“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

HADİS VE SÜNNET ALDATMACALARI

HADİS VE SÜNNET ALDATMACALARI

Yorum yapılmamış 1620 Görüntülendi

HADİS VE SÜNNET ALDATMACALARI

Sünnet, Peygamber Efendimiz’in davranışlarına ve yaşayış tarzına verilen addır.

Hadis ise, Peygamber Efendimiz’in sözlerine, onaylarına ve bazen de susarak onayladığı durumlara verilen addır. Hadis ve sünnetin kısa tanımlarını vermemdeki amaç, iki kelimenin de birbirinden çok farklı olmasına rağmen toplumun ikisini birbirine karıştırmasındandır.

Hz. Muhammed, Kur’an’ın tamamını yazıya döktürmüş, hafızlara ezberletmiş ve çoğaltmıştır. Buna rağmen (Kur’an’ın Hz. Osman döneminde çoğaltıldığı iddiası, büyük bir yalan ve Peygamber’e atılmış bir iftiradır), tek bir hadisini ya da sünnetini neden kayda almadığını veya çoğaltmadığını hiç düşünmezler mi? Peygamberimizin yaşantısının ve sözlerinin, Kur’an’ın içeriğinden farklı bir metot ve içerik barındırmadığını gerçekten iman eden herkes bilir. Bu nedenle, Peygamber’e ait gerçek sünnet ve hadislere bakılacaksa, ilahi kitaba bakmak yeterlidir. Gerisi önemsiz teferruattır. İnce detaylara dalmak ve bu detayları dine kılıf yapmak, şeytanın vesveselerinde boğulmaktır.”

Peygamber Efendimiz’ in vefatından sonra, sahabeler arasında oluşan kişisel menfaat çatışmaları, kabile ve güç mücadeleleri, atanmış yöneticiler tarafından uygulanan yayılmacı politikalar, İslam dininin diğer dinlerle etkileşimi ve benzeri birçok durum, sahte hadislerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü toplumun Peygamber’e duyduğu saygı, sevgi ve güven nedeniyle, ölümünden sonra bile onun sözleri toplum üzerinde şeriatın hükmü, bir kanun ya da yaptırım gibi etkili olmaya devam etmiştir. Onun vefatından sonra da sözlerine karşı mutlak bir itaat anlayışı hâkimdi. Durum böyle olunca, Peygamber’in gerçek sözleri ya da ona atfedilen sahte hadisler, toplum üzerinde kimi zaman bir zırh, kimi zaman da bir kılıç etkisi yaratmıştır. Bu gücün farkına varan bazı çevreler, Peygamber’in ölümünden sonra bu durumu fırsata çevirmekten geri durmamışlardır. Peygamber’e ait olmayan, ancak uygulandığında kişisel ya da toplumsal menfaat sağlayacağı düşünülen sözler, onun adına uydurulmuş ve hadis olarak yayılmıştır.

            Peygamber Efendimiz’ in vefatından sonra, İslam dinine giren bazı kişilerin gerçekten İslam’a hizmet etme düşüncesi olduğu gibi, yeni inancı bozmak ve kötülemek amacıyla dine dâhil olanlar da olmuştur. Her iki grupta da, eski inanç öğretilerinin bir kısmını bilinçli ya da bilinçsiz şekilde terk etmeyip, bunları sürdürmeye devam edenlerin ve zamanla bu öğretileri dinin bir parçası hâline getirenlerin sayısı tahmin edilenden çok daha fazladır. Yani, eski inançlarını, örf ve adetlerini, gelenek ve göreneklerini İslam’la sentezleyerek hayatlarına devam edenler olmuştur. (Bu durum, diğer dinlerde de kendini göstermiştir.) Durum böyle olunca, kimi zaman eski dini öğretiler (İslam öğretilerine tamamen ters düşmesine rağmen) İslam’a baskın gelmiş ve İslam’a aitmiş gibi varlıklarını sürdürmüşlerdir. Varlıklarını devam eden örf, adet, gelenek, görenekler zamanla kendilerini bir dini zırh arama ihtiyacı duymuştur. Bu örf, adet, gelenek, görenek ve benzeri davranışların İslam içerisinde Kur’an’da bir dayanağı olmayınca bu durumu dine mal edilmesi için peygamberimize mal edilen sonradan uydurulmuş ve başı sonu olmayan sünnet ve hadisleri örnek göstermek en iyi çözüm yoluydu. Maalesef geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu durum tazeliğini korumaktadır. Tarikat, cemaat, vakıf ve benzeri oluşumların dergâh cami, toplantı alanlarında yapmış oldukları vaazlarda sıkça denk geldiğimiz “PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİ, “PEYGAMBERİMİZİN HADİSİ, PEYGAMBERİMİZ BUYURUYOR Kİ” şeklindeki mutlak itaat içeren sözle başlamaları, herkesin dikkatini çekmiştir. Bunu yapmalarındaki ana hedef, konuşma esnasında söyleyecekleri sözleri güçlü kılmak, bunları fiilî eyleme çevirmek, kişilere yaptırım uygulamak ve düşüncelerini dayatabilmektir. Kimi zaman da söylediklerini toplum üzerinde etkili kılabilmek için, sözlerini peygamber statüsünde gördükleri kişilere atfetme yoluna başvurmuşlar ve günümüzde de başvurmaktadırlar. Böylece kişisel çıkarlarını elde etmek için kimi zaman peygamberi, kimi zaman da tarihe iz bırakan kişileri kullanmaktan asla çekinmemişlerdir. Çünkü hiçbir afyonun uzun süre uyuşturamadığı beyni, din, peygamber ve tarihe iz bırakanları kullanarak uyuşturabileceklerini öğrenmişlerdir. Peygamberimizin adına yalan söyleyerek, bu yalanlar sayesinde emelleri doğrultusunda kitleleri yıllarca yönetebileceklerinin farkına varmışlardır.

