Tarikat müritleri, tarikatların Kur’an ve sünneti temel aldığına iman ederler. İslam’ı doğru yaşamak ve yaşatmak için Allah tarafından seçildiği düşünülen, âlim statüsünde gördükleri şeyh, halife, vekil, mürşit ya da benzeri isimlerle anılan kişilerin öncülüğünde hareket ederler. Bu oluşumların içerisine girdiklerinde, kendilerine hem dünyayı hem de ahireti kazandıracak bir mekanizmanın zincir halkaları olarak görürler.
Tüm tarikatlar, kuruluş süreçlerinde oluşumlarına has ibadet şekilleri oluştururlar. Zamanla da bu ibadet şekillerini müritlerin yapmalarını şart koşarak yeni ibadet şekillerinin toplum ve din içerisinde yayılmasını sağlarlar. Kendilerine has ibadet şekilleriyle, insanların dikkatlerini üzerine toplamayı başarırlar. Farklılıklarını gereksinim, güzellik ve üstünlük olarak gösterirler. Bu yüzden her yeni bir tarikatın oluşumu demek, aynı din içerisinde kişiden kişiye farklılık gösterecek şekilde yeni ibadetlerin oluşması anlamına da gelmektedir.
“Tarikat üyeleri (sofi ve müritler), dini ibadetlerini Kur’an’ın belirlediği ölçülerde (aşırılığa kaçmadan) yapmazlar. Bilakis, ekleme ve çıkarma yaparak yeni ibadet şekilleri oluştururlar. Bu yeni ibadet şekilleriyle, Kur’an’la ve peygamberlerin yaşam tarzıyla ters düşerler. Bu aykırı duruş, Müslümanlar içerisinde inanç öğretilerinde zıtlıkların ve nifak tohumlarının oluşmasına zemin hazırlar. Unutmayın ki, bölünmelere ve fitnelere meze olanların, dinlerini parçalayanlardan farkı yoktur.”
“Eskiden Şeyhülislam’ın, günümüzde ise Diyanet’in yapmış olduğu en büyük hata; tarikat ve benzeri oluşumların İslam’a yeni ilaveler (yeni ibadet şekilleri, yeni iman esasları vb.) eklemesine rağmen, bu İslam dışı hareketlere karşı halkı uyarmayıp savunmasız bırakmasıdır. İnanç temelinde yapılan bazı davranışların dinde yeri olmadığını ifade etmemeleri, kurum adına üzücü bir durumdur. Bu oluşumların insanları eğitmek için uyguladıkları çağ dışı yöntemlere ve insanların kılık kıyafetleri ile yaşam tarzları konusunda topluma baskıcı tavırlar sergilemelerine karşı sessiz kalmaları ise, bu kurumun liyakatsiz kadrolarla doldurulduğunun açık bir göstergesidir.”
Müritlere, şeyhin ve vekilinin günahsız olduklarını, günahsız oldukları için yaratan katında söz sahibi olduklarını, her şeyi bildiklerini, tabiat olaylarına müdahale edebildiklerini, müritlerini imanla kabre gönderebildiklerini, onları cehennem ateşinden kurtarma yetkilerinin olduğunu söylerler ve insanları bu duruma inandırırlar. Oluşumlarına dâhil olmayan insanların da günaha sapabilme potansiyelinin yüksek, tek başlarına dinlerini yaşamalarının imkânsız, ölüm sonrası süreçte sorgulamada yalnız, mezarda karanlıkta ve sırat köprüsünde perişan olacaklarını söylerler ve bu buna da inandırırlar. Böylece üyeler kendilerini zincirin halkası görmediklerinde, yalnız, günahkâr ve muhtaç olarak kabul ederler. Böylece şeyh ve halifelerini terk etmezler. Oluşuma sadakat sergileyip yüceltirler ve asla eleştirmeye yeltenemezler. Zamanla da şeyhlerine ve oluşumlarına doğaüstü güç ve abartı hikâyeler yakıştırarak âdete birbirleriyle bu konuda yarışırlar. Bir kusur görülse bile bu kusuru bir keramete bağlayarak, masumiyetlerine, ululuklarına, inanıp kendilerini kandırmaya devam ederler. En sonunda oluşumun sadık askeri olurlar. Oluşturmuş oldukları mason yapılı kapalı devre sistemi sayesinde kendi içerisinde büyüdükçe, üyeler arasında kenetlenmeyi artırırlar.
Bu oluşumlar, devlete ve millete sadakat gösteren bir görüntü sergileseler de yapılanmalarında misyonerlik, çıkar ve kölelik ilişkileri bulunduğundan dolayı kendi oluşumlarının dışında kalan ya da ideolojilerine itaat etmeyecek insanlara asla pozitif yaklaşım sergilemezler. Bilakis hor görmekte hatta bu kişileri gayri Müslim, ham Müslüman olarak tanımlarlar. Çünkü tarikatçılar, aynı zamanda “şeyhi olmayanların şeyhi şeytandır” tezinin dirençli savunucularıdır.
Her fırsatta devlete olan yapay sadakatlerini gerçek sadakatmiş gibi yansıtarak güçlenmeye, kadrolaşıp en mahrem noktalara sızmaya çalışırlar. Vakıflar kurup yardım toplar; TV, radyo, gazete, dergi vb. sosyal medya organlarını kurup misyonerlik hizmetini yayarlar. Bütün bunlar olurken üzerlerinde ciddi bir denetleme mekanizmasının bulunmaması, yöneticiler tarafından “dine hizmet ediyorlar” düşüncesiyle göz yumulması, “bendendir bir şey olmaz” gibi etkenler, ahtapotun kulları gibi her tarafa uzanmasına-yayılmasına sebep olmaktadır. Eğer müdahale olmazsa, ileriki süreçlerde bu etkenlerin millete nasıl büyük bedeller ödeteceği aşikârdır.
Bu oluşumların üyeleri sadece Allah rızası için bir arada olduklarını düşünseler bile aslında örgütlü ve son derece tehlikeli, mistik hezeyanlı, batıl inançlarla dolu bir oluşumunun parçası olduklarının farkına varmazlar. Çünkü toplumun büyük bir çoğunluğu tarikatları, vazgeçilmez hakikat unsurları olarak kabul eder. Oysaki İslami gözüken tarikatlar içerisinde bulunan çoğu kural, kaide, ibadet ve inanç şekilleri, İslam dinini çağrıştırmadığı gibi İslam’ın yanından bile geçmemektedir. Anlayacağınız tarikat yolları hurafelerle doludur. Tarikat üyeleri Kur’an ve peygamberlerin sergilemiş olduğu çizgiyi idrak etmiş olsalardı, kendi yaptıklarının dine yarardan çok zarar veriyor olduğunu görürlerdi. Dinde ve inançta hurafe yaratıcıları olmazlardı.
Dış güçlerin desteğiyle toplumun dini kültürel ve sosyal kodlarını çok iyi analiz edebildikleri için, ne zaman, nerede, nasıl daha hızlı bir şekilde toplum içerisinde nüfus edebileceklerini bilirler. Kendilerini iyi Müslüman, bilgili, çalışkan, yardımsever, zararsız olarak gösterirler. İnsanların dini duygularını ve zayıf noktalarını yakalayarak onları kandırıp zincir halkalarına dâhil edip daha da genişlemeyi ve güçlenmeyi başarabiliyorlar. Tarikat içerisinde kopmaları önlemek için bireyler arasında aidiyet şuuru oluştururlar. Üyelerin bu halkanın dışında kalmaları halinde, inançlarını yaşayamama, kurtuluşa erememe, şefkat tokattı yemeye inandırarak, âdete tarikat dışına çıkmayı nefes alamama olarak tanımlayarak, kopmaların önüne geçip, üyeleri birbirleriyle kenetleyip, kendi içlerinde mason yapılı kapalı devre oluştururlar. Böylece ümmet yerine mürit yapılanması oluşturarak, sadece kendilerine hizmet edebilecek bir oluşumun oluşmasını sağlarlar.
“Tarikatlara, cemaatlere ve bunların bünyesinde hizmet sunan oluşumlara müdahale edilip, kontrol altına alınmadığı sürece, bu oluşumlar hür iradeyi baskılayacaktır. Toplum içerisinde etnik ve mezhepsel ayrıştırmayı artıracaktır. Ümmet bilincini zayıflatıp, grup, cemaat, tarikat ve benzeri oluşumların dar bilincini ön plana çıkaracaktır. İnsanlar arasında ayrışma başlayacaktır. Unutmayın ki, ayrışma ötekileştirmeyi, ötekileştirme ise ülkede kaosa sebep olacaktır.”
Tarikatların temelinde tasavvuf vardır. Tasavvuf; şeyh ve mürit ilişkisine dayanmaktadır. Sıradan kişileri Allah dostu ilan etmekte, ilan ettikleri kişiler hakkında yalan yanlış menkıbeler uydurarak, paralel din oluşturulmaktadır. Tasavvuf kitapları tasavvuf sapkınlığı oluşturarak Müslümanları Kur’an’dan ve İslami yaşantıdan uzaklaştırmaktadır. Çünkü bunlar içerisinde hurafe ve şirk bulunmaktadır. Tasavvuf; Allah’ın, her şeyin öz kaynağı olduğunu savunan bir düşüncedir. İslam “Lailahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) esasını temel almaktadır. Tasavvuf ise bu esasla bağdaşması mümkün olmayan “La mevcude illallah” (Allah’tan başka mevcud yoktur) temel almıştır. Yani “VAHDETİ VÜCUD’u”. (Vücud Birliğidir) Yani “insanda, hayvanda, taşta, toprakta, havada aklınıza ne gelirse Allah’ın bir parçasıdır, tecellisidir” (yansıması) şeklinde inanış vardır. Kur’an-ı Kerim’e göre insan, sırf Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. Kendisinin bir parçası olduğu ya da yansıtıldığı için değildir. İnsan yaratıktır ve Allah’ın kuludur.
Tasavvufçular yani tarikat ehli olanlar, Allah’ı yeryüzündeki güzel, çirkin, temiz, pis, iyi, kötü her şeyin tecellisi olarak gördükleri için “O’na âşık olmalı, yeniden O’na dönmeli, O’nda eriyip bütünleşmeli ve Onunla birlikte ölümsüzleşmeli” şeklinde inanışlar bulunmaktadır.
“Tasavvuf; Kur’an ve sünneti en içten duygularla yaşamak değildir. Çünkü tasavvuf; uzak doğu ideolojilerinden, mistik hezeyanlardan, günümüz Yahudi inanışlarından, Acem diyarından, Horasan Sünniliğinden etkilenmiş insanların oluşturup geliştirdiği, fikirsel ve ruhbanlık kokan davranışlardan başka bir şey değildir. Bu yüzden günümüz tasavvufu ne İslam’dır ne de Müslümanlıktır.”
“Tasavvufu, gerçek tanımının dışında servis ederek insanları yanıltan din adamlarının sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Dolayısıyla tasavvufun tanımı, amaç ve hedeflerini kavramayanlar, Menzil Tarikatı’nın içyüzü başta olmak üzere, hiçbir tarikatın gerçek yüzünü göremezler. Tasavvufu İslam sanarak yaşarsanız, İslam dışı hareket ettiğinizi, ancak ölüp hesaba çekildiğiniz an anlarsınız.”
Tarikatlardaki tasavvuf düşüncesinin temeli, Türkistan ve Hindistan’daki Hindu inancının, Brahmanizmin ve Patanjalizmin etkileriyle oluşmuştur. İslam’a da şeyhler ve bazı düşünürler aracılığıyla dâhil edilmiştir. 13 Yüzyılda Moğol istilası nedeniyle tasavvufi düşünce yapısı dünyaya yayılarak daha da çok genişleme fırsatı bulmuştur. Türkiye’ye gelme aşamaları da Türkistan, Hindistan, Irak ve Anadolu’ya geçişle kendisini göstermiştir. İlk çıkışlarında kullanılan dil Farsça olmasına rağmen coğrafyamıza yayıldıkça Arapça ve Türkçeye bürünmüştür. Liderlerine Gavs denir. Müritleri, şeyhlerinin Allah Dostu olduklarına, Allah tarafından seçildiklerine, garanti cennette gideceklerine iman ederler. Ayrıca şeyhlerin üstün yetenekleri olduğuna inanırlar. Örneğin birden fazla yerde olabileceğine, istediği kişinin rüyasına girebildiğine, doğa olaylarına müdahale edebileceklerine, kendilerine mezarda, sorguda, sırat köprüsünde destek olacaklarına ve hesap gününde şefaat edeceklerine inanırlar. Böylece Şeyh ya da Gavs, yaratanın kararlarına ortak oluyor. Oysaki peygamberleri Allah seçtiği halde (Şeyhler genelde babadan oğula ya da aynı aileden birine geçer) peygamberleri kendi kararlarına ortak kılmamıştır. Ahkaf süresi 9. ayette; “Ben, peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, ancak bana vahiy edilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım” der. Peygamber bile kendisine ve bizlere ne olacağını bilmezken, şeyh kendisini garantilemiş müritlerini de kurtaracakmış.
