Sünnet; Peygamber efendimizin davranışlarına verilen addır.
Hadis; Peygamber efendimizin sözlerine verilen addır.
Hadis ve sünnetin kısa tanımlarını vermemdeki amaç, iki kelimenin de birbirinden çok farklı olmasına rağmen toplumun ikisini birbirine karıştırmasındandır.
| Hz. Muhammed, Kur’an’ın tümünü yazıya dökmüş, hafızlara ezberletmiş ve çoğaltmış olduğu halde (Kur’an’ın, Hz. Osman zamanında çoğaldı demek büyük bir yalan ve peygambere iftiradır) tek bir hadisini ya da sünnetini neden kayda almadığını ya da çoğaltmadığını hiç düşünmezler mi? Peygamberimizin yaşantısı ve sözleri, Kur’an içeriğinin dışında farklı bir metot ve içerik barındırmadığını her iman eden bilir. Bu yüzden peygambere ait gerçek sünnet ve hadislere bakılacaksa, ilahi kitaba bakmak yeterlidir. Gerisi önemsiz teferruatlardır. İnce detaylara dalmak ve bu ince detaylara kılıf yapmak, şeytanın vesveselerinde boğulmaktır. |
Peygamber efendimizin ölümünden sonra sahabeler arasında oluşan kişisel menfaatler, kabile-güç çekişmeleri, atanmış yöneticiler tarafından uygulanan yayılmacı politika, İslam dininin diğer dinlerle etkileşimi ve benzeri birçok durum, sahte hadislerin oluşmasına zemin hazırladığı inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü toplumun peygambere duyduğu saygı, sevgi ve güvenden dolayı ölümünden sonra bile sözleri toplum üzerinde şeriatın hükmü, kanun, yaptırım şeklinde etkili olabiliyordu. Ölümü sonrası bile onun sözlerine karşı mutlak itaat söz konusuydu. Durum böyle olunca, peygamberin sözleri ya da peygambere mal edilen hadisler (sözler) toplum üzerinde kimi zaman zırh, kimi zaman kılıç etkisinde olmuştur. Bu gücün farkına varan zihniyetler, peygamberin ölümünden sonra bu durumu fırsatta çevirmekte geri kalmadılar. Peygamberimize ait olmayan fakat uygulandığında kişisel ya da toplumsal menfaatler elde etmede büyük bir kolaylık sağlayacağını düşündükleri için onun adına sözler uydurma yoluna gittiler.
Peygamber efendimizin ölümünden sonra İslam dinine giren kişilerin İslam’a hizmet etme düşüncesi olduğu gibi yeni inancı kötülemek için de dine dâhil olanlar olmuştur. Her ikisinde de eski inanç öğretilerinin bir kısmını istemli ya da istemsiz terk etmeyerek devam ettirenler ve zamanla bunları dinin kurallarına dönüştürenlerin sayısı tahminlerin çok ötesindedir. Yani eski inanç öğretilerini, örf ve adetlerini, gelenek ve göreneklerini, İslam’la sentezleyerek hayatlarına devam edenler, olmuştur. (Bu durum diğer dinlerde de kendisini göstermiştir) Durum böyle olunca, kimi zaman eski dini öğretileri (İslam öğretilerine tezat olmasına rağmen) İslam öğretilerine baskın gelerek varlıklarını (İslam’danmış gibi gözükerek) devam ettirmiştir. Varlıklarını devam eden örf, adet, gelenek, görenekler zamanla kendilerini bir dini zırh arama ihtiyacı duymuştur. Bu örf, adet, gelenek, görenek ve benzeri davranışların İslam içerisinde Kur’an’da bir dayanağı olmayınca bu durumu dine mal edilmesi için peygamberimize mal edilen sonradan uydurulmuş ve başı sonu olmayan sünnet ve hadisleri örnek göstermek en iyi çözüm yoluydu. Maalesef geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu durum tazeliğini korumaktadır. Tarikat, cemaat, vakıf ve benzeri oluşumların dergâh cami, toplantı alanlarında yapmış oldukları vaazlarda sıkça denk geldiğimiz “PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİ, “PEYGAMBERİMİZİN HADİSİ, PEYGAMBERİMİZ BUYURUYOR Kİ” şeklindeki mutlak itaat içeren sözle başlamaları, herkesin dikkatini çekmiştir. Bunu yapmalarındaki ana hedef, konuşma esnasında söyleyecekleri sözleri güçlü kılıp, fiili eyleme çevirip, kişilere yaptırım yapabilmek ve düşüncelerini dayatabilmektir. Kimi zamanda söylediklerini toplum üzerinde etkili kılabilmek için de sözlerini peygamber statüsünde gördükleri kişilere mal etme yollarına da başvurmuşlar, günümüzde de başvurmaktalar. Böylece kişisel çıkarlarını elde etmek için kimi zaman peygamberi kimi zamanda tarihe iz bırakan kişileri kullanmaktan asla çekinmediler. Çünkü hiçbir afyonun uzun süre uyuşturamadığı beyni, din, peygamber ve tarihe iz bırakanları kullanarak uyuşturabileceklerini öğrendiler. Peygamberimizin adına yalan söyleyerek, bu yalanlar sayesinde emelleri doğrultusunda kitleleri yıllarca yönetebileceklerinin farkına vardılar.
