Mekke, daha öncesinde insani yaşamın olmadığı bir bölgeydi. Allah’ın emri doğrultusunda Hz. İbrahim’in karısı Hacer ile oğlu İsmail’in yerleşmesiyle, yerleşim alanına dönüştü. Bu bölgede Zemzem suyunun bulunması, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından Kâbe’nin inşa edilmesi, bölgenin gözde mekân olmasını sağladı. Allah’a boyun eğip inanmış toplulukların gelip bu bölgeyi ziyaret etmeleri, birtakım insanların da yerleşmesiyle daha da değer kazandı. Kur’an’da Ali İmran suresi 96-97. ayetlerde; “Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir. Orada apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir”, der. Ayete bakıldığında muhatabın Hz. Muhammed’e inanan ya da “ben Müslüman’ım” diyene olmadığını; burada muhatabın yaratıcının varlığına inanan insanlara olduğu görülmektedir. Demek ki bu görev, gücü yetene ve Allah’ın varlığına inanan tüm insanlara vazife kılınmıştır. Bu ayetten de anlıyoruz ki gücü yetenler için Kâbe’nin ziyaret edilmesi dini bir görevdir. Daha önce dediğim gibi bu görev sadece Hz. Muhammed’e iman edenler için değildir. Yaratıcı inancı olan ve maddi imkânı olan her insan için hac ziyareti farzdır. Durum böyle olduğu halde bu mekânın sadece bir kesim inananlara açık geri kalan inananlara (yaratıcı inancı olan) ziyareti engellemek ya da teşvik etmemek, Rabbin insanlar üzerindeki hakkını gizlemektir, yaratana ihanettir. İlahi inancı olan insanların ortak paydada buluşmasını engellemektir.
Hac suresi 26. ayette; “İbrahim’i Beytullah’ın bulunduğu yere yerleştirdiğimizde de şöyle demiştik; “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû ve secdeye varanlar için evimi tertemiz tut” der. Tavaf; bir hac terimidir. “Tavaf edenlerden” kasıt, bu bölgeye gelip ziyaret edenleri vurgulamaktadır. “Kıyamda duranlar” sözü ile dik durup haksızlıklara ve zulme boyun eğmeyenleri, insanların güvenliğini sağlayanları ima etmektedir. “Rükûa varanlar” kelimesinde de yaratanın üstünlüğünü kabul edip yüceliğini benimseyenleri vurgulamaktadır. “Secdeye varanlar” kelimesi ile de ilaha mutlak itaati sergileyenleri, yaratanın üstünlüğünü kabul edip kendi acizliğini görenleri ve yaratana tam teslim olanları ifade etmektedir.
Günümüzde bile insanlar bu bölgede hac görevini yerine getirirken en ufak bir canlıya, bir bitkiye zarar vermemesi gerektiğine dair ki inanç; Kâbe’nin ilk kuruluşunda bölgenin barış ve emniyet yeri olarak tahsis edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hatta birbirlerinin düşmanı olan gruplar bile bu bölgeye girdiklerinde Kâbe’ye duydukları saygıdan dolayı (kutsiyet) asla birbirlerine saldırmamışlar. Bu alanın huzuru Allah tarafından sağlandığı Ankebut suresi 67. ayette açıklanmıştır. “Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke’yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır! Hâlâ asılsız şeylere inanıp Allah’ın nimetine karşı nankörlük mü edecekler?” der. (Bu ayette vurgulanmak istenilen mesaj; ilahi inancın yaşanması ve ilahi inancın gereksiniminin yapılması halinde, yerleşim yerlerinin güvenli ve dokunulmaz kılınacağıdır)
Hz. İbrahim ile başlayan ve bu bölgeye hâkim olan ilahi inanç, zamanla yerini put inancına bırakmış ve böylece inançsal bozulmaların oluşmasına sebebiyet vermiştir. Günümüzdeki gibi ilahi inancın yanında aracı ilahların (ilah özelliklerine ve yetkilerine büründürülmüş, medet beklenilen ölü ya da diri canlılar) eklenmesiyle tevhit inancı sekteye uğratılmıştır. Böylece bu bölge, güvenli ve dokunulmazlıktan çıkıp zaman zaman huzursuzlukların yaşandığı, savaşların olduğu, yağmalamalara maruz kaldığı dönemler olmuştur. Put inancının hâkim olduğu zamanlar bir yana İslamiyet’in hüküm sürdüğü zaman dilimlerinde bile (Mekke’den sorumlu yönetimin, kimi zaman yanlış kararlar alması sebebiyle) bölgenin sosyal, ekonomik ve dini yapısında dejenerasyonlar oluşmuştur. Bu dejenerasyonlar, bölgenin manevi havasını olumsuz yönde etkilemiştir. Zamanla bu mekânlar, huzur ve ibadet merkezinden çıkıp ticaret merkezine de dönüşerek, insanların maneviyatından maddi kazanç sağlanmasına da sebep olmuştur. Oysaki hiçbir inanç, para kazanılan bir iş koluna, bir mesleğe dönüşmemelidir. Maalesef çoğu inançtan para kazanılmaktadır. Bu durum inanç mekânlarına da zarar vermektedir. Mekke’de bulunan Kraliyet Saat Kulesi Otelinin (Ebrac el-Beyt) varlığı bile bu dini alanlara yapılan olumsuz etkileşimi ve din üzerinden yapılan