Allah ile insanlar arasındaki iletişimi sağlayan ve yol gösterici olan unsurlar; indirilen semavi kitaplardır, peygamberlerdir, yaşam döngüsü ve doğasal hareketlerdir.
İnsanoğlunun dünyada yaşam sürdüğü ilk andan tutun dünya yaşamının son bulacağı ana kadar geçen-geçecek zaman dilimlerinde çoğu hareket ve davranışını (insanları etkilemek için) doğrulatıp destekleyecek bir dayanağa ihtiyaç duymuştur. Bu dayanağı, kimi zaman elinde tutmuş olduğu güçte, kimi zaman da inançların geçmişten geleceğe kadar uzayan koruyucu zırh özelliğinde bulmuştur. Semavi inançtaki din istismarcıları, kendilerini ve ideolojilerini destekleyen kanıtlar bulmak için ilahi kelamı değiştirmezse bile, ilahi kelama yüklenilen anlama müdahale ederek, kimi zaman ayetlerin anlaşılması gereken manalarını değiştirebilmişler. Kimi zaman da bağlı oldukları peygamber adına yalan hadisler oluşturarak fiili hal ve hareketlerine dayanak oluşturabilmişler. Bunlardan bir kısmı da kendilerini dini yol göstericisi olarak lanse etmişler-etmeye devam etmekteler. (Psikolojik hastalık belirtisi ile) Bu kısımdakiler, doğa olaylarını kendilerine hizmet eden bir hâkime, yargıca dahi benzetmekten geri kalmamışlar. Bu tip insanlara gerçeği anlatmaktan önce onları ruhsal tıbbi tedaviye tabi tutmak gerekir. Ayrıca bu tip insanlara itaat edip izinden gidenleri de ilahi kitabı anlaşılır bir şekilde anlatıp açıklamak gerekir.
“Şeytanla iş birliği içinde olanların, ayetler ve hadisler üzerinde yaptıkları tahribatları, Kur’an ışığında inceleyerek insanlara ilahi sözün özünü anlatmak, her Müslüman’ın birinci ve asli görevidir.”
Din üzerinden yapılmış olan tahribatlar yüzünden, insanlar rahat bir şekilde dini kullanarak diğer insanları tehdit edilebilmekte ya da onları kontrol altında tutabilmektedir. Kendilerince uygun olmayan bir durumla karşılaştıklarında, insanlara “bu hal hareketinle ya da sözünle dinden çıkabilirsin”, “cehenneme girebilirsin” şeklinde uyarılarla insanları korkutabilmektedir. Peki dinden çıkmak bu kadar kolay mı? Yaşadıkları ve yaşatmaya çalıştıkları dini, kendi elleriyle oluşturdukları için dine girmekte çıkmakta son derece kolaydır. Ama Allah’ın dini olmuş olsaydı, dine girmek ya da çıkmak sadece yaratıcının belirlemiş olduğu prensipler dâhilinde olurdu. Unutmayınız ki dinden çıkmada ilahi kurallar değil de mezhepsel kararlar geçerliyse (hele bir de mezhepten mezhebe farklı kurallar, farklı doğru ve yanlışlar varsa) kimse o dine semavi dindir demesin.
Bir konuda dini dayanak aranırken ya da dinin bakış açısı irdelenirken, Kur’an’ın tamamından değil de (ilgili ayetleri bir bütün olarak ele almayıp), cımbızla bir surenin içerisindeki ayetin bir kısmına bakıp, sadece bakılanla hüküm vermek, hatalı bir yoldur. Ayrıca bu hatalı duruma düşmek demek, dünyevi ve uhrevi yaşamı temelsizce yükseltmeye çalışmak demektir. Temelsiz yükseltilmeye çalışılan yaşam, her ne kadar hadisle desteklenmeye çalışılırsa da yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü hadis Kuran deliline ihtiyaç duyar ama Kuran hadis deliline ihtiyaç duymaz.
“Akıl sahipleri bilmelidir ki, bir hadisin doğruluğunu desteklemek için Kur’an ayeti örnek verilebilir, ama Kur’an ayetinin doğruluğunu göstermek için hadise ihtiyaç duymak, cehalettir.”
Bakara suresi 191. ayette; “Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir!” der. Bu ayeti kısır döngüde düşünürsek, kâfir olarak etiketlenen her insanın öldürülmesi gerekecektir. Maalesef bir kısım insanlar da öyle yapmaktadır. Bu durum İŞİD gibi sayısız terör oluşumların hayat bulmasını sağlamaktadır. Oysaki sürenin önceki ayeti olan Bakara suresi 190. ayette; “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez” der. Yine ilgili sürenin bir sonraki ayetinde Bakara suresi 193. ayette; “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur” der. Bu konu ile alakalı Kur’an’ı bir bütün olarak ele aldığımızda Ankebut suresi 46. ayet bizi daha da aydınlatmaktadır. Ankebut suresi 46. ayet; “İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehli kitapla mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün ve deyin ki; “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur”” der. İlgili ayetler, bir bütün olarak ele alındığında Allah’ın bizlerden istediği zulmün terk edilmesidir. Duygularla hareket edilmemesidir. Çünkü Allah, semavi kitaplarında “ey ehli kitap”, “ey kâfirler”, “ey insanlar”, “ey iman edenler” gibi hitap şekilleri ile iletişime geçmektedir. Sadece “ey Müslümanlar ben tek sizin Rabbinizim” istediğinizi yapın demiyor. Her yaratılan canlının rabbiyim diyor.
Din adı altında cihat eden gruplar ya da yayılmak için misyonerlik politikası belirleyenler, insanları yurtlarından edebiliyor. Bölgeye savaş ve soykırımı reva görebiliyor. Bütün bu illegal ve ilahi dindışı zorbalıklarına “bu eylemim rabbin adını yaymak içindir ve yaptığım şey yaratana hizmettir” diyebiliyor. Evet, bazı insanlar ayetleri anlamayıp çarpıttıkları gibi Allah adına cihat etme emrini de yanlış anlayabiliyor. Mesela Enfal suresi 39. ayette; “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmektedir” der. “Dinin tamamı Allah için oluncaya kadar” sözü sebebiyle çoğu cihatçı zihniyet, kıyamet kopana kadar savaşın hak olduğu iddiasındalar. Sureyi bir bütün olarak ele aldığımızda aynı surenin 36. ayetinde; “İnkâr edenler, servetlerini insanları Allah’ın yolundan engellemek için harcarlar…” ayeti geçmektedir. Bu ayetten de anlıyoruz ki savaşılacak olan muhatap, ilah inancı olmayan kişilerin, inançlılara baskı ve zülüm yapmasıyla ortaya çıkanlardır. 39. ayette da geçen “dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın” sözünden de ilah inancı olmayanların inanç sahiplerine karşı sergileyecekleri hoşgörüsüzlüğün ortadan kalkmasına kadar geçen zamandır. Yani inanç hürriyetinin oluşmasıdır. Herkesin serbestçe dinini (Yahudi, Hristiyan, Müslüman) yaşama imkânı elde etmesidir. Herkesin Müslüman edilmesi asla söz konusu değildir. Dinin tamamı Allah için oluncaya kadar sözünden, herkesin Müslüman edilmesi anlamını çıkarırsak Kehf suresi 29. ayet ve Enfal suresi 61. ayetle çelişiriz. Kehf suresi 29. ayette “Ve de ki; Gerçek, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” … Enfal suresi 61. ayette ise; “Eğer barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah’a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir” der. Nasıl bir zihniyet “Sende yanaş” sözünde sürekli bir savaş anlamı çıkarabilir ki? Yunus suresi 99-101. ayetlerinde; “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın? Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır. De ki; “Bir bakın da görün, göklerde ve yerde neler var”? Fakat iman etmeyecek topluma ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir”” der. Dinde, kılıç silah ve benzeri her türlü yaptırımla inancın değiştirilmesi konusunda zorlamanın yanlış olduğunu anlamamak, cehaletten başka bir şey değildir. Hac suresi 39-40. ayetlerde; “Saldırıya uğrayanlara zulme maruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kadirdir. Onlar sırf “Rabbimiz Allah’tır” dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki etki (zulüm) olmadığı müddetçe tepki (savaş) verilmesinin yanlış olduğudur. Kaldı ki manastır, kilise ve havralarda Allah’ın adı anıldığı için, bir Müslüman’ın bunlara sebepsiz yere savaş açması bir yana farklı bir gözle bakmasının bile ne kadar cahilce olacağını gözler önüne sermektedir.
“Kur’an, tarih boyunca ilahi emirleri temel almayan fanatik hadisçilerin, at gözlüğü takmış tarikatçıların, ısrarla mezhebe ihtiyaç duyan acizlerin, kendini yetiştirememiş hacı-hoca ve benzeri kişilerin sömürüsüne maruz kalmıştır. İlahi inanç doktrinlerini okuyup öğrenmektense, kulaktan duyma bilgilere ihtiyaç duyan inananlar, yanlış anlaşılan veya gerçek anlam içeriği tozlu raflarda bırakılan ayetlerin oluşmasına neden olmuştur.”