            Peygamber Efendimiz’ in vefatından sonra, dört halife yaklaşık otuz yıl boyunca yönetimi ellerinde tutabildi. Peygamberimizle birebir yaşamış, ömürlerini onunla geçirmiş, kimisi onunla sırt sırta savaşmış olan bu kişilerin hiç hata yapmadığını düşünmek ahmaklık olur. Ancak bilinmelidir ki, bu dört halife, hadis yazımı, yayılması ve kayıt altına alınması konusunda ciddi bir direnç sergilemişler; bu konuda Allah’tan çekinmişlerdir. “İlahi kelama ters düşeriz, yanlış anlamış ya da duymuş olabiliriz, yazarsak iftira olabilir” düşüncesiyle temkinli davranmışlardır. Yine de bu kişilerin döneminde kayıt altına alınmış bazı hadislerin olduğuna dair iddialar vardır. Ancak bu hadislerin sayısı, günümüze ulaşan rivayetlerle kıyaslandığında, neredeyse yüz binde bir kadar azdır. Bu azlığın temel nedeni, sahabelerine, başkalarından duydukları değil; yalnızca doğrudan Peygamber’den duydukları sözleri kayıt altına alma konusunda hassas davranmalarıdır. Buna rağmen, bu tarz hadisler arasında ihtilafların bulunmadığını söylemek de doğru olmaz. İşte bu yüzden, Hz. Ebubekir de Hz. Ömer de, hadis meselesinin ileriki nesillerde daha büyük ihtilaflara yol açacağını düşündüklerinden dolayı, “Allah’ın kitabı elinizde. Helalini helal, haramını haram kabul edin” diyerek, hadislerin yayılmasına ve dini kaynak olarak kullanılmasına karşı çıkmışlardır.

            Bilinmelidir ki, birebir Peygamberimizle yaşamış olan Hz. Ebubekir bile ancak yaklaşık 500 kadar hadis toplayabilmiştir. Ancak o da, “Belki yanlış anlamış olabilirim. Yahudilerin Tevrat’ın başına getirdiklerini biz de Kur’an’ın ve Müslümanların başına getirebiliriz. Yanlış anlaşılmış hareketler ya da iftira niteliğindeki hadisler aracılığıyla dine yeni helaller, haramlar, farzlar eklenebilir. Bu durumun vebali büyük olur” düşüncesiyle, elindeki hadisleri yakmıştır. Hz. Ömer’in de hadisler ve gelecek nesiller konusunda ileri görüşlü olduğu bilinmektedir. Diğer semavi şeriat sahiplerinin, kutsal kitaplarının yanında çeşitli kişisel sözleri kayda geçirip, bu sözlere büyük önem atfederek asıl ilahi kitabı ihmal ettiklerini ve zamanla önemsizleştirdiklerini fark etmişti. Bu nedenle, hükmü altındaki bölgelere mektuplar göndererek, “Kimin elinde hadis yazıları varsa, hepsini yaksın” şeklinde talimat vermiştir. Bu talimatlar uzun süre etkisini sürdürmüştür.

