“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

İLK İNSAN ÂDEM Mİ? ADEM İLE HAVVA’NIN YARATILIŞI, KARDEŞ EVLİLİĞİ(ENSEST İLİŞKİ)

İLK İNSAN ÂDEM Mİ? ADEM İLE HAVVA’NIN YARATILIŞI, KARDEŞ EVLİLİĞİ(ENSEST İLİŞKİ)

Yorum yapılmamış 1719 Görüntülendi

İLK İNSAN ÂDEM Mİ? ADEM İLE HAVVA’NIN YARATILIŞI, KARDEŞ EVLİLİĞİ(ENSEST İLİŞKİ)

lk insan kimdir? İlk yaratılanlar Âdem ile Havva mıdır? Âdem’in çocukları arasında ensest ilişki oldu mu?  İnsan nesli nasıl çoğaldı?

Tüm dinlerin mensupları, bu sorular hakkında tarih boyunca sayısız eserler kaleme almışlardır. Ancak bu eserlerin birçoğunda (kutsal kitaplar dâhil), Âdem’in yaratılışı ve insan ırkının çoğalması konusunda ortak bir fikir birliği bulunmamaktadır. Oysaki Âdem’i ve insan ırkını yaratan, onlar için indirmiş olduğu tüm ilahi kitaplarda, ilk yaratılış hakkında kısıtlı da olsa bilgiler vermiştir. Buna rağmen, kutsal kitaplarda ilk yaratılış ve insan ırkının çoğalma şekliyle ilgili birbirinden farklı ayetler bulunmaktadır. Bu durumun sebebi, insanoğlunun kendi fikir ve düşünceleriyle ilahi kitapları yorumlaması veya içeriklerine ekleme ve çıkarma yapmasındandır.

Kitabımda bu konulara değinmemin amacı, herkesi tek bir düşüncede birleştirmek değildir. Çünkü geçmişte olduğu gibi bugün de, çoğu din bilgininin ve çoğunluğun benimsediği, yapaylık ve iftira üzerine kurulmuş bu ilk yaratılış ve çoğalma anlayışını değiştirmek; insanlığı tek bir düşünce etrafında toplamak kadar güçtür. Bu konulara değinmemdeki temel neden, insanoğlunun çoğalma şekli olarak, Âdem’in çocuklarının çapraz evlenmesi (ensest ilişki) düşüncesinin toplum tarafından normal kabul görmesidir. Bu durumu, kendi inanç öğretilerimle bağdaştıramıyor olmamdır. Ayrıca, Yaratan’a ve insan ırkına iftira olduğunu düşündüğüm bu düşünce yapısının değişmesine elimden geldiğince ön ayak olma arzumdandır. Gerçeği görüp söylemek, inancımın ve yaşam tarzımın bir gereğidir.

Bilinmelidir ki…

Müslümanlar, ilahi kitaplardan Âdem ve Havva’nın anne ve babasız yaratıldığını, Hz. İsa’nın babasız doğduğunu ve Hz. Yahya’nın çok yaşlı (tıbben çocuk sahibi olamayacak) anne babadan dünyaya geldiğini okuyup öğrenmezler mi?  Öğrenmezler, çünkü ilahi kitabı anlayarak okumazlar. Eğer anlayarak okumuş olsalardı, insan neslinin ensest ilişkiyle çoğaldığına inanmaz, bu düşünce yapısıyla inançta sapkınlığa düşmezlerdi. Ayrıca Allah’ın gücünün ve kudretinin sonsuz olduğunu, insan ırkını başka şekillerde de yaratıp çoğaltabileceğini görürlerdi. Bakara suresi 13. ayetteki şu uyarıyı bilmezler: “Onlara diğer insanlar gibi siz de iman edin” denildiğinde, “Akılsızların inandığı gibi biz de mi inanalım? derler.” Bilinmelidir ki, asıl akılsızlar onlardır, fakat bunu bilmezler.   

            Allah’ın kanunları, insanın koyduğu geçici kanunlara benzemez. Dün doğru olanın bugün yanlış, bugün yanlış olanın da yarın doğru sayılması mümkün değildir. O’nun belirlediği yasalar değişmez, ebedîdir. Bu nedenle dinimizde ensest ilişki haram olduğuna göre, Allah’ın insanlığın ilk çoğalması için böyle bir yönteme başvurması düşünülemez. Bu şekilde çoğaldığını iddia etmek, Allah’ın sonsuz yaratma gücünü görememektir, cahillik ve kötü niyettir. Allah’ın varlığına ve sonsuz yaratma gücüne inandığını söyleyen insanlar, nasıl olur da böyle sapkın bir düşünceye kapılabilir? Bu sorunun cevabını, zamanla değişime uğramış dinlerin Âdem ve Havva hakkındaki anlatımlarına baktığımızda görebiliriz.