Peygamber efendimizin ölümünden sonra dört halife yaklaşık otuz yıl yönetimi ellerinde tutabildi. Peygamberimizle birebir yaşamış, ömürlerini geçirmiş, kimisi sırt sırta savaşmış olan bu kişilerin hata yapmadıklarını düşünmek ahmaklık olur. Ama bilinmelidir ki bu dört halife, hadis yazma, yayma ve kayıt altına alma konularında direnç sergilemişler, bu konuda Allah’tan çekinmişler. “İlahi kelama ters düşeriz, yanlış anlamış, duymuş olabiliriz, yazarsak iftira olabilir” düşüncesinden korkmuşlar. Yine de bu kişilerin zaman diliminde kayıt altına alınmış hadislerin olduğuna dair iddialar da vardır. Ama sayıları günümüze kadar gelen hadislerin yaklaşık yüz binde biri olacak kadar azdır. Bu sayının günümüze taşınan hadislerden bu kadar az olmasındaki etken, sahabenin sahabeden ya da bir başkasından duyduğu hadisleri kayıt altına almasından çok ilgili bireyin direk peygamberden duymuş olduğu hadisleri tek kayıt altına almasından kaynaklanmaktadır. Buna rağmen bu tarz hadisler arasında ihtilafların olmadığını söylemek doğru olmayacaktır. Bu yüzden Hz. Ebubekir de Hz. Ömer de bu hadis meselesinin gelecek nesillere yansımasının daha ağır, daha çok ihtilaflara sebep olacağını düşündükleri ve gördükleri için “Allah’ın kitabı elinizde, helalini helal, haramını haram kabul edin” diyerek hadislerin yayılmasına ve dini kaynak gösterilmesine karşı çıkmışlar.
Bilinmelidir ki birebir peygamberimizle yaşamış olan Hz. Ebubekir bile yaklaşık 500 civarı hadisi anca toplayabilmiş. Ve onları da “belki yanlış anlamış olabilirim, Yahudilerin Tevrat’ın başına getirdiklerini bizde Kur’an’ın ve Müslümanların başına getirebiliriz. Yanlış anlaşılmış hareketlerden ya da iftira olan hadisler sayesinde dine yeni helaller, haramlar, farzlar getirebiliriz. Bu durumun vebali büyük olur” düşüncesinden dolayı elindekileri de yakmıştır. Hz. Ömer’inde hadisler ve gelecek nesiller konusunda ufku genişti. Diğer semavi şeriat sahipleri, kutsal kitaplarının yanında çeşitli kişisel sözler yazıp ve bu sözlere büyük önem arz ederek asıl ilahı kitabı ihmal edip önemsizleştirdiklerini biliyordu. Bu yüzden hükmü altındaki yerlere mektup yazarak, kimin elinde hadis yazıları varsa hepsini yaksın diye talimat vermiştir. Bu talimatlar etkisini uzun süre korumuştur.