            Maalesef, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin ölümlerinin ardından hadis sayısında ani bir artış yaşanmıştır. Tabiri caizse, hadis sayısı bir iken bin olmuştur. Bu dönemde yaşayan insanların bir kısmı Kur’an’ın özüne sadık kalmaya çalışırken, bir kısmı ise sahte hadisler, sahte sünnetler, icmalar ve ilmihaller üretmeye başlamıştır. Geçmişten günümüze kadar dini kendi çıkarları için kullananlar, kişisel menfaatlerine ters düşen Kur’an ayetlerini görmezden gelmiş; buna karşın, uydurdukları sahte hadisleri ilahi kitapla eşdeğer göstermekte hiçbir sakınca görmemişlerdir. “Bu sözler peygamberin sözüdür, sünnetidir” diyerek, kendi idealleri doğrultusunda daha rahat yol alabilmek adına peygambere iftira atmaktan da geri durmamışlardır. Öte yandan, bazı oluşumlar Ehlibeyt taraftarı olduklarını iddia ederek bu anlayışla mücadele etmeyi seçmişlerdir. Ancak bu gruplardan bazıları da, sahte hadis anlayışına benzer bir zihniyetle hareket etmiş, Kur’an’ın yanına “Erenlerin buyruklarını” koyarak onları rehber edinmiş ve kutsallaştırmışlardır. Sonuç olarak, bu anlayışlar zamanla “Allah, Muhammed, Ali” üçlemesini oluşturmuş ve mağduriyet söylemi üzerinden binlerce yıl sürecek bir kutuplaşmanın zeminini hazırlamışlardır. Bu gelişmeler, “Siyasal Alevilik” ve “Siyasal Sünnilik” kavramlarının doğmasına sebep olmuştur. Oysa kişisel mağduriyetlerden çok, ilahi öğretilerin tahrif edilmesi ve ihmal edilmesi ön planda tutulmalıydı. Bir kısım insan ise, İslam dini içerisindeki bu kutuplaşmayı fark ederek, kötü gidişatı durdurmak ve ortamı düzeltmek amacıyla, kendi doğru kabul ettikleri sözleri peygambere mal etme yoluna gitmiştir. İyi ya da kötü niyetle başlatılan bu girişimler sonucunda, İslam dini içerisine hurafeler, batıl inançlar ve çarpık düşünceler daha hızlı ve kalıcı bir şekilde yerleşme fırsatı bulmuştur.

            İlk hadis kitabını peygamberimizin ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra Malik b. Enes (712-795) tarafından oluşturulduğu bilinmektedir.  Malik b. Enes kitabına da Muvatta adını vermiştir. Yine de günümüzde Sünni toplum tarafından en çok kabul gören hadis kitabı Kütübü Sitte’dir. Bu da altı kitap anlamına gelmektedir. İslam dininin SUNNİ kesiminin en büyük kaynaklarından kabul edilir. Bu eserlerde peygamberimizin ölümünden neredeyse 200 yıl sonra oluşturulmuştur. Bunlar;