Günümüz Tevrat’ında, “Allah, dünyayı yarattığı 6. günde Âdem ile Havva’yı bizzat kendi suretinde erkek ve dişi olarak yarattı” denir. Yahudi inancındaki Yahvist metinlerde ise tanrı toprağa şekil vererek ilk insanı yaratır. Daha sonra onun yalnızlığını gidermek için, Âdem’i uyutup kaburgasından Havva’yı yaratır. Bu anlatıya göre, Havva yaratıldıktan sonra yılan ön plana çıkar. Yılan, Havva’ya yasak ağacın meyvesinden yemeleri durumunda ölmeyeceklerini, aksine gözlerinin açılıp tanrı gibi iyiyi ve kötüyü bileceklerini söyler. Havva meyveden yer ve eşine de yedirir. İkisinin de gözleri açılır ve çıplaklıklarının farkına varırlar. Bu olayın ardından Tanrı, sırasıyla yılana, kadına ve Âdem’e cezalar verir.

Tevrat’ta Âdem ile Havva’nın cennetten kovulma nedeni, ölümsüzlük meyvesinden yemeleri olarak tasvir edilirken, Kur’an’a göre yasak olan bir sınırı aşmalarıdır. Tevrat’ta, Âdem ile Havva’yı yılanın kandırdığı söylenir; ancak yasak meyvenin gerçekten de ölümsüzlük iksiri barındırması, bu durumun bir kandırmadan ziyade gerçeği söylemek olabileceği yorumunu getirir. Ayrıca Tevrat’ta, ilahi emre uymadıkları için bir pişmanlık ya da tövbe kavramının olmaması düşündürücüdür. Bu hikâyede kadının erkekle eşit görülmemesi, kadının sözünü dinlediği için Âdem’e ceza verilmesi, kadının kaburgadan yaratılması ve bu cezanın gelecek nesillere aktarılması gibi unsurlar, metnin ilahi bir kaynaktan değil, bir insanın kendi oluşturduğu düşünceden geldiği izlenimini vermektedir.

Kur’an’a göre üstünlük, ırkta ya da soydan gelen ayrıcalıklarda değil; takvada, şükürde ve çıkar gözetmeden yapılan samimi ibadetlerde aranır. Oysa Tevrat’ın Yahudi ırkını diğer insanlardan üstün sayan yaklaşımı, onun güvenilirliğine dair zihinlerde haklı sorular uyandırmaktadır.

Ali İmran suresi 33-34. ayette, “Allah, birbirinden (izinden) gelme nesiller olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere (bütün yaratılmışlara) üstün kıldı” denir. Bu ayetteki “üstün kılma” ifadesi, Yahudilerin anladığı gibi ırksal bir üstünlük değil, peygamber olarak seçilme ve “ırklardan ayrı” tutulma anlamındadır. “Zürriyet” kelimesi de “birbirinden gelme” den ziyade, “izinden gelme” olarak anlaşılmalıdır; çünkü her peygamber diğerinin izinden gitmiş ve onun tebliğini tamamlamıştır.

Tüm bu mesajları temel aldığımızda, Âdem ve Havva’nın yaratılışındaki gerçek süreci idrak edebilmek için kaynak olarak Kur’an’ı seçmenin daha doğru olduğunu göstermektedir. Kur’an, insanlığı bir bütün olarak ele almakta ve ortak bir yaratılış gayesini ön planda tutmaktadır. Ancak Kur’an ile çelişen hadislerin temel alınmaması gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü bazı sözde hadisler, Tevrat’ın bu konudaki düşüncelerini temel almaktadır.

Kur’an’a göre yaşam süreci 3 aşamada geçmektedir.

1- Âdem’in Yaratılışı ve Meleklerin Secdesi: İlk aşamada, Âdem’in yaratılışı ve meleklerin ona secde etmesi olayı yer alır. Bu, Âdem’in özel bir yaratılış olduğunu ve meleklerin ona karşı bir saygı ve itaat duruşu sergilediğini belirtir.

2- iblis’ in Büyüklenmesi ve Lanetlenmesi: İkinci aşama, İblis’ in Âdem’e secde etmeyi kibirle reddetmesidir. Bu ret, onun Allah tarafından lanetlenmesine ve sonsuza dek kovulmasına yol açar.

3-Âdem ve Havva’nın Fiziksel ve Yaşam Şekli Değişimi: Üçüncü aşamada, Cennete (bahçeye) yerleştirilen Âdem ve Havva, iblis’ in kandırması sonucu yasak meyveden yer. Bu eylem, onların farklı bir yaşam şekline ve fiziksel değişime geçişine neden olur. Bu değişim,  Ali İmran Suresi’nin 59. ayetinde: “Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi ve o da oluverdi” der. Bu ayet, Hz. İsa’nın yaratılışına dikkat çekerken, insan ırkının Hz. İsa’dan önce var olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır. İnsan nesli varken, Allah Hz. İsa’yı babasız bir şekilde dünyaya getirerek olağan dışı bir yaratılış örneği sunmuştur. Bu yaratılış, O’nun kudretinin bir tezahürüdür. Öyleyse benzer bir olağanüstü yaratılışın ilk şuurlu insan olan Hz. Âdem için de geçerli olması neden mümkün olmasın?