Üstü örtülmüş ya da tozlu raflarda bırakılmış bu ayetlerin içeriğinde; insani haklar, adalet, inançlara hoşgörü, dinde zorlamanın olmadığı, kadına verilen değer, çift taraflı boşanma hakkı, cihadın gerçek anlamı vb. konular bulunmaktadır. Bu ayetlerin uygulanmaması, bilinmemesi ya da bilindiği halde gerçek anlamıyla anlaşılamamasının sebebi, ilahi kitabın değil de sahte hadislerin gelenek, görenek ve kültür oluşumunda temel görev almasıdır. Zamanla da gelenek, görenek ve kültür, din kılıfına büründüğü için insanlar bunu dinin özü sanarlar. Böylece yaşanılan ve yaşatılan gelenekler, din kabul edilmektedir. Oysaki yaşanılan ve yaşatılanlar, Allah’ın bizler için belirlediği ve indirdiği ilahi kitabındaki dini kapsamıyor, sadece çevremizin ve atalarımızın kültürünü yansıtıyor.
Kur’an ayetlerine bakarsak, İslam’ın kadınlara en üst seviyede değer verdiğini görürüz. Buna rağmen günümüzde İslam toplumunda kadınların hala bu değeri elde edemeyişinin nedeni, kadının Arap kültüründe yerinin olmayışındandır. (Arap kültürünü din edinmemizdendir) Bazı iftira olan hadislerdendir, ayetlerin anlamı değiştirilerek insanlara farklı anlatılmasındandır. Bütün bunların yansıması sonucu, kadınların ikinci sınıf insan olarak görülmesine sebep olmuştur. Aslında iman ettiğini düşünen bir kimse, kadınlara hak ettiği değeri vermiyorsa, kılık kıyafetlerinden dolayı dışlıyorsa, hor görüp öteliyorsa o kimseye tam iman etmiş denilemez. Çünkü İslam’ın hoşgörüsünü sergileyemediği gibi o kişinin eline fırsat geçtiğinde kendisini yaratıcının yerine koyarak hüküm ve ceza verebilmektedir. Bu yüzden o kişi İslam’a değil eski gelenek ve göreneklerine teslim olmuştur. Daha öncede değinmiş olduğum bir sözde hadiste şöyle geçmektedir. “Kadınlar hakkında birbirinize iyi tavsiyelerde bulunun. Çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en fazla eğri olan tarafı onun üst kısmıdır. Bu sebeple, eğer onu doğrultmak istersen kırarsın, yok eğer kendi halinde bırakırsan eğri olmaya devam eder. Öyleyse kadınlar hakkında birbirinize iyi tavsiyelerde bulunun, birbirinize onlara iyi davranmayı tavsiye edin” der. (Buhari, Enbiya,1; Müslim, Reda, 61, 62) “Bu söz peygamberindir” diye yalan söyleyenler aslında kendi sözlerini ve düşüncelerini ifade ederler. Uydurmuş oldukları bu hadisin, Kur’an ve Hz. Muhammed’in dışında kimden ya da kimlerden, hangi kaynaklardan etkilenip söylediklerine bakalım. Buhari ve Müslim’den binlerce yıl önce kişiselleştirilmiş Tevrat’ta şöyle geçmektedir. “Âdem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapatır. Âdem`den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem`e getirir. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” Ona kadın (İbranice; işşa) denilecek, çünkü o adamdan (İbranice; iş) alındı” der. (Yaratılış 2/21-23) İncil’de ise Yeni Ahit’te Pavlus’un mektuplarında çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. (1. Korintliler 11/8-9) Sümer efsanelerinde de tanrı Enki, yasak bitkiden yediği için tanrıça Ninhursag tarafından cezalandırılır. Bunun sonucunda vücudunda çeşitli hastalıklar (kaburga bölgesinde) ortaya çıkar. Yaptığına pişman olduktan sonra Ninhursag bir tanrıça yaratır. Adına Sümercede kaburga kadın anlamına gelen Ninti (Nin=kadın, ti=kaburga) der. Bütün bunlara baktığımızda, görüyoruz ki çağlar boyu insan eliyle değişime maruz kalmış dinler ve inançlar, kadınları önemsemediğidir. Böylece toplum içerisinde kadının yeri ikinci, üçüncü sınıf olarak şekillenmiştir. İslâm’da ise, Kur’an’ın kadın ya da erkek yaratılışını anlatan hiçbir ayetinde bunlara benzer bir ifade bulunmamaktadır. Bilakis kadın yüceltilmekte, pozitif ayrıcalık tanınmaktadır. Ama çoğu hadis ve tefsirlerde kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına ilişkin ifadelerin bulunması, kadını yetersiz ve değersiz bir varlıkmış gibi gösterilmesini neden olmuştur. Bazı hadislerde de kadınların akıl ve din bakımından eksik olduklarına dair sözler bulunmaktadır. Hatta bir hadiste, cehennem halkının daha çok kadınlardan oluştuğunu söylemektedir. Bütün bunlar bize gösteriyor ki İslam dininin âlimleri olarak gördüğümüz bazı hadisçilerin, dinlerini bozanlardan (Yahudi, Hristiyan) ne denli etkilendiklerini göstermektedir. Etkilenme bu denli olmuş olmasaydı ya da bunların bozuk düşüncelerini din edinip yaşamasaydılar Kur’an’da geçen ve kadına verilen gerçek değer, İslam toplumlarında kendisini çok daha rahat göstermiş olacaktı.
Sahte hadis ilmi, İslam dünyası içerisinde geniş coğrafyalarda farklı boyutlarda yayıldığı için kadının İslamiyet’teki yeri ve konumu hep aynıydı demek de yanlış olacaktır. Kimi toplumlar, hayatlarında hadisten çok Kur’an ayetlerine yer verdikleri için, ilgili ayetlerden dolayı kadına pozitif bir statü verip el üstünde tutmuştur.
“Yaratıcı, ilahi kitapta insanlar arasındaki astlık-üstlük ölçüsünün, günahlardan kaçınmak, yaratana itaat etmek ve iyi iş yapmakla belirlendiğini söyler. Kendi cinsiyetini bile belirleme gücüne sahip olmayan insanoğlunun, üstünlüğü cinsiyete indirgemesi, şeytani bir düşünce değil midir? Ne erkek, kadının üstü ve sahibi; ne de kadın, erkeğin malı ve yükümlüsüdür. İkisi de toprak, ikisi de kul, ikisi de yaratana muhtaçtır.”
“Sosyal hayatta, kadın ve erkek arasında erişilmez sınırlar çizen zihniyet, dinsel hayatta da bu çizgiyi aşılamaz hâle getirmiştir. Örneğin, camide ibadet yapılmasını erkeğe, cuma namazının farz oluşunu erkeğe, fetvayı erkeğe ve benzeri birçok şeyi erkeğe has kılmıştır. Kısacası, kadınları âdeta Allah’ın kulu saymayıp sosyal hayatın dışına itenler, dinsel hayatta da erkeği öne çıkararak üstünlüklerini pekiştirmiştir. İnsanların yaptığı bu durum, şeytani bir tavır değil de nedir? “Camide kadının yeri yok” diyenler, Bakara Suresi 187’deki “Mescitlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın” ayetini nasıl yorumluyorlar? Demek ki, Peygamberimizin zamanında mescitlerde erkeklerin dışında kadınlar da vardı. İslam’daki bu olumsuz değişimin sebebi, kadının sesini bile haram gören İslam dışı tarikatların, cemaatlerin, cinsi sapıkların ve ruh hastalarının hüsnü kuruntularının toplumda yer edinmesinden başka bir şey değildir.”
Kur’an’ın kadınlara bakış açısını, ayetler ışığında değinelim.
Şahitlik
Bizlere âlim olarak gösterilmiş kimi insan, eski zamanların ya da yaşadıkları anın bozuk inanış kırıntılarından eğitim alarak toplum üzerinde söz sahibi oldukları bilinmektedir. Bu sözde âlimlerin, okuryazar seviyeleri düşük olmasına rağmen, toplum üzerindeki yaptırım gücü ve sözlerinin mutlak doğruluk içerdiğine dair kabullendirme etkisi, kimi zaman gerçek ilahi kitapların ayetlerinden çok daha kabul görücü olmuştur. Çünkü toplumun büyük bir kısmı, eğitim seviyesi düşük olan insanların yığıldığı medrese sistemini, en modern dini eğitim kurumu olarak görmektedir. Böylece medresede yetişenler, Kuran’dan değil de bozulmuş inançların öğretilerini, sözde hadisleri ve tarikatların hurafelerini temel alarak toplum üzerinde lider statüsüne geçmekteler. Bunların bağnaz görüşlerinin yayılımı, okuma ve araştırmaya dâhil olmayan cahil toplumlar üzerinde dominant etkisi yaratmaktadır. Ayrıca sözleri, cahiller için ilahi kelamdır.
İlahi sözden çok din dışı düşüncelerin merkezi haline gelen medreseler, İslam coğrafyasında kemikleşip adeta kendi inanç iskeletlerini oluşturmuşlardır. Bozuk dinlerin kırıntıları ve bağnaz görüşlerle oluşan inanç sistemi, zamanla da gerçek ilahi inanç sistemi içerisinde bir ur gibi büyümekte ve günümüzdeki İslam kılıfı altındaki İslami olmayan yapılaşmayı (mezhep, tarikat, cemaat) meydana getirmektedir. Bu yapay din ve süreçler yayıldığı müddetçe, toplum içerisinde gerçek hak, hukuk ve adaletten söz edilemez. Çünkü aklın arka plana bırakılmasıyla hareket edildiği için varılacak nokta, şüphesiz cehalet çöplüğü olacaktır. Cehalet çöplüğünde de gerçek dinden, hak, hukuk ve adaletten söz edilemez.