1. Sahih-i Buhari (Muhammed el-Buhari), (Doğum; Miladi 810 / Ölüm; Miladi 869)

2. Sahih-i Müslim (Müslim Bin Haccac), (Doğum; Miladi 821 / Ölüm; Miladi 875)

3. Sünen-i Nesai (Doğum; Milâdi 830 / Ölüm; Miladi 916)

4. Sünen-i Tirmizi (Doğum; Miladi 815 / Ölüm; Miladi 892)

5. Sünen-i Ebu Davud / Doğum; Miladi 817 / Ölüm; Miladi 888

6. Sünen-i İbnü’l Mace / Doğum; Miladi 824 / Ölüm; Miladi 887’dır.

            Yukarıda adı geçen hadis yazarlarının kaleme aldığı sözler, Müslümanlar arasındaki Sünni yapılanmada doğruluğu kabul edilen hadisler arasında yer almaktadır. Ancak gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır: Bu kişilerin doğum yerleri, doğum ve ölüm tarihleri dikkate alındığında, hiçbirinin peygamberi görmediği ve onunla aynı dönemde yaşamadığı açıkça ortadadır. Buhari, Müslim, Tirmizi gibi isimler; peygamberin sözlerinin sözlü rivayet yoluyla nesilden nesille aktarılırken özünün bozulmadığını iddia etmişlerdir. Ne var ki, bu iddialar akılla ve mantıkla bağdaşmamaktadır. Çünkü en güvenilir kabul edilen hadis yazarları arasında bile büyük çelişkiler ve tutarsızlıklar bulunmaktadır. Örneğin, Hz. Muhammed’in veda hutbesi… Kimi kaynaklara göre bu hutbeyi 120.000 kişi dinlemiştir. Bu kadar büyük bir topluluğa hitap edilen bir konuşmanın ana mesajında bile hadis yazarlarının birbirinden tamamen farklı ve çelişkili rivayetlerde bulunmuş olması, işin ciddiyetini ortaya koymaktadır. Bazı hadis yazarları, peygamberin bu konuşmada “Size Kur’an’ı ve ehlibeytimi bırakıyorum” dediğini aktarırken, bazıları “Size Kur’an’ı ve sünnetimi bırakıyorum” şeklinde rivayet etmiş, bazıları ise yalnızca “Size sadece Kur’an’ı bırakıyorum” dediğini iddia etmiştir. 120.000 kişinin hazır bulunduğu bir konuşmada söylenen bir cümlede bile hadis yazarları arasında ortak bir ifadeye ulaşılamamışsa, sadece üç-beş kişinin bulunduğu bir ortamda söylenmiş bir sözün, üstelik 200 yıl sonra yazıya geçirilmiş olmasına nasıl güvenilebilir? Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Böylesine temelsiz ve çelişkili rivayetlere iman etmekte nasıl bir mantık, nasıl bir akıl ve nasıl bir din anlayışı vardır?

            Günümüzde de öyle insanlar vardır ki, küçüklüklerinden beri hiçbir namazı kaçırmaz, oruçlarını eksiksiz tutarlar. Toplum içerisinde ibadet ettiklerinde herkes onlara “Allah’ın sevgili kulu” gözüyle bakar. Ancak, ellerine fırsat geçtiğinde haksız yollardan mal edinmekten çekinmez, küçük bir menfaat uğruna yalan söylemekten geri durmazlar. Namazlarına gösterdikleri özeni, çevrelerine iyilik yapmak konusunda göstermezler. Bu kişilerin namaz kılması, oruç tutması ya da defalarca hac ibadetini yerine getirmesi; onları ne mükemmel insan yapar, ne de onları kötülüklerden korur. Peygamberimizin vefatının hemen ardından yaşanan dinden dönme olayları (Riddef olayları), bu duruma en iyi örnektir. Neticede, insan hata yapabilir. Bunun günümüzdeki yansımalarına televizyon ekranlarında sıkça rastlıyoruz: Dindar görünümdeki sapkın insanların ifşa olması… Bu kişiler kimi zaman bir cemaat lideri, kimi zaman bir imam, kimi zaman da sıradan biri olabilir. Bu da bize, dışarıdan bakıldığında mükemmel gibi görünen bir kişinin, gerçekte bu mükemmelliğe sahip olmayabileceğini açıkça göstermektedir.

             Dünyanın en zeki insanlarını bir araya toplasak ve “Can kulağıyla beni dinleyin” diye konuşsak; ertesi gün aynı kişileri tekrar topladığımızda, söylediklerimi hatırlasalar bile kelimeleri farklı kullanarak, ekleme ya da çıkarma yaparak anlatmaya çalışacaklarını görürdünüz. Şimdi düşünün ki, hadisleri nakledenler, Peygamberimizin vefatından yaklaşık 200 yıl sonra böyle bir işe girişmişlerdir. Üstelik çoğu, Peygamberimizi görmüş olanların değil, onların görmüş olduğu kişilerin görmüş olduğu kişilerin (en az üç kuşak ötesinin) sözlerini aktarmaktadır.