“Tarikatçılar; “İnsana doğru yolu gösterecek bir şeyhi olmayanların yol göstericisi şeytandır” diyecek kadar şeyhlerini yüceltirler, insan aklını ve iradesini küçültürler. Rahmet ve kurtarıcı olarak indirilen Kur’an’ın yüceliğini görmezden gelip, ilahi kitabı işlevsiz gösterip saf dışı bırakırlar.”
“Onlara göre şeyhin zincir halkasına dâhil olmak, dergâh sohbetlerine katılmak, belirlenen ve tekrardan ibaret olan zikri çekmek, sonsuz hayatı inşa etmek için yeterlidir. Çünkü inanışlarında şeyh, Allah’a “Müridim olmadan cennete girmem” diyecektir. Oysaki Kur’an, aracı (şeyh, put…) olarak seçilen kişinin de tek başına huzura çıkacağını, müritlerinin onun için yapmış oldukları ibadetleri (vesile olsun diye) kabul etmeyeceklerini ve müritlerine hesap gününde düşman kesileceğini açıkça belirtmektedir.”
“Tarikat ehli olmak; ruhani yaşam tarzını terk edip, ruhbanlık yaşam tarzını benimsemektir. Ruhbanlık yaşam tarzında olanlar, ruhani yaşam tarzını yaşadıklarına inanırlar. Oysaki ruhban olmuşlardır. İslam olup Müslümanlığı yaşadıklarını düşünürken, hak inancın başına bela olmuşlardır.”
Tarikatlarına mutlak itaat ve saygınlık sağlayabilmek için müritlerine bazı kural ve kaidelere tabi tutarlar. Bu kural ve kaideler İslam öğretilerinden uzak, mutlak biat gerektiren, kişileri tekelinde tutmaya yarayan dayatmalardır. Bu dayatmalar sonucunda tarikat üyeleri, kılık kıyafetten davranış şekillerine, inanç şeklinden yaşam tarzına kadar herkesten çok farklı olabiliyorlar. Bu farklılıklar sonucunda da kendilerine hitap eden ve kendilerine has olan toplantı ve ibadet merkezlerini kurarlar. Camii modeline benzer ve adına dergâh dedikleri ibadet merkezleri oluştururlar. Allah’ın evi (camisi) dururken paralel bir cami kurmak (Mescidi Dirar gibi) her inananda şüphe uyandırmalıdır. Tevbe süresi 107-108 ayetlerde; “Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescit yapmışlardır. “Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı” diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar. Orada asla namaza durma! Daha ilk günden takva temeli üzerine kurulan mescit ise namaz kılman için elbette daha uygundur; burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Allah da arınmaya çalışanları sever, der”.
“Zaman makinesi olsa ve Ebu Leheb’i alıp tarikat dergâhlarının ortasına bıraksan, sakal, elbise ve inanç şeklinden dolayı tüm sofiler hürmet gösterip elini öperdi. Belki de tövbelerini tazelerdi. Bunun sebebi, cemaat ve tarikatlarda şekilciliğin ön planda tutulması ve aklın kullanılmamasıdır. Oysaki İslam dini, şekilciliği değil yaşam tarzını temel almıştır. Akıl etmeyi ve düşünmeyi şiddetle önermiştir.”
Bu oluşumlar, kardeşliği ve birlikteliği ifade eden “cemaat ve ümmetçilik” kavramlarının asıl anlamlarını bilinçli bir şekilde değiştirerek bozdular. “Cemaat” kelimesini kendilerine ait olan ideolojik gruba, “ümmetçilik” ve “tüm inananlar kardeştir” düşüncesini de kısırlaştırıp menfaat ortaklığına çevirdiler. Eğer ümmet ya da cemaat bilinci ile hareket etmiş olsalardı, alacakları kararlarda ortak aklın etkisi olurdu. Eğer ilahi din için var olmuş olsalardı, ilahi kitabın sözünü tercih ederlerdi. Ama bunlar örgütten ibaret oldukları için bir kişinin aldığı karar, geri kalan tüm üyelerin mutlak doğrusu ve kabulü olmaktadır. Postu kaybetmemek için ortak aklı kenara bırakarak postu babadan oğula, oğul yoksa kardeşe geçişi sağlayarak saltanatın el değiştirmemesini sağlarlar. Müritlere el etek öptürerek, köleliği oluşturmaktalar. Bu örgütlere girip beyinlerini kiraya veren insanlar, inanç sistemlerini peygamber ve kutsal kitaptan değil de oluşumun liderlerinden ve onların kitaplarından aldıklarını bilmeliler. Örgütleşip büyüyen ve her fırsatta da çoğalmayı başarabilen bu zehirli sarmaşık yapılar, İslami toplum ve düşünce birliğini bölerek parçalara ayırdıklarını da görmeliler. Kutsal kitaba ve ilahi inanç sistemine büyük ihanetlerde bulunduklarını da bilmeliler. Bu yapılarla alakalı Enam suresi 159. ayette çok açık bir ifade bulunmaktadır; “Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir, der”. Ali İmran suresi 99-106. ayetlerde de net uyarılar bulunmaktadır. “De ki; “Ey Ehli kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir grubun sözünü dinlerseniz sizi imanınızdan vazgeçirip yeniden küfre döndürürler. Size Allah’ın ayetleri okunup dururken, üstelik Allah resulü de aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah’a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir. Ey iman edenler! Allah’a karşı gereği gibi saygılı olun ve ancak Müslüman olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır; yüzleri kararanlara, “İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı!” der.
Maalesef bütün hakikatlere rağmen, oluşturmuş oldukları yapılanma şeklini İslami açıdan uygun ve gerekli görürler. Yine de Müslüman gibi davranmayarak ilgili ayetleri görmezden gelip batıl oluşumların içerisinde kalmaya devam ederler. Mevcut durumlarının dinsel doğruluğunu insanlara kanıtlamak için oluşumlarını Hz. Ebubekir’e kadar götürüp iftirada bulunmaktan da çekinmezler. Oysaki İslam dinine tabi olmayan fakat günümüz dini tarikatlara tıpatıp benzerlik gösteren oluşumlar, İslamiyet’in doğuşundan binlerce yıl öncesine kadar gitmektedir. Kendilerini İslam olarak gören günümüz tarikatları ise Hz. Muhammed’in ölümünden yaklaşık 400 yıl sonra batıl olan tarikatlardan etkilenerek ortaya çıktıkları aşikârdır. Din, bu yapıları yok etmezse, bu yapılar dinin toplum içerisinde doğru uygulamasını zayıflatacaktır.
Ülkemizin siyasi ve sosyal yapıları içerisindeki tasavvuf, tarikat ya da cemaat olarak bilinen inanç yapılarının ahtapot kökleri inkâr edilemez. Maalesef devlet içine sızan bu köklerin varlıkları, Osmanlı imparatorluğu ve öncesine kadar uzanır. Bazı yöneticiler, bu yapıların toplum üzerinde etki mekanizmaları arttıkça bunları kontrol altında tutmaya çalışmışlar. Çünkü halk üzerinde ciddi bir etkiye sahip bu oluşumlar, kendileri gibi düşünmeyenlere karşı siyasi ve sosyal ayaklanmaları bizzat düzenlemişler veya isyanlara ciddi destek vermişler. Osmanlı İmparatorluğunakarşı isyanı başlatanların, destek sunanların veya halkın fazla ilgi gösterdiği ve beka sorunu oluşturabilecek olan tarikat şeyhlerinin sürgüne göndermesi, tekke ve zaviyelerin kontrol altında tutulmaya çalışılmasıörnek olarakgösterilebilir. Kimi zamanda alınan tedbirler yetersiz gelmiş ya da sürgün sonrası oluşan boşlukları doldurmak için alınan önlemler yeni bir sancılı sürecin başlamasına ön ayak olmuştur. Nitekim 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla Bektaşi tarikatları dağıtılmış, oluşan boşluğa Nakşibendî tarikat yapıları doldurulmuştur. Günümüzde de yapıldığı gibi bir hata başka bir hatayla düzeltilmeye çalışılmıştır. Farkına varmadan önümüzdeki yıllarda sancılı doğumu gerçekleştirecek bir nifak tohumu (Atatürk düşmanlığı başta olmak üzere) ekilmiştir. (FETÖ devlet kurumlarında tesviye edildi, diğer cemaatlere yer açıldı)
İslam’ın özünden beslenmeyen ama İslami toplumun inanç sistemine sızmış bu çarpık misyonerlik yapılanmalar, her çağda farklı kılıflar altında kendilerini topluma kabul ettirmekteler. Bunların topluma ve devlete verebilecekleri zararın farkına varan Atatürk, 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarmış olduğu tekke ve zaviyeler kanunu ile kısmi olarak bunları engelleme yoluna giderek, toplum içerisindeki bozuk dini sisteme neşter vurmuştur. Atatürk’ün tekke ve zaviyeleri kapatmasından neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen düşük bir azınlık dışında Atatürk’ün bu davranışının sebeplerini irdeleyen olmamıştır. Birçok insan Atatürk’ün bu duruşunu din düşmanlığına bağlamıştır. Oysaki Atatürk’ün asıl gayesi, dinin kişi ve oluşumların tekeline geçişini engellemekti. İndirilen dinin özünün yaşanmasını sağlamaktı. Yönetimlerin, bir ideolojinin tekeline geçişini engellemekti.
“İslam dininin doğru anlaşılması, özünün insanla bütünleşebilmesi ve toplumun huzur ile refahının yeniden kazanılabilmesi için yapılacak en önemli şey nedir, bilir misiniz? Tasavvufu meşrulaştırıp inanışın kaynağı ve odağı haline getiren tarikat liderlerini, halife olarak tabir ettikleri yerel temsilcilerini, din kılıfında kurulup oluşumunu devletleştirenleri ve bunlara hizmet eden din görevlilerini adalete teslim etmektir. Gerekirse aileleriyle beraber zorunlu iskân göçüne tabi tutmaktır. Böylece toplumla bağları kesilir, din istismarına karşı toplum korunur ve kalıcı bir çözüm yolu bulunmuş olur.”
“Temeli İslam’a dayanmayan tarikatların, cemaatlerin feodal sistemlerinde yetiştirilen çocuklar ile dağa çıkarıp terörizmi desteklemek için anarşizm ile büyütülen çocuklar arasında fark yoktur. İkisinde de çocuklarda masumiyet vardır. Devlet bunlara sahip çıkmalıdır. Devletin sahip çıkmaması ya da illegal oluşumlara duyarsız kalması halinde, yarınlarımız terörizme gebe kalacaktır.”
Osmanlı’da yeniçeri ocağının kaldırılması ve Bektaşi tarikatının yasaklanmasıyla Nakşibendîlere zemin açıldı. Zaman tekerrürden ibaret olmalı ki, 15 Temmuz FETÖ’nün yasaklanmasıyla devlet içerisinde oluşan boşluklar hızla dolmaya başladı. Menzil ve benzeri tarikatların kurumlar içerisindeki büyümeleri ivme kazandı. Hatalardan ders alınmadıkça, din istismarcılarının yapmış olduğu acıların tekrarını (iç isyanlar, darbeler, ayaklanmalar, ihraçlar vb.) yaşamamız kaçınılmazdır. 15 Temmuz öncesi, FETÖ’nün dünya genelindeki misyonerliğinde, devletlerin en mahrem noktalarına sızmada ve eğitimde ciddi bir yol kat ettiğini kimse inkâr edemez. Dış güçlerin etkisi ile beraber hızlıca yayılmasındaki etken, devlet kurumlarına yönetici ve imam seçerken belli bir donanım ve liyakat seviyesine (hem iş bilen hem de aklen oluşuma teslim olan) sahip olma kriterini ihmal etmeleriydi. Hainlik içinde olsalar bile belli bir birikime sahip olmaları, devlet kurumlarının işleyişinin devam etmesini sağlıyordu. Böylece darbe sürecine kadar devlet ve toplum içerisindeki zararlı etkileri daha az hissedildi. Bundan sonraki süreçlerde devlet kurumları, din kılıfı altındaki diğer cemaat ve tarikatçılara peşkeş çekilmesi halinde, telafisi imkânsız zararların oluşmasına sebep olacaktır. Çünkü diğer cemaat ve tarikatçıların eğitim seviyeleri ve modern hayata bakış açıları neredeyse yok denilecek seviyededir. Maalesef bunların sofilik ve müritlikte uzmanlaşmış olmaları, beyinlerini kullanabilen, toplumla bütünleşebilen ve adaletle hükmedebilen kişiler yapmamaktadır. Bunların kontrolsüzce kurumlara yerleşmeleri halinde, devlet ve toplum üzerinde olumsuz etkileri olacaktır. Bu olumsuz etkiler, FETÖ’nün ülkede yaratmış olduğu mağduriyetten daha fazla olacağı için ülke, sosyal yaşamda gerilemeye, kutupsal ayrışmaya ve ekonomik yönden çökmeye hızlı bir şekilde girecektir.