“Medrese eğitim sistemiyle yetişip, kendilerine göre dini şekillendirme sapıklığı içinde olanlar ile oluşumlarındaki cehaletin oluşturduğu ataerkil düzene iman edip sadakat sergileyen akılsızlıklar, kadınların toplum içerisinde ikinci sınıf insan olarak yer edinmesine sebep olmuştur. Peygamberler dirilip gelse, bu tip insanları uyarmazlar mı?”
Dini, kendilerine göre şekillendirme sapıklığı içerisinde olanlar, birçok ayette yaptıkları gibi Bakara suresi 282. ayeti de kendilerine göre rötuşta bulunarak, ayette anlam farklılığına sebep olmuşlar. Bu ayette geçen “bir erkeğe karşı iki kadının şahit tutulması” sözü ile asıl anlatılmak istenen anlamı değiştirilerek hem kendilerine ilahi dayanak yarattılar hem de kadınların dışlanmasına, küçük gösterilmesine, kadının küçümsenmesinin ilahi bir emirmiş gibi lanse edilmesine sebep oldular. Sahte hadisleri de ballandıra ballandıra anlatarak, kafalarındaki şekle göre kadının toplumdaki yerlerini belirlediler. Oysaki ilgili ayet, ticaret hukukuyla alakalıdır. Ayette iki erkeğin şahit tutulması söylenmekte, bu durum olmazsa bir erkek ile iki kadının şahit gösterilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Buradaki mesele cinsiyet meselesi değildir. Mesele üstlenilen görev ve sorumluluklardır. Dünya genelinde ticaret hayatının hâkimiyeti erkekler üzerinde olmasından kaynaklanmaktadır. Dünya genelinde erkeklerin gelir kazanma, evin giderlerini karşılama konusunda daha aktif bir rol üstlenmelerindendir. Şahit gösterilecek kadının ticarete hâkim olmama ihtimalinden dolayı (o an edindiği ticaret bilgisine daha önce hâkim olmaması, yeni edindiği ticaret kurallarını sözleşme zamanı geldiğinde tekrarlanan bilgi olmadığı için unutabilme ihtimalinin olması gibi) anlaşma içeriğini unutması ya da şüpheye düşmesi halinde mağduriyetlerin yaşanmaması için alınan ilave tedbirlerdir. Durum bundan ibaret olmuş olmasaydı (Ticaret hukuku) ya da İslam’da bir erkeğin şahitliği iki kadına eşdeğer sayılıyor olsaydı, Maide 106-108 ayetlerini hatalı olarak görmemiz gerekmez miydi? Maide suresi 106-107. ayetlerde; “Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında içinizden iki âdil kişi, şayet seyahatte iken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan başka iki kişi aranızda şahitlik etsin. Eğer (vasiyeti uygularken) içinize bir şüphe düşerse, bu iki şahidi namazdan sonra alı korsunuz; “Bunu yakınımız hatırına da olsa hiçbir bedel karşılığında satmayız ve Allah’ın buyruğu olan bu tanıklığı asla gizlemeyiz, aksi halde apaçık günahkârlardan olacağımızda kuşku yoktur” diye Allah’ın adına yemin ederler. Şayet bu ikisinin günah işledikleri (yeminlerinin gerçeği yansıtmadığı) ortaya çıkarsa, bunların haklarını gasp ettiği kimselerden iki kişi onların yerini alır ve “Kesinlikle bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha doğrudur ve biz hak tecavüzünde bulunmadık, aksi halde biz de zalimlerden oluruz” diye Allah’ın adına yemin ederler” der. Görüldüğü gibi cinsiyet farkı gözetmeksizin iki adil kişi diye geçmektedir. Çünkü ticaret hukukundaki ehil kriteri (işe hâkim olma) vasiyet için gerekli değildir. Bu iki ayetten anlıyoruz ki, İslam hukukunda işin çeşidine göre istenilen şahit sayısında farklılık gösterebilmektedir. Bu farklılığın sebebi cinsiyet olmayıp, mağduriyetlerin yaşanmaması için işin ehliyle alakalı olmasıdır.
“Bir erkeğin şahitliğini iki kadının şahitliğine eşdeğer sayan zihniyet, çift cinsiyetli bir insanın şahitliğini nasıl görüyor, bilemedim” 😉
Kur’an’da, ceza davalarında da cinsiyete dikkat edilmeksizin belli bir sayıda şahidin şart koşulması vardır. Mesela Nisa Suresi 15. ayet; “Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun” (öldürün demiyor) der. Gözle görülüp şahitlik edilecek bir durum söz konusu olduğu için cinsiyet ayırımı yapılmamıştır. Bilakis Nur suresi 8. ayetinde kocası tarafından eşinin zina işlediğine dair beyanat olduğunda, kadının dört kere kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah’ı tanık göstermesi halinde kendisini ceza almaktan kurtardığı geçmektedir. Nur suresi 23. ayette de “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar dünyada ve ahrette lanetlenmişlerdir, onlara büyük bir ceza vardır” der. Bir insanın ölüm sonrası yaşayabileceği en büyük ceza yaratıcı tarafından lanetlenmesidir. İlgili ayetten de anlıyoruz ki, namuslu bir kadına yapılan iftirada, Allah’ın nasıl bir tepki verdiğidir. Verilecek tepkiden de anlıyoruz ki İslam dini kadınları küçümsenmediği, erkeğe oranla daha çok koruduğu ve sahip çıktığıdır.
Kimi taraflar, kadının erkeğe oranla daha çok uyarıldığı, baskıya maruz kaldığı, kısıtlandığını söylemektedir. Yaşadığımız toplumda bu yapılmış ve yapılmakta olsa bile, bu durum Kur’an öğretisinden kaynaklanmamaktadır. Asıl oluş sebebine bakılacak olursa, dinlerini parça parça yapan zihniyet sorumlu tutulmalıdır. Çünkü Nur Suresi’nde önce erkeğe sonra kadınlara gözlerini haramdan sakınmaları istenmektedir. Demek ki giyim kuşam konusunda da kimsenin kimseye baskı yapmaması gerekir. Birey illaki baskı ihtiyacı duyuyorsa, adaletsiz davranan vicdanına ve cinsiyete göre tavır belirleyen kişiliğine baskı yapması gerekir. Nur suresi 30-31. ayetlerde; “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Açıkta kalanlardan başka süslerini göstermesinler” der.
Nisa suresi 19-20-21 ayetlerde; “Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir”. “Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için evlenme ve boşanma konusunda engel çıkarmayın”. “Onlarla iyi geçinin”. “Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz”. “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın”. “Siz ona, iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi geri alacaksınız”? “Birbirinizle beraber olduğunuz halde, üstelik onlar sizden sapasağlam bir söz de almışken onu geri mi alacaksınız” der. Bu ayetlerde eşler arası iyi geçinmenin gerektiğini, Mehir dediğimiz evlilik sözleşmesinin (nafaka) farz olduğunu görmekteyiz. Görüldüğü gibi İslam dini kadını, erkeğin fiziksel yaptırım gücüne karşı korumakta ve kadına maddi güvence vermektedir. “Geri almayın” sözünden de boşandığı an değil evlenildiği an mehirin verilmesi gerektiğini söyler. Ama bu kurala günümüz hiçbir mezhep uymamaktadır.
“Maalesef, toplumumuzdaki Mehir (Nafaka) miktarı, din adamlarının kadınları yönlendirmesi yüzünden zamanla düşük bir miktara dönüşerek önemsizleşmiştir. Böylece, resmi nikâhlı olmayan evliliklerde kadınlar daha da güvencesiz bırakılmıştır”.
“Din adamları, dini nikâhı kıyarken kadınları Mehir konusunda yeterince bilgilendirmemektedir. İlgili ayetin farz olan uygulamasının (Mehir nikâh anında verilir, boşanma anında değil) toplum içerisinde benimsenmesine istemli ya da istemsizce duyarsız kalmışlardır. Kısacası, İslam’ın güvence altına aldığı kadını, İslam adına hareket ettiği iddiasındaki din adamları tarafından mağdur edilmektedir.”
Nisa suresi 35. ayette; “Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki İslam’ın erkeği üstün görüp onun tarafını tutmadığıdır. Her iki cinsiyete de eşit mesafede durup, aralarında adaletle hüküm verdiğidir. Mezhep imamlarının vermiş oldukları görüşte, boşanma hakkının kocaya ait olduğu düşüncesi, ayetlere ters olduğu ortadadır. Nisa suresi 128. ayette; “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh hayırlıdır…” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki, boşanma sürecini kadının da başlatma hakkının dinen var olduğudur. Evlilikte eşlerin karşılıklı rızası aranırken, boşanmada rızanın tek taraflı aranması (erkeğin tekelinde olması) ya da bu kararın dinin emriymiş gibi lanse edilmesi, batıl dinlerin ve şeytani öğretilerin dine eklenmesinden başka bir şey değildir.
Bazı mezhep imamlarınca, dini kural olarak kabul edilen ve bir erkeğin eşine sinirlenip üç defa “boş ol” demesiyle evlilik sözleşmesinin bittiği şeklinde saçma sapan bir inanç kabulü bulunmaktadır. Bu durum kadını kocasının malıymış gibi gösterilmekte ve kadının iradesi cansız bir varlıkmış gibi gösterilmektedir. Oysa Kur’an’da Bakara suresi 224…226. ayetlerinde; “Yeminlerinizden dolayı Allah’ı, iyilik etmeye, kötülükten sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılmayın. Allah her şeyi işitir ve bilir. Yeminlerinizin kasıtlı olmayanlarından dolayı Allah sizi sorumlu kılmaz, fakat kalplerinizin yöneldiği yeminden sizi sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir. Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer geri dönerlerse Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir” der. Sinir anında söylenebilecek olan “boş ol” tabiri ile evliliğin bitmeyeceği ortadadır. Bilakis, çiftlere dört ay gibi bir süre tanınarak daha sağlıklı karar vermeleri ya da mağduriyetlerin oluşmaması sağlanmıştır. İslam hukukunda (ayetler temel alındığında) kadın ve erkeğin birlikteliğe başlama ya da sonlandırma gibi kararların bir cinsiyetin tekelinde olmadığı (mezhep imamlarına göre yanlış) ortadadır.
