“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

KADINLAR ADET SÜRECİNDE İKEN DİNEN İBADET ETME ENGELİ VAR MIDIR?

KADINLAR ADET SÜRECİNDE İKEN DİNEN İBADET ETME ENGELİ VAR MIDIR?

Yorum yapılmamış 1602 Görüntülendi

KADINLAR ADET SÜRECİNDE İKEN DİNEN İBADET ETME ENGELİ VAR MIDIR?

DİNEN İBADET ETME ENGELİ

VAR MIDIR?

İbadet derken, çoğu Müslüman’ın aklına ilk önce namaz ve oruç gelmektedir. Kadınların adet sürecindeki ibadeti nasıl olmalı derken de çoğu Müslüman, kadınların adetli iken namaz kılmamaları, orucu tutmamaları gerektiğini söyleyerek kati bir fikir sergilerler. Bu fikirlerin kaynağını sorduğunda da Kur’an ayeti var demekte hiç te çekinmezler. Peki, Kur’an’da böyle bir ayet var mıdır? Kur’an’ın bu durumlara bakış açısı nedir? Adetli süreçte iken ibadet etmeme, Kur’an okumama ya da el sürmeme gibi mutlak fikir ve itaatin asıl kaynağı nedir? Bu gibi soruları sorgulamazlar, cevaplarını da hiç merak etmezler. Çünkü ölüm sonrası yargıda hesaba çekilecekleri kutsal kitabı ya hiç anlamamışlar ya da yabancı dilde yazılmış bir hikâyeyi okur gibi Kuran’ı anlamadan okumuşlar.

Maalesef bu tarz insanların mutlak doğru kabul ettikleri fikirler, kutsal kitap kılıfı altında gizlenmiş sözde hadislere ve değişime maruz kalmış Tevrat inancına dayanmaktadır. Tevrat’ta adetli kadın neredeyse dışlanmış, pis ve suçlu kabul edilmiştir. Tevrat Levililer 12;2-5’de; “İsrail halkına de ki, ‘Bir kadın hamile kalıp erkek çocuk doğurursa, âdet gördüğü günlerde olduğu gibi yedi gün kirli sayılacaktır. Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli.  Kadın kanamasından paklanmak için otuz üç gün bekleyecek. Pak sayılması için geçmesi gereken bu günler doluncaya dek kutsal bir şeye dokunmayacak, tapınağa girmeyecek.  Ancak, kız çocuk doğurursa, âdet gördüğü günler gibi iki hafta kirli sayılacaktır. Kanamasından paklanmak için altmışaltı gün bekleyecektir” der. Hatta Levililer 15;19-27’de de “Âdet gördüğü için kan kaybeden kadın yedi gün kirli sayılacak. Ona dokunan da akşama kadar kirli sayılacak. Âdet gördüğü günlerde kadının üzerinde yattığı ya da oturduğu her şey kirli sayılacaktır. Kim kadının yatağına dokunursa, giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır. Kim kadının üzerine oturduğu herhangi bir şeye dokunursa, o da giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır. Kadının yatağındaki ya da oturduğu şeyin üzerindeki herhangi bir eşyaya dokunan herkes akşama kadar kirli sayılacaktır. Âdet gören kadının kirliliği onunla yatan adama da bulaşır. Adam yedi gün kirli kalır ve yattığı her yatak kirli sayılır. Eğer bir kadının âdet günleri dışında uzun süreli bir kanaması varsa, ya da kanaması âdet günlerinden sonra da devam ediyorsa, kanaması olduğu sürece âdet günlerinde olduğu gibi kirli sayılır. Kanaması olduğu sürece, âdet günlerinde olduğu gibi, yattığı her yatak ve üzerine oturduğu her şey kirli sayılacaktır. Kim bunlara dokunursa kirli sayılacak. Giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli kalacaktır” der.

                İnançlı olduğunu düşünen insanlar, Allah’ın lütfu olan (üremeyi) fizyolojik değişimdeki (aylık döngüler şeklinde gerçekleşen) adet sürecini yücelteceklerine, kadını aşağılamakta, pis ve kirli kabul etmekteler. Bu zihniyettekiler, adet dönemlerinde kadınlarla oturmazlar, birlikte yemek dahi yemezler. Bu bozuk zihniyetin oluşmasındaki sebep, görüldüğü gibi değişime maruz kalmış Tevrat’tır ve Tevrat’tan etkilenenlerdir, peygamberleri öldürüp peygamberlere iftira atanlardır, sahte hadis yazıp yayılmasını sağlayanlardır. Ayrıca hala Zerdüştlük ve Hinduizm inancının toplumda yer edinmesindendir. Zerdüştlükte, ölmüş bedenden sonra en pis beden adetli olan kadın bedenidir. Adetli kadın özel bir alanda tecrit edilir ve kimseyle temas ettirilmez. Maalesef toplumumuzun genelinde, adetli kadında utanma duygusu, toplumdan soyutlanması, dini süreçlerden el çekmesi-çektirilmesi, kutsal kitabı eline almaması gibi hatalı davranışlar bulunmaktadır. Bu durumların asıl sebebi, yukarıda değinmiş olduğum kötü mirasın toplumsal yaşama yansımasındandır.