Maalesef Hz. Osman’ın ve Hz. Ali’nin ölümleri sonrasında, hadis sayısında birden ivme kazanmıştır. Tabiri uygunsa hadis sayısı bir iken bin olmuştur. Bu süreçlerde yaşayan insanların bir kısmı Kur’an’ın özüne tabi kalırken bir kısmı da sahte hadis, sahte sünnet, icma, ilmihal üretmeye başlamıştır. Geçmişten günümüze kadar dini kendi menfaatleri için kullananlar, kişisel menfaatlerine ters düşen ilahi kitap ayetlerini görmezden gelip, oluşturmuş oldukları sahte hadisleri ilahi kitapla eşdeğer göstermekten hiç çekinmemişler. “Bu sözler peygamberin sözleridir, sünnetidir” diyerek kendi idealleri doğrultusunda daha rahat ilerleme sağlamak için peygamberlere iftira atmaktan da geri kalmamışlar. Başka oluşumlarda Ehlibeyt taraftarları olduğunu iddia ederek bunlarla mücadele etmeyi seçmişler. Ehlibeyt taraftarları olarak kendilerini lanse eden kimi kötü niyetli gruplarda, sahte hadis zihniyetçilerine ayak uydurmuşlar. Onlarda Kur’an’ın yanına erenlerin buyruklarını oluşturup rehber edinip kutsallaştırmışlar. Sonuç olarak bunlarda, Allah, Muhammet, Ali üçlemesini oluşturarak mağduriyet felsefesiyle binlerce yıl sürecek kutuplaşmaya hizmet etmişler. Bu durumlar “Siyasal Alevilik” ve “Siyasal Sünnilik” tabirlerin oluşmasına sebep oldu. Oysa kişisel mağduriyetten çok ilahi öğretilerin değiştirilip ihmal edilmesi ön planda tutulmalıydı. Bir kısım insanlarda, İslam dini içerisinde kendisini gösteren kutuplaşmayı görüp kötü giden gidişatı durdurmak ve ortamı düzeltmek için kendilerince doğru buldukları sözleri peygambere mal ederek kutupları birleştirme yolunu tercih etmişler. İyi ya da kötü niyetle başlamış oldukları bu faaliyetler neticesinde İslam dini içerisine hurafe, batıl inançlar, çarpık düşünceler daha hızlı bir şekilde yer edinme fırsatı bulmuştur. Kısacası;
İlk hadis kitabını peygamberimizin ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra Malik b. Enes (712-795) tarafından oluşturulduğu bilinmektedir. Malik b. Enes kitabına da Muvatta adını vermiştir. Yine de günümüzde Sünni toplum tarafından en çok kabul gören hadis kitabı Kütübü Sitte’dir. Bu da altı kitap anlamına gelmektedir. İslam dininin SUNNİ kesiminin en büyük kaynaklarından kabul edilir. Bu eserlerde peygamberimizin ölümünden neredeyse 200 yıl sonra oluşturulmuştur.
Bunlar;