            Yazılan hadis sayılarına matematiksel olarak baktığımızda, peygamberimizin peygamberlik yaptığı 23 yıl da sarf edebileceği sözlerden çok daha fazla olduğu görülecektir. Örneğin 23 yıl 8395 gün yapıyor. Her gün dini ve toplumu etkileyebilen 50 hadis (söz) söylemiş olsa bile 419750 hadis olur.  Bunların hepsini peygamber öldükten sonra unutmadan birebir değiştirmeden kayıt altına alabilen zeki insanlar olduğunu düşünsen bile sayı bu rakamla aşağı yukarı eşdeğer olmalıdır. Ama sadece Buhari, el-Camiu’s-Sahih adlı eserinde toplamış olduğu hadisleri, 600.000 hadis içerisinden eleme yaparak yapmıştır (elemeyi neye ve kime göre yapmış). Buhari, hadis nakil edenlerden sadece bir tanesidir. Ayrıca bu kişi, peygamberimizin ölümünden 200 yıl sonra dünyaya gelmiş bir kişidir. Peygamberimizle yan yana büyümüş Hz. Ali ya da diğer 3 halifenin kendisinde bulamadığı yetkiyi kendisinde bulmuştur. Üstüne üstlük birde bu hadisleri sahih, hasen, zayıf olarak kategorize etme cüretinde de bulunmuştur. Bu kadar hadisi neye göre toplamış? Elemeyi ne göre yapmış olabilir? Kur’an’ı temel almış derseniz yanılırsınız. Çünkü sahih olarak gördüğü ve Kur’an’la çatışan sayısız hadis bulunmaktadır. Böyle birinin aklı başında ya da iyi niyetli bir insan olduğunu düşünmek ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Toplum genelinde kabul görmeyip ahlaki bulunmayan ve tepki çeken hadisler olduğunda, hadisleri “sahih değil, hasen’dir ya da zayıf hadistir” şeklinde kategorize ederek bir çıkış yolu bulabiliyorlar. Böylece hadis yazıp yayanları savunuyorlar. Ama yine de din istismarcıların kendi menfaatleri doğrultusunda uyguladıkları yöntem ile kategorize etmiş oldukları hadisler kimi zaman Kur’an, akıl ve mantıkla örtüşmediği halde sahih olarak kabul görmüşler. Kimi zamanda hasen ya da zayıf olarak kategorize edilmiş olan hadisler, Kur’an’la bütünlük sağlayabilmiştir. Oysaki kendi kaynaklarına göre hadisler toplanırken çok fazla özen gösterildiği, ince elenip sık dokunduğu, güvenilir kişilerden bilgi alındığını söyleniyor. Ama bilgi alınan kişinin aktarmış olduğu hadisin doğru olduğuna inanılmasına karşın ondan öncekilerin aynı hadisi yanlış aktarmış olma ihtimalini ekarte etmekteler. Neticede arada 200 yılı aşkın bir zaman farkı ve üç-dört kuşak olduğunu unutmak, ciddi bir zaaftır. Asıl saf olanlar, bütün bu sözlerin peygamber sözü olduğuna iman edip ona göre davrananlardır.

            “Peygamberimizin ölümünden sonra, zaman geçtikçe hadislerin azalması veya belli bir sayıda sabitlenmesi gerekirken, yıllar içinde hadislerin sayıca katlanarak artması manidardır. Allah’tan Kur’an yazıya dökülmüş ve yazılı nüshaları korunmuştur. Yoksa bu zihniyet, yüz binlerce hadis uydurdukları gibi, ciltler dolusu Kur’an ayeti de oluşturup, aklını kullanmaktan aciz insanlara, “İslam budur, Kur’an budur” diye dayatırlardı.”

            Unutmayalım ki, Peygamber sözü olarak yazılıp söylenen hadislere baktığımızda, hadislerin yazımını hem yasaklayan hem de izin veren (birbirleriyle çelişen) hadislere rastlamaktayız. Örneğin: “Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur’an dışında bir şey yazmışsa, onu imha etsin.” (Müslim, Sahih-i Müslim, Kitabü’z-Zühd; Hanbel, Müsned, 3/12, 21, 33). “Burada olanlar, olmayanlara tebliğ etsin! Belki, söylediklerimi kendilerinden daha anlayışlı birine ulaştırırlar. Sözlerimi işitip belledikten sonra, başkalarına aynen aktaranın Allah Teâlâ yüzünü ak etsin.” (Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî, İ. Ahmed). Bu tür hadisleri çoğaltmak mümkündür. Bu çelişkileri anlamlandırmak akıl kârı değildir. Bırakın peygamberi, sıradan bir insan bile bu kadar tutarsız fikirler beyan etmez.

            Kur’an öyle bir anda gökten inmedi. Yaratan, insanların kalbine ilahî kitabı iyice yerleştirmek için onu 23 yıllık bir zaman diliminde tamamladı. Toplumsal yaşama şekil veren tesettür, içki, gıda ve benzeri birçok durumu açıklayan ayetler, çok sonradan vahyedildi. Mesela, tesettür ve içkinin serbest olduğu zaman dilimlerine ait sünnetlerle, yasaklandıktan sonraki sünnetler arasında bir uçurum oluşmaz mı? Sünnetteki bu uçurum, hadislere de yansımaz mı? İşte bu yüzden diyorum ki, tek rehber Kur’an olmalıdır.