                Bütün farklı inançsal uygulamaların doğru ve yanlışlıklarını bir kenara bırakıp, yargılanacağımız ve sadece ondan hesaba çekileceğimiz kitaba bakarsak, kadınlardaki bu durumu, çekebilecekleri ağrılardan dolayı rahatsızlık olarak bakıldığı görülecektir. Hristiyanlıkta olduğu gibi kadınlar günlük hayattan, sosyal ilişkilerden uzak tutulmamış, dışlanmamış, hor görülmemiştir. Tam tersi desteklenmiş sahip çıkılmıştır. Gerçek din, kadınlar adet süreçlerinde ağrıda hassas olacakları için sadece cinsel ilişkiyi yasaklamıştır. Bakara suresi 222. ayette; “Sana kadınların âdet dönemi hakkında soru soruyorlar. De ki; O sıkıntılı bir haldir. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah’ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever” der. İlgili ayet bir bütün olarak ele alındığında, sorunun adet sürecinde cinsel ilişki sorusu olduğu ve cevabında cinsel ilişki ile ilgili olduğu açıktır. Mezhepler ve hadislere baktığımızda, kadınlar adetli iken namaz kılamayacakları, oruç tutamayacakları, kutsal kitabı ellerine almak bir yana okuyamayacakları konusunda kesin hükümler vardır. Bir yaratıcı düşünün. Bu yaratıcı, kullarının doğru yolu bulması için peygamberler aracılığıyla kitaplar gönderdiğini düşünün. İyi ve güzeli gösteren bu kitabı, kimi günlerde kullarının okumasını yasakladığını söylemek yaratıcıya iftira değil de ne olabilir? Gün içerisinde oruçluyken adet süreci başladığı için “Orucunu boz, bu saatten sonra tutmanı kabul etmiyorum sevap vermiyorum” diyecek bir yaratıcının var olduğuna inanmak cehalet değil midir? “Namazı farz kıldım ama sen adetli olduğunda kirlisin pissin, ağrın olmazsa da namaza yaklaşma” diyecek bir rabbin olduğuna inanıyor musunuz? Bu lafları; rab demez, kul der, şeytana hizmet eden der, dinini bozanlar der. İlahi kitaba göre değil, sözde hadislere iman eden der. Bu durumda bu yasaklama düşüncesi dine sonradan ekleme değil de ne olabilir?

                 Eğer mezheplerin kararlarına göre dini ibadetlerimizi şekillendireceksek, hem ilahi kitaba ekleme yapmış oluruz hem de hak dini bırakıp batılı din edinmiş oluruz.  Biliniz ki rehber olarak bizlere indirilen Kuran ayetlerinin dünyevi ve uhrevi yaşam için yeterli oluşuna, İslam (tek ilaha teslim olan) olmuş olanlar değil, Müslüman (Tek ilahi inancı yaşamıyla bütünleştirmiş olan) olmuş olanlar inanır. Çünkü Müslüman, Kur’an’ın içerik olarak tam olduğuna ve din adına gerekli her şeyi açıkladığına iman eder. İslam olmuş olan ise gereksiz inceliklere dalabilir ve o incelikleri din edinebilir. Unutmayınız ki, kutsal kitapta bir konuda detaylı bir açıklama yoksa bu gereksiz bir ayrıntıdır. Hak din, burada yoğunlaşmaz ama mezhepler yoğunlaşır. Mezhep yoğunlaştığı için çıkaracağı her hüküm ya da ekleme Allah’ın sözü olmayabilir. Bu yüzden kul sözü, Allah’ın sözü diye dayatılamaz, din olarak ta anlatılamaz. Anlatılırsa ya da dayatılırsa bu durum dine farklı bir şekil vermedir, dini farklılaştırmadır, kimi zaman zorlaştırma, değiştirme çabasıdır. Unutmayın ki Allah şekilci değildir. Şekilde takılmak, ayrıntılara dalmak, boğulmaktır.

              Yol gösterici bir kılavuz, içerik olarak yetersizse bu kılavuz tam anlamıyla görevini yapmış sayılmaz. Bu kılavuza tek başına güven de olmaz. Oysaki Kur’an’ın gerekli içerikler konusunda eksiksiz olduğuna iman etmek, imanın şartıdır. Maide suresi 3. ayette; “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim” der. Ama Yahudiler Tevrat’tan çok Mişna ve Talmut’a, Müslümanlar ise Kuran’dan çok Ebu Hüreyre’ye, Buhari’ye Tirmizi’ye, Kütübi Erbaa’ya iman ettiler. Böylece gerçek kılavuzu kenara bırakıp, içerisinde uydurma bulunan kılavuzlarla yol aldılar. Bu yüzden dini yaşamak zorlaştı, karmaşıklaştı. Bu yüzden kimi Müslüman gözükenler geri kaldı, medenileşmeden pisliklerinde boğuldu. Bu yüzden ırklar birbirine düşman olup din savaşları var oldu.  

                Bugün bütün peygamberler dünyaya geri gelse, yaşanılan güncel dinlere yabancı kalacaklar. Peygamberlik görevi olan müjdeleyici ve uyarıcı görevlerinden sadece uyarıcı (kutsal kitap var olduğu için) görevini yeniden yerine getirmeye çalışacaklar. Bu yüilk iden inanan, irdeleyen ve iman eden insanlara düşen görev, kutsal kitaba ters düşen hiçbir hadisi kabul etmemek, kutsal kitapta olmayanı da din edinmemek olmalıdır. Kutsal kitapta olmayanın ardına düşmek, cehalete düşmektir. Cehalet ilmini din edinip yaşamak, farz olduğunu söylemek ve insanlara yaymak, vebal doğurduğu gibi şeytana hizmet etmek olduğu da bilinmelidir.

Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!