1. Sahih-i Buhari (Muhammed el-Buhari), (Doğum; Miladi 810 / Ölüm; Miladi 869)
2. Sahih-i Müslim (Müslim Bin Haccac), (Doğum; Miladi 821 / Ölüm; Miladi 875)
3. Sünen-i Nesai (Doğum; Milâdi 830 / Ölüm; Miladi 916)
4. Sünen-i Tirmizi (Doğum; Miladi 815 / Ölüm; Miladi 892)
5. Sünen-i Ebu Davud / Doğum; Miladi 817 / Ölüm; Miladi 888
6. Sünen-i İbnü’l Mace / Doğum; Miladi 824 / Ölüm; Miladi 887’dır.
Yukarıdaki hadis yazarların yazmış oldukları sözler, Müslümanlar içerisindeki Sünni yapılaşmada, doğruluğu kabul edilen hadislerdir. Gözünüzden kaçmaması gereken nokta ise bu kişilerin doğum yerleri, doğumu ve ölüm tarihleridir. Bunlardan hiçbiri peygamberi görmemiş ayrıca aynı zaman diliminde de yaşamamıştır. Buhari, Müslim, Tirmizi gibi kişiler, akılla bağdaşacak hiçbir mantıklı delil olmadığı halde peygamberin sözlerinin sözel olarak nesilden nesille geçişte özün sağlam kaldığını söylemişler. Maalesef bu söylemler akıl ve mantıktan yoksundur. Çünkü en güvenilir hadis yazarları arasında bile bir birliktelik bulunmamaktadır. Mesela veda hutbesinde (kimi kaynaklara göre 120000 kişi) binlerce insana hitap eden Hz. Muhammed’in sarf ettiği sözleri, hadisçiler nakil ederken bile birbirinden farklı ve birbirinden tezat sözlere yer vermişler. Kimi hadis yazarları peygamberin veda konuşmasını kast ederek “Sizlere Kur’an’ı ve aile halkımı bırakıyorum” dediğini söylemiş, kimileri “Sizlere Kur’an ve sünneti bırakıyorum” demiş, kimileri de “Sizlere sadece Kur’an’ı bırakıyorum” şeklinde hadis rivayet etmiştir. 120000 kişinin hazır olduğu rivayet edilen bir yerde, söylenen bir sözde bile hadis yazarlarında bir birliktelik yoksa üç beş kişinin tek olduğu bir yerde söylenen hadisin doğruluğuna (200 yıl sonra kayıt altına alınması) inanmada nasıl bir mantık nasıl bir iman vardır.
Günümüzde de nice insanlar var ki küçüklüklerinden beri hiçbir namazı kaçırmazlar, oruçlarını tas tamam tutarlar. Toplum içerisinde ibadet yaptıklarında herkes onlara “Allah’ın sevgili koludur” der. Ama ellerine fırsat geçse haksız mal toplarlar, küçük bir menfaat için yalan konuşurlar. Namazına sahip çıktığı kadar çevresine iyilik yapma konusunda duyarlı davranmazlar. Bu kişilerin namaz kılmaları, orucu tutmaları ya da defalarca hac görevini yerine getirmeleri, onları mükemmel insan yapmayacağı gibi kötülüklerden de korumaz. Peygamberimizin ölümünden hemen sonra dinden çıkmaların (Ridde olayı) başlaması buna en iyi örnektir. Neticede insanlar hata yapar. Bunun en güzel örneği televizyonlarda da sık denk geldiğimiz dindar gözüken sapık insanların ortaya çıkmasıdır. Bu kişiler kimi zaman bir cemaat lideri, kimi zaman bir imam, kimi zaman bir hoca ya da sıradan bir insan olabiliyor. Bu da bize dışarıdan mükemmel gibi gözüken bir şeyin aslında mükemmeliyetçilik barındırmayabileceğini göstermektedir.
Dünyanın en zeki insanlarını bir araya toplayıp, “can kulağıyla beni dinleyin” deyip konuşsan ve yıllar sonra değil sadece ertesi gün bu kişileri tekrar toplayıp o gün ne dediğini sorsan, hepsi konuyu hatırlasa bile söylediğin sözleri farklı kelimeler kullanarak, ekleme ya da çıkarma yaparak söylemeye çalışacaklarını göreceksiniz. Kaldı ki hadis nakil edenler, peygamberimizin ölümünden 200 yıl sonra böyle bir işe kalkışmışlar. Üstelik bunların çoğu, peygamberi görenin görenlerinin görenleridir (en az üç kuşak ötesi).
Yazılan hadis sayılarına matematiksel olarak baktığımızda, peygamberimizin peygamberlik yaptığı 23 yıl da sarf edebileceği sözlerden çok daha fazla olduğu görülecektir. Örneğin 23 yıl 8395 gün yapıyor. Her gün dini ve toplumu etkileyebilen 50 hadis (söz) söylemiş olsa bile 419750 hadis olur. Bunların hepsini peygamber öldükten sonra unutmadan birebir değiştirmeden kayıt altına alabilen zeki insanlar olduğunu düşünsen bile sayı bu rakamla aşağı yukarı eşdeğer olmalıdır. Ama sadece Buhari, el-Camiu’s-Sahih adlı eserinde toplamış olduğu hadisleri, 600.000 hadis içerisinden eleme yaparak yapmıştır (elemeyi neye ve kime göre yapmış). Buhari, hadis nakil edenlerden sadece bir tanesidir. Ayrıca bu kişi, peygamberimizin ölümünden 200 yıl sonra dünyaya gelmiş bir kişidir. Peygamberimizle yan yana büyümüş Hz. Ali ya da diğer 3 halifenin kendisinde bulamadığı yetkiyi kendisinde bulmuştur. Üstüne üstlük birde bu hadisleri sahih, hasen, zayıf olarak kategorize etme cüretinde de bulunmuştur. Bu kadar hadisi neye göre toplamış? Elemeyi ne göre yapmış olabilir? Kur’an’ı temel almış derseniz yanılırsınız. Çünkü sahih olarak gördüğü ve Kur’an’la çatışan sayısız hadis bulunmaktadır. Böyle birinin aklı başında ya da iyi niyetli bir insan olduğunu düşünmek ahmaklıktan başka bir şey değildir.