Bakara Suresi 30-39. ayetler, Hz. Âdem’in yaratılış süreci ve görevini açıklamaktadır. 30. ayette Allah meleklere şöyle buyurur: “Ben yeryüzünde bir halife görevlendireceğim.” Melekler ise şu şekilde karşılık verirler: “Biz seni hamdinle tesbih edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” Allah’ın cevabı nettir: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” Devam eden ayetlerde, Allah, Hz. Âdem’e isimleri öğretir, meleklere bunları sorar; fakat melekler bilgileri olmadığını itiraf ederler. Hz. Âdem ise bu bilgileri aktarır ve böylece insanın bilgiye ve şuura sahip bir varlık olduğu ortaya çıkar. Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır: Allah, sıfırdan bir varlık yaratmaktan değil, yeryüzünde mevcut olanlar içerisinden birini halife olarak görevlendirmekten bahsetmektedir. Yani Hz. Âdem’in yaratılışı, aslında bilgi ve şuur ile donatılarak seçkinleştirilmiş bir insanın görevlendirilmesidir. Bu da ilk şuurlu insanın, yani sembolik olarak Hz. Âdem’in var olan insan topluluğundan seçilerek bir statüye ulaştığını düşündürmektedir. Meleklerin karşı çıkışı da bu bağlamda anlam kazanır: Onlar, şuursuz insan neslinin sebep olduğu bozgunculuğu gözlemlemiş ve bu nedenle itiraz etmişlerdir. Bu itiraz, onların tam anlamıyla hatasız ve sorgusuz varlıklar olmadığını da gösterir. Çünkü Allah onların gizlediklerini de bildiğini söyleyerek onları uyarır.

Allah, Hz. Âdem’e bilgi vermek suretiyle insan neslini evrimsel bir sıçrayışa uğratmış, onu düşünebilen, sorumluluk alabilen bir hale getirmiştir. Bu yeni bilinç düzeyiyle birlikte Hz. Âdem’e secde emri verilmiş, melekler bu emre uymuş, ancak İblis kibirlenerek karşı çıkmıştır. Ayette Âdem ve eşinin cennette yerleştirildiği görülür. Bu da yeryüzünde başka insanların yaşamaya devam ettiği anlamına gelebilir. Meleklerin ve İblis’ in imtihanı gibi, Hz. Âdem ve Havva da yasak ağacı deneyimiyle sınanırlar. Sonuç olarak, Allah’ın emrine karşı geldikleri için cezalandırılır, cennetten çıkarılır ve yeryüzüne indirilirler. Bu noktada, 36. ayette geçen “Birbirinize düşman olarak inin” ifadesi hem insanlar arasındaki mücadeleyi hem de insan ile şeytan arasındaki çatışmayı içerir. Âdem, tövbesini edince affedilir; ama artık hayat yeryüzünde devam edecektir. Ali İmran Suresi 164. ayet de bu anlatımı pekiştirir: “Allah, içlerinden bir peygamber göndermekle müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. O peygamber, onlara Allah’ın ayetlerini okur, onları arındırır ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Oysa daha önce apaçık bir sapkınlık içindeydiler.” Bu ayet, peygamberler öncesi insanlığın bilinç düzeyinin düşük olduğuna, vahiy ile şekillendiğine işaret eder. Araf Suresi 11. ayette ise şu ifade yer alır:”Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere “Âdem’e secde edin” dedik.”Buradaki şekil verme, yalnızca fiziksel bir anlam taşımaz. Allah, insanı bilgiyle, sorumlulukla ve şuurla donatarak diğer varlıklardan ayırmıştır. Meleklerin secdesi bu farklılığı onaylamaktır. Ancak İblis, maddi yaratılışı (ateş/toprak) ölçü alarak üstünlük iddia etmiş ve Allah’ın emrine karşı gelmiştir.Araf Suresi 14-22. ayetler, şeytanın insanla olan mücadelesinin başlangıcını anlatır.İblis, Allah’tan kıyamete kadar mühlet ister ve ardından yemin ederek insanları saptıracağını söyler. Buradan anlaşılıyor ki İblis’ in düşmanlığı sadece Hz. Âdem’e değil, tüm insan ırkınadır. Zaten düşmanlık tek bir bireye değil, onun temsil ettiği şuurlu, akıllı varlık olan insan neslinedir.