Toplumca benimsenen her hadisin, Kur’an ayetlerinden bir delili ve onayı bulunmalıdır.”

            “Aslında tartışmamız gereken asıl nokta, Peygamberimizin hadis yazımına neden izin vermediğidir. Neden onun döneminden kalma yazılı bir hadis kitabı yoktur? Peygamberimizle birlikte yaşayan ve ölümünden sonra yaklaşık 30 yıl hüküm süren dört halifenin, neden hadis nakletmediği de önemli bir sorudur. “Sözlü olarak naklettiler” diyenlere de şu soru yöneltilmelidir: Bu sözlü rivayetleri neden yazıya dökmediler? Bu kişiler sorumluluk sahibi değil miydi? Akıl edemediler mi? Yoksa bu konuyu özellikle mi gündeme almadılar? Ayrıca, hadisçi olarak bilinen Buhârî, Müslim, Tirmizî gibi isimlerden çok sonra yaşamış bu kişilere kıyasla, Peygamberimizle aynı dönemde yaşamış Hz. Ali, Ömer, Osman ve Ebubekir’in neden “hadis nakilcisi” olarak ön plana çıkmadığı da dikkat çekicidir. Gerçi bazı Şiî gruplar, “Hz. Ali’den nakledilen çok sayıda hadis vardır” derler. Peki, bu hadislerin çoğu neden Kur’an’ın özüne tam anlamıyla uymaz? Neden Kur’an’la bütünleşemez?”

 Uzun lafın kısası, ucu bucağı, sayısı, sonu belli olmayan hadisleri yazanda, yayanda hem peygambere hem de dört halifeye iftira attığını, bu iftira sonucu İslam dininin özüne zarar verdiklerini, hesap günü geldiğinde bunun hesabının sorulacağını bilmelidir. Ayrıca bu hesap, sadece Sünni olan insanları tek bağlamaz. Şii’leri de diğer iman edenleri de bağlamaktadır. Çünkü Sünnilerin hadis kitapları ile Şiilerin hadis kitapları birbirinden farklıdır. Her iki gruptaki insanlar da “bu sözler peygamberin sözleridir” derler. Ama biri diğerinin kaynağını kullanmaz ya da çok nadir kullanır. Şiiler sadece Ehli Beytten aldığını iddia eder. Mesela Küleyni genellikle hadislerini İmam-ı Cafer-i Sadık babası Bakır’dan, o da babası Zeynel-Abidin’den, o da Hasan’dan, o da babası Hz. Ali’den, o da Hz. Peygamber’den” nakil ettiğini söyler. Sünniler ise Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, Ebu Hureyre ve benzeri kişilerden alır. Belli başlı kriterler doğrultusunda kişiden kişiye aktarımla süzülerek aldıklarını iddia ederler. Ama çoğu yerde her iki düşünceye sahip oluşumlar büyük hatalar yapmakta; nifak tohumu ekmektedirler. İslam’ı ve kardeşliği bölmekteler. Tek olan dini parçalara bölerek bozulmuş dinlerin başına geleni kendi dinlerinin başına gelmesi için bilinçsizce çaba sarf etmekteler.

Şia, Sünnî hadis kaynaklarına güvenilemeyeceğini belirtirken, kendi kaynaklarındaki hadislerin hem teknik hem de tarihî açıdan daha güvenilir olduğunu söyler. Aynı düşüncenin tersini ise Sünniler ileri sürmektedir. Anlayacağınız, “Sünni’yim” dersen Şia’yı, “Şia’yım” dersen Sünni’yi batıl (İslam dışı) görmek zorundasınız. Çünkü her iki taraf da, karşı tarafın yanlış yolda olduğu düşüncesindedir. İkisine de mesafeli dursan, bu sefer ikisi de seni Müslüman saymaz. Oysa Hz. Muhammed ne Şii’ydi, ne Sünni’ydi, ne Hanefi’ydi, ne Maliki’ydi, ne Şafii’ydi ne de Hambeli’ydi. O ve çevresi, Hz. İbrahim gibi sadece Hanif Müslümanlardandı. Ortada dolaşan yüz binlerce hadisten ise belki binde biri sadece ona aitti.”