Beka sorunu oluşturabilen oluşumların Türkiye’deki en olgun ayağı, Nur cemaati (Sait Nursi’nin izinden gittiğini söyleyen yüzlerce oluşum), Gülen Cemaati (FETÖ), Süleymancılar (Süleyman Hilmi Tunahan), Işıkçılar (Hüseyin Hilmi Işık), Furkan Cemaati (Alpaslan Kuytul), Kadiriler, Rufailer, Halvetiye, Mevleviler, Nakşibendîler (İskender Paşa, İsmail ağa, Erenköy, Menzil, Tufancılar, Zilan Cemaati, Reyhani Tekkesi, Hazneviler) … ve benzerleridir.
Bu oluşumların Türkiye ve dünyanın birçok noktasında halife, (DEAŞ’ın Suriye ve Irak’a kendilerini temsil etmesi için seçmiş olduğu kişiler gibi) şeyh, imam, vakıf adı altında söz sahibi olan temsilcileri bulunmaktadır. Bu ideolojik yapılar dini kullanarak insanlar üzerinde mutlak hâkimiyet (kişilerin gözünde ilahlaşarak) sağlamaktalar. Devletin ilgili birimleri bu yapılanmaları yetersiz denetlemesi ya da görmezden gelmesi sonucu, bu oluşumlar her geçen büyüyüp, devlet kurumlarında ve toplumda söz sahibi olmaktalar. Böylece bunlar zamanla da İslam, devlet ve toplum içerisinde fitne ve fesat yuvaları olacaktır. Toplumda inançları ayrıştırarak, kaos ortamlarını oluşturacaktır.
“İslam adı altındaki bütün tarikat, cemaat ve benzeri yapılar, Şeriatın gelmesini ve İslam devletinin kurulmasını istiyorlar, ama gerçek İslam’ı yaşantılarına yansıtmıyorlar. Gelmiş geçmiş hiçbir devleti de (Emevî’yi, Abbasî’yi, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı, İran’ı, Suudi Arabistan’ı) hayallerindeki İslam devletine örnek gösteremezler. Tek örnekleri, peygamber ve sahabe yaşantısıdır, ama onların da izinden gitmiyorlar, onlar gibi yaşamıyorlar. Hepsi namaz kılıyor, kula kul oluyor, ama yaratana kulluk etmiyorlar. Tek olan İslam’ı binlerce gruba ayırıyorlar. İslam yaşantısının önünde en büyük engelin kendileri olduğunu görmüyorlar. Bu yüzden toplumsal yaşam tarzından şikâyet edip fitne çıkarıyorlar.”
Umarım FETÖ yapılanmasına benzer bir yapılanmayla, sinsi bir darbe planına girişilmeden ya da vatandaşlar arasında bir ötekileştirme ile iç huzursuzluk ortaya çıkarmadan, devlet bütün bu oluşumları kontrol altına alır. Bu kontrol ve hâkimiyet, ancak yenilenmiş bir diyanet başkanlığının oluşturulması ve katkısıyla çıkarılabilecek olan İNANCA HİYANET KANUNU ile sağlanabilir. Ama bu kanun, çıkarılır çıkarılmaz taviz verilmeksizin her rütbe, sınıf ve makamdaki insana uygulanmalıdır ki kronikleşmiş sorun kalıcı bir şekilde çözülebilsin. Bu sayede ülke içerisinde faaliyet gösteren dış güçlerin etki alanları azaltılabilsin.
Türkiye ve dünyanın birçok yerine yayılmış olan Nakşibendîliğin gelişim seyrine baktığımızda, Sıddıykıyye, Tayfuriyye, Haceganiyye Ahrariyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Halidiyye gibi çeşitli isimlerle de anılmışlar. Anlayacağınız zihniyetin sabit kaldığı yerde, sadece isimlerin değiştiğini görmekteyiz.
Tarikatçılar, tarikat çizgisinde olan müritlerin izlediği yolun İslam yolu olduğuna, şeyhe tabi olmanın Allah’ın emri olduğuna dair Kur’an’da delil olarak gösterdikleri ayetler, Tevbe suresi 119. ve Maide suresi 35. ayetlerdir. Tevbe suresi 119. ayette; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun”, der.Buradaki “doğrularla beraber olun” cümlesindeki kasıt, “İslam ümmetiyle beraber olun” şeklinde anlamıyorlar, kendi tarikatındaki “şeyhler ve sofiler ile beraber” olması gerektiğine inanıyorlar. Maide suresi 35. ayette; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın” der.İslam âlimleri O’na yaklaşmaya vesile arayın” sözünün Kur’an’ın emir, öneri ve yasaklarına uymaktan geçtiğinden başka bir şey olmadığı konusunda hemfikirler. Maalesef tarikatçılar ise Allah’a yaklaşmaya vesile aramanın, şeyhe tabi olmaktan geçtiğini kabul ediyorlar. Bu yüzden ibadetlerinde;
-Bulunduğu mekânı karartarak,
-Yogadan taklit aldıkları oturuşu ile hareketsiz oturarak,
-Nefesini kontrol altına alarak,
-Şeyhinin şeklini zihninde canlandırarak,
-Ondan yardım dileyerek,
-Binlerce kez aynı sözü tekrarlayarak,
-Düzenli bir şekilde şeyhe gidip, el etek öpüp tövbe tazeleyerek,
-Sakal uzatarak, cübbe giyerek, bu ve benzeri şeyleri yaparak, şeyhin yardımı ile Allah’a yaklaştıklarını, vesile bulduklarını düşünürler.
Tarikata bağlanmış her mürit, şeyhin ipine ve oluşuma dâhil olduğu için şeyhin koruması altında olduğunu kabul eder. Sığınacakları liman, şeyhin limanıdır. Bu yüzden başları ne zaman bir şey gelirse ya da bir beklentileri olursa, Allah’tan değil şeyhten yardım bekler ve dilerler. “Yetiş ya Geylani” sözünün ön planda olması (Allah’ı arka plana bırakmaları) bu durumun en büyük delilidir. Ankebut suresi 41. ve 42. ayetlerde; “Allah’tan başka varlıkların korumasına sığınanların durumu, örümceğin durumuna benzer; Örümcek, (ağını) kendine bir yuva yapar, ama yuvaların en çürüğü de örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! Allah, onların kendisini bırakıp da ne türlü şeylere yalvarıp yakardıklarını şüphesiz bilmektedir. O, azizdir, hakîmdir” der.
Tarikat şeyhleri, sema eden Mevlevilerin “bir el yukarıda bir el aşağıda, haktan alıp halka veriyoruz” düşüncesinden daha gelişmiş bir versiyona sahip olduklarını düşündükleri için kendilerinde yaratana ait yetkileri görüp şefaat etme cesaretinde bulunabiliyorlar. Bakara suresi 255. ayeti ya bilmiyorlar ya da işlerine gelmediği için görmek istemiyorlar. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi o’nundur. O’nun izni olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez” der. Ahkaf suresi 9. ayette; ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, ancak bana vahiy edilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım” der. Peygamber bile kendisine garanti gözüyle bakmazken; şeyh bırak kendisini, kendisine bağlanan her müridi kurtarıp cennete ulaştıracağının garantisini veriyor.
Tasavvuf düşüncesine sahip insanlarda;
– Zincirin halkası (tarikat üyesi) olduğunda, işleyebileceğin günahlardan seni şeyhin koruyup kollayacağına,
– “Sırat köprüsünden geçerken şeyhin ipine sarıl seni bırakmaz, kurtarır” düşüncesine,
– Şeyh, Allah’a o müridim olmazsa ben cennete gelmem diyeceğine, (İblisin Âdem sürecinde Allah’a karşı asiliğinin sonucunu düşünemiyorlar)
– Hesap gününde, şeyhin suyu yüzü hürmetine müridinin (üyesinin) affedileceğine, (Peygamberler evladını, eşini, kızını, oğlunu kurtaramamışken şeyh müritlerini kurtaracakmış) inanılır. Kısacası,tarikatların toplumsal yapılanması Kur’an’ın amaçladığı Müslüman profiline ne kadar ters olduğunu görebilmek için, insanların Kuran’ı anlayarak okuması yeterli olacaktır.
Anlayacağınız, tarikat dergâhlarında yetişen müritler, tasavvuf düşüncesine sahip oldukları için, afyonun (uyuşturucu) bile uyuşturamayacağı şekilde iradelerini uyuşturup, ruhlarını şeyhlerine teslim etmişler. Ruh, kime teslim edilmişse ödül ondan beklenir. Ölüm sonrası ödül vermek, (cennetle müjdelemek) sadece yaratanın tekelindedir. Kur’an’ı anlamaktan aciz, düşünmeyen ama başkalarının fikirleriyle beslenebilen parazit yapılı insan figürlerinin, yaratanın kararlarına şeyhi ortak kılanların, yardımı Rab’dan değil kuldan bekleyenlerin, şirkin pikini yaşayanların VAY HALİNE.
“Sahabeyi sahabe yapan şey; tarikata, cemaate, şeyhe tabii olmak ya da bunların fikirlerine mutlak itaat etmek değildi. Putperestlik ve ruhbanlık kokan bir çarkta, el-etek öptürüp kendilerini cennetlik gören, sırat köprüsünde “kurtarıcı ve şefaatçiyim” diyen kişilerin izinden gitmek de değildi. Bir vuruşta kertenkeleyi öldürüp yüz sevap kazanan (sözde hadis) yalancıların öğrencileri olmak da değildi. Sahabeyi sahabe yapan şey, kendilerine rehber seçtikleri ve içindekilere amel ettikleri Kur’an’a mutlak itaatlerini sundukları içindi. “Ya Gavs ya Geylani” ya da “Yetiş ya Ali” demedikleri içindi. “Bana ve size ne olacağını bilmiyorum” diyen peygamberin takipçileri oldukları içindi. Kul ile Allah arasına peygamberi bile yerleştirmedikleri içindi.” (Peygamberle savaş alanında iken bile “Ya Muhammed yardım et” demiyorlardı.)
“İlahi kitabı kendi dillerinde anlayarak okumayan toplumlar, neleri kaybeder biliyor musunuz? Tarikat, mezhep ve benzeri oluşumların bozuk fikir ve ideolojilerini din edinecekleri için, ilahi kitabın topluma önerdiği dünyevi ve uhrevi bilgiden bihaber kalacaklardır. Kısacası zamanla, az anlayan, çok inanan ama yanlış iman eden bir insan topluluğu oluşturulacaktır. İnsanlar, Allah’ı seven, peygambere âşık bir nesil yetiştiğini düşünürken, at gözlüğü takan, kula mutlak itaat eden bir köle topluluğu oluşturacaklardır. Şeyhin adı anılınca kalpleri titreyen, kul hakkı yemeye gelince Allah’ı ve Kur’an’ı hatırlamayan bir çoğunluk olacaktır. Durum böyle olunca, yapılan ibadetlerdeki maneviyatın içi boşalacaktır. Şuur, duygu ve hassasiyetten uzaklaşıldığından dolayı, ibadetler adeta şuursuzca yapılan bir tike dönüşecektir. Toplum, kendisini din sahibi sanan ama her fırsatta kul hakkı yiyen, adam kayıran dalkavuklara, başkasının giyimine karışma hakkını kendinde bulan cahillere, eğri yolda gidip doğru yolda olduğunu düşünen sarhoşlara dönüşecektir. İslamiyet’e inandığını düşünen ülkeler cehaletle savaşırken, medenileşen batı ülkeleri İslam’ın özünü daha iyi yaşayacaktır.”
“Dinsel grupların varlık sebebi, insanı eğitmek olmalıdır. Misyon ve vizyonları; diline, dinine ve ırkına dikkat etmeden, fakir ve muhtaç olan insanları desteklemek olmalıdır. İnsanları ahlaki yönden mükemmelleşmeye teşvik etmelidir. Adaletin ön planda olması gerektiği gibi, hür iradeye saygı da olmazsa olmazları olmalıdır. Çünkü tebliğ etmek insanların değil, yaratanın görevidir. Durum böyle olması gerekirken, varlık sebebini sergileyemeyen, bu özelliklerin dışında hareket eden ve dış güçlerin ile menfaat odağı haline gelen her tarikat, cemaat ve benzeri oluşumun devlet eliyle sonlandırılması gerekir.”
“Kur’an’ı rehber edindikten sonra herhangi bir tarikatın üyesi olmazsan, yarım olursun; ama Kur’an’a iman edip bir de şeyhin müridi olursan tam olursun” düşüncesi İblis’ten ilham almadıysa, kimden ve neyden ilham almıştır? Oysaki tarikatlara karşı çıksan, dinden çıkmazsın; ama tarikat ehli olsan, ilahi mesajı tam anlamıyla kavrayamazsın. Şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ı, uzak ve torpil yapan biri sanırsın!”