İlginçtir ki Kur’an’da, Tevrat’ın anlatımından farklı olarak, Âdem ile Havva’nın mahremiyetlerinin farkında olmamaları vurgulanır. Bu durum, onların daha saf, arı bir yaratılış hâlinde olduklarını; yasak meyveden tattıktan sonra ise insan doğasının diğer yönleriyle yüzleşmeye başladıklarını söyler. Kur’an’daki ayetler bir bütün olarak ele alındığında, insanın yaratılışı, görevlendirilmesi, bilgiyle donatılması ve imtihan edilme süreçleri çok katmanlı ve derin bir şekilde yer aldığı görülmektedir. Bu ayetler, Hz. Âdem’in yeryüzündeki ilk şuurlu insan olduğunu, fakat onun dışında da bir insan topluluğunun var olabileceğini düşündürmektedir.

İblis’ in insan ırkına duyduğu kin, meleklerin şüpheleri, Âdem’e öğretilen bilgiler ve yeryüzüne iniş süreçleri birlikte değerlendirildiğinde, Kur’an’ın işaret ettiği yaratılışın yalnızca bir fiziksel yaratım değil, aynı zamanda bilinç, bilgi ve sorumluluk kazanımı olduğuna dair güçlü bir yorum ortaya çıkmaktadır.

Anlayacağımız;

         Kur’an’da, âlemlerin yaratılışı ile Âdem ve Havva’nın yaratılış süreci, birbirinden bağımsız ve farklı zaman dilimlerinde ele alınmaktadır. Bu durum, Âdem ile Havva’nın ilk yaratılan insanlar olmadıklarına dair önemli bir işarettir. Özellikle, cennette (yani onların bulunduğu özel bahçede) yaşanan olaylarda dikkat çeken bir detay vardır: Âdem ve Havva’nın avret yerlerinin başlangıçta kendilerine gösterilmemesi. Bu, onların üreme fonksiyonlarının henüz aktif olmadığına, dolayısıyla çoğalma veya nesil üretiminin o ortamda söz konusu olmadığına işaret eder. Aynı zamanda, o bahçede başka bir insanın bulunmaması da bu tezi güçlendirir. Ancak dikkat çeken en önemli unsur, İblis’ in isyan anında Allah’a yönelttiği sözlerdir. Şeytan, sadece Âdem ve Havva’ya değil, genel olarak insan ırkına düşmanlık beslediğini, onları yoldan çıkaracağını ve büyük çoğunluğunun şükretmeyeceğini ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, muhatabın yalnızca Âdem ve Havva olmadığını, yeryüzünde yaşayan başka insanlar olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, İblis’ in insan nesline yönelik bu genel tehdidi, o anda yeryüzünde başka insanların yaşadığını kanıtlar niteliktedir. Bu da, insan neslinin yalnızca Âdem ile Havva’dan türemediğini, dolayısıyla ensest bir çoğalma modelinin Kur’ani yaklaşıma uygun olmadığını ortaya koyar.

İlgili ayetlere dikkatlice baktığımızda, İblis’ in daha önce cennet benzeri bir boyutta yaşadığı, ancak Allah tarafından aşağılanarak bu kutsal mekândan kovulduğu açıkça görülmektedir. Bakara Suresi 35. ayet ile Araf Suresi 19. ayette geçen, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.” ifadesinde geçen Cennet’in, sonsuz hayatın yaşandığı ebedi cennet olmadığı kanaatindeyim. Zira eğer burası, bildiğimiz anlamda sonsuz yaşam cenneti olsaydı; oradan kovulmuş olan İblis’ in bu alana tekrar girmesi, Âdem ve Havva’yı aldatması mümkün olmazdı. Sonsuz yaşam cenneti, her isteyenin girip çıkabildiği bir yer olmamalıdır. Hele ki, Allah’ın kovarak cezalandırdığı bir varlığın tekrar bu mekâna giriş yapması, ilahi düzene aykırıdır. Eğer bu cennette kandırmanın, aldatmanın da var olduğunu kabul ediyorsanız, bu Âdem’in orada kandırıldığı iddiasına dayanır. O zaman bu cennet, hakiki olan değil; cehaletin kurguladığı bir cennettir. Bu anlayış, geleneksel yaratılış anlatılarına sorgusuzca inananların cennetidir. Bazı kendini din âlimi olarak gören kişiler ise, İblis’ in yılan kılığına girerek cennete sızdığını ve böylece Âdem ile Havva’yı kandırabildiğini iddia etmektedir. Ancak bu, Allah’ın cennetten kovduğu bir varlığın, O’nun izni dışında tekrar oraya girerek plan kurabildiğini varsaymak anlamına gelir. Bu düşünce, aklını kullanmaktan uzak, ancak kendini akıllı zanneden; dini tekeline almış bazı tarikat ve mezhepçi zihniyetlerin içine düştüğü büyük bir çelişkidir. Âdem ile Havva’nın bir süre yaşam sürdüğü ve “cennet” olarak adlandırılan yer, büyük ihtimalle Allah tarafından özel olarak yaratılmış, yeryüzünde bulunan bir bahçeden başka bir yer değildir. Zira Arapçadaki “cennet” kelimesi, Türkçede “bahçe” anlamına gelir. Bu görüşü destekleyen önemli bir ayet, Tâhâ Suresi 120. ayettir. Bu ayette İblis, Âdem’e şöyle seslenir: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve bitip tükenmeyen bir mülkün yolunu göstereyim mi?” Eğer Âdem gerçekten ebedi yaşam cennetinde bulunuyor olsaydı, İblis onu zaten sahip olduğu bir şeyle kandıramazdı. Bu da, içinde bulundukları yerin sonsuzlukla nitelenen ahiret cenneti değil, sınırlı bir nimet alanı olduğunu düşündürür. Ayrıca cennette yalnızca Allah’ın hükümranlığı geçerliyken, Âdem’e bir mülk ya da hükümranlık vaadinde bulunulması da bu yerin dünyevi özellikler taşıdığını göstermektedir. Tâhâ Suresi’nin 117–119. ayetlerinde de bu bahçenin nitelikleri hakkında önemli ipuçları yer alır:

 117: “Ey Âdem! Bil ki bu (İblis), senin de eşinin de düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntıya düşersin!”

118: “Şüphesiz burada ne açlık çekersin, ne çıplak kalırsın.”

119: “Burada susuzluk da çekmezsin, güneşin sıcağından da etkilenmezsin.” Eğer Âdem ve Havva daha önce dünyada yaşamamış olsaydı, bu tür sıkıntıların (açlık, çıplaklık, susuzluk, sıcaklık) ne anlama geldiğini bilmeleri mümkün olmazdı. Bu da, onların yaratıldıktan sonra bir süre dünyada yaşamış, dünyanın güçlüklerini tanımış, sonrasında ise seçilerek bu özel bahçeye yerleştirilmiş olabileceklerini düşündürmektedir. Nihayetinde, bu bahçeden kovulduklarında tekrar eski, muhtaç ve zorlu dünya yaşamına geri dönmüşlerdir.

A’râf Suresi 20–23. ayetlerde ise olayın psikolojik ve metafizik yönü açığa çıkar:

20: “İblis, onların avret yerlerini birbirlerine göstermek için fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve ‘Rabbiniz size bu ağacı, melek olmayasınız ya da ebedî yaşayanlardan olmayasınız diye yasakladı’ dedi.”

21: “Onlara, ‘Ben sizin iyiliğinizi isteyen biriyim’ diye de yemin etti.”

22: “Sonunda onları aldattı. Ağaçtan tadınca, avret yerleri birbirine göründü ve cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye çalıştılar. Rableri, ‘Ben size o ağacı yasaklamadım mı? İblis’in sizin apaçık düşmanınız olduğunu söylemedim mi?’ dedi.”

23: “Dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, elbette ziyan edenlerden oluruz.’”

Bu ayetlerden hareketle üç temel soru ortaya çıkar:

1: Âdem ile Havva’nın avret yerlerinin görünmesine engel olan şey neydi?

2: “Ağaç” olarak nitelenen şey neden yasaklandı?

3: Bu ağacın yenilmesi nasıl bir etki yarattı da, ayıp yerleri görünür hâle geldi?

Bu sorulara makul ve tutarlı cevaplar bulmadan olayın iç yüzünü tam anlamak güçtür.

1. Ayıp yerlerinin görünmemesine engel olan etken:

Bu, Âdem ve Havva’nın yaratılışlarında mevcut olan, Allah’ın kendilerine bahşettiği şuur ve akıl nimetidir. Bu özellik, meleklerin onlara secde etmesine vesile olacak kadar kıymetlidir. Şuur sayesinde insan, davranışlarının farkında olur; mahremiyetini, sınırlarını bilir.

2. Yasaklanan ağacın anlamı:

Bu ağaç, mecazi anlamda aklı devre dışı bırakan bir şeyi simgeliyor olabilir. Bu da büyük olasılıkla, insana verilen şuurun geçici olarak devre dışı kalmasına sebep olan bir maddedir. Yani sarhoşluk ya da zihinsel bulanıklık veren bir madde. Bu nedenle yasaklanmıştır. Zira bu hal, insanın ilahi dengeyle bağını koparır.

3. Ağaçtan yemenin etkisi:

Bu etki, insanın şuurunu kaybetmesine yol açarak ayıp duygusunun ortadan kalkmasına neden olmuştur. İnsan, sarhoşken ya da zihinsel kontrolünü kaybettiğinde, kendini soyabilir, zarar verebilir, utanma duygusunu yitirir. Etki geçtikten sonra ise pişmanlık ve utanç duyar. Tıpkı Âdem ile Havva’nın da yaptığı gibi… Bu olay, sadece bir fiziksel sürgün değil, aynı zamanda bilinçle gelen özgürlük ve sorumluluğun dramatik bir başlangıç noktasıdır. İnsanın aklıyla sınanması, şuurunu koruyup koruyamaması, İlahi düzende onu diğer varlıklardan ayıran en temel sınavdır.