            “Peygamberin ölümünden sonra yazılan sahte hadisler çoğaldıkça, peygamberin gerçek hadisleri ve sünnetleri unutulmaya maruz kaldı. Bu durum, adeta farklı bir inancın gerçek inanç içerisinde beden bulması gibidir. Eğer toplum içerisinde gerçek inanç, sahte inancı yok etmezse, sahte olan inanç gerçeğini zayıflatacaktır.”

            “Dört büyük ilahi kitabın peygamberleri tekrar dünyaya gelip, kendilerine tabi olan toplulukların dinsel yaşam tarzlarını, fiili davranışlarını ve ibadet şekillerini görse, “bu yaşadığınız din, bizim yaymaya çalıştığımız şeriat değil; sizler de bize tabi değilsiniz” demeyeceklerinin garantisini kim verebilir?”

            “Günümüzdeki hadis ilmi, büyük bir çöp yığınından farksızdır. Şüphesiz bu çöp yığını içerisinde, kaynağını hakikatten alan kıymetli sözler de bulunmaktadır. Ama kaynağını hakikatten alan kıymetli sözleri çöp yığını içerisinden bulup süzmek, sadece Kur’an temel alındığında mümkün olabilir. Unutmayın ki, gerçek hadisleri bulabilmek için Kur’an’ı temel alarak yapılacak çalışmalarda, sahih, hasen, zayıf gibi sınıflandırmalar olmayacaktır. Çünkü böyle bir çalışmada elde edilecek ham veri, Kur’an’ın içeriğinden farklı olmayacaktır.”

            “İlahi kitapta geçmeyen birçok emri, Peygamber söylemiş gibi hadise ve sünnete dâhil etmek, bozuk bir Yahudi geleneğidir.”

            “Aklını kiraya vermemiş her Müslüman’ın yapması gereken ilk iş, ilahi kitabı anlayarak okumak olmalıdır. Zamanı varsa, Şia ve Sünni kaynaklı hadis kitaplarını alıp Kur’an süzgecinden geçirebilir. Ama okurken, ilahi kelama ters düşen rivayetleri iftira kabul edip ona göre iman etmelidir. Çünkü Tevrat, yazılı olarak indirilmiş olmasına rağmen, Yahudiler kendi eklentileri olan Mişna ile kutsal kitabı tahrif etmişlerdir. Kur’an’ın özü korunmuş (Hicr Suresi 9. ayet) olduğu halde, bir kısım insanlar Yahudiler gibi, kendi sözleri olan hadisleri Kur’an’a ek kaynak gösterip tahrif etme yoluna çoktan girişmişlerdir.”

            “İslam dinine sonradan eklenmiş paralelliği görmek isteyenler, Sünnilerin Kütübi Sittesi’ne ve Şiilerin Kütübi Erbaa’sına bakmaları yeterlidir.”

            “Hz. Muhammed’e elçilik verildiği andan itibaren, Allah tarafından Cebrail aracılığıyla uyarıldığı için kendi arzu ve hevesiyle konuşamamıştır. Vahiyle hareket ettiği için, tüm yaşantısıyla Kur’an’ın özünü yansıtmıştır. Kur’an’daki ayet ve sure sayısı, Cebrail aracılığıyla tamamlandığı gün gibi tastamam dururken, bunu kenara bırakarak peygamber sünneti ya da hadisi diye bize dayatılmaya çalışılan; kaynağı, sayısı ve sonu belli olmayan bir saçmalığa inanıp amel etmek, aklını kullanamamaktır. Sorgulanacak kitap, gereğini yapmaya çalıştığımız sözde hadisler ve sünnetler değildir. Sorgulanacak kaynak, ihmal ettiğimiz ilahi kitaptır.”         

            Kimi kötü niyetli hadis savunucuları, sırf kendilerini haklı çıkartmak için “dediklerinizde haklı olsaydınız peygambere itaat ile ilgili ayetlere ne gerek vardı, Allah ayetlerinde peygambere itaat edin emri verecek ancak ona uyup uymadığınız sorgulanmayacak mı?” şeklinde sorular yöneltebilirler. Akıl ve mantıktan yoksun bu sorulara en güzel cevabı Allah Tegabun suresi 12. ayette vermektedir. “Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin. Şayet yüz çevirecek olursanız bunun zararı sizedir. Çünkü Peygamberimize düşen Allah’ın buyruklarını açıkça bildirmekten ibarettir.” Yukarıda açıklamalarımdan ve bu ayetten de anlaşıldığı gibi peygamber kendinden konuşmuyor. Kendinden hareket etmiyor. Vahiy ile bütünlük sağlayarak hareket ediyor. Kur’an’a göre hareket ediyor. Durum böyle olunca tabi ki peygambere itaat edilecektir. Fakat peygamberden 200 yıl sonra ortaya çıkarılan sözde peygambere mal edilen yalan sözlere itaat edilmeyecektir.