Kölelik ve Cariyelik
Dini kullanarak kadınların istismar edildiği bir diğer konu, cariyelik ve köleliktir. “Peygamber, onlarca kadınla evlendi, onlarca cariyesi, kölesi vardı” diyerek kendi sapık yaşantılarına dini kılıf uyduranların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bilinmelidir ki peygamber ilk evliliği 25 yaşında yaparken, eş olarak seçtiği Hatice Hanım 40 yaşlarındaydı. Peygamber 51 yaşına gelene kadar (Hatice Hanım 66 yaşında, evlilikte 26 yıl, Hatice hanımın ölümüne kadar) başka evlilik yapmamıştır. Üstelik 40 yaşından itibaren peygamberlik yaptığı için sözü toplum üzerinde etkili olduğu halde. Peygamberimiz ikinci evliliğini yaptığında 53 yaşlarındaydı. Eş olarak seçtiği kişi, 55 yaşlarında Sevde adında orta yaşlı bir kadındı. Demek ki bu tarz mantık evliliği olan bir peygamberi, cinselliğe düşkün bir insan olarak lanse etmek ancak zihniyeti bozuk olanların yapacağı bir durumdur. Bu zihniyeti bozuk insanlar ile bunlara malzeme olan bazı hadisçilerin dedikleri gibi “Peygamber, Ayşe hanımla evlendiğinde Ayşe 9 yaşındaydı” demeleri kirli bir iftiradan başka bir şey değildir. Bu iftiranın akıllı savunmasını yapmaya çalışan bazı âlim kılığındaki kişiler de “Arap yarımadasında kız çocukları 9 yaşında olsa bile fiziksel olarak erken olgunlaşmakta” şeklindeki savunmaları, trajikomik bir durumdan başka bir şey değildir. Çünkü o coğrafyada 9 yaşında kadın olgunlaşırken aynı coğrafyada erkek neden olgunlaşamıyor. Bir insandaki hormonsal bozukluklar sonucu adet görmesi, o bireyin beyin olgunluğunu tetikleyip çocukluktan yetişkinliğe çıkartmaz. İslam’da evlilik, bedensel, fiziksel ve ruhsal olarak olgunluğu şart koşar. İftira olan hadisi inkâr edeceklerine, kendilerince kılıf arayışında olanlar, en az iftira atanlar kadar sorumlu olduklarını bilmelidir.
Peygamberin tartışmaya konu olan diğer bir evliliği ise evlatlığından (Zeyd) boşanan ve aynı zamanda halasının kızı olan Zeynep’le evliliğidir. Bu evlilik Ahzab suresi 37. ayette de geçmektedir. Ahzab suresi 37. ayette; “Bir zaman, Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de lütufkâr davrandığın kişiye, “Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork” demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı (ortaya çıkaracağı) bir şeyi içinde saklıyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtlıklarının kendileriyle beraber olup ayrıldıkları eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir” der. Bu ayet, zihniyeti bozuk kişilerin iftiralarına malzeme olmuştur. İftiracılar, peygamber evlatlığı olan Zeyd’in evine girerken Zeynep’i görüp güzelliğinden etkilenmiş. Zeyd ile Zeynep evli olduğundan dolayı Zeyd’e eşini boşamasını ve eşine talip olduğunu söylediğini söylerler. Ayrıca Zeyd’in karısından kesin boşanması içinde peygamberin Ahzab suresi 36. ayeti yazıp dayattığı söylenmektedir. Bu fitne ve iftira tohumunu ekenler, aklını kullanmaktan aciz olan Müslümanların kafasında soru işaretleri bırakmışlar. Bilinmeli ki Zeynep, peygamberimizin halasının kızıdır. O güne kadar Zeynep’i görmemesi, bilmemesi ya da o an görüp güzelliğinden etkilenmesi söz konusu değildir. Zeyd bir köleydi. Allah’ın kendisine ayette de belirttiği gibi “lütufta bulunması, peygamberinde lütufkâr davranması” demek çocukken kölelikten peygamber evlatlığına yükselmesi demektir. Yaşı gelince de peygamber kendi halasının kızı olan Zeynep’le evlendirmiştir. Zeynep, Zeyd ile evlenmeye onay vermiş olsa bile Zeyd’in geçmişte köle olması sebebiyle Zeynep tarafından küçümsenmiştir. Dışarıdan evli gibi görünseler de ev içerisinde eş hayatı yaşamıyorlardı. Aralarında muhabbet yoktu. Zeyd bu durumdan dolayı boşanmak için peygamberin iznini istemiştir. Peygamber, Zeyd’le aynı fikirde olduğu halde Ahzab suresinde de geçtiği gibi “Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork” şeklinde uyararak evliliğini devam etmesi için geri çevrilmiştir. Yine de Zeyd ile Zeynep kötü giden evliliklerini karşılıklı onay ile sonlandırmıştır. İlgili ayetin devamında “…Allah’ın ileride açıklayacağı (ortaya çıkaracağı) bir şeyi içinde saklıyordun”, der. Bu ayetten de anlaşılıyor ki Zeyd ile boşanma konusunda aynı fikirde olmasına rağmen “eşinle evlilik bağını koru” demesi, toplumun; “peygamberin halasının kızını, peygamberin yetimliği olan eski kölesi boşadı” denmesi zor gelecekti. Bu yüzden boşanma ile ortaya çıkacak söylentinin önüne geçmek için onay vermeyerek içindeki gerçek düşüncesini saklıyordu. Boşanma gerçekleştikten sonra evliliğin bu şekilde sonlanmasının daha uygun olduğunu paylaşarak içinde sakladığı düşüncesini paylaşmış oldu. Allah peygamberin içindekini çıkarmış oldu. Aynı ayette Peygamberin, evliliği sonlandırma konusunu mantıklı bulmasına rağmen onay vermemesinin sebebi, halk arasında çıkacak söylentiden çekinmesiydi. O yüzden aynı ayetin devamında “kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun” denmektedir. Aynı ayetin devamında “müminlere, evlâtlıklarının kendileriyle beraber olup ayrıldıkları eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik” der. Bu ayetten çıkaracağımız birinci ders; Bir işi yapacağımızda, bir karar vereceğimizde ya da bir düşüncemizi söyleyeceğimizde, çekineceğimiz şey toplumun ne düşüneceği değil, Allah’ın bu duruma nasıl baktığı olmalıdır. İkinci ders; İsra suresi 89. ayette denildiği gibi “(Muhakkak ki biz bu Kur’an’da insanlara (gerçekleri anlatmak için) her türlü misali denedik. Yine de insanların çoğu inkârcılıkta direndikçe direndiler) İnsanlara rehber olsun diye Kur’an birçok örneği farklı boyutlarda anlatmıştır” olmalıdır.
“Bazı insanlar, Peygamberin aile yaşantısını yaşayacaklarına, bozuk yaşantılarını peygambere mal ederek kendilerini topluma doğru göstermek ve insanlar üzerindeki hâkimiyetlerini güçlendirmek isterler. Maalesef, bu zihniyete sahip insanlar için cinsiyetin varlığı bile (erkek-kadın fark etmez) istismara sebebiyet oluşturmaktadır.”
İslam öncesi kadın ve erkeğin bir malmış gibi alınıp satılmasını tetikleyen etkenlerin başında, cehalet, güce itaat, savaş esirlerinin durumu, otorite boşluğunun yaratmış olduğu zorbalık ve maddi yokluk oluşturmaktaydı. Kölelik sistemi, fakirliğin ve cehaletin hüküm sürdüğü Arap yarımadasında tüm insanlar tarafından benimsenmişti. Toplum köleliği normal karşılıyordu. Diğer coğrafyalarda da (farklı tenli insanlarda) durum aynıydı. İnsanlar bir malmış gibi alınıp, satılıp, devredilebiliyordu. Bu yüzden bir kölenin vücudu bile sahibinin malıymış gibi kullanılabilmekteydi. Hatta kölenin kendi inancını bile belirleme yetkisi yoktu. Bütün bunlara rağmen İslam öncesi köle ve cariyeliğin yapısı ile İslam sonrası köle ve cariyeliğin yapısı arasında uçurumlar bulunmaktadır. İslam’da kölelik ve cariyelik sistemi var diyenler, İslam öncesi köle ve cariyeliğin yapısını ve bu kelimelere yüklenen anlamları değiştirmeden İslam sonrasına taşıyanlardır. Peygamber, Bilal’ı Habeş’in kölelik ücretini ödeyip, (Dayatma yaparak almıyor ücreti ödeniyor. Bu durum bile İslamiyet’teki hoşgörünün güzel bir örneği) ona ilk ezanı kutsal mekânın tepesine çıkartarak okutması, İslam’ın insanlar arasında fark gözetmediğini, üstünlüğün ancak inanç ve takvada olduğunu göstermiştir. Peygamberimiz tarafından siyahi olan eski bir köleye inananları Allah’a itaate çağıran ilanı yaptırması (ezanı okutması) aslında özgür ve asil kabul edilen (bazı zümrelerce) bir insan ile bir kölenin Allah katında hiçbir farkının olmadığının haykırışıydı. Kulun, kul üstünde dilediği gibi kullanma yetkisinin olamayacağına dair bir beyanattı. Allah’ın insanlar arasında fark gözetmediğine dair bir işaretti. Bu eylem, köleliğin Müslümanlıkta kalktığına dair bir bildiriydi, görsel bir belgesiydi. İnsanlığa, kişiler arasında eşitliği gösteren bir dersti. Bir reformdu. Bu reform, İslam’ı kabul edenler arasında hızla benimsendi de. Sonuç olarak özgür insanlara tanınan haklar, köle ve cariyelere de tanınarak, toplumun özgür bireyleri olarak kabul edildiler. Kölesi olan çoğu kişi, kölesini özgür bıraktı. Ayrılmak istemeyenleri de kardeşi, ortağı, yardımcısı olarak benimsedi. Böylece köle ve cariyelik sistemi bir mal statüsünden çıkıp bir birey statüsüne kavuştu. İslam toplumu içerisinde köle ve cariyelik terimlerinin anlamı da ücret karşılığı çalışan yardımcı, işçi anlamlarına bürünerek, sosyal düzen adaletle şekillendi. Kısacası İslam’la beraber tüm insanlarda, dini, hukuki, sosyal ve iktisadi hak ve sorumluluklar eşit tutuldu. Buna rağmen İslam toplumu içerisinde, astlık, üstlük, kölelik, cariyelik ya da benzeri bir statü farklılığı kendisini gösteriyorsa, durum dinin gereksiniminden kaynaklanmayıp, İslam dininin gereksinimini yapmayan insanların keyfi uygulamalarından kaynaklandığı düşünülmeli ve öyle kabul edilmelidir.