İnsan ırkına verilen ilk büyük lütuf, akıl ve düşünme yetisidir. Bu lütfa karşılık olarak getirilen ilk yasak ise, ne geleneksel anlatımlarda yer alan Tevrat’taki elma, ne de başka herhangi bir meyvedir. Yasaklanmış olan şey, ancak insanı düşünceden uzaklaştıran, aklın kullanılmasına engel olan bir madde olabilir. Bu da büyük olasılıkla, beyni uyuşturan, kişiyi şuursuzlaştıran bir tür bitki veya etkendir.

Tabii ki bu tür maddelerin bazı durumlarda tedavi amacıyla kullanılması (tıbbî gerekçelerle, bilinçli ve ölçülü biçimde) Kur’an’ın yasakları kapsamında değerlendirilmez. Yasak olan, insanın aklını devre dışı bırakan, onu kontrolsüz davranışlara iten keyif verici kullanım biçimleridir.

Eğer yasaklanan ağaç ya da meyve maddi anlamda elma veya türevi olsaydı, bu meyve tüm zamanlarda ve ümmetler için haram kılınırdı. Oysa bugüne kadar hiçbir ilahi kitapta elmanın veya benzeri meyvelerin yasaklandığına dair bir hüküm yoktur. Tüm kutsal metinlerde ortak olan yasak, şuuru örten, insanı kendine ve çevresine yabancılaştıran maddelere yöneliktir.

Toplumda yaygın olan bir düşünce vardır: “Eğer Âdem ile Havva o yasak meyveden yemeseydi, biz bugün cennette yaşıyor olacaktık.” Oysa bu düşünce, Kur’an ayetleriyle uyuşmamaktadır. A’râf Suresi 23. ayette Âdem ve Havva şöyle dua eder: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” Bu ayette geçen “biz” ifadesi, sadece Âdem ve Havva’yı kapsar. Eğer onların işlediği hata tüm insanlık için bir sonuç doğursaydı, “biz” değil, “insanlık” ya da “insanoğlu” denirdi. Zaten Kur’an’a göre hiç kimse bir başkasının günahını taşımaz (En’âm, 164). Ayrıca, bu olaylar yaşanırken yeryüzünde başka insanlar da yaşıyor olmalıydı. Bu, İblis’in Âdem’e “meleklik” ve “ebedîlik” vaadinde bulunmasından da anlaşılabilir; çünkü Âdem, ölümlü olduğunu biliyordu. Demek ki, daha önce ölen insanlar görmüş, ölüm gerçeğiyle karşılaşmıştı.

Bu gerçekler ışığında, Hristiyanlıkta geliştirilen “ilk günah” ve bu günahın sonraki nesillere aktarılması düşüncesi, tutarsız bir inanç sisteminin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Hristiyan inancına göre “her doğan çocuk günahkâr doğar” ve bu günah vaftizle temizlenir. Oysa İncil’in Matta 18:2-4 ayetlerinde Hz. İsa şöyle der: “Size doğrusunu söyleyeyim, yolunuzdan dönüp küçük çocuklar gibi olmazsanız, Göklerin Egemenliği’ne asla giremezsiniz.” Bu ifade, çocukların günahsız olduğunun doğrudan bir delilidir. Günahkâr biri, Tanrı’nın egemenliğine örnek gösterilemez. Bu durumda, ilk günah teorisi ve vaftiz uygulaması, Hristiyanlıkta sonradan şekillendirilmiş yanlış bir yorumdur. A’râf Suresi 24–27. ayetlerde Allah şöyle buyurur:

24: “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır.”

25: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltileceksiniz.”

26: “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır.”

27: “Ey Âdemoğulları! Şeytan sizi de kandırmasın. Nitekim anne babanızı cennetten çıkarmış, ayıp yerlerini göstermek için elbiselerini soymuştur…”