            “İlahi kitaplar hakkında bilgi sahibi olan ve dinde derinleşmiş insanlara, ilahi emir ve yasaklar konusunda danışılabilir. Ama sahte hadis yazarlarına ve yayanlara danışılmamalıdır. Çünkü “dini tilkiden öğrenirsek, tavuk çalmayı sevap sanırız”.

            “Sünnî İslam toplumunda en güvenilir kabul edilen ve zamanında en çok hadis rivayet eden kişilerden biri de Abdurrahman bin Sahr’dır. Diğer bir adıyla Abdu’ş-Şems olarak bilinir. Yahudi kökenli olduğu söylenir. Müslüman olduktan sonra Ebû Hüreyre lakabını almıştır. “Hüreyre”, “kedicik babası” anlamına gelir. Yokluk içinde yaşadığı için genellikle mescitlerde kalırdı. Maddi yönden Peygamberimiz tarafından desteklenmiştir. Peygamberimizin vefatına kadar yaklaşık üç yıl boyunca onunla birlikte zaman geçirmiştir. Ancak, Peygamberimizin ölümünden sonra hadis yazıp yaymaya başlamıştır. Bu kişi, Hz. Ömer döneminde Bahreyn’e vali olarak atanmıştır. Hakkında rüşvet aldığına dair şikâyetler ulaşınca, Hz. Ömer ona şöyle demiştir: “Seni vali olarak gönderdiğimde ayağında ayakkabın bile yoktu. Şimdi ise sürülerce hayvanın ve 600.000 dinarın var. Bu malı nasıl elde ettin?” Ebû Hüreyre, “Bunlar halkın hediyeleridir” diye cevap verince, Hz. Ömer onu görevden almıştır.”

            “Müslüman olup da Hz. Ömer döneminde Bahreyn’e vali olarak atanan, hakkında rüşvet aldığına dair şikâyetler üzerine inceleme başlatılıp görevden uzaklaştırılan Ebu Hüreyre için, Hz. Muhammed sonrası İslam dini üzerinden kişisel maddi menfaat elde ederek ilk rüşveti alan kişidir” demek pek de yanlış olmayacaktır.”

Bu kişi, kendi yazmış olduğu kitabında bile (Hz. Ömer’in ölümünden sonra), “EğerÖmer döneminde bu kadar hadis yaymış olsaydım beni kamçı ile döverdi” şeklinde itirafı bulunmaktadır. Hatta Saib b. Zeyd’ten nakil edilen hadise göre, Hz. Ömer’in Ebu Hureyre’ye tenkit ve tehditte bulunarak “ya nakil ettiği hadisleri azaltsın ya da onu maymunlar yurduna sürerim” dediği rivayet edilmektedir.

Unutmayalım ki bu zat (Ebu Hureyre), Hz. Ali ile Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye arasında geçen ve İslam’ı ikiye bölen olayda bile tarafsız kalmayı tercih eden biridir. İslam’a bağlı olanların mihenk taşında değişim yaşanan süreçlerde bile kişisel menfaatini düşünüp susan ve sonrasında Muaviye tarafına geçen bir kişidir. Bu kişinin din adına, peygamber adına yazdıklarının doğruluğuna inanmak, ahmaklıktan öte bir durumdur. Tarafını güçlüden yana seçtiğine dair en güzel delil, naklettiği hadislerdir. Bir hadisinde şunu der: “Allah’ın Resulü şunu derken duydum: ‘Allah, vahyini üç kişiye emanet etti; ben, Cebrail ve Muaviye’” (İbnü’l Kesir, El Bidaye ve’n Nihaye).

Peygamber adına söylenen ve iftiradan başka bir şey olmayan bu tür sayısız sahih, hasen, zayıf hadisler bulunduğu gibi, bu hadislerin ilk nakledenleri de sadece Ebu Hureyre’den ibaret değildir. Diş dolgusunu bile günah görenler var. Peygamberin kabak sevmesinden dolayı kabağı sevmeyenlerin dinden döndüğüne hüküm veren ve buna inanacak kadar da aklını kullanmayanlar var. Ve daha neler neler de var.

               https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!