Günümüzdeki bir kısım insan, İslam dinini kabul etmiş olsa bile, köle ve cariyelere insan gözüyle bakmamaktalar. Çünkü onları, ücret karşılığı çalışan işçi olarak görmüyorlar. Onları (işçi sınıfı) her açıdan diğer insanlarla eşit görmedikleri için bu kişilere mehir vererek (evlilik sözleşmesi) evlenmenin de uygun olmayacağına iman ederler. Nisa suresi 25. ayette; “İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin cariye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, Mehirlerini de âdete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir” der. Bu ayette geçen “birbirinizden türeyip gelmek” sözünden köle ile hür insanlar arasında bir farkın olmadığı aynı kökten geldiğimizin ispatıdır. “Mehirlerini de âdete uygun olarak verin” sözünden de İslam’ın hür ve köle olarak ima edilen insanlar arasındaki (diğer işlerde olduğu gibi) Mehir’de de (evlilik sözleşmesinde) bir fark gözetmeyip insanları eşit gördüğüdür. Hür insanları köle ve cariyelerden ayrı tutan zihniyetin dayandığı nokta ise aynı ayette geçen “hür kadınların cezasının yarısı” sözünden kaynaklanmaktadır. Zinanın cezası nedir? Hürden kasıt nedir? Peki, hür kadınların cezası nedir? Hür ile hür olmayan arasında ne fark var ki cezalar ayrıdır? Sorularının cevabını bilmeden ilgili ayete yorum yapılırsa muhakkak ki insan hataya düşer. Bu yüzden Kur’an’ın, fuhuşa yaklaşımı ve cezası ile ilgili ayetlere bakmamız gerekir. Nisa suresi 15. ve 16. ayetlerde; “Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.” Nur suresi 2. ayette; “Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya tanık olsun.” Nur suresi 4. ayette; İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların ta kendileridir. Nur suresi 6, 7, 8, 9, ayetlerde; Eşlerine zina suçlamasında bulunup da kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere, doğru söylediğine Allah’ı tanık göstermesi; beşinci olarak da “eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetine uğramasını” söylemesidir. İftiraya uğrayan kadının dört kere, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah’ı tanık göstermesi kendisini ceza almaktan kurtarır. Kadının beşinci tanıklık ifadesi, “eğer kocası doğru söyleyenlerden ise kendisinin Allah’ın gazabına uğramayı dilemesi” olacaktır” der. Nur suresi 30-31 ayette; “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar” … der. Nur suresinde, kadına iftira atan ve dört şahit getirmeyene cezanın olduğu bildirilmektedir. Yine aynı ayette, eşlerine zina suçlamasında bulunup suçun teyidi için kendisinden başka şahidi olmayanlara, dört kez Allah’ı şahit göstererek yemin edip teyit etmesini beşinci yeminde de yalan söylüyorsa, Allah’ın laneti üzerine olsun şeklinde yeminini tekrarlaması istenmektedir. Bu durumda da Kur’an suçun işlenmiş olmasına karar vermemektedir. Karşı taraf inkâr etse, oda dört defa eşim yalan söylüyor deyip Allah’ı şahit gösterip yemin etse beşinci kez de yalan söylüyorsam “Allah’ın gazabı üzerimde olsun” derse insan nezdinde CEZA ALMAKTAN KURTULDUĞU vurgulanmaktadır. Yine Nur suresinde, zina suçu ispatlanan kişilere (köle cariye ve hürler şeklinde bir ayırım yok, kadın ve erkek diye net bir açıklama var) verilen cezanın 100 değnek olduğu ortadadır. Yine aynı ayette Allah onlara bir yol açıncaya (başlarının çaresine bakıncaya) ya da ölüm onları alıncaya kadar evlerde tutun (tutsak tutup zülüm edin demiyor) der. Yine aynı surede ve başka birçok yerde erkeğe de kadına da hitap edilmektedir. Bütün bunlardan anlıyoruz ki muhatabın cinsiyeti hem erkek hem de kadın olduğudur. Cinsiyete, ırka dayalı bir ayrıcalık söz konusu değildir. Sadece bireyin bağımlı-bağımsız (özgür-esir) olması ve fiziksel ruhsal olgunlukta olup olmaması gibi durumlarda, yüklenilen sorumluluk ve cezada değişkenlik göstermektedir. Bu durum modern hukukta da böyledir. Örneğin işlenen bir cinayette suçu işleyenin 0-12, 12-15 yaş ya da 18 yaş üstü olması, kişinin aklı dengesi yerinde olup olmayışı, nefsi müdafaa mı, kazayla mı işlediği ya da benzeri hallerde kişiye yüklenecek cezalarda farklılıklar olması, adaletsizliği değil adaleti temsil etmektir. Bu gibi durumlarda 15 yaş altına, aklı dengesi yerinde olmayana, nefsi müdafaası olana, baskı altında yapana farklı cezalar uygulanması, kişileri küçümsemenin ya da ikinci sınıf insanlar olarak görmenin nedeni olmayıp bilakis onların hakkını korumak ve adaletin adaletçe uygulamasını sağlamaktır. Tüm ayetler ışığında inceleme yapıldığında İslam’ın cahiliye dönemlerindeki köle ve cariyeyi kaldırdığı ortadadır. Peki, ayetlerdeki köle ve cariyeyi ima eden kelimeler günümüzde kimlere hitap ediyor? Şeklinde soru sorulabilir. Kur’an ayetlerinde geçen köle ve cariye kelimeleri apaçıktır ki maddi boyutta yetersizliği bulunan insanları kast etmektedir. Belli bir ücret karşılığında başkasına muhtaç olanlardır. İhtiyaç sebebiyle gerek devlet gerekse bir başkasının işinde çalışanlardır. Savaşta tutsak alınan esirlerdir. Her iki durumda da kısmi zamanlı olsa bile hür irade baskılanmıştır. Birey her an kendi düşüncesine göre hareket etme lüksüne sahip değildir. Bu durumun kısa adı eski zamanlarda köle idi, günümüzde ise kölenin eş anlamlısı olarak idrak edilmesi gereken muhtaçlıktır, borçlu kalmaktır, işçi sınıfı olmaktır.
Kur’an dışı diğer kutsal kitaplarda da kölenin asıl anlamı, algıladığımız gibi muhtaçlık ya da borçlu olarak geçer. Tekvin 25’te “Kenan’a lanet olsun. Köleler kölesi olsun kardeşine” der. Yine 2 krallar 4, 1-7’de, Bir gün, peygamber topluluğundan bir adamın karısı gidip Elişa’ya şöyle yakardı; “Efendim, kocam öldü! Bildiğin gibi RAB’ be tapınırdı. Şimdi bir alacaklısı geldi, iki oğlumu benden alıp köle olarak götürmek istiyor.” Elişa, “Senin için ne yapsam?” diye karşılık verdi, “Söyle bana, evinde neler var?” Kadın, “Azıcık zeytinyağı dışında, kulunun evinde hiçbir şey yok” dedi. Elişa, “Bütün komşularına git, ne kadar boş kapları varsa iste” dedi, “Sonra oğullarınla birlikte eve git. Kapıyı üzerinize kapayın ve bütün kapları yağla doldurun. Doldurduklarınızı bir kenara koyun.” Kadın oradan ayrılıp oğullarıyla birlikte evine gitti, kapıyı kapadı. Oğullarının getirdiği kapları doldurmaya başladı. Bütün kaplar dolunca oğullarından birine, “Bana bir kap daha getir” dedi. Oğlu, “Başka kap kalmadı” diye karşılık verdi. O zaman zeytinyağının akışı durdu. Kadın gidip durumu Tanrı adamı Elişa’ya bildirdi. Elişa, “Git, zeytinyağını sat, borcunu öde” dedi, “Kalan parayla da oğullarınla birlikte yaşamını sürdür,” der.