Bu ayetlerde, Âdem ile Havva’nın özel bir yaşam alanından çıkarılmalarıyla birlikte lütufların geri çekildiği, zorluklarla dolu dünyevî hayata geçtikleri anlatılır. Artık acıkma, susama, üşüme gibi bedensel ihtiyaçlar ve çıplaklık bilinci onların hayatına dâhil olmuştur. Tıpkı cinlerle insanların aynı âlemde ama farklı boyutlarda yaşaması gibi, Âdem ile Havva da bir süre, yeryüzünden ayrı bir yaşam boyutunda var olmuş olabilirler. Sonra insanlar arasına, aynı ortamda ama farklı bir bilinç düzeyinde dâhil edilmişlerdir. Bu sürecin sonunda Allah, tüm insanlığa hitaben şöyle buyurur: “Ey Âdemoğulları! Mahrem yerlerinizi örtecek giysi yarattık… Takva elbisesi ise daha hayırlıdır.” Bu ifade, hem bedensel örtünmenin gerekliliğini, hem de ahlaki örtünmenin (takvanın) daha üstün olduğunu vurgular. A’râf Suresi 27. ayette geçen “anne babanız” ifadesi, geleneksel anlayışta biyolojik anlamda ilk insanı ve eşini işaret eder. Ancak bu ifade sadece soy bağı değil, manevi liderlik ve öğretmenlik anlamı da taşır. Bugün dahi öğretmenlerimize “ikinci anne-baba” denmesi gibi, Âdem ve Havva da, yaşadıkları bilinç düzeyiyle diğer insanlara örnek, rehber ve hoca kılınmışlardır. Nitekim Ahzâb Suresi 6. ayette de benzer bir anlam verilir: “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır. Eşleri de onların anneleridir…” Bu örnek, A’râf Suresi 27. ayetindeki “anne-baba” ifadesinin sembolik bir liderlik ve önderlik statüsüne işaret ettiğini gösterir. Ne var ki, geleneksel yorumcular, bu tür sembolik anlatımları görmezden gelerek, her ifadeyi literal anlamda ele alırlar.

Allah, melekleri, cinleri, insanları, hayvanları ve varlığını henüz kavrayamadığımız birçok canlıyı yaratmıştır. Bu varlıklar, kimisi için yeryüzünde, kimisi içinse farklı boyutlarda yaşam alanlarında var kılınmıştır. İnsanların yaratılışı ve çoğalış süreçleriyle ilgili Hucurât Suresi 13. ayet önemli bir açıklık sunar: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…” Burada geçen “bir erkek ve bir dişi” ifadesi, insan türünün iki cinsiyetli yapısını, yani X ve Y kromozomlarıyla tanımlanan biyolojik türü işaret eder. Bu ayet, insanlığın sadece bir çiftin ensest ilişkileriyle çoğalmadığını, Allah’ın birçok farklı noktaya farklı topluluklar yerleştirerek bir yayılma düzeni kurduğunu ima eder. İnsan soyunun sadece Âdem’e dayandırılması, Sümer yazıtlarına ve Tevrat’a dayanarak bilinen insanlık tarihini 6-10 bin yıl gibi dar bir zaman aralığına hapseder. Oysa arkeolojik veriler çok daha eski bir geçmişi ortaya koymaktadır. (Göbekli Tepe (12 bin yıllık) Hohlenstein-Stadel Aslan Adam Heykeli (yaklaşık 35 bin yıllık)). Bu veriler, Âdem’den önce de yeryüzünde insanın ve farklı türlerin var olduğunu gösterir. İnsanlar, akıl ve şuur bakımından ilkel, hayvani içgüdülerle yaşayan varlıklardı. Yani biyolojik olarak “insan”, fakat şuurlu ve bilinçli bir varlık olarak henüz tamamlanmamış bir topluluk diyebiliriz.

Allah, yeryüzündeki bu şuursuz insan topluluğuna bir temsilci, bir öğretici, bir halife atayacağını meleklerine bildirince, melekler şöyle sorar:“Biz seni övgüyle tesbih ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi görevlendireceksin?” (Bakara, 30) Bu ifade bir itiraz değil, sorgulama ve sitem barındırır. Melekler, o dönemdeki ilkel insan topluluklarının kaotik yapısını görmüş ve buna dayanarak bu görevlendirmenin hikmetini anlamaya çalışmıştır. Allah ise Âdem’e ilim vererek onu meleklerle bir sınava sokar. Melekler soruları bilemezken, Âdem onlara her şeyi tek tek açıklar. Ardından Allah şöyle buyurur: “Sizin açıklamakta olduğunuz ve gizlediğiniz her şeyi bilirim. Size dememiş miydim?” Bu olayda Allah, bilgiyle donanmış bir varlığın, meleklere dahi üstün kılınabileceğini gösterir. Melekler, Allah’ın emrine uyarak Âdem’e secde ederler (saygı ve teslimiyet gösterirler). Ancak İblis, kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yaratıldığını öne sürerek büyüklenir. Bu kibir, onu Allah’a isyan etmeye sürükler ve tövbe kapısından uzaklaştırır. Bunun üzerine Allah, Âdem ile eşini “özel bir bahçeye” yerleştirir. Bu bahçenin, Tevrat’a göre dört büyük ırmağın birleştiği, yani Karasu, Dicle, Fırat ve Murat nehirlerinin kesiştiği bölge olduğuna dair yorumlar vardır. Coğrafî açıdan bu alan, bugünkü Türkiye topraklarına işaret etmektedir (Yaratılış 2:8-14).