ticareti gözler önüne sermektedir. Bu yapı, kişiler arası sınıf tabakasının oluşmasını tetiklemektedir. Gösteriş temelinde bilinçsizce yapılan bu yapı, dini ve kültürel dokuya da zarar vermektedir. Hac suresi 32. ayette; “Kim Allah’a ait nişanelere saygılı davranırsa, bu kalplerin takvalı olmasındandır” der. Mekke’de, Kâbe ve manevi yapısından çok, otelin süs ve gösterişi görülüyorsa, bu ayıp tüm İslam âlemine yeterlidir. İslam’a ve Müslümanlara yakışacak olan, zenginlere hitap eden gökdelenlerin penceresinden Mekke’yi gözlemlemek değil, muhtaç olan tüm insanları gözetleyip onların acıyan, sızlayan yüreklerine su serpmek, tasına bir tas, aşına bir aş eklemek olmalıdır. Kâbe’nin asıl var olma sebebi olan unsurların bir kenara bırakılması, bu mekânın günümüzdeki gibi şekilciliğe, tekelciliğe, ticarete büründürülmesi, bir ailenin keyfi hâkimiyeti ile bu bölgenin yönetilmesi, ayrıca bu yönetim şeklinin adaletin özüyle harmanlanmaması, İslam camiası için kronikleşmeye doğru yol alan akut bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisine ne kadar geç başlanırsa, İslami toplum içerisinde o kadar çok skar (iz) bırakacaktır.
Bakara suresi 189. ayet; sana hilalleri soruyorlar. De ki; “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir… Bakara suresi 197. ayet; “Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur. Ne hayır işleseniz Allah onu bilir. Azık edinin; kuşkusuz azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse bana saygı duyun, ey akıl sahipleri!” der. Müslümanın diyenler, Allah’ın indirmiş olduğu kitapla hareket etmek zorundadır. Allah’ın kitabıyla hareket ettiğini söyleyenler, bir kısım ayetleri görüp bir kısım ayetleri görmezden gelerek hareket edemezler. Müslüman’ın deyip ilahi kitaba iman edip hareket ediliyorsa, alınacak kararlarda ayetlerin hükümleri temel alınmalıdır. Ayetler farklı hüküm, sözde hadisler farklı hüküm veriyorsa, uyulması gereken şüphesiz ki ayetlerin hükmü olmalıdır. Ayetler, hilalin görülmesiyle Hac vaktinin başladığını söylemektedir. Yani Hac görevi hilalin görünmesiyle başlayabilir. Böylece Hac görevi için niyeti olan her insan bu görevi yerine getirmek için uzun soluklu kura ve sınırlı günlere tabii olmaz. Bu şekilde yığılma ve mağduriyetlerin de önüne geçilmiş olur. İmkânı olanların hacca gitmeleri gerektiğine dair Allah’ın açık emri olduğuna (ayetlerde net) kimsenin itirazı yoktur. Ama ayetlere ters olmasına rağmen sırf süregelen bir alışkanlığın devamı için Hac ziyaretini birkaç güne sıkıştıran politikaya da itiraz yoktur. Bir başka tuhaflık da hacca gitmeye niyeti olduğu halde kontenjan sıkıntısından dolayı (Hacın birkaç güne sıkıştırılması sebebiyle) gidemeyenler için kalıcı bir çözüm yolunun bulunmamasıdır. Bu duyarsızlık ve çözüm yolunun bulunmaması inanca yapılan bir engelleme değil de nedir? Allah, yarınların nüfus yoğunluğunu ve benzeri durumları bildiği için, Hac görevini aylara böldüğü halde insanoğlunun ilahi emir karşısında dedelerinden öğrendiği âdeti (hac görevini birkaç güne sığdırmak) sürdürmek, cehaletin bir yansımasından başka bir şey değildir. Aklını kullanamamaktır. İlahi emre ihanettir. Yaratıcının belirlediği dini kurallara riayet etmemektir. Kur’an’ı anlamadan okumaktır. İlgili ayetleri görmemezlikten gelmektir.
| Mekke, ne Hz. Muhammed’in soyundan geldikleri iddiasında olanların yöneteceği, ne de Suudi Arabistan’ın şeyhlerinin keyfi müdahaleleri ile idare edebilecekleri bir şehirdir. Mekke, tek ilaha inanan ülkelerin nüfusunun, dünyada tek ilaha inanan tüm nüfusa oranıyla ortaya çıkacak sayıya göre görevli belirlenip bölge yönetimine dâhil edilmesi ile koordine edilecek bir şehir olmalıdır. |
İnanıyorum ki, İslam (tek ilaha teslim olan) ülkelerinin nüfusları oranında temsilci vererek Kâbe yönetimini belirlemesi halinde, tek tanrıya inanan ülkeler arasındaki ihtilaflı birçok konunun çözüm bulmasında büyük katkı sunacaktır. Tekelci bir zihniyetten çoğulcu ve çok uluslu bir oluşuma adım atıldığından dolayı, iman eden topluluklar birbirleriyle daha çok kenetlenecektir. Böylece insanlar, birbirlerinin dertlerine daha çok duyarlı olacaklardır. Eskide olduğu gibi dünyaya huzur ve adalet bu noktadan çıkıp yayılacaktır. Kısacası Hz. İbrahim ve İsmail’in ilahi emir ile imar ettiği ziyaret ve ibadet yeri, ticaret merkezi statüsünden çıkarılıp özüne döndürülmelidir. Adil yaşamın, huzurun ve barışın merkezi haline getirilmelidir.