Maalesef değişime maruz kalmış Tevrat’a göre kendi ırkından bir köle ile farklı ırktan bir köle arasında da fark vardır. Tekvin 25\39-43’de “Aranızda yaşayan bir kardeşin yoksullaşır, kendini köle olarak sana satarsa, onu bir köle gibi çalıştırmayacaksın. Ona yanında çalışan bir işçi ya da yabancı gibi davranacaksın. Özgürlük yılına dek yanında çalışacak. Sonra çocuklarıyla birlikte yanından ayrılıp ailesinin yanına, atalarının toprağına dönecek. Çünkü İsrailliler benim Mısır’dan çıkardığım kullarımdır. Köle olarak satılamazlar. Ona efendilik etmeyecek, sert davranmayacaksın. Tanrı’ndan korkacaksın” der. Yahudilikte milliyetçilik düşüncesi ağır basmaktadır. Ama Kur’an, dünya üzerindeki köle ve cariye (İşçi, muhtaçlık sınıfı) sistemini eritmeye çalışırken, adaleti ön planda tutup ırklar arasında fark gözetmemektedir. Maalesef günümüz Tevrat ve İncil’deki yaklaşım bazı konularda Kur’an’la örtüşüyor olsa bile, ırklar arası farklı yaklaşımlar barındırdığı için kölelik-cariyelik sistemini tamamıyla bitirmekten yana bir ilahi dayatmaya denk gelemiyoruz. Bu durumun sebebi de ilahi kitaplar üzerinde oluşturulmuş olan tahribatlardan kaynaklanmaktadır. Mesela alacaklılar borçlarını ödemeden ölen kimsenin başka malı yoksa onun çocuklarını köle olarak alabilirler. (II. Krallar, 4/1-7) Bir kimsenin kendi öz kızını satabilmesi de mümkündür. (Mısırdan Çıkış, 21/7) Maalesef köleyi özgürleştirme ile ilgili bir hüküm yok. Sadece bir yerde, ağır borca girmiş bir Yahudi’nin borçlarını ödemek maksadıyla kendi kendini satmasından ve onun altı hizmet yılından sonra yedinci yılda serbest olacağından bahsedilmektedir. (Mısırdan Çıkış, 21/2-6) Efendisi tarafından gözünün kör edilmesi veya dişinin kırılması halinde de köle hürriyete hak kazanır. (Çıkış, 21/26) İncil’de de kölelerin özgürleştirilmesine dair bir hükme rastlanılmadı. Ancak demokrasinin Avrupa’da güçlü hissedilmesiyle birlikte kölelere daha yumuşak davranılması sağlanmış olup köleler üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır.
Kısacası köle ve cariye kelimelerine yüklenen anlamlar toplumdan topluma farklılık gösterse bile, köle ve cariyelik; kimi zaman kişinin işlediği suç karşılığı fiziksel olarak (hapis veya çalıştırarak) özgürlüğünün alınmasıdır, kimi zaman evine, çocuğuna destek amaçlı tuttuğu yardımcılardır. Maddi yokluktan dolayı kendi işinin dışında başkasının işinde çalışanlardır. Yokluk içerisinde olup zekâta, sadakaya, muhtaç olan kimselerdir.
“Kölelik ve cariyelik, sömürge, savaş, kıtlık, adaletsizlik ve ekonomik dar boğazlık gibi etkenlerle ortaya çıkıp, insanlarda muhtaçlık oluşturan veya benzeri etkenlerle esareti doğuran bir alt sosyal sınıftır. Geçmişte kölelik ve cariyeliğe yüklenen anlamın günümüzde değişikliğe uğramasının sebebi, sosyal devlet yapılarının artmasıdır. Devlet, çalışanların haklarını güvence altına almıştır. Bireyler, bir taraftan özgürleştirilmiş, bir taraftan da muhtaç bırakılmıştır.”
Demek ki yaşamın çoğu evresinde her insan köle ya da cariye olabilmektedir. Eğer durum böyle olmuş olmasaydı, Nisa suresi 92 ayette geçen “köle azat edilmesi” sözü havada kalırdı. Kur’an ayeti zamana yenik düşmüş olurdu. Nisa suresi 92. ayette; “Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir” der. Mümin bir kölenin azat edilmesi demek, öldürülen bir cana karşılık bir cana hayat vermektir. Yani ilah inancı olan bir insanı yokluktan refaha çıkarmaktır. Kısacası o kişiyi muhtaçlıktan üretkenliğe yükseltmektir, kimseye minnet duymadan ayağının üstünde durmasını sağlamaktır.
Her çağda, kendini bilmezlerin hâkimiyeti yüzünden, yönetimi altındaki insanların özgürlüklerini kaybetmesi söz konusu olmuştur. Eğer gücü elinde tutanlar, yasal düzene uymuyorlarsa ya da yasal düzen yetersiz geliyorsa ve ellerinde tuttukları gücü kullanarak çalıştırdıkları insanları manen, fizikken, bedenen ya da ruhen eziyorlarsa, bu duruma muhatap olan kişiler (cariye, köleler) özgürlüklerini kaybediyor denilebilir. Çünkü onlar için alternatif yollar gözükmeyebilir. Bu durumlarda bir Müslüman’a yakışanın ne olduğuna dair eylem, Bakara suresi 177. ayette geçmektedir. “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takva sahipleri bunlardır” der. Ayrıca Tevbe suresi 60. ayette de yardımların kimlere verilmesi gerektiğine dair bilgi nettir. “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir; Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir” der. Ayetlerde geçen “azat edilecek köleler” tabirini cahiliye dönemlerinde anlaşılan kölelik sistemi gibi anlaşılıyorsa, Kur’an’ın ilgili ayetleri anlaşılmıyor ya da hükmü kalmamış demektir. Çünkü günümüzde kölelik ve köle ticareti yapılmamaktadır. Allah’ın ayetleri de zaman ve mekâna karşı yenik düşmeyeceğine göre köle ve cariyenin anlamı, insanların benimsendiği şekilde değil de yukarıda belirttiğim gibi fakir, muhtaç, işçisınıfı ve benzeri anlamlara gelecek şeklinde kullanılmalıdır.
Kur’an’da köle ve cariyeyle alakalı olup Müslümanlar tarafından yanlış anlaşılan bir diğer ayet ise Nur suresi 33. ayettir. Nur Suresi 33. ayette; “Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar. Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen köle ve cariyelerinizin -kendilerinde hayır görürseniz- tekliflerini kabul edin. Allah’ın size verdiği maldan da onlara verin. Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için cariyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir” der. Bir kölenin hür olması demek, ekonomik özgürlüğünü elde etmesi demektir. Kısacası işvereni (patronu) olmadan ayağının üstünde durabilmesi demektir. “Kendilerinde hayır görürseniz” sözünden de anlıyoruz ki işverenin, köle ve cariyenin toplumsal hayatta ayakta durabilme ve yaşam mücadelesini verebilme, geçimini sağlayabilme gibi kriterleri taşıyıp taşıyamayacağını sorgulatmasını istiyor. “Fuhuşa zorlamayın” sözünden de Müslümanlığı kabul etmiş bir insanın himayesindeki bir cariyeyi veya köleyi kullanarak fuhuş pazarlığı yapıyor, bu pazarlamadan maddi kazanç sağlıyor anlamı çıkarmak ahmaklık olur. Bu ayetten çıkarılacak asıl anlam, işverenin kendi maddi gücünü kullanarak, himayesi altında olan çaresiz cariye ve köleyi (işçiyi) kendisiyle cinsel ilişkiye özendirerek, ondan faydalanmamasını vurgulamaktadır. Bu zorlama ile mağdura (köle ve cariyeye) Allah katında bir suç teşkil edilmeyeceğini de aynı ayetin devamında (Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir”) açıkça vurgulanmıştır.
Kur’an, çoğu konuda keskin sınırlar belirleyerek yasaklamalar koymuştur. “Kur’an’da kölelik ve cariyelik neden kaldırılmamıştır?” demek, bu sözcüklere Kuran öncesi yüklenen anlam ile Kuran sonrası yüklenen anlam arasındaki farkı idrak edememektir. Kur’an da kesin bir dille açıklanan yasaklar listesinde kölelik ve cariyeliğin olmayışının sebebi, kölelik ve cariyeliğin aslında ihtiyaç sahipleri olan işçi sınıfını oluşturuyor olmasındandır. İşçi sınıfında olmaları, onları ikinci ya da üçüncü sınıf insan yapmamaktadır. Bunların hak ve hukukları diğer insanlarda olduğu gibi ayetlerle güvence altına alınmıştır. Her insan yaşamın bazı evrelerinde köle ya da cariye olabilir. Bu durumun sebebi, insanın kimyasında barındırdığı duygu, düşünce ve isteklerinin sınır tanımaz arzusundan kaynaklanmaktadır.
Dayak
Yaratıcı ve İnsanlar, toplumsal yaşamı düzenleyen kuralları (İnsana ait olanlar sürekli revize edilirken, yaratıcıya ait olanlar sabit kalmış) belirlemiş. Bu kural ve kaideler, kimi zaman ilahi söz ve emirlerle topluma yayılmış, kimi zamanda gücü elinde tutanların oluşturmuş oldukları yasa ve kanunlarla insanlara dayatılmış. Dinsel yasaların toplum içerisinde benimsenmesi ve yayılması, insani kanunlara göre daha hızlı ve etkili olmuş. Bu yüzden toplumun kadına yaklaşımını ve kadının toplumdaki yerini anlayabilmemiz için geçmişten bugüne dinlerin kadına bakış açısını irdelememiz gerekir.