“Yarınlarımızın gerçek tehlikesi nedir, biliyor musunuz? İnsanları eğitmek ve ahlakta mükemmelliği elde etmek için yola çıktığını düşünen dalkavuk insanların sayıca artmasıdır. Kula kul olan, aklını kullanmaktan aciz tarikat ve cemaat mensupları ile liyakatten uzak yöneticilerin toplum içinde gittikçe çoğalmasıdır. Bunlar, zamanla devlet kurumlarını işgal ederek ya işlevsizleştirecekler ya da siyasete ve anayasaya aktif müdahale ederek devleti, milletiyle beraber köleliğe sürükleyeceklerdir. Günümüzde ufak ve cılız görünen bu oluşumların, ileride gerçekleşecek darbelere ve kötülüklere gebe olduğu bilinmelidir. Ya erken doğumu (düşük, ölü doğum) gerçekleştirip yolumuza bakacağız, ya da doğum zamanını bekleyip orta çağa yelken açacağız.”
“Gelecek yıllarda, tarikat şeyhleri, kendilerini ya da müritlerinin şeyhlerini kast ederek, BURAK ve REFREF (bir kısım Müslüman tarafından kabul gören, miraç olayında adı geçen binek hayvanlar) olduklarını, peygamberi Allah’a ulaştıran vasıtalar olduklarını söyleseler, hiç şaşırmayın. İlahın kararlarına kendilerini ortak yapanların, şu ana kadar “bizler İlahın ta kendisiyiz” demediklerine şaşırın.”
Tarikat şeyhlerini ve müritlerini kâfir olarak görmüyorum. Çünkü insanların Müslim mi, gayri Müslim mi olduğuna karar verecek tek merci yaratandır. Kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini yalnızca Allah bilir. Ama inanış şekillerine baktığımızda, bunları Hanif dininin temsilcileri olarak da görmüyorum. Sözel tepkim ve tavrım İslam’la örtüşmeyen çarpık inanışlarınadır. Çünkü Allah’a yakarışlarında bile Allah’ın sıfatlarını bilmediklerini göstermekteler. Mesela dua ederken, “Allah’ım…(filan) şeyhin veya…(filan) Evliyanın yüzü suyu hürmetine benim… sıkıntımı, talebimi… (filan) Şeyhin sendeki yerine, mevkiine, hakkı ve hürmetine, onun hatırına senden istiyorum” demeleri bile Allah’ı nasıl bir statüde düşündüklerini göstermektedir. Resmen insanlara has olan özellikleri (kayırma, torpil geçme, birinden çekinip kötü eylemine göz yumma, adaletsizce davranma gibi) yaratana yakıştırmaktalar. Sanki Allah insanların bir kesimine torpil geçecekmiş gibi davranmaktalar. Unutmayın ki Allah, Hz. İbrahim’in hatırına babasını, Hz. Nuh’un hatırına oğlunu, Hz. Lut’un hatırına eşini affetmediyse, peygamber bile olmayan bir kişi (şeyh) için seni mi affedeceğini düşünüyorsun? O kişi cenneti garantilemiş mi ki sana da kefil oluyor? Unutmayın ki “şeyhin yüzü suyu hürmetine affeder” düşüncesi, Allah’ın adaletine en büyük iftiradır. Bu inanış şekli, Kur’an ayetlerini inkâr etmektir. İnfitar suresi 17-19. ayetlerde; “Ceza günü nedir bilir misin? Evet, ceza günü nedir bilir misin? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır” der.
Tarikat üyeleri, oluşumlarına laf gelmemesi ve toplum içerisinde saygı değer kazanmaları için akla hayale gelmeyen hikâyeler oluştururlar. Ayrıca bu hikâyelerin yayılmasını da sağlarlar. Örneğin “şeyh sayesinde filan kişi bir daha içki içmedi, kumar oynamadı, büyük bir kazada şeyh onu kurtardı, iyileştirip sağlığına kavuşturdu, işlerinin rast gitmesini sağladı, uzun süre çocuğu olmadığı halde çocuk sahibi olmasına vesile oldu…” derler. Bu duruma da şartsız koşulsuz inanırlar. Üyeler arasında kopmalar olduğunda, bu sefer “işleri kötü giderek şefkat tokadı yedi, eşinden boşandı, kaza yapıp felç kaldı…” diyerek insanların gözlerini de korkuturlar.
Müritler, hiç düşünmezler mi, bu üstün yetenek sahibi şeyhler; Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Afrika’da, Afganistan’da ezilen halkın yanında neden yer almıyor? Zulmün bitmesi için fizikken ve madden neden yardım etmiyor? Yanı başında yokluk çeken fakirleri neden görüp kollamıyor? Çocuk istismarlarını, neden engelleyemiyor? (Tarikata da ait bazı yurtlarda çocuk istismarına sebep olunuyor ama). Yenilginin olduğu savaşlarda şeyhler, evliyalar yok ama galip gelinen savaşlarda hep aktif rol oynuyorlar? Kısacası “Şeyh uçmaz ama müridi onu uçurur” sözünün nereden geldiği anlaşılıyor gibi.
“Tarikat üyeleri; şeyhin, Gavs’ın her daim kendilerini gördüğüne, gözetlediğine, kolladığına inanırlar. İnfitar suresi 10-12. ayetlerde şöyle der: “Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar.” Tarikatçılar da şeyhlerini meleklerden üstün görüyorlar. Çünkü melekler sadece olup bitenleri kayıt alırken, şeyhleri ise onları görüp, kollayıp korumaktadır. Yani tarikat gömleği giydikleri için koruyucuları ve gözetleyicileri vardır. Oysa giydikleri asıl şeyin adı, tarikat gömleği değil, ateşten gömlek olduğunu bilmeliler.”
Menzil Nakşibendî tarikatının birçok bireyi tarafından kabul görülen ve gururla anlatılan bir saçmalığa değinelim. Dediklerine göre birkaç hukuk adamı Menzile giderek, şeyhe bazı sorular sormuşlar.
Bu sorulara verilen cevaplar;
Tövbe etmek ve sizin elinizi tutmak (size tabii olmak) şart mıdır? Onsuz olmaz mı?
Şeyh; Şart değil ama siz hukuk adamısınız, bir insan mahkemeye düşerse, davası olsa, o insanın tek başına mı davasını görmesi güzeldir, yoksa bir avukat tutup avukat marifetiyle mi kendini savunması daha güzeldir? Avukatlar cevap vermiş; Avukatı olsa daha rahat işini görür. Avukat onu daha güzel müdafaa eder. Şeyh Abdulbaki şöyle demiş; Aynen ahiret işi de böyledir.
Cevabım; Sanırım demek istedikleri şey, Allah’ın hâkimler gibi karar verip hata yapabilir, hak yiyebilir. Şeyh, hesap verme gününü, günümüz mahkemelerine benzeterek Allah’ın adaletini küçümsememiş midir? Belli ki Kur’an’da Yasin suresi 54 ayeti ve Ali İmran 185. ayetlerini idrak edememiş ya da işlerine gelmemiştir. Yasin suresi 54. ayette; “(Hesap gününü kast ederek) Bugün hiç kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz. Sadece yapıp ettiklerinizin karşılığını görürsünüz” der. Demek ki Allah’ın yargısını mahkemenin yargısına benzetmek ahmaklıktan başka bir şey değildir. Ali İmran suresi 185. ayette; “Herkes ölümü tadacaktır, yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir”, der. Bakara suresi 281. ayette; “Bir günden sakının ki, onda Allah’a döndürüleceksiniz, sonra kimseye zulmedilmeden herkese hak ettiği tam olarak verilecektir” der. Nahl suresi 74 ayette; “Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın. Çünkü Allah bilir siz bilmezsiniz” der.
“Allah’ın kullarını hesaba çektiği günü mahkemeye benzeten, “avukatın olsa seni daha iyi savunur” (şeyh’in kendisini avukatın yerine koyması) düşüncesinde olan ve iyi savunulduğunda kurtulma ihtimalini söyleyen şeyh, hâlâ sana cennetin tapusunu satmamışsa, bil ki bu, senin almayacağını düşünmesinden değil, bu fikrin şeyhin aklına daha gelmemesindendir.”
Şeyh; “Kim o Sadatların elini tutarsa, sekiz şartı yaparsa ilahi noterde bunlara, vekâlet vermiş oluyor, İlahi noterde o Sadata vekâletname veriyor” der.
Sadat dedikleri tarikat reisi ya da büyükleridir. 8 şart ise;
1; Tövbe niyetiyle abdest almak.
2; Tövbe niyetiyle boy abdesti almak.
3; Tövbe ve istihare niyetiyle iki rekât namaz kılmak.
4; Kalp ve dil ile tövbeyi tekrarlamak.
5; Yirmi beş defa Estağfurullah demek.
6; Sekiz adet Fatiha okumak.
7; Ölüm Rabıtası (Ölümü düşünmek).
8; Mürşit Rabıtası.
Bu sekiz şarta aşağıda detaylı değindiğim için tekrar yazmadım. Şeyh, ilahi noter diye bir saçmalığa bürünmüş. Allah’tan din, bunların tekelinde değil. Allah’ın Sadat’a vekâlet veriyor dediği şey Allah’ın kendi yanına vekil tayin ediyor (Şeyh’ini) demektir. Yani şeyhleri Allah yerine geçip onları gözetecek, torpil geçecek demektir. Bu zihniyet, zamanla “cennete girme sırasında öncelik tanıyoruz, sıraya girmeyeceksiniz” ya da “size önden sıra alacağız” şeklinde bir söylenti çıkarırlarsa, müritlerden iman etmeyen kimse kalmaz.
Utanmadan 8 şartı sanki Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklere, peygamberlere, kutsal kitaplara imanmış gibi lanse ediyorlar. Yunus suresi 106-107. ayetlerde; Allah’ı bırakıp sana yararı da zararı da olmayan varlıklara tapma; bunu yaparsan, kuşkusuz kendine yazık edenlerden olursun. Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Bunu kullarından dilediğine nasip eder. Bağışlayan ve esirgeyen o’dur. Nahl suresi 51. ayette; Allah buyurdu ki, “İki tanrı edinmeyin, Tanrı bir tektir. Şu hâlde yalnız benden korkun” der. Ey tasavvufçu kardeşim, anla artık Allah sana açıkça vekil edinme diyor. Beyninde ikinci tanrıyı oluşturma diyor.
Şeyh; Son nefeste ölürken (Müritlerine) imanla ölme vekâletnamesi verdiğini iddia ediyor.
Cevabım; Şeyh müritlerine imanlı ölme garantisi veriyor. Said Nursi’de, kitaplarında “nur talebeleri (kendisine tabi olup, kitaplarını okuyanların) imanla kabre girer” söylemini nereden aldığını görüyoruz. Ahkaf süresi 9. ayette peygamber “bana ve size ne yapılacağını bilemem” diyor. Ama şeyh ve Said Nursi imanla kabre gideceğini söylüyor. Yani müritlerinin cenneti kazanacakları garantidir. Nisa suresi 17-18. ayetlerde; Allah’ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini kabul eder, Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükleri yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında “Ben şimdi tövbe ettim” diyenlerle, kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. “Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır” der. Bu ayetten anladığımız; kabul edilen tövbe bilmeden yapılan günahlar içindir. Pişmanlık yaşayıp günahı tekrarlamayanlar içindir. Korkuyla son nefeste tövbe edip, ömür boyunca yapmış oldukları günahların bir anda silinip gideceğini düşünmek, rabbin adaletine hakarettir. Şuur eksikliğidir. Son nefeste ölürken imanlı ölme garantisini veren Şeyh’e inanmak, aklını şeytana satmaktan farklı değildir.
Şeyh; Şeytana karşı yardım vekâletnamesi veriyor.
Cevabım; Sanki din istismarcıları bu sefer de “dünyada siz grubumuza, tarikatımıza maddi-manevi destek verin, üye sağlayın, biz de şeytana karşı sizi savunalım” der gibi. Resmen komedi. Ölüm gelip çattıktan sonra kimse kimseye yardım edemez. Bunu hala idrak edemediler. Ya da “İmanlı ölseniz bile şeytan sizi kandırabilir”, “Cenneti hak etseniz bile şeytanın kandırmasıyla cehenneme gidebilirsiniz” diyor. Bunların kafalarında yaratmış oldukları Allah’ın bile adaleti yokken, onlardan adil davranmalarını beklemek ne kadar da ahmakçadır.
“Tasavvuf; İlaha karşı paralel ilah oluşturma çabası ile semavi dine karşı şeyh dini oluşturma çabasının beden bulmuş hâlidir. Tasavvuf; hak din üzerinde kirli bir yük ve bir prangadır. Tasavvuf, bir inanç istismarıdır. Tasavvuf, berrak suyu bulanıklaştırmadır.”
Nahl suresi 51. ayette Allah buyurur: “İki tanrı edinmeyin, Tanrı bir tektir. Şu hâlde yalnız benden korkun. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur; itaat de daima ve yalnız O’na yapılır.”
Şeyh; Kabirde sual melekleri gelince yardım vekâletnamesi veriyor.
Cevabım; Şeyh’ler neyin kafasını yaşıyorlar bilmiyorum ama onlara tek tavsiyem; yaşarken adaletli davranmaları, kul hakkı yememeleri, fakiri, yetimi, öksüzü gözetmeleri, ihtiyaç sahiplerine yardım etmeleri olacaktır. Bunu yapmıyorlarsa kendilerine yapacakları en faydalı şey, saçmalamamak için susmalarıdır. Enam suresi 48. ayette; “Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve halini düzeltirse onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyecekler” der. Allah, ayetinde açık ve seçik bir şekilde iman edip halini düzeltenler için korkunun olmadığını vurguluyor. Ama tarikat kafası, Kur’an’ı ve peygamberi anlamamış. Şeyhi ve düzenbaz sözlerini tek anlamış. O yüzden ölüm sonrası kurtarıcılarını şeyh olarak görüyorlar. Meleklere karşı şeyhlerini koruyucu kalkan olarak görüyorlar.
6; Şeyh mahşerde hesap verirken şefaat vekâletnamesi veriyor.
Cevabım; Yetkilerini Allah’ın yetkileriyle eşdeğer tutmuşlar. Oysa Allah Bakara suresi 123. ayette; “Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden fidye kabul edilmez, kimseye şefaat(aracılık) fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz” der. Abese suresi 34…37. ayetlerde; işte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün her kişinin işi başından aşkındır. Mearic suresi 10…16. ayetlerde; Dost dostunun halini sormaz olur. Hâlbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın! Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. İnfitâr suresi 19. ayette; “O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır” der. Bunca ayetten sonra mahşerde hesap verilirken Şeyh’in şefaat vekâletnamesi vereceğini düşünen kişilere söyleyecek tek bir söz bile bulmakta zorlanıyorum. Tarikat şeyhleri ve müritleri Kur’an’ı anlamamışlar ama insanı hipnoz etmeyi, kandırmayı, köleleştirmeyi çok iyi anlamışlar.
7; Şeyh müritlerine sırat köprüsünden geçerken yardım vekâletnamesi verir. O vekâletnameyle o zat gelir şeytan kaçar.
Cevabım; Şeyhler, ölüm sonrası her aşamada müritlerine yardım ettiklerini söylüyorlar ama yaşarken ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi akıl etmiyorlar. Bir mürit çıkıp “Şeyh’im, kabir azabından kurtarmaymış, sırat köprüsünden geçiş yardımıymış, mahşerden kurtuluş yardımıymış, şeytanın aldatmacalarına karşı uyandırmaymış ve daha sayamadığı yüzlerce binlerce yardımı yapacağına, “benim yerime cehennemde yan” desin. Bunun adına da “cehennemde yerine yanma vekâletnamesi” koysun. Bakalım şeyhin tepkisi ne olacak. İslam inancında bunun yeri olmasa bile, tarikat-tasavvuf inancı bu düşünceyi benimsemeye müsaittir.
İnsanların dünyada iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerden hesaba çekilecekleri gün “din günü” yani ahiret günüdür. Adalet terazileri sadece o gün kurulur. Fatiha suresinde çoğul değil de tekil olarak geçen “ödül ve ceza gününün hâkimi” ibaresinden bile o günden başka bir yargılama gününün daha olmadığını görüyoruz. Bu yüzden hemen ölüm sonrası ya da berzahta (ahiret gününü beklerken) bir sorgulamanın söz konusu olmayacağıdır. İlahi dinde sorgulama, ayrıştırma, mükâfat ve ceza; ahirette başladığına göre ölümden hemen sonra kabirde (berzah) yargısızca bir kabir azabının başlaması, yaratanın adaletine tezattır. Sırat köprüsünün varlığı ise macera filmlerinin bir kesitinden farksızdır, dinde yeri yoktur. İllaki inançta yeri aranacaksa, Zerdüştlük inancındaki Çinvat köprüsüne bakmakta fayda vardır.
8; Melekler neden geldin (Şeyh’in müridine) dediğinde de Allah onun vekâleti var, ben kabul ettim ona karışmayın der. O şekilde gerek son nefeste gerek kabirde gerek mahşerde gerek sıratta o vekâletnameyle gelirler. Ümmeti Muhammed’e yardım ederler. (Şeyh’in beyanatı)
Cevabım; Yukarıdaki sözleri söyleyen kişi, ölen menzil şeyhlerinden Abdulbaki’den (milyonlarca müridi var) başkası değildir. Maalesef Türkiye de yaşayan inançlı kitlenin çoğunu hatta ülke yönetimindeki birçok yöneticiyi himayesi altına alıp bunları köleleştirerek, din istismarını layıkıyla yapmayı başarmıştır. Maalesef bu yapının Allah adına karar vermenin bir tık ötesine geçtiğini görmeyenler var. Devlet kurumları ve diyanet bu din istismarı konusunda sessizliğine devam ediyor. Bu sessiz bekleyiş ve vurdumduymazlık, yarınlarımızda inanç temelli kötü sonuçların doğmasına sebebiyet verecektir.
“Tarikat şeyhleri ve müritleri; kendilerini, şeyhlerini ve Gavs’larını din sahibi ve din koruyucuları olarak görürler ama bunu söze döküp ilahlıklarını ilan etmezler. İlaha ait bütün özelliklerin kendilerinde var olduğunu söylerler ve bu duruma inanırlar, ama ilahın özelliklerini sadece sahte hikâyelerle gösterirler. Bütün kazanılmış savaşlarda, şeyhlerinin ruhları ya da bedenlerinin katıldığına inanırlar; ama bütün yenilgilerde ve felaketlerde şeyhlerine ölü numarası yaptırırlar. Dünyada olup biten tüm haksızlıklara karşı, dua ve beddua yapmada en önde olurlar, ama bedensel hareket, fiziksel güç ve maddi destekli duruş sergilemezler. Anlayacağınız, yapay ve sahteler, ama kendilerini gerçek ve hak görürler.”
Ankebut suresi 12-13. ayetler; İnkârcılar müminlere, “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim” derler. Oysa onların hiçbir günahını gerçekten yüklenecek değillerdir; hakikatte onlar katıksız yalancılardır. Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler; düzüp koştukları iddialardan dolayı kıyamet gününde kaçınılmaz olarak sorguya çekileceklerdir”, der.
Nakşibendî Tarikatı’nın
Ayin Süreçleri
Tövbe niyetiyle abdest almak;
Gayeleri vücudun kirlerinden kurtulmak değil de manevi bir temizlik yapmaktır. Her vücut parçasının günahını gidermek ve o vücut parçalarıyla bir daha günah işlememektir. Kendi hür iradeleriyle yaptıkları ahlak dışı eylemlerin suçlarını yükleyecek bir suçlu bulamadıklarında (İftiraya ya da büyüye maruz kaldığını diyemedikleri zaman) suçu kendisine ait ilgili organa atma gibi akıl dışı bir yol bulmuşlar. (Mastürbasyon çektikleri için günah işlediklerini düşünüp cinsel organını kesenler, bu zihniyetin ve bu kafa yapısının yansımasıdır.)
Tövbe niyetiyle gusül abdesti almak;
Ben vücudun dışını yıkadım, Allah’ım sen içimi temizle düşüncesiyle gusül abdesti alırlar.
Tövbe niyetiyle iştihara namazı kılmak, tövbe etmek (3 defa);
Şeyhiyle beraber Allah’ın huzurunda olduğunu düşünerek tövbe ederler. (Her an Allah’ın huzurunda olduğumuzu, her anımızı gördüğünü bilmiyorlar. Şeyh’i yanına alarak Allah’ın huzuruna gitmenin daha etkili olduğunu düşünüyorlar. Acaba Allah’ın adaleti onların adaletine benzediğini mi düşünüyorlar? Torpil mi geçecekler? Allah,” filan şeyh gelmiş ayıp olur ona şimdi, yanındaki kişiyi affedeyim” mi diyecek?)
Allah ile kul arasına şeyhi yerleştirerek aracı oluşturup (papaz misali) İslam’da ruhbanlığı normalleştiriyorlar. Oysaki Allah Zümer suresi 70. ayette; “Herkese yaptığının karşılığı tastamam ödenir; Allah onların yaptıklarını en iyi şekilde bilmektedir” der. Yasin suresi 54. ayette; “Bugün hiç kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz. Sadece yapıp ettiklerinizin karşılığını görürsünüz” der. Tövbe etmek için Şeyhe gerek olmadığını, bilakis varlığının zarar olduğunu görmelerini ümit ediyorum.
Gözler kapanıp, 25 defa estağfurullah söylemek, 8 adet Fatiha okuyup, hediye etmek;
Bu aşamada tarikatçılar cömertleşmişler, peygambere ve şeyhinin soyuna 8 Fatiha okuyarak sevabını armağan ediyorlar. Kendilerini kurtarmışlar, peygambere ve başkalarına el atıyorlar, akıllarınca rüşvet veriyorlar. En sonda Şeyh’ini karşısında düşünerek “Ey Allah’ın dostu, Resulullah efendimize benim için istirhamda bulunun” derler. (İslam’a ruhbanlığın tarikat ayağıyla girip kemikleştiği an, bu andır. Sanki kendi dili yok, yüzü yok. Allah insanları kabul etmiyor. Allah katında şefaatte bulunsun da Allah tövbesini ve ibadetlerimi kabul etsin düşüncesindeler”. Araya torpil koyarak Allah’ın onlara torpil geçeceğini düşünüyorlar) Anlayacağınız tövbelerinin kabulü için şeyhler peygamberi, peygamber de Allah’ı ikna ediyor. “Beni terbiyenize kabul edin, himmet buyurun, dua edin, yardımcı olun” diye ricalarda bulunurlar. Mürşidinin gönlünü kendi tarafına çekmek için boyun büker, yalvarır, yakarır, tevazu gösterirler. Yani şeyhe kul köle olurlar. Hediye ile kul kendisini şeyhine ve peygambere tanıttığına inanırlar. (Bu aşamalarda şeyh sizleri tanır mı tanımaz mı bilemem ama Allah’ın sizleri tanıdığını bilin) Bu durum karşısında peygamber ve şeyhleri kendilerine dua edip torpil geçeceklerine inanırlar. Peygamberin kendilerine dua etmesinin sebebinin de şeyhinin sebep olduğuna inanırlar. (Bu aşamada da peygamberde torpilci oldu)
Görebiliyor musunuz, tarikatlar, İslam’ın içine ruhbanlık sınıfını nasılda dallandırıp budaklandırıp eklediler. Kul ile yaratan arasına nasılda mesafe-tabaka koydular. Peygamber ile insanlar arasına nasılda şeyhi yerleştirdiler. Oysaki Kâf suresi 16-17. ayette; “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alıp kaydederken biz ona şah damarından daha yakınız” der.
“Allah, bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu söylediği halde, yaptıklarınızın karşılığını eksiksiz olarak vereceğini vaat ettiği halde, o gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz dediği halde, bu tasavvufçular neyin kafasını yaşıyorlar da kul ile yaratan arasına torpil serpiştirmeye çalışıyorlar? Onları hangi uyuşturucu madde bu hâle sokuyor, bilemiyorum; ama bildiğim bir şey varsa, o da bizlere şah damarımızdan daha yakın olan Allah’a, şeyhin eteğinden ulaşmaya çalışırsak, ulaşacağımız şey, şeyhin bir yerleri olacağıdır.”
Ölüm rabıtası yapmak;
Şunu unutmayalım ki rabıta; İslam inancında şekil olarak da yapılan namaz, oruç, zekât, hac gibi belirlenen ibadetler grubunda değildir ve dinde yeri yoktur. Rabıta, müridin şeyhini şeklen ve cismen hayalinde canlandırarak büyük bir ibadet yaptığını düşündüğü durumdur. Oysaki mistik hezeyandan ve batıl bir inanıştan başka bir şey değildir. Ölüm rabıtası ise kendilerince belirledikleri (film sahnelerini aratmayan) ölüm süreçlerini (ölüm kokusu, Azrail, şeytan, son nefes, eş, dost, akraba haykırışları vb.) hayal edip gözden geçirmektir. Bu çaresiz durumun sonunda, müjdeleyici melekler ve mürşidi kâmil dedikleri kişinin (şeyhin) ruhu, yanlarına gelip iman üzerine ölmelerine yardım edermiş. Ve kişi huzura kavuşurmuş. Peygamber bile “bana ve size ne olacağını bilmiyorum” diyor ama şeyh kurtulmuş, cennetle müjdelenmiş, birde müritlerini kurtarmaya gelecekmiş. Müritlerde, şeyhlerinin yardımıyla o ana kadar yaptıkları bütün pisliklerin yanlarına kar kalacağını düşünmekteler. Ama gerçekte ölüm meleği kendisini gösterip geriye çekilseydi, göreceği şeyin huzur değil yaptıklarının ne kadar ahmakça olduğunu bileceklerdi. Belki de o an Allah ile aralarına aracı koydukları için gerçek anlamda pişmanlık duyup gerçek tövbe yolunu seçerlerdi.
“İbadet, kul ile Allah arasındaki ilişkidir (af, yardım, şükür…). Rabıta ise, Allah ile kul arasına şeyhi de yerleştirerek, onu zihninde canlandırıp ruhaniyetinden medet beklemektir. Bu yüzden rabıta, tarikatçıların şeyhe yaptıkları ibadetin diğer adı olmalıdır. Kula yapılan ibadet, puta tapmaktır. Bu böyle biline…”
“Yoganın (rabıta) mucidi, Hintli bir Budist olan Patanjali’dir. Budizm’in temelini meditasyon (derin düşünme) oluşturur. Meditasyon, Avrupa kaynaklı bir kelime olup Budizm’deki yeri yogadır. Yoganın Arapçası ise rabıtadır. Anlayacağınız, rabıta yaparak sevap kazandığınızı düşünmek, ahmaklıkta piki yaşamak demektir.”
Aklını kullanmak istemeyen ya da aklını kiraya veren zihniyetin, bu yazdıklarıma şiddetle itiraz edeceklerinden eminim. Keşke düşünmenin ve aklını kullanmanın Allah’ın verdiği en büyük lütuf olduğunu bilebilselerdi. Belki o zaman bakış açılarını biraz değiştirirlerdi.
Düşünebilenler için
* Budistlikte uygulanan komutlardan bir tanesi, nefes alıp verirken, her defasında ona kadar saymak vardır. Rabıtada da (vird çekme sırasında) yogada olduğu gibi, solunumun kontrol altına alınması vardır. Yani nefes alıp vermede yoğunlaşma vardır.
*Yogadaki lotus oturuşu varken rabıtada ise ters teverrük oturuşu vardır.
*Yogada olduğu gibi Rabıtada da dikkatin belli bir nokta üzerinde yoğunlaştırma vardır.
*Yoga ve rabıta; zihinsel, fiziksel ve mistik uygulamalardır.
*Hindulardaki Nirvana ile Tasavvufçulardaki Fenafillah arasında bir fark yoktur.
* Budizm de zikir, mantra’nın birden fazla tekrarıyla olur. Tasavvufçularda aynı kelimenin on binlerce kez tekrarı ile yapılır.
*Budizm de meditasyon, ritim konsantrasyonunu kolaylaştırdığı için sıkça başvurulmaktadır. Sık sık tekrarlanması ile hipnoz etkisi bulunmaktadır. Nakşîlerin zikir esnasında kendilerinden geçme (Gaybet, sekr) sebebi budur. Tıp dilinde açıklaması ise zikir esnasında derin solunum tekrarı sayesinde kana fazla oksijen girerek bireyin kendinden geçmesidir. Bu durum Allah’a yaklaşmak ya da kişinin yüceliğe erişmesi değildir.
Mürşit rabıtası yapmak;
Olgun ve mükemmel sıfatlara lâyık gördükleri Şeyh’i karşılarında düşünerek, hayal yoluyla şeyhin iki kaşı arasına bakarak ve yüzdeki ruhaniyete yönelmeye çalışılarak yapılıyor. Kişi, kalbinde uzun ve geniş bir geçit düşünerek, şeyhin o geçitten kendisine doğru geliyor şeklinde hayal edilmesiyle yapılıyor. Şeyh’inin kalbinden kendi kalbine nur demetlerinin yansıdığını ya da nurdan çağlayanlar aktığını, ondan bereket, himmet ve yardım aldığını hayal ediyorlar. (Allah, yardım ve medet konusunda arka planda sönük kalıyor)
Kim ne derse desin bu durum, hipnozlu ibadet şeklidir. Bunlar, mürşidi yani şeyhlerini peygamberlerden bile üstün tutuyorlar. Maalesef şeyhler, bu durumdan memnundur. Çünkü Şeyhlerde kendilerini öyle gösterme çabasındalar. Hûd suresi 3. ayette; “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Kuşkusuz ben de O’nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim” der. Ahkâf suresi 5-6. ayetlerde; “Allah’ı bırakıp da –yakarmasından habersiz olduğundan- kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır? Kıyamet sonrası insanlar toplanınca taptıkları şeyler kendilerine düşman olacak ve (onlara yaptıkları) ibadetlerini de inkâr edeceklerdir” der.
Müritlere göre şeyhler; kabirde, mahşerde, sırat köprüsünde yardımcı, bağışlayıcı ve karar vericidirler. Şeyhlerde kendilerinde bu yetkiyi görmekteler. Oysa Allah kendi seçtiği peygamberi için bile Kehf suresi 110. ayette De ki; “Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilahınızın, sadece bir ilah olduğu vahiy olunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve ahirete yararlı iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” der.
Tasavvufçular, sadece yaşayan şeyhlerinden değil, ölü olanlarından da yardım talep ediyorlar. Taleplerini şeyhlerine değil de Allah’a yaptıklarını söylerler. Sadece dualarında şeyhlerini şahit ve yardımcı seçtiklerini söylerler. Çünkü Şeyhi, “kendisini kurtarmış, cenneti garantilemiş, günahsız kul” olarak görürler. Bu vasıflara sahip olan şeyhin Allah’a durumu bildirmesi halinde (bak bu benim müridim, benim zincirimin halkasıdır) kendilerine Allah’ın torpil geçeceğine inanırlar. Kısacası karşılarında adil olan Allah’ı tüccar olarak görüyorlar. Allah’ı tanıyan biri olsa daha kazançlı çıkacaklarına iman ediyorlar. (Onların zihniyetine göre buradaki tüccar Allah’tır. Tüccarı tanıyanda, tüccara sözü geçende şeyhtir)
Tövbe ederken şeyhin yardımıyla (yoksa Allah affetmez düşüncesindeler) günahlarının af olduğuna inanırlar. Tarikatta kaldıkları müddetçe (Şeyh’in kulu kölesi olduğu müddetçe) günahların tekrar işlenmesini şeyhin engellediğine inanırlar. Kısacası “Tövbeyi tek başına da edebilirsin (Allah tarafından kabul olması muamma olduğunu düşünürler) ama tek basına tövbeni koruyamazsın” diyerek sanki ortada şeyhten başka din görevlisi, iyi arkadaş, olumlu bir çevre yokmuş gibi davranırlar. Manevi terbiyeyi Kur’an’a riayet ederek değil de şeyhe riayet ederek elde edildiğini düşünürler.
Günümüzde rabıta yapan ve yaptıran kişiler, İslâm’ı çarpıttıklarının bilincinde olmadıkları için, düşüncelerimizi ve uyarılarımızı din düşmanlığı olarak görebilirler. Bunun sebebi de bilgisizlik, aklını kullanamama, körü körüne inanma, şartlanma ve Kur’an’ı anlayarak okuyamamaktan kaynaklanmaktadır.
“Nakşibendilik; İslam kılıfına bürünmüş, ama Budistlikten gelme batıl bir tarikattır. Tarikata girmezsen dinden çıkmazsın, ama tarikata girersen, ruhbanlığın ve şeyhe teslimiyetin tam olur, yaratana teslimiyetin ise şüphede kalır.”
Zikir (Vird);
Tarikatçılar ve tasavvufçular, zikri; manevi hastalıklardan kurtulma yolu olarak görüyorlar. Ayrıca zikir çekmeyi, büyük ibadetler grubundan saydıkları için en az namaz kadar değer veriyorlar.
Budistler, meditasyon (zikir) yaparken uyguladıkları komutlardan bir tanesi de beli bir süre içerisinde nefes alıp verme vardır. Genellikle ona kadar sayarlar. Nakşibendilikte de zikir kalpten, zihinden tekrarlanırken, solunumu durdurma kuralı vardır. İkisinde de ortak nokta, dikkatin nefes alma üzerinde oluşudur. Bunu yapmalarındaki asıl neden, konsantrasyondur. Anlayacağınız hem Budistlerin meditasyonunda hem de tarikatçıların zikrinde ritim, konsantrasyonu kolaylaştırdığı için sıkça başvurulmaktadır. Zikirde sözlerin sık sık tekrarlanması, kişide hipnoz etkisi yaratmaktadır. Nakşîlerin zikir esnasında kendilerinden geçme (Gaybet, sekr) sebebi de budur. Tıp dilinde açıklaması ise zikir esnasında derin solunum tekrarı sayesinde kana fazla oksijen girerek bireyin kendinden geçmesidir. (Baygınlık ya da şuursuzca yerden sıçramalar)
Nakşîler, sofilerin kendi başlarına zikir çekemeyeceklerini, çekseler bile fayda veremeyeceğini, bilakis zarar görme ihtimalinin olduğunu söylerler. Hatta bir tık daha ileri giderek eğer mürit, zikrini tamamladıktan sonra, “ben günahkâr hâlimle Allah’ı zikretme yeteneğine sahip değilim. Eğer şeyhim, sen beni kayırmazsan, yardım etmezsen, bu zikir Allah katında kabul edilecek bir zikir olmaz” diye düşünürlerse işte bu acizlik hali, Allah Teâlâ’nın çok daha hoşuna gideceğini söylerler. Bu bakış açısı, akıl ve mantıktan yoksundur. Akıl ve mantıktan yoksun fikirler, saçmalıklara acıkır. Bu yüzden aklını kiraya vermiş cahiller, insana ait olan sıfatları (Allah’ın hoşuna gider diyerek) Allah’a yakıştırıyorlar.
“Bir mürit, tarikat içerisinde çoğu zaman gizlice gerçekleşen zikir atmosferinde yaratılan suni manevi havayı, ulu bir şeymiş gibi görürse, bilsin ki taktığı at gözlüğünü daha da sağlamlaştırmıştır. Onun beyin kontrolü de başkalarının tekelindedir. Ruhunu da kime sattığını, ölüm sonrası görecektir.”
Menzil ve benzeri tarikatların yapmış oldukları zikrin dindeki yerini her inanan insan irdelemelidir. Çünkü bu tip oluşumlar varlıklarını ayakta tutmak ve yücelmek için müritlerine “yaptığımız zikir dinin parçasıdır” düşüncesini empoze ederler. Dayanak olarak Kur’an ayetlerini göstererek, ayetleri fikirlerine şahit tutarlar. Bu çalışmamla, Yahudilerin dinlerine yaptıkları eklemeler ya da ayetlerin anlamını zamanla değiştirerek yaptıkları tahribatlara benzer olarak, tarikat üyelerinin de Kur’an’ı kendilerine şahit göstermek için bilerek ya da bilmeyerek ayetlerdeki anlam bütünlüğüne yaptıkları müdahaleleri göstermeye çalıştım.
Ahzab suresi 41. ve 42. ayetlerde; Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-żkurû Allâhe żikran keśîrâ “Ey iman edenler Allah’ı çokça anın. Ve onu sabah akşam yücelik ve eşsizliğini dile getirin” şeklinde Türkçeye çevrilen ayetlerde geçen “anın, yücelik ve eşsizliğini dile getirin” kelimelerini, tarikatçılar kendilerine zikir çekmek için dayanak gösteriyorlar. Böylece tesbih ile çektikleri zikrin dinde var olduğunu söylüyorlar. Oysaki bu ayetlerde geçen “tesbih edin” kelimesi “yücelik ve eşsizliğini dile getirin” anlamındadır. “Anın” kelimesi tespit ettiğim kadarıyla Kur’an’da 23 yerde geçer. Bunlar Bakara, Ali İmran, Nisa, Maide, Araf, Enfal, İbrahim, Hac, Ahzab, Fatır ve Cuma sureleridir. Bu ayetlere baktığımızda tarikatçılar; “anın” kelimesini zikir olarak idrak etmişler. Oysa ilgili ayetlere baktığımızda “anın” kelimesinden kasıt “hatırlayın, düşünün, Allah’a yönelin” şeklinde olduğu görülecektir.
Enbiya suresi 19. ve 20. ayetlerde; “Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar o’nundur. Katında olanlar O’na kulluk etmekten ne çekinirler ne de yorulurlar. Gece gündüz (hep Allah’ı) tenzih ederler, usanmazlar” der. “Tenzih ederler” şeklinde çevrilen kelime tespit ettiğim kadarıyla Kur’an’da Araf, Enbiya, Zümmer, Mümin, Fussilet ve Şura surelerinde geçmektedir. Tarikatçılar ve din istismarcıları yine Kur’an’ı yanlış anlayarak ya da bilinçli olarak “tenzih etmek” tabirini değiştirerek, öz mesajı örtüp bu sözcüğün anlamını sürekli aynı sözün ritim olarak tekrarlanması olarak gösterirler. Böylece tarikat zikirleri, âdete tuşu takılı kalmış aynı sözü tekrarlayan cihaz misaline dönüşmektedir. Hâlbuki “tenzih etmek” tabirinin “hareket etmek, anmak, boyun eğmek vb.” anlamlarda kullanılması gerekirdi.
“Milyarlarca kez Allah’a “Allah, Allah…” demek mi daha çok Allah katında değerlidir, yoksa Allah’ın bir mucizesini bir insanın kalbine işlemek mi? Milyarlarca kez “Subhanallah, Subhanallah…” demek mi daha çok Allah katında değerlidir, yoksa Allah’ın büyüklüğünü görmeyen gözlere göstermek mi? Milyarlarca kez “Bismillah, Bismillah” demek mi daha değerlidir, yoksa zulme karşı ilk adımı atıp, ilk tepkiyi vermek mi?”
Rad suresi 28. ayette; “Onlar, iman etmiş ve kalpleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalpler Allah’ın zikri ile yatışır” der. Zikriyle şeklinde çevrilen kelime, tespit ettiğim kadarıyla Kur’an’da iki yerde daha geçmektedir. (Enbiya suresi 36. ayet ve Mü’minûn suresi 71. ayet) Zikir kelimesi tarikatçıların Allah-Allah, Estağfurullah-Estağfurullah gibi isim ve kelime tekrarından ibaret olarak anlaşılmamalıdır. “Vahiy, Kur’an, anmak” anlamında tercüme edilmeli, anlaşılmalı ve kullanılmalıdır. Böylece bu kelimeler gerçek anlamında kullanılmış olur, anlaşılır ve fayda sağlar. Said Nursi’nin her sözünü takdir etmesem de çok beğendiğim, takdir ettiğim “cennet ucuz değil cehennem lüzumsuz değil” sözü vardır. Bu söz bize âdete kelimelerin tekrarından öteye gitmeyen bir zikrin bir anlam ifade edemeyeceğini vurgulamaktadır. Çünkü cennetin karşılığı, sözlerin tekrarı ile elde edilecek kadar basit olmamalıdır. Bir bedelin ödenmesi ile kazanılmalıdır. Yani zikir icraat içermeli, insanlara faydalı olmalıdır. Ayrıştırmadan çok bütünleştirici özellikleri olmalıdır. Hipnoz etkisiyle insanları aynı söz ve hareketlerin tekrarını sağlayan makinelere çevirmek, kişileri ötekileştirmek, köleleştirmek olmamalıdır. Topluma faydalı bireyler oluşturmak olmalıdır.
“Sevabı ve günahı Allah bilir, ama algıladığımız ve iman ettiğimiz kadarıyla, tekrarlamalardan ibaret olan zikirler, Allah’a boyun eğmeyi sağlamıyorsa, bireydeki kötü huylarını değiştiremiyorsa, topluma fayda vermeye, iyiliği harekete geçirmiyorsa, kişiye dil ve yüz kasını güçlendirmekten öteye başka bir fayda vermeyecektir. Bu tekrarlı zikirler, kayıt cihazındaki tekrar butonundan da farklı olmayacaktır. Unutmayınız ki, akıl uyuşturulup hipnozla hareket etmek için bizlere verilmemiştir. Akıl, Rabbin mucizelerini görmek, göstermek ve emirlerine itaat etmek için verilmiştir.”
“Bedenlerini ve dillerini evirip çevirerek, tekrardan ibaret olan zikirlerine, ayetlerden ve sözde hadislerden deliller göstererek tarikat üyelerini kandırıp bir arada tutabilirler. Bunları yaparken de güzel şeyler yaptıklarını düşünebilirler. Ama şuurlu bir toplum yerine at gözlüğü takmış bir toplum yetiştirmek, Allah’ın razı olacağı iş değildir. Çünkü fiili harekete dönüşmeyen tekrarlı zikirler, ancak kana geçen oksijen miktarını artırıp kişiyi kendinden geçme etkisi yapabilir. Bu da tarikata fayda, topluma zarar verir.”
Bakara suresi 152. ayette; “O halde beni zikredin (anın), ben de sizi. Bana şükredin de nankörlük etmeyin” der. Tarikat sahipleri yine buradaki ayeti çarpıtarak “Allah bize tesbih ile ya da tesbihsiz zikri farz kılmıştır” der. Bu ayeti temel alarak müritlerine katlamalı zikirler (Allah, Allah- Bismillah, Bismillah-Estağfurullah, Estağfurullah-Suphanallah, Suphanallah… vb. isim ve kelime tekrarları) verilmektedir. Oysaki “zikredin” diye çevrilen kelime; “beni (itaat ve ibadet ederek anın) bende sizi (rahmet ve mağfiretle) anayım” şeklinde olmalıydı. Yoksa Ali, Ahmet ya da Muhammed adında birileri, zikrinde “Allah, Allah” demesi ile Allah’ında “Ali, Ahmet, Muhammed” şeklinde kişiyi anması (zikretmesi) şeklinde anlaşılır. Hak yolunda canını, bedenini, malını harcayan bir insanla, karanlık odaya çekilip kelime tekrarı yapan insanın gideceği yer ve alacağı ödül şüphesiz ki aynı değildir. Cennet akılsızca ve basitçe yapılan hareketlerle elde edilmez. Çünkü Cennet bu kadar ucuz değildir.
“İslam dini içerisinde, karanlık bir odada “Allah, Allah” veya benzeri isim ve kelimeleri tekrarlamak, ya da ayin ve oyun tarzında hoplayıp, zıplayıp bağırmak gibi bir ibadet yoktur. Bu yüzden tarikat ve benzeri oluşumların, zikir olarak yaptıkları ve tekrardan ibaret olan bu alışkanlıkları, terk edip, yerini insana fayda veren ve toplumu maddi, manevi ve ahlaki açıdan getirisi olan eylemlere bırakmalıdır. Böylece Allah’ın isimleri bozuk plak gibi tekrarlanmayacak, toplumda yaşayarak yaşatılacaktır.”
“Ne acıdır ki, sünnet adı altında tırnak kesmede bile parmakları belli bir sıraya göre dizen, sağ ayak ve sağ elin önceliğine dikkat eden, abdestin en gereksiz ince detayını kaçırmayan zihniyet, günde 5 defa kıldığı namazda okuduğu ayetlerle Allah’tan ne dilediğini bilmemektedir ve bu cahil durumunu da düzeltmemektedir. Kısacası, sahte sünnetlerini Kur’an farzlarının önüne geçirdiğinden de habersizdir. Din cahilidir ama dinin sahibi gibidir.”
“Tarikatçıların zikir ayinlerini, çarpık inanış şekillerini, sergiledikleri fiziksel ve ruhsal davranış sebeplerini, giyim kuşamlarını veya benzeri durumların sebeplerini sorduğunuzda, onlardan alacağınız tek tip cevap vardır: “Amacımız Allah’ın hoşnutluğunu elde etmektir”. Ama bunu bilmeliler ki, Allah’ın hoşnutluğunu elde etmenin şartı, bir kültürün giyim kuşamını taklit etmek değildir. Şeyhin istediği gibi ya da ilahi kitapta olmayan, ama sözde hadislerdeki gibi yaşamak da değildir. Milyonlarca kez aynı sözü zikir adı altında tekrarlamak, hiç değildir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın şartı, ilahi kitaba göre yaşamak ve yaşatmaktır. Kur’an’da belirtilen şekilde aşırıya gitmeden ibadet etmektir. Farklılıklarda, sadece dinin özünü anlatmak ve yargılamayı yaratana bırakmaktır. İnsan olmaktır.”
Tehlikenin Farkında mısınız?
Ermişlik, müridin şeyhini yüceltmek için yapmış olduğu palavraların genel adıdır. Şimdiye kadar hiçbir şeyh, ermişlik tarifine itiraz etmemiştir. İnanç istismarı odağı olan bu ve benzeri makamlar, geçmişte ve günümüzde tüm dinlerin ortak sorunu olduğu gibi gelecekte de sorun olmaya devam edecektir. Ermişliğin farklı toplumlarda farklı kelimelerle bilinmesi, bu kelimeye yüklenen anlamı ve görevini değiştirmemektedir. Mesela Şamanizm’deki “Kam”, Budizm’deki “Arhant” Hristiyanlıktaki “Aziz”, Ermenilerdeki Surp’un bizdeki hali ise ermişlik aynı kaynaktan beslenmektedir. Hucurât suresi 13. ayette; “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” der. Demek ki asıl Ermişlik, Azizlik, Arhantlık sadece ve sadece yaratana mutlak itaatten geçmektedir. Dergâhtan, şeyhten, masonik örgütlerden ya da babadan oğulla geçmemelidir.
Yüzyıllar önce temelleri atılan illegal örgütlü din istismarlı oluşumlar, ortaya çıktıkları coğrafyayla sınırlı kalmayıp, yayılma politikaları sergilemişler. Denetim yapmayan yönetimlerin pasifliğini fırsat bilip, yayılmacı bir politika sergileyen bu oluşumlar, geniş kitlelere ulaşma konusunda çok başarılı olmuşlar. Eskiden müritleri tarafından dilden dile kerametleri gezdirirlerdi şimdi ise 24 saat TV kanallarında yayın yaparak, sosyal medyayı aktif kullanarak insanlar üzerindeki etki mekanizmalarını artırmaktalar. Toplumların yozlaşması, istikrarsız ortamların oluşması, ekonomik sıkıntıların artması, bunların kazanımlarını artırmaktadır. Çünkü bu oluşumlar zayıflıklardan faydalanmayı iyi bilmektedir.
Tarikatın kucağına düşenler, (tarikat halkasında kaldıkları müddetçe) zor anlarında şeyhleri ve ermişleri onlara kurtarıcı ve kollayıcı olarak destek verdiğine inanırlar. Ayrıca şeyhlerin olağanüstü güce sahip olduklarına, bir anda farklı noktalarda bulunabildiklerine, yeryüzünde olan ve olacak tabiat hareketlerinin farkında olduklarına ve olaylara müdahale edebildiklerine, geçmişte olan ve gelecekte olacak olan savaşlara katılabildiklerine, istediklerinde namazlarını Mekke, Medine, Kudüs’te kılıp hemen geri gelebildiklerine ve peygamberin arkasında namaz kıldıklarına inanırlar. Şeyhlerinin bütün bu üstün özellikleri bünyelerinde barındırdıklarına inandıkları için, şeyhlerinin tüm eksikliklerden uzak olduğuna inanırlar. Bu yüzden, Allah’ın Şeyhlere hayır diyemeyeceğini ve kararlarında Şeyhleri de ortak edeceğine iman ederler. Kısacası, Şeyhlerini yaratıcının ortağıymış gibi düşünürler ve öyle iman ederler. Bu yazdıklarımı okuduğunuzda “çok mu abarttı” şeklinde içinizde bir ses gelirse, bilin ki bir sofiden Şeyhinin mucizelerini daha dinlememişsinizdir ya da dergâh sohbetlerine daha katılmamışsınızdır.
“Maalesef ülkemde; Kur’an, tevhit ve peygamber çizgisinde olduğunu düşünen, fakat yapay hadis, zikir, telkin, meditasyon ve mistik olaylarla beyinleri hipnoz edilmiş şuursuz bir kitle bulunmaktadır. Bu kitle, İslami konularda konuşma, karar verme, diğer insanları yargılama ve yönetme yetkilerini kendilerinde görmektedir. Tam anlamıyla iman etmeyen, çok inanan ve cehaletlerini şeriat sayan bu insanlar yüzünden, yarınlarımız fitneciliğe, ayırımcılığa, adaletsizliğe ve kaosa gebedir. Kısacası, kendilerini İslam’ın askeri olarak görürler. Şeriatı, kendi yaratmış oldukları inanç doğrultusunda yaşayıp yaşatmaya çalışırlar. Bunu yaparken, insanları gerçek ilahi inançtan soğuturlar.”
Yönetimlerin ve dini kurumların duyarsızlığı, inanç istismarı üzerine kurulan tarikat ve cemaatlerin varlıkları, insanlardaki cehalet, nelere sebep oldu bilir misiniz? Hem hak olan inancı paramparça ettiler hem de dünyada insanlar arasına nifak tohumları ekip, kardeşliği ayrıştırdılar. İlahi mesajları, en çok okunan ve en çok ihanet edilen kitaplar haline getirdiler. Oysa dinlerini bozan Yahudi ve Hristiyanların düştüğü konuma düşmemek için Allah bizi Enam suresi 159. ayette ne güzel uyarmıştır. Enam suresi 159 ayet; “Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” der.
Gerçek tevhit inancına tabi olanlar, Tevrat’ı, Zebur’u, İncil’i ve Kur’an’ı okuduklarında bu kitaplarda geçen sevaplar-günahlar, iyilikler-kötülükler, doğrular-yanlışlar gibi ortak bakış açısı barındıran ayetlerin ne kadar çok olduğunu görürler. Yaşamlarında ırk, cinsiyet ayırımı yapmazlar, bir zümreye ayrıcalık tanımazlar, insanlar arasında sınıf üstünlüğünü kabul etmezler. İbadetleri gösterişten uzaktır. Üstünlüğü sadece takvada görürler. Ama kendilerini tevhit inancındaki ümmetten değil de bir grup, cemaat veya tarikat mensubu olarak görenler, ırk cinsiyet ayırımı yaparlar, bir zümreye ayrıcalık tanırlar. Şeyh, Gavs, Halife gibi üstünlüğü kabul edilen bir sınıf tabakasını oluştururlar. Bunlardan oluşan iki farklı oluşumu (grubu, cemaati, tarikatı…) incelediğimizde durumun çok daha vahim olduğu görülecektir. Çünkü kendilerini her ne kadar tevhit inancına tabi görseler bile, sevaplara-günahlara, iyiliklere-kötülüklere, doğrulara-yanlışlara, ırka ve cinsiyete bakış açıları arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Neredeyse birinin büyük günah saydığı bir eylemin diğerinde helal olması düşündürücü bir durum değil midir? Aynı odaktan beslendiklerini, aynı amaca hizmet ettiklerini söylerler ama aynı ahlaki, imani, uhrevi, insani kural ve kaidelere uymazlar. Anlayacağınız birçok açıdan bütün semavi dinler aynı noktada buluşabileceği halde, aynı dinin içindeki çarpık inanışlara sahip oluşumlar (tarikatlar, cemaatler… vb.) maalesef aynı noktada (tevhit inancında) buluşamazlar. Çünkü her ne kadar ilahi dinler, kişiler tarafından değişikliğe uğratılmış olsa bile ilahi kitapların ana özü adalet, toplumsal yaşam ve uhrevi hayatı kazanma metodunu içerir. Ama cemaat ve tarikatların oluşturmuş oldukları inanç yapıları, köleleştirilmiş bir toplum oluşturma düşüncesi üzerine kurulmuştur. Grupsal menfaatler ön plana alınmıştır. Ayrıca bu oluşumlar insanlar arasında adaletin sağlanmasında, demokrasinin toplumsal yaşama yansımasında çomak görevi üstlenmiştir. Yarınlarımızı düşünüyorsak, yapılacak tek çözüm; bu ve benzeri oluşumların dinde yapılacak bir silkelenmeyle din dışına atılması olacaktır. Oluşumların önde gelenleri, toplumun gözünden düşürülmelidir. Şu ana kadar dine ve topluma vermiş oldukları zararlardan dolayı denetlenip, yargılanıp, inanç istismarcılarının şiddetlice cezalandırılması gerekmektedir.