Kur’an’da yasak ağaç, ayıp yerlerin açılması, şuursuzlaşma ve itirazın doğması gibi sonuçlar doğurur. Tevrat’ta ise bu ağaç “iyiyle kötüyü bilme ağacı” olarak geçer. Her iki anlatımın ortak noktası: Tanrısal yasağa karşı gelme ve bir tür bilinç değişimi/bozulmasıdır.

Meleklerin, cinlerin, hayvanların, bitkilerin çoğalışı ve çeşitlenmesi de aynı şekilde yaratılış düzenine göre işler. Hepsi, Allah’ın koyduğu kanunlara uygun bir şekilde çoğalır, yayılır ve çeşitlenir. İnsan ırkı da bu düzenin bir parçasıdır; ensest ilişki gibi biyolojik ve sosyal olarak zarar veren yöntemlerle çoğalması düşünülemez. Çünkü Allah, her şeyi en hikmetli şekilde yaratmıştır.

Allah’ın kudreti, yetersiz veya yasalarına ters yöntemlerle çoğalma değil, mükemmel yaratma ve düzen kurma gücüdür. İnsanlığın kökenini ve çoğalmasını anlamak için, sadece kutsal metinleri değil, aynı zamanda doğa bilimlerini, tarihî ve arkeolojik verileri de bir arada değerlendirmek gerekir.

Kur’an’da kırktan fazla yerde “İsrailoğulları” denildiğinde o ırktan gelenler anlaşılırken, neden “Âdemoğulları” denildiğinde sadece Âdem’den doğan çocuklar anlaşılmaktadır? Oysaki “Âdemoğulları” benzetmesi, Âdem’le beraber var olan ve sonrasında da süregelen tüm insan ırkını vurgulamaktadır. Tıpkı Ahzâb Suresi 6. ayette geçen benzetmede olduğu gibi: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır; onun eşleri de onların anneleridir.” Bu ifadede olduğu gibi, burada da biyolojik bağdan ziyade, derin bir manevî yakınlık vurgulanmaktadır.

Nahl suresi 72. ayette; “Allah size kendi cinsinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti; sizi güzel ürünlerle rızıklandırdı. Onlar yine de batıla inanıp Allah’ın nimetine karşı nankörlük mü ediyorlar” denmektedir. Aklını kullananlar için bu ayet, insan ırkının tek bir atadan çoğalmadığının açık bir delilidir. Çünkü “kendi cinsinizden eşler yarattı” ifadesi, birden fazla dişi ve erkek insanın yaratıldığını göstermektedir. Aynı ayetin devamında da, yaratılan dişilerden çocukların doğduğu vurgulanmaktadır. Bu da özel olarak çiftler yaratıldığını ve sonrasında insanoğlundaki doğal üreme sürecinin başladığını göstermektedir.

İncil’de ise yaratılış şöyle anlatılır: “Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, göğün ve yerin Rabbi olan Tanrı, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve her şeyi veren kendisi olduğuna göre, bir şeye gereksinim varmış gibi O’na insan eliyle hizmet edilmez. Tanrı, tüm ulusları bir tek insandan (türden, topraktan) türetti ve onları yeryüzünün dört bir bucağına yerleştirdi. Ulusların var olacağı belirli süreleri ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, kendisini arasınlar ve el yordamıyla da olsa bulabilsinler diye yaptı” (Elçilerin İşleri, 17:24-27). Buradan anlıyoruz ki, yaratılış sadece tek bir Âdem ve Havva’dan ibaret olmayıp, onların türünden olan insanların çoğul olarak yaratıldığı ve yeryüzünün farklı noktalarına yerleştirildiği anlaşılmaktadır.

Nisa suresi 1. ayette ise şöyle der: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (tür) yaratan ve ondan da (cinsinden) eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” Ayetteki “ey insanlar” hitabı, mesajın tüm insanlara yönelik olduğunu gösterir. Ayrıca ayetten, insan ırkının tek bir tür olduğu, bu türün ise çift cinsiyet (dişi-erkek, X ve Y kromozomları) şeklinde yaratıldığı ve sayı temelli çoğaldığı anlaşılmaktadır.

Rum suresi 20. ayette: “O’nun kanıtlarından biri, sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra bir de baktınız ki, çoğalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz.” Bu ayet, insan ırkının zamanla tek bir babadan türeyerek değil, bir anda çoğalıp yeryüzüne yayıldığının en açık örneklerinden biridir.

      Âdem ile Havva’nın yaşam serüveni, her ne kadar kısa bir süre özel olarak yaratılan cennette (bahçede) geçmiş olsa da, Âdem, Havva ve onların türünden olan insanoğlunun uzun süren yaşam serüveni bildiğimiz yeryüzünde başlamış; burada son bulacak ve sonsuz yaşam için yine yeryüzünde yeniden hayat bulacaktır.

https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!