Kişiselleştirilmiş Tevrat’ta söyle geçmektedir. “Âdem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapatır. Âdem`den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirir. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” Ona, kadın (İbranice; işşa) denilecek, çünkü o adamdan alındı” der (Yaratılış 2/21-23). İncil’de Pavlus’un “Eğer kadın örtünmüyorsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün. Erkek başını örtmemelidir. Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır. Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı” der. (1. Korintliler 11/6-10) İslâm’da ise, Kur’an’ın kadın ya da erkek yaratılışını anlatan hiçbir ayetinde bunlara benzer bir ifade bulunmaz. Birinin diğerinden üstün olduğuna dair bir söz geçmez. Biri diğerine hizmet etsin diye yaratıldığı söylenmez. Bilakis, kadın ve erkeğin tek cinsten yaratıldığı söylenmektedir. Zümmer suresi 6 ayette; “O sizi bir tek nefisten (cins) yaratmış, sonra ondan (onun cinsinden) eşini de var etmiştir” der. Bakara Suresi 187. ayette de… Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz… der. Demek ki İslam’a göre Allah katında erkek ile kadın arasında cinsiyete dayalı bir üstünlük yoktur. Biri diğerinin yüzü suyu hürmetine yaratılmamıştır. İlahi kitapta kadın ve erkeğin birbirlerini tamamladıkları vurgusu bulunmaktadır. Kur’an’da bu şekilde geçmesine rağmen çoğu hadis ve tefsirlerde kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına ilişkin ifadeler, erkeğin daha üstün olduğuna dair hadisler, mutlak itaatin kocaya yapılması gerektiğine dair sözler bulunmaktadır. Bütün bunlar, İslam dininin âlimleri olarak gördüğümüz hadisçilerin, dinlerini bozanlardan (Yahudi, Hristiyan) ne denli etkilendikleri gözler önüne sermektedir.
Daha önce de söylediğim gibi, bir sonraki din bir önceki dinin tamamlayıcısıdır. Bu tamamlanmanın sebebi de insan eliyle önceki dine yapılan tahribatın düzeltilmesidir. Geçmişte de, günümüzde de birçok din mensubu bir önceki dinlerin kırıntılarından etkilenmiştir. Bu durum, diğer dinlerde olduğu gibi Müslümanlar için de geçerlidir. Müslümanlar arasında da kadının ikinci sınıf insan muamelesi görmesinin sebebi, kişisel sözlerin ilahi söz yerine sayılmasından, dinde yapılan tahribatlardan ve bozulmaya maruz kalmış inançlara ait kırıntıların güncel dinin esasları olduğuna iman etmekten kaynaklanmaktadır.
Hadis yazarlarından Müslim’in, Buhari’nin, Hanbel’in, Ebu Hureyre’nin ve benzeri birçok yazarın kadınlarla ilgili naklettikleri sözde hadisleri (iftiraları) ilahi sözmüş gibi algılarsak, inançsal bozulmanın fitilini ateşlemiş oluruz. Çünkü onlar, Âdem ve Havva’nın cennetten kovulmasına sebep olan yasak meyveyi yemenin suçunu Havva’ya atarlar. Kadınların akıl olarak erkeklere oranla noksan olduklarını ima ederler. Cehennem halkının çoğunun kadınlardan oluştuğunu söylerler. Bu yüzden Kur’an’ı kenara bırakarak, bu kişilerin bakış açılarını ya da onların hadis (Peygamber sözü) diye bize yutturdukları saçmalıkları kabullenip Kur’an süzgecinden geçirmeden din edinirsek, çağlar boyunca kadını eksik insan olarak gören zihniyetten farkımız olmayacağı gibi, dinlerini bozanlardan da hiçbir farkımız kalmayacaktır.
İnsan eliyle değişime maruz kalmış dinlerin ve gücü elinde tutup adaletsizce davranan erkeklerin yüzünden kadın; yaşamının başlangıcından itibaren neredeyse her alanda erkeğin kontrolü altına girmek zorunda kalmış. Ayrıca dinsel öğretilerin (bozulmuş inançların) kadını ikinci sınıf insan göstermesi sebebiyle, kadınların yeri erkeğin arzularını karşılayan dişi bir varlıktan öteye gitmesini engellemiş. Dinin güncellenmesiyle (Kur’an’ın gelişiyle)kadınlara,kız çocuklarına tekrar değer verilmiş. (Şu an İslam toplumlarında kadının değersiz oluşunun sebebi insanların sözde Müslüman özde gayrı Müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır.) Peygamberimizin kızlarına yaptığı gibi baş üstünde gezdirilmiş. Nur suresi 4. ayette de geçildiği gibi erkek egemenliğine karşı kadın korunmuştur. “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların ta kendileridir” der. İslam’da, bir cinsiyet diğer cinsiyetten üstün gösterilmeyip, kadına ve erkeğe eşit ceza ve eşit ödül bildirilmiştir. İslam öncesi çoğu toplumda kadının elinden alınan şahsiyet İslam’la geri verilmiştir. Bütün bunlar bize gösteriyor ki İslam, kadını erkek egemenliğine, baskısına, gücüne karşı kurumuş, âdete bir kalkan görevi üstlenmiştir. Nisa suresi 35. ayette; “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır” der. Böylece kadın, erkeğin gücü karşısında yalnız bırakılmamış. Tahrim suresi 11. ayet; Firavunun karısından bahsederek üstünlüğü takvanın belirlediğini söyler. “Allah iman edenlere de Firavun ’un karısını misal vermektedir; O, “Rabbim!” demişti, “Yüce katında, cennette benim için bir ev yap; beni Firavundan ve yaptıklarından kurtar ve beni bu zalimler topluluğundan da selâmete çıkar!” der.
Çoğu İslam ülkesinde, erkeklerin kadınlara karşı baskıcı ve zorba tavır takınmalarındaki neden, Nisa suresi 34. ayetin yanlış yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Nisa suresi 34. ayette; “Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Saliha kadınlar Allah’a itaatkârdır; Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları darp (kimisi darp kelimesini dövün diye tercüme ediyor kimisi de salın diye tercüme ediyor) edin. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür” der. “Onları dövün” şeklinde çevrilen kelime “darp” kelimesinin tercümesinden kaynaklanmaktadır. Darbın sadece dövme olarak çevirip o şekilde anlaşılması yanlıştır. Darp kelimesi Türkçede de Arapçada da birden fazla anlamda kullanılmaktadır. Darp vurmak anlamına geldiği gibi bırakmak, salmak anlamına da gelindiği bilinmelidir. Örneğin, Nur suresi 31. ayette başörtülerini yakalarının üzerine darp edin diyor. Bu ayetteki darp edin kelimesini vurmak şeklinde mi yoksa salmak, bırakmak anlamında mı anlayacağız? Tabi ki salmak, bırakmak olmalıdır. Çünkü ilgili ayetteki çözüm adımlarına baktığımızda iki aşamada yol gösteriyor. Birinci adımda “öğüt verin” der. Çözüm olmuyorsa ikinci adımda “yataklarınızı ayırın ve darp edin diyor yani yataklarınızı ayırın ve salın” der. Giderayak ya da ayrılırken bir de dövün anlamını çıkarmak ahmakların ya da cahillerin işi olmalıdır. Bu iki aşamadan sonra ayet diyor ki “Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın” yani bahane yaratmayın. Çünkü dinde zorla bir şey yaptırmak, haksız yere baskı oluşturmak günahtır. Din, bir insanı dayakla kendisine itaat ettirmeye asla olumlu bakmaz. İlişkideki sorunlar, çözüm yollarına rağmen (öğüt vermek, yatak ayırmak, salmak-bırakmak) yine de devam ediyorsa aynı ayetin hemen devamında “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem (erkek olsun demiyor) ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır” der. Yani bir sonraki aşama, her iki taraftan hakem belirlemedir. Hakem belirlemenin nedeni, bir tarafa zorbalıkla dayatmanın yapılmaması içindir.
İslamiyet’te suç sabit olmadan ceza asla uygulanmaz. Kişi, suçlu görülmez. İthama maruz bırakılmaz. Örneğin en büyük günahlardan bir tanesi de zinadır. Zinada bile en az dört şahidin olmaması ya da eşi görmüş olsa bile diğer tarafın bu durumu inkâr edip yemin etmesi halinde kişi yeryüzünde suçlu damgası yememektedir. Böyle bir durumda din, kişiyi cezalandırmayı (dayak atmayı) uygun görmez. Bu bakış açısına sahip olan din, eşler arasında olacak olan basit anlaşmazlıklardan dolayı da eşinizi dövün demeyeceğini her aklıselim insan bilir. Ama eğer indirilenle yaşanılan din farklı ise yapay din, recmi (taşlanma) bile uygun görür. Kadın cinayetlerini, namus davası statüsünde ele alır.
Nisa suresi 34. ayetini yanlış yorumlayanlara tavsiyem. “Erkeğe karşı kadının başkaldırması olacakta, kadına karşı erkeğin başkaldırması olmayacak” şeklinde bir cinsiyetçi yaklaşım ilahi kitaba terstir. Unutmayınız ki bir ayette, erkeğe başkaldırdığı için kadını dövün diyecek ama erkek kadına başkaldırdığında aynı öneriyi kadına demeyecek şeklindeki düşünce, bozulmuş dinlerin fikirsel kırıntılarından başka bir şey değildir. Bilinmelidir ki İslam aile ilişkisini; sevgi, anlayış, dayanışma ilkeleri üzerine kurmuştur. Erkek ve kadından önce insan kavramını ön plana almıştır. Erkeği kadınsız, kadını erkeksiz noksan görmüştür. Üstünlük sadece takvadadır.