2 Eylül 1925’te, 2413 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle Tekkelerin kapatılmasına dair ilk adım atılmıştı. Bu kararnameyle Tekke, Zaviye, Türbe kapatılmış, Şeyhlik, Dervişlik, Müritlik gibi unvanlar ile bu sıfatlara ait hususi kıyafetler kaldırılmıştı. Kapatılan Tekke ve Zaviyelerden uygun olanlar, okullara, uygun olmayanlar ise satılıp elde edilen ücretlerle, öncelikle köylerde okul yapma yoluna gidilmişti (Camiler ahıra çevrildi yalanı burada başlamaktadır). Hem cami hem tekke gibi hizmet veren bazı yerler ise cami olarak bırakılıp günümüz tabirince diyanetten kayyum imam atanmıştı. Günümüz Türkiye’sinde de böyle bir yasal sürece ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü İslam’dan olmayan fakat İslam’danmış gibi görünen ve medrese adı altında hizmet veren sayısız mekân bulunmaktadır. Bu mekânlar kimi zaman da ibadet yeri olarak kullanılmakta kimi zamanda hücre evi olarak hizmet görmektedir. Bu alanlarda kendi ideolojileri doğrultusunda bir neslin beyni yıkanarak yok edilmektedir. Devlet eliyle müdahale süreci başlatılıp kürtaj gerçekleştirilmezse, doğumla ödenecek bedel tahminlerimizin çok ötesinde olacaktır. Kaybeden insanlık olacaktır.
“Taklitçi imana sahip bireyler, araştırmacı bir kişiliğe sahip olmadıkları için mutlak gerçeklere kapalıdırlar. Yenilikçi değiller, gelenekçilerdir. Bu yüzden, günümüz tarikat ve mezhep sakinleri Hz. Musa zamanında yaşasalardı Samir’in taraftarı; Hz. İsa zamanında yaşasalardı Yahuda İskaryot’un taraftarı; Hz. Muhammed zamanında yaşasalardı Ebu Leheb’in taraftarları olabilme ihtimalleri yüksekti. Bu yüzden imanınızı sorgulayın. Ebu Leheb’in geçmişten miras aldığı dini değil, Hz. Muhammed’in vahiylerle revize ettiği dini yaşayın.”
“İki Tanrı vardır. Birincisi; Dünyayı yaratan, yani iman edenlerin inandığı gerçek ilah. İkincisi; tarikatların, cemaatlerin, grupların yarattığı, fakat adına yine de Allah dedikleri, yani onlara benzeyen; ırkçı, cinsiyetçi, şeyhlerin ve zenginlerin yanında, fakirlerden uzak, kayırmacı, torpilci olan tanrı. Çoğu tarikat, cemaat ve benzeri zihniyetlere sahip oluşumlar, ikinci tanrıya iman edip onu yaşarlar. Bu yüzden ruhbanlığa açık; hak dine kapalı, rivayetlere açık; Kur’an Müslümanlığına kapalıdırlar. Bu yüzden ölüye Kur’an, yaşayana hadis okurlar. Bu yüzden dini yetersiz görüp ekleme yaparlar. Bu yüzden ince teferruatlara dalıp, pislikte boğulurlar.”
“İlahi kitabın getirmiş olduğu evrensel mesajı, anlayarak okuyup topluma anlatmadığımız müddetçe, dindeki yozlaşmanın önüne geçemeyiz. Yozlaşmanın önüne geçemediğimizde, dini kendi otoriterleri için bir silah olarak kullananların kuklası oluruz. Omuzlarımızda onlar büyüyüp güçlenirken, bizler Allah’a değil, kula mutlak itaat eden köleler oluruz. Rab adına yaptığımızı düşündüğümüz hizmet de şeytana yapılmış olur.”
“Cemaat, tarikat, mezhep gibi oluşumların oluşturmuş oldukları ve zamanla doğru orantılı olarak çoğalan kutsallıklarını (kendilerine has ibadetler, zikirler vb.) dinin bir parçası olarak görürsek, dinin gerçek kutsallıklarını gölgeleyip işlevsizleştiririz. Furkan suresi 30. ayette; “Rabbim! Kavmim bu Kur’an’a büsbütün ilgisiz kaldılar” demesinin en büyük sebebi, cemaat, tarikat, mezhep sahiplerinin tüm dikkatlerini kendi kitaplarına ve kendi kutsallıklarına çevirip, Kur’an içeriğini ihmal etmelerinden kaynaklanmaktadır.”
“İman ettik” deyip, inanmış olduğu dinin kitabını anlayarak okumaya zaman harcamayan, kulaktan duyma bilgiler haricinde kitap içeriği hakkında bilgisi olmayan, gerektiği gibi gereğini yapmayan kişi, ilahi dinin vadettiği cennete talip olmaya yüzü olmamalıdır. Çünkü vaat edilen cennet, hak etmeyene verilmez, şans eseri şans oyunlarından da çıkmaz.
“Peygamberimiz öldüğünde, Hz. Ebu Bekir topluluğa hitaben: “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o ölmüştür. Kim ki Muhammed’in Allah’ına tapıyorsa bilsin ki O Hayy (diri)’dır, O asla ölmez” der. Bu sözü herhangi bir tarikat şeyhi öldüğünde, orada hazır bulunan müritlerden biri “şeyh öldü” derse, söyleyen kişi tarikattan kovulur. Çünkü onların inançlarına göre “Şeyhler ölmez, müritlerine her daim yardım etmeye devam ederler” (Yetiş ya Geylani, yetiş ya Gavs gibi). Bu yüzden ölülerden hala yardım isterler.”
“Hayvanların bile sahiplerine koşulsuz itaatleri yokken, akıl ve şuur sahibi insanların, ruh sağlığı bozuk ya da üçkâğıtçı olan şeyhlere koşulsuz itaatlerine anlam veremiyorum. Oysaki koşulsuz itaat sadece Rabbe yapılır. Kula koşulsuz itaat, aklın zararla kiraya verilerek yitirilmesidir.”
“Bireyin kendisini tarikat gibi oluşumların bir parçası olarak görmesi halinde; Rabbin hak ve adalet sıfatına, İslam’ın ümmet bilincine, “İnanan her insan kardeştir” şuuruna, tuzağa düşmüş olduğunu ve ilahi inanç esaslarına karşı saldırıya geçmiş olduğunu bilmelidir.”
“Ne zaman “benim cemaatim, benim mezhebim” kavramı, yerini (aynı inançta olmazsak bile) “tüm inananlar kardeştir” düşüncesine bırakırsa; Ne zaman bir acı yaşanırken, acıyı yaşayanın dinine, diline, ırkına önem verilmezse, bilinsin ki o gün dünyamız, din tüccarının hatta İblisin tekelinden çıkmış ve özgürleşmiştir.”
“Ümmet bilincinden uzak, ama menfaat tabanlı ideolojik bağla birbirine bağlı oluşumların çoğu (tarikat, cemaat vb.), dini kullanarak mülk edinip zenginleştiler. Sermayelerini artırırken, Allah’ın dinini, korku ve aldatmaca dinine çevirdiler. Kendi üyelerinin dışında, yanı başlarındaki gerçek ihtiyaç sahiplerini görmezden geldiler. Bu işleyiş ve yapılanmaya da “Allah’a hizmet” dediler. Ötekileştirdiler, ötekileştirdiler. Kısacası, Rabbe değil İblise hizmet ettiler.”
Sonuç
İslam’ın özünden beslenmeyen ama İslami toplumun inanç sistemine sızmış çarpık misyonerlik yapılanmalar, farklı kılıflar altında (tarikat cemaat ve benzeri adlarla) kendilerini topluma kabul etmişler-etmekteler. Bunların topluma ve devlete verebilecekleri tehlikenin farkına varan Atatürk, 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarmış olduğu Tekke ve Zaviye Kanunu ile kısmi olarak bunları engelleme yoluna giderek, toplum içerisindeki bozuk dini sisteme neşter vurmuştur. Tekke, Zaviye, Türbe kapatılmış, Şeyhlik, Dervişlik, Müritlik gibi unvanlar ile bu sıfatlara ait hususi kıyafetler kaldırılmıştı. Kapatılan Tekke ve Zaviyelerden uygun olanları okullara; uygun olmayanların da satılıp elde edilen bütçe ile öncelikle köylerde okul yapma yoluna gidilmişti. (Camiler ahıra çevrildi yalanı burada başlamaktadır) Hem cami hem tekke gibi hizmet gören bazı yerler ise cami olarak bırakılıp günümüz tabirince diyanetten kayyum imam atanmıştı.
Atatürk’ün tekke ve zaviyeleri kapatmasından neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen, düşük bir azınlık dışında Atatürk’ün bu davranışının sebeplerini irdeleyen olmamıştır. Birçok insan Atatürk’ün bu duruşunu din düşmanlığına bağlamıştır. Oysaki Atatürk’ün asıl gayesi, dinin kişi ve oluşumların tekeline geçişini engellemekti. İndirilen dinin özünün yaşanmasını sağlamaktı. Yönetimlerin, bir ideolojinin tekeline geçişini engellemekti.
Benimsediği ideoloji ile adına yüzlerce cemaat kurulan Sait Nursi ve oluşumları (FETÖ, Yazıcılar, Okuyucular, Meşveret, Nesil, Yeni Asya, Kurtoğlu, Med Zehra…) başta olmak üzere birçok tarikat ve cemaat Atatürk’e Süfyan, İslam düşmanı gibi sıfatlar yakıştırarak, yetişen nesillerin Atatürk’e kin kusmasına sebep olmuştur. Şuurdan yoksun devlet yöneticileri de Said Nursi ve benzeri ideolojileri benimseyen kişilikteki oluşumların bozuk fikirlerinin yayılması için devletin tüm imkânlarını peşkeş çekmiştir-çekmektedir.
Günümüz Türkiye’sinde de Tekke ve Zaviyeler Kanununa benzer bir yasal sürece ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü İslam’dan olmayan fakat İslam’danmış gibi görünen, cemaat ve medrese adı altında hizmet veren sayısız mekân bulunmaktadır. Bu mekânlar kimi zaman ibadet yeri olarak kullanılmakta, kimi zaman da hücre evi olarak hizmet vermektedir. Bu mekânlar da yetişen nesil, dış güçlerin ekmeğine yağ sürmekten ve İslam’ın özüyle bütünleşmeyen bozuk bir dini ideoloji yaymaktan öteye gitmemektedir. Ayrıca bu mekânlarda kendilerine bağlı herkesi Atatürk düşmanı olarak yetiştirmekteler. Böylece bir neslin beyni yıkanarak yok edilmektedir. Bu durum, Türkiye’de inanç temelli ayrıştırmaları artırarak, vatandaşları fikirsel farklılıklarla birbirine düşürüp ileriki bir zaman diliminde ülkede bir iç isyan planlamaktır. Evet, Türkiye’nin geleceği, dinini bilmeyen ama İslam profesörü olduklarını düşünen, vatanlarına âşık olduklarına inanırken, Atatürk düşmanı olan beyinsizlerin fitneli isyanlarına gebedir. Devlet eliyle müdahale süreci başlatıp, cehalet kürtaj ile sonlandırılmazsa, doğumla ödenecek bedel tahminlerimizin çok ötesinde olacaktır. Çünkü kaybeden insanlık olacaktır, kaybeden Türkiye olacaktır, kaybeden İslam olacaktır.
Bu isyanları çıkarıp insanları birbirine düşürmek için Atatürk’ün ismini kullanmak biçilmiş bir kaftandır. Çünkü cemaatler ve tarikatlar bu 100 yıllık gebelik sürecini çok iyi koordine etmiştir. Atatürkçü düşünceyle İslami düşünce birbirine düşmanmış gibi gösterilmiştir. Bizlere düşen Atatürk’ün dediği gibi Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
Devamı için Tıklayınız : https://saittasci.com/kategori/kitaplar