşuma dâhil olduğu için şeyhin koruması altında olduğunu kabul eder. Sığınacakları liman, şeyhin limanıdır. Bu yüzden başları ne zaman bir şey gelirse ya da bir beklentileri olursa, Allah’tan değil şeyhten yardım bekler ve dilerler. “Yetiş ya Geylani” sözünün ön planda olması (Allah’ı arka plana bırakmaları) bu durumun en büyük delilidir. Ankebut suresi 41. ve 42. ayetlerde; “Allah’tan başka varlıkların korumasına sığınanların durumu, örümceğin durumuna benzer; Örümcek, (ağını) kendine bir yuva yapar, ama yuvaların en çürüğü de örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! Allah, onların kendisini bırakıp da ne türlü şeylere yalvarıp yakardıklarını şüphesiz bilmektedir. O, azizdir, hakîmdir” der.
Devamı için Tıklayınız : https://saittasci.com/kategori/kitaplar