“Yaratıcının varlığına inanan her insan, indirilen dine iman edip onu yaşamaya karar vermiştir. Mademki inanan insanların böyle bir kararı var, bir bireyin diğer bir bireye karşı zorbalık, dayak ve benzeri fiiller sergilediğinde, inanan kişinin “göze göz, dişe diş” kıstasının hakemlerce mazlum tarafa verilmesine rıza göstermesi gerekmez mi? O zaman, vay adaletsiz davranan erkeklerin haline”. 😄
Yukarıdaki ayette geçen “erkeklerin kadınlara yönetici ve koruyucu” olmaları tabiri, erkekteki fiziksel farklılıklardan ve aile geçimini sağlamadaki sorumluluklarından kaynaklanmaktadır. Aynı ayetin devamında salih (dinin emir ettiği gibi davranan) kadınlar “kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar” der. Ayet, anlam ve konu bakımından daldan dala atladığı düşünülmeyeceğine göre, ayeti anlam bütünlüğü içerisinde bakmamız gerekir. Anlam bütünlüğü göz önüne alındığındaayetteki bütüncül gerçek mesaj kendisini gösterecektir. Erkeğin yönetici ve koruyuculuğu, kadınlara karşı üstünlük anlamı taşımadığı, bilakis erkeğe ailesinin geçim sorumluluğu yüklendiği görülecektir. İlahi kitapta kişilere farklı sorumluluklar vermesi, ailenin sosyal düzeni ve bütünlüğünün sağlanması içindir. O yüzden ayet “salih kadınlar kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar” sözüyle devam etmektedir. O yüzden evlilik hukukuna göre sorun teşkil eden durumlarda, kadınlara birinci aşamada öğüt verin, sorun çözülmezse ikinci aşamada onları yatakta yalnız bırakın, o da olmazsa onları salıverin (boşanın) der. Ayeti yanlış yorumlayan cahil insanlar ise kendilerini gardiyan, eşlerini de âdete bir mahkûm olarak görür. Böylece kadına şiddeti kendilerinde hak görürler.
İslam hukukuna göre erkek, aile geçiminde birinci sorumludur. Aile geçimi ve mali sorumluluklar çoğu zaman kadınların da sorumluluğundadır. Çünkü çağımız, fiziksel güçten çok beyinsel güce hitap ettiği için kadın ile erkek arasındaki farklılıklar en aza indirgenmiş. Unutmayınız ki kadın ile erkek arasındaki nüans farkı da, farklı güzellikler barındırmaktadır. Ayetler ışığında evlilik hukukuna baktığımızda, ailedeki koruyucu unsur ya da aile reisi sadece bir cinsiyette değil, erkek-kadın bütünlüğünde olduğu anlaşılacaktır. Çünkü herkes tarafından bilinmelidir ki; dini, ahlaki, hukuki kurallar, cinsiyetten çok insanı bir bütün olarak kapsar. Cinsiyet farkı olmaksızın bireylerin dini, ahlaki, hukuki kurallara uyulmaması sonucu, aralarının açılması söz konusudur. Bu durumda aralarının düzeltilmesi için Allah, bir tarafa (erkeğe) tek yetki (karar) vermemiştir. Aralarındaki sorunun çözümü için Nisa suresi 35. ayet bize yol göstermiştir. “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur” der. Ayet, her iki tarafa da yetki vererek, erkek-kadın arasındaki adalette dengeyi sağlamıştır. Bu yüzden erkeğin kadın üzerinde egemenliği ya da üstünlüğü asla söz konusu olamaz. Nisa suresi 128. ayette de “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh daha hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız. Bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki kadının eşiyle arasında oluşabilecek bir uyuşmazlıkta çözüm için (ayrılık ya da barışma) ilk adımı atmasında bir engel bulunmadığıdır.
Erkeğin kadını dövme hükmüne gelince, bu hükmün dayandığı nokta ayetler olmayıp yapay hadislerdir. Bu hadislerin dayandığı nokta, ilahi ayetlerden çok bozulmuş dinlerin kırıntılarıdır, toplumun örf ve adetlerdir. Örnek verecek olursak “kadınları dövdüğünüzde yüzlerine vurmayın” hadisi bozulmuş Yahudilikteki inanca dayanmaktadır. Yahudi inancına göre Allah’ın insanları kendi suretinde yarattığı saçmalığı bulunmaktadır. Bu saçmalık, M. İbnü’l Arabî’nin düşünce yapısında ve eserlerinde kendisini göstermektedir.
“Dinin bir konu hakkında nasıl hüküm verdiğini öğrenmek istiyorsak, bireylerin kişisel sözlerine ve düşünceleriyle harmanladıkları ayet yorumlamalarına bakmamalıyız. Kim tarafından yazıldığı veya söylendiği belli olmayan sözde taraflı hadislere de bakmamalıyız. Allah’ın gerçek sözlerine, yani ilahi kitaba ve ilahi kitapla bütünleşen gerçek hadislere bakmalıyız.”
“Kur’an, sahte hadis ilmiyle veya mezhep öğretileriyle yorumlanırsa, ilahi mesaj insani mesajın gölgesinde ve etkisinde kalabileceği için gerçek mesaj sönük kalabilir ya da anlaşılmayabilir. Kur’an ayetleri, bir fikrin ideolojisiyle yorumlandığında, ayetlerdeki kelimelere yüklenen anlam farklılıkları yüzünden ayetler arası çelişki ortaya çıkabilir. Oysa ayetler arasında asla çelişki bulunmamaktadır. Demek ki, ayet diğer ayetlerle karşılaştırılmalı, yani Kur’an bir bütün olarak yorumlanmalıdır.”
İslam’dan gerektiği kadar nasibini almamış olanlar ile mezhep-tarikat-cemaat kırıntılarıyla beslenenlerin büyük bir çoğunluğu, kadına ve çocuğa dayağı hak görür, dinde olmayan recmi (zina yapanın taşlanarak öldürmesi) dinin hükmüymüş gibi görür. İnsanların kişisel davranışlarını, toplumsal geleneklerini, dâhil oldukları oluşumun dindışı öğretilerini İslam’a mal etmesi, son derece tehlikeli ve yanlış bir durumdur. Bilinmelidir ki Kur’an, kadına zulmedilmesine müsaade etmez. Çünkü İslam dini, kadına değer vermiş ve onu erkeğe ve dış etkenlere karşı korumuştur. Ölüm sonrası sonsuz hayattaki kazanımlarda, erkekle kadını bir tutmuştur. Böyle bir durumda dünyada kadını, erkeklerden bir basamak altında görmek İslam’ın öğretisi olmadığının kanıtıdır. Tevbe suresi 71. ve 72. ayetlerde; “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir; iyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve resulüne itaat ederler. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Kuşkusuz Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir. Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etmiştir. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür, işte büyük bahtiyarlık da odur” der.
Toplumsal yaşamda bu sureyi, hayatına rehber eden peygamber de “Cennet annelerin ayağının altındadır” diyerek kadınlara verdiği değeri gözler önüne sermiştir. Ama Kur’an’ın içeriğine akıl erdiremediğimiz müddetçe, hataların tekrarını yapmaya devam ederiz. Allah’ın bizden istediği iyi bir ezberci (hafız) olmak değildir. İstediği şey, bildirdiği emirlerin hayatlara uygulamasıdır. O yüzden çoğu ayette “akıl etmez misiniz” dediği gibi “gönlünüz yok mu ki anlamak etmezsiniz” der. Hayatımıza uyguladığımız bir dini bilginin doğru ya da yanlışını anlamamız için sabit fikirleri kenara bırakarak algılama yeteneğimizi açmamız gerekir. Enam suresi 104. ayette; “Doğrusu size Rabbiniz tarafından basiretler (algılama yeteneği) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendine, kim de görmezse zararı kendinedir. (De ki;) “Ben üzerinize bekçi değilim” der. Ankebut suresi 68. ve 69. ayetlerde; “Allah hakkında yalan yanlış şeyler uyduran yahut kendisine hakikat geldiğinde onu yalan sayandan daha zalimi kimdir!Cehennemde inkârcılar için kalacak yer mi yok! Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır” der.
“Tüccarlar, bir bedel karşılığı alım satım yaparlar. Sattıklarının karşılığını aldıklarında, artık sattıkları malın sahibi olamazlar; aldıklarının sahibi olurlar. Din öğretisinde de durum böyledir. Kişiler, din anlatırken (hahamın, papazın, imamın, hocanın vb.) bir ücret (menfaat, ego) karşılığı bunu yapmaları halinde, artık sattıkları (din) onların değildir. Bu durumda sevap beklentisi de olmamalıdır. Sadece aldıkları kazanımlar (belirledikleri ücret ya da umdukları değer) onlarındır. Bu yüzden dini öğretenler, onu meslek edinmemelidir, çünkü din öğrenmek veya öğretmek meslek değildir. Tarih boyunca dinlerdeki bozulmaların ortak noktası, dinin alıcı-satıcı, kâr-menfaat ilişkisine dönüşmesi ve yüksek bir mesleğe dönüştürülmesidir. İlahi kitapları okumuyorsanız, okuyana kadar bir menfaati olmayan kişiden dini öğrenin ki din anlatan tüccarın malı veya kuklası olmayasınız. Yoksa hem mal olursunuz, hem de dinlerini bozanlardan hiçbir farkınız kalmaz.”
Devamı için Tıklayınız : https://saittasci.com/kategori/kitaplar