Toplum genelinde kabul görmeyip ahlaki bulunmayan ve tepki çeken hadisler olduğunda, hadisleri “sahih değil, hasen’dir ya da zayıf hadistir” şeklinde kategorize ederek bir çıkış yolu bulabiliyorlar. Böylece hadis yazıp yayanları savunuyorlar. Ama yine de din istismarcıların kendi menfaatleri doğrultusunda uyguladıkları yöntem ile kategorize etmiş oldukları hadisler kimi zaman Kur’an, akıl ve mantıkla örtüşmediği halde sahih olarak kabul görmüşler. Kimi zamanda hasen ya da zayıf olarak kategorize edilmiş olan hadisler, Kur’an’la bütünlük sağlayabilmiştir. Oysaki kendi kaynaklarına göre hadisler toplanırken çok fazla özen gösterildiği, ince elenip sık dokunduğu, güvenilir kişilerden bilgi alındığını söyleniyor. Ama bilgi alınan kişinin aktarmış olduğu hadisin doğru olduğuna inanılmasına karşın ondan öncekilerin aynı hadisi yanlış aktarmış olma ihtimalini ekarte etmekteler. Neticede arada 200 küsur yıl ve en az üç dört nesil geçmiş olmasını, akıl etmediklerini düşünmek, saflık olacaktır. Aslında saf olanlar, bütün bu sözlerin peygamber sözü olduğuna iman edip ona göre davrananlardır.
| Peygamberimizin ölümünden sonra zaman geçtikçe hadislerin azalıp unutulması ya da belli bir sayıda sabitlenmesi gerekirken, yıllar gittikçe hadislerin sayıca katlanarak çoğalması manidardır. Allah’tan Kur’an yazıya dökülüp yazılı nüshalar korunmuştur. Yoksa bu zihniyet yüz binlerce hadis uydurdukları gibi ciltlerce Kur’an ayeti oluşturup aklını kullanmaktan aciz insanlara “İslam budur, Kur’an budur” diye yutturacaklardı. |
Unutmayalım ki Peygamber sözü olarak yazılıp söylenen hadislere baktığımızda, hadislerin yazımını hem yasaklayan hem de izin veren (birbirleriyle de tezat olan) hadislere de denk gelmekteyiz. Örneğin; “Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur’an dışında bir şey yazmışsa imha etsin” (Müslim, Sahihi Müslim, Kitab-ı Zühd; Hanbel, Müsned, 3/12, 21, 33). “Burada olanlarınız, burada olmayanlara tebliğ etsinler! Belki de kendilerinden daha anlayışlı birine tebliğ etmiş olabilirler. Sözlerimi işitip belledikten sonra, başkalarına aynen aktaranın Allahü Teâlâ yüzünü ağartsın” (Ebu Davud, Tirmizi, İbnü’l Mace, Darimi, İ. Ahmed). Bu tarz hadisleri çoğaltabiliriz. Bu tezatlıklara anlam vermek akıl işi değildir. Bırakın peygamberi, sıradan bir insan bile bu kadar çelişkili fikir beyan etmez.
| Kur’an, öyle gökten bir anda inmedi. Yaratan, insanların kalbine ilahi kitabı iyice yerleştirilmek için 23 yıllık bir zaman diliminde tamamlandı. Toplumsal yaşama şekil veren tesettür, içki ve benzeri birçok ayet, çok sonradan vahiy edildi. Mesela tesettür ve içkinin serbest olduğu dilimlere ait sünnetler ile yasaklandıktan sonraki sünnetler arasında uçurum olmaz mı? Sünnetteki uçurum hadislere de yansımaz mı? |
Aslında tartışacağımız nokta, peygamberimizin hadis yazımına neden izin vermediğidir. Neden onun zamanından kalma yazılı bir hadis kitabı yoktur? Peygamberimizle beraber yaşayan ve ölümünden de 30 yıl sonra hüküm süren dört halifenin neden hadis nakil etmediğidir. “Sözel nakil etmişler” diye karşı tezi olanlara da “bunları neden kitap haline getirmemişler”? Bu kişiler sorumluluk sahibi değiller miydi? Akıl etmediler mi? Ya da hadisçi olarak bilinen Buhari, Müslim, Tirmizi gibi isimlerden önce neden peygamberimizle beraber yaşayan hadis nakilcileri oldukları iddiasıyla Hz. Ali, Ömer, Osman, Ebubekir isimleri ön plana çıkmıyor. Gerçi bir kısım Şia grubu, “Hz. Ali’den nakil gelen çok sayıda hadis var” derler. Peki, bu hadislerin çoğu neden Kur’an’ın özüyle bütünleşemiyor?
Uzun lafın kısası ucu, bucağı, sayısı, sonu belli olmayan hadisleri yazanda, yayanda hem peygambere hem de dört halifeye iftira attığını, bu iftira sonucu İslam dininin özüne zarar verdiklerini, hesap günü geldiğinde bunun hesabının sorulacağını bilmelidir. Ayrıca bu hesap, sadece Sünni olan insanları tek bağlamaz. Şii’leri de diğer iman edenleri de bağlamaktadır. Çünkü Sünnilerin hadis kitapları ile Şiilerin hadis kitapları birbirinden farklıdır. Her iki gruptaki insanlar da “bu sözler peygamberin sözleridir” derler. Ama biri diğerinin kaynağını kullanmaz ya da çok nadir kullanır. Şiiler sadece Ehli Beyt (peygamberimizin soyundan gelen ailesi)’ten aldığını iddia eder. Mesela Küleyni genellikle hadislerini İmam-ı Cafer-i Sadık babası Bakır’dan, o da babası Zeynel-Abidin’den, o da Hasan’dan, o da babası Hz. Ali’den, o da Hz. Peygamber’den” nakil ettiğini söyler. Sünniler ise Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, Ebu Hureyre ve benzeri kişilerden alır. Belli başlı kriterler doğrultusunda kişiden kişiye aktarımla süzülerek aldıklarını iddia ederler. Ama çoğu yerde her iki düşünceye sahip oluşumlar büyük hatalar yapmaktalar. Nifak tohumu ekmekteler. İslam’ı ve kardeşliği bölmekteler. Tek olan dini parçalara bölerek bozulmuş dinlerin başına geleni kendi dinlerinin başına gelmesi için bilinçsizce çaba sarf etmekteler.
| Şia, Sünnî hadis kaynaklarına güvenilemeyeceğini belirtirken, kendi kaynaklarında ki hadislerin hem teknik ve hem de tarihî açıdan daha çok güvene layık olduğunu söylerler. Aynı düşüncenin tersini, Sünnilerde söylemektedir. Anlayacağınız Sünni’yim desen Şia’yı, Şia’yım dersen Sünni’yi batıl (İslam dışı) görmek zorundasın. Çünkü birbirlerine göre karşı tarafın yanlış yolda olduğu düşüncesi bulunmaktadır. İkisine de mesafeli dursan, bu sefer ikisi de seni Müslüman görmez. Oysa Hz. Muhammed ne Şii’ydi ne Sünni’ydi ne Hanefi’ydi ne Maliki’ydi ne Şafii’ydi ne de Hambeli’ydi. O ve çevresi Hz. İbrahim gibi sadece Hanif Müslümanlardandı. Ortalıkta dolaşan yüz binlerce hadisten ise belki binde biri ancak ona aitti. |
Devamı için Tıklayınız : https://saittasci.com/kategori/kitaplar