Yönetimin Değişmesi ve Hac Sisteminin Rayına Oturabilmesi İçin Atılacak Ön Adımlar
-İlahi inancı olan ülkelerden, nüfusları oranında seçecekleri temsilciler ile Mekke Bölgesi Yönetim Kadrosu oluşturulmalıdır. Yönetimdeki kişiler 3 yılda bir kendi ülkelerindeki adil seçime tabi tutulmalıdır. Mekke yönetimi içerisinde, yasama, yürütme, yargı gibi kurumlar oluşturulmalıdır. Bu oluşum sadece Kur’an’ı rehber almalı ve hiçbir mezhebin tekelinde olmamalıdır. Tüm insanlara ilahi adaletin ve eşitliğin yeryüzündeki yansımasını yansıtacak şekilde oluşturulmalıdır.
– Mevcut Suudi Arabistan yönetimi, Mekke bölgesinin idaresini komisyona devretme konusunda sorun çıkarırsa, dayatma yapmak için tüm ülkeler Hac görevini bir yıl erteleyerek zafere gidilecek yolda ilk silahsız adım atılmalıdır. Çünkü ilahi inanca göre kutsal şehir olarak kabul görünen bir yer, bir ülkenin ya da bir ailenin tekeline bırakılmayacak kadar kıymetli olmalıdır. (Bölge yönetiminin devrinde sorun oluşması halinde alınacak ve yapılacak sert adımlar (savaş dâhil) gizli olarak başka bir zeminde değerlendirilip değinilecektir)
-Cidde bölgesi de Mekke’ye dâhil edilerek bu bölgenin yönetimi de komisyona devredilmelidir. Gelen hacıların alışveriş ve ticareti sadece bu şehirde yapılmalıdır. Çünkü Allah’ın evinde ticaret ve menfaat söz konusu olmamalıdır.
-Ülkelerin güvenlik desteği ile bu bölgeler dış etkenlerden korunmalıdır. Komisyon yönetimi güçlendirilerek bölgenin ileriki süreçlerde bir devletin, bir ırkın ya da bir ailenin tekeline devri zorlaştırılmalıdır.
-Bölgede yaşayanlar, kayıt altına alınıp nüfus artışının belli bir oranın üstüne çıkmasına müsaade edilmemelidir. Kişilerin özü ve yaşamı bu bölgenin manevi havasını yansıtmıyorsa, kişiler zorunlu göce tabii tutulmalıdır.
-Bu bölgeye dini dokunun yanında ilim ve bilim merkezleri oluşturularak tüm ülkeler için rehber statüye dönüştürülmelidir. Bu merkezlerde yetiştirilen nesiller, kendi ülkelerindeki medeniyet seviyesini yükseltmek için ön ayak olmalarının yolu açılmalıdır.
-Bölgeden elde edilen tüm gelirler, bölge ve fakirler için harcanmalı, Mekke bölgesinin hiçbir yerinde kâr amacı ile ticaret anlayışı güdülmemelidir.
– Ülkelerden oluşacak ortak bir fon ve fona bağlı yardım kuruluşları ile ihtiyaç halinde (savaş, deprem, yokluk… vb.) diğer ülke vatandaşlarına (din, dil, ırk farkı gözetmeksizin) maddi, manevi destek sağlanmalıdır.
-Hac sürecini birkaç güne sıkıştırmak, Kur’an ayetlerine (Bakara 189, 197, Tevbe 36) ters düşmektedir. Hac zamanı ve süresi revize edilerek mağduriyetlerin önüne geçilmelidir. (Böylece başvuran herkes hacca gidebilmiş olacaktır, Allah’ın emri engellenmemiş olacaktır)
-Kâbe’de Hac sürecinde ibadet amaçlı yapılan her eylem, detaylı bir şekilde önceden açıklanmalıdır. Hacılar, yaptıkları fiziksel davranışların hangi amaçla yapıldığını idrak etmelidir. Ziyarette bulunan herkes dini farzlar ile keyfi eylemleri ayırt edilebilmelidir. İnsanlar hac görevini yerine getirdikten sonra Hacı gibi lakapların kullanılmasının önüne geçilmelidir. (Namaz, oruç ve benzeri ibadetler farz iken ve bu ibadetleri yapanlara namazcı, oruççu demiyorsak, hac farzını yerine getirene de hacı demememiz gerekir)
Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar