“Kadınlar hakkında birbirinize iyi tavsiyelerde bulunun. Çünkü kadın, kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en fazla eğri olan yeri, onun üst kısmıdır. Bu sebeple, eğer onu doğrultmak istersen kırarsın; yok eğer kendi haline bırakırsan eğri olmaya devam eder. Öyleyse, kadınlar hakkında birbirinize iyi tavsiyelerde bulunun, birbirinize onlara iyi davranmayı tavsiye edin.” (Buhari, Enbiya 1; Müslim, Reda’ 61, 62). Şimdi bu hadisi yayan kişilerin, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in dışında kimden ya da kimlerden, hangi kaynaklardan etkilenip peygambere iftira atarak hadis uydurduklarına bakalım. Buhari ve Müslim’den binlerce yıl önce kişiselleştirilmiş Tevrat’ta şu şekilde geçmektedir: “Âdem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapatır. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirir. Âdem, ‘İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir. Ona kadın (İbranice: işşa) denilecek, çünkü o adamdan (İbranice: iş) alındı’ der.” (Yaratılış 2/21-23) İncil’de ise, Yeni Ahit’te Pavlus’un mektuplarında şu ifade yer alır: “Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek, kadın için değil; kadın, erkek için yaratıldı.” (1. Korintliler 11/8-9)
Sümer efsanelerinde de “Tanrı Enki yasak bitkiden yediği için tanrıça Ninhursag tarafından cezalandırılır. Bunun sonucunda vücudunda çeşitli hastalıklar (kaburga bölgesinde) ortaya çıkar. Yaptığına pişman olduktan sonra Ninhursag bir tanrıça yaratır. Adına (Sümercede kaburga kadın anlamına gelen) Ninti (Nin=kadın, ti=kaburga) koyar” diye geçer.
Kadının yaratılış sebebi, onun toplumdaki yerini belirler. Sümerlerde, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta, kadının kaburgadan yaratıldığı ve erkek için var edildiği şeklindeki ilahi olmayan fikirler, kadının toplumda değersizleştirilmesine neden olmuştur. İslam’da ise, Kur’an’da kadın ya da erkeğin yaratılışını anlatan hiçbir ayette buna benzer ifadeler yer almaz. Buna rağmen, birçok hadiste ve tefsirde kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair söylemler bulunmaktadır. Bu durum, İslam dininin âlimleri olarak kabul edilen bazı muhaddislerin (hadisçilerin) ve müfessirlerin (tefsircilerin), dinlerini bozan kültürel ve dış kaynaklı etkilerden ne kadar etkilendiklerini açıkça göstermektedir. Her Müslüman Araf suresi 189. ayetini, günümüz Tevrat’ın ve İncil’in etkisinde kalmayarak okumalıdır. İlgili ayette “Sizi bir tek nefisten (can, ruh) yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da (ondanda derken cinsinden yani onun gibi insan) eşini yaratan O’dur.
“Kur’an’ı bir kenara bırakıp, mezhepçi zihniyetin ya da tarikat ve cemaat gibi oluşumların izinden gidersek; onların ‘hadis’ (Peygamber sözü) diyerek bize dayattıkları saçmalıkları Kur’an süzgecinden geçirmeden din edinirsek, dinlerini tahrif edenlerden hiçbir farkımız kalmaz. Eğer erkeğin yaratılışını üstün görür, kadının eğri kaburgadan yaratıldığına inanırsak ve kadının asıl yaratılış amacının erkeğe hizmet etmek olduğuna kanaat getirip bu şekilde davranırsak; hem kadınlara zulmetmiş, hem de Yaratıcı’nın belirlediği yasaya başkaldırmış oluruz.”
Hz. Muhammed’in eşlerinden Meymûne; Resulullah, Cebrail’in kendisine şöyle dediğini söyledi; “Biz (melekler), içerisinde köpek ve resim olan eve girmeyiz.” Resulullah o gün sabahladıktan sonra tüm köpeklerin, hatta küçük/yavru köpeklerin dahi öldürülmesini emretti. Bu hadisi kayıt altına alan ve yayan Buhari’dir, Müslim’dir, Ahmet b. Hanbel’dir, Nesai’dir. Bir de şöyle bir hadisleri var “Siz iki noktalı halis siyah köpekleri öldürün çünkü onlar şeytandır”. (Müslim, Sahih, Musakat) Geçmişte yaşamış olan âlim, şeyh olarak kabul görmüş zatlar gibi günümüzdeki büyük bir çoğunlukta bu tarz iftira içeren hadisleri inkâr etme yoluna gitmemekte, ilgili hadisleri savunma ve yayma yolunu tercih etmekteler. Allah’tan korkmazlar, karıncayı bile incitmekten çekinen, ufku geniş ileri görüşlü peygamberi, nasılda cani, hiçbir şeyden anlamayan bir statüde gösteriyorlar. Aklını kullanan her insanın yapacağı şey, hadisi savunmak ya da yorumlamak değil, bu sözlerin peygambere iftira olduğunu görmek ve göstermek olmalıdır.
”Kertenkeleyi bir vuruşta öldürene yüz sevap vardır. Çünkü kertenkele Hz. İbrahim ateşe atılınca diğer hayvanlar gibi su taşımayıp yanmasını istediği için üflemiştir. Bu yüzden kertenkele fasıktır”. (Müslim; 2240/147, Buhari; 7/3150, İbnü’l Nace) “Resulullah buyurdular ki; İçerisinde resim ve köpek bulunan eve melekler girmez. (Ebu Davud, Taharet 90, (227), Libas 48, (4152); Nesai, Taharet 168, (1, 141), Buhari, Libas 92, 88, Bed’ül-Halk 6,14, Müslim, Libas 102, (2606); Ebu Davud, Libas 48, (4155); Tirmizi, Edeb 44, (2805); Nesai, Zinet 112, (8, 212, 213); İbnü’l Mace, Libas 44, (3649)). Bu nasıl bir zihniyettir ki, bu düşünceyle yetişen insanların, insanlara değil, hayvanlara bile işkence etmeyeceklerini düşünmek mümkün mü? Mescidi nebevi “Kim benim şu mescidimde bir tek vakti geçirmeksizin kırk vakit namaz kılarsa, kendisi için cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır. O kişi nifaktan da uzak olur”. (İbnü’l Hanbel, Müsned, XX, 40; Taberani, el-Mu‘cemü’l-evsat, II, 22) “Kim ki bin kere ‘Kulhüvallahü ehad’ suresini okursa, kendi nefsini Allah’tan satın almış olur”. (Suyuti, el-Fethu’l-Kebir, 3/227; Münavi, Feyzü’l-Kadir, 6/203) Bu ve benzeri sayısız hadisle de ibadet taklide, otomatiğe, pasif duruşa dönüştürülmüştür. Başka biri ise kırkı, on bine, yüze bine çıkarmıştır. Sınava girince, dara düşünce, paraya ihtiyacın olunca gibi sayısız durumlarda “onu bunu yüz kere, bin kere oku, derdine çözüm olur” saçmalıkları, mezhepler, tarikatlar, sözde hadisler yüzünden dinimize girmiştir. Rehber olarak indirilen kitap, sihir kitabına dönüştürülmüştür. Kısacası Kur’an’ın yaşama uyarlamasını kesip atmıştır. Sonuç olarak Kur’an, bilinmeden okunan milyonlarca hatime dönüştürülmüştür. Müslümanlık şuuru yerini söylenenleri anlamsızca tekrarlanan bir kasete bırakmıştır. Müslümanlığın toplum üzerindeki aktif rolünü, pasif bir yaşam tarzına çevirmiştir ve insanları duygusuzlaştırıp cahilleştirerek canileştirmişler.
“Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır” (Buhari-Tesavir, 89). Kur’an, teknoloji ve sanatın gelişmesini desteklerken bu tarz hadisler ise sanatı ve sanatçıyı engellemiştir. Bu zihniyete verilecek en güzel cevap Kur’an’ın Sebe suresi 13. ayetiyle verilebilir. “Onlar Süleyman’a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi. Ey Davud ailesi! Şükür için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır” der. Bu ayetten de anlaşılıyor ki, Kur’an’a göre de peygamber olan Hz. Süleyman bile sanatla (Heykel) uğraşmıştır. Ama hadislere körü körüne inanan insanlar Kur’an okumadıkları için neredeyse heykel ve benzeri sanatları icra edenleri putperest ilan etmişler-etmekteler. Yapılan şaheser resimlere “hadi can verin” diyecek kadar da ruh hastaları olmuşlar-olmaya da devam etmekteler.
“Yeryüzü, öküz ve balığın sırtındadır. Balık sallanınca depremler olur”. (İbnü’l Kesir) Daha düne kadar bu hadis sahi görülüyordu. Dünyanın yuvarlak olduğu ve altında bir şeylerin olmadığı netleşince de farklı anlamlar, farklı kılıflar oluşturuldu. Yok, dünya tarım ve denizcilikle geçiniyor gibi kılıflar uyarlandı. Buna kılıf uydurarak yalancı olacağınıza, bu hadis peygambere iftiradır demeniz daha doğru olmaz mıydı?
Bir diğer iftira içeren hadis “Allah ahirette peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir”. (Müslim-İman 302; Buhari 97/24, 10/29; Hanbel 3/1) Hiçbir şeye benzemeyen Allah’ı insana benzetiyorlar. Bunu yapan da sahi hadisleri olan Müslim ve Buhari’dir. Allah ile peygamberler arasında parola olacak, parolada “ŞAFAK” deselerdi insanlara belki de daha mantıklı gelirdi.
“Dinini değiştireni öldürün”. (Nesai 7-8/14; Buhari 12/1883) Buhari’yi dinliyorsunuz da Bakara suresi 256. ayeti hiç mi okumuyorsunuz? Okumadığınız belli ki, İslam dinini terör dinine çevirdiniz. İlgili ayet; “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah’a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir” der. Din değiştirmek sadece Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık arasında geçiş yapmak demek değildir. Din değiştirmek; ilahi emirlerle oynayıp ekleme çıkarma yapmaktır da. Eğer ilahi kitabın içeriğiyle tezat olan hadislerin doğruluğunda hemfikirlerse önce kendi ölüm fermanlarını çıkartmaları gerekir. Çünkü dine yapmış oldukları ekleme çıkarmalarla, yeni bir din oluşturdukları ortadadır.
“Ölü, ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır”. (Buhari-K. Cemiz 32, 33, 34) Kur’an’ın neresinde yazıyor, başkasının günahı bir başkasına yüklendiği? Bir tek Allah’ın adaletine laf söylemedikleri kalmıştı o da oldu. Belli ki bu zihniyet, Necm suresi 38. ayeti de hiç mi okumamış. İlgili ayet “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” der. Bir kez daha ilk inen ayetin (İkra-oku) önemini görmekteyiz. Belki de Kur’an’ı okumuş ve anlamış olsalardı bu kadar da yanlış düşünceye kapılmazlardı.
“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir”. (Ebu Davut Süleyman b. Eşas es-Sicistânî el-Ezdî, Sünen-i Ebu Davud, tahk. Komisyon, Darü İbnü’l Hazm, Beyrut 1997, c. 5, s. 70-71) Buhari, Tirmizi, Ebu Davut’ta bu hadisi “Şefaatim, bazı insanları cehennemden çıkaracak” şeklinde vermiştir. Zilzal suresi 7-8. ayetlere baksalardı bu hadisin iftira olduğunu göreceklerdi. İlgili ayet “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür, kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür” der. Demek ki dünyadaki torpil misalinin bir benzeri ahirette olmayacaktır. Kimse, hak etmeden bir kazanım elde edeceğini düşünmesin.
“Peygamber 30 erkeğin cinsel gücüne sahipti”. (Buhari, MuhtasanTecıid-i Sarih, hadis no; 192) “Peygamber bir gecede dokuz hanımıyla ayrı ayrı cinsel ilişki kurardı”. (Buhari, Muhtasan Tecıid-i Sarih, hadis no; 192) Bu tarz hadislerle de iftiralarının ve sapıklıklarının doruklarına çıkıyorlar. Sonrada peygamber dokuz yaşında biriyle evlendi gibi yalanlarla da kendi sapıklıklarına dini kılıf bulma yollarını tercih ediyorlar.
“Kim ki, çarşamba günü güneş yükselince on iki rekât namaz kılıp, her rekâtında bir Fatiha, bir Ayet el-Kürsi üç İhlâs ve üç Muavvizeteyn okursa, arşın altında bir münadi “Ey Allah’ın kulu! Geçmiş günahların bağışlandı. Allah kabir karanlığını, azabını ve kıyametin şiddetini senden kaldırdı. Artık senin için fazla amele lüzum yok diye çağırır ve o gün kendisi için bir peygamber sevabı yükselir”. (Gazali) Keşke Gazâlî yalnızca felsefe alanında kalsaydı. Müslüman birine; “Şu ayeti ya da duayı, şu gün, şu saatte şu kadar oku; sağ tarafının üzerine yat, kıbleye dönük ol, kimseyle konuşmadan geceyi geçir…” gibi mistik kokan telkin, öğreti ve tekrarları uyguladığında dileğin gerçekleşir, duan kabul olur, zengin olursun, işin yoluna girer gibi inançlar telkin edilip bu uygulamalara yönlendirilirse; bunu yapan da, yaptıran da, buna inanıp benimseyen de, İslam dinini kavramadığını bilmelidir.
“Recim etme ayeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme (sebebi ile nikâhlamanın haramlığı) ayeti indi. Bu ayetler karyolamın altında bir yaprakta (yazılı) idi. Resulullah vefat edip biz onun ölümü ile meşgul olunca, evde beslenen koyun veya keçi girip o yaprağı yedi”. (İbnü’l Mace, Ahmed bin Hanbel 5/131, 132, 183 ve 6/269) Geçmişten günümüze âlim görünen çoğu insan bu hadisi sahih olarak görmüştür. Kendilerini din koruyucuları olarak gören birçok kişi, rivayeti inkâr edeceklerine (Kur’an’a ters olması sebebiyle), hadisi savunup bir kılıf bulma yoluna gitmişler. Çünkü kılıf bulmasalar hadislerin güvenirliği sekteye uğrayacaktı. Bundan sonra hadisler, Kur’an’a eşdeğer kabul edilmeyecekti. Buldukları kılıf ise ayetin keçi tarafından yenilmesinin asıl sebebi, bir hükmün yerine yeni bir hüküm getirilmek suretiyle kaldırılmış olması olarak tanımlamaktalar. Kısacası buldukları bu kılıf, “Allah önce yazdı sonra hükmün kalktığını görünce de vazgeçti” anlamından başka bir şey değildir. Bu durum Allah’ın sıfatlarına ters olduğu gibi Kur’an’a da ters bir durumdur. Hicr suresi 9. ayeti okumuş olsalardı durumun böyle olamayacağının farkına varırlardı. Hicr suresi 9. ayette “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz” der. İlimde belli bir noktada görülen insanların (Allah’a, peygambere iftira ve Kur’an’a ters olan hadislerin yazarı ve koyu savunucuları) apaçık olan gerçekleri görememelerinin sebebi, kalpleri ve gözlerinin Allah tarafından mühürlemiş olmasından başka bir şey değildir.
“Melekül Mevt (yani Azrail) Musa Aleyhisselam ruhunu kabzetmek için gönderilmiş. Hz. Musa’ya geldiği zaman, Ona tokat vurmuş, bir gözü çıkmış. Azrail Aleyhisselam Rabbine dönmüş, demiş ki; “Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemiyor.” Cenabı Hak tekrar ona gözünü iade etmiş”. (Sahihi Buhari, 2/113 ve 4/191; Sahihi Müslim 4/1843) Bu hadisteki hayal gücüne mi güleceksiniz yoksa Allah’ın emrini yerine getiremeyecek kadar Azrail meleğini aciz gören düşünceye mi ya da Allah’ın emrine itiraz ettiği söylenen Musa’ya mı? Tabi ki bu hadisin saçmalığına, tezatlığına ve buna inanana güleceğiz. Allah akıl fikir versin, başka bir şey demiyorum.
“Peygamberimiz caminin bahçesine girerek şöyle dedi; Şurası muhakkak ki cami ne cenabete (gusül abdesti almayan), ne aybaşlıya (adetli kadına) helal değildir”. (Müslim Hayz 11, Ebu Davud Taharet 104, Tirmizi Taharet 101, Nesai Hayz 18) Peygamberin hanımı anlatıyor; Peygamberimiz bizden biri aybaşlı olduğu halde onun kucağına başını koyar, Kur’an okurdu. Bizden birimiz aybaşlı iken camiye gidip Peygambere bir şeyler götürürdük. (Nesai, Hayz, 19) “Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim”. (Tirmizi, Rada’ 10, (1159)) Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz (İbnü’l Hacer El Heytemi 2/121 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239) Âlemlere rahmet olarak indirilen bir kitabın peygamberi, bu sözleri söyleyebildiğine inanıyor musunuz?
Hadisleri Kur’an’dan daha çok rehber edinen muhafazakâr kesim, bu tarz iftira rivayetler sayesinde kadının toplumdaki yerini şekillendiriyor. Kadına zulmü tetikliyor ve onları düşük bir sınıfta gösteriyor. Oysa Kur’an da “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” der. Üstünlüğün cinsiyette değil inançta olduğunu vurgulamaktadır.
“Cennette bir ağaç vardır ki, binekle bir kimse yüzyıl gölgesinde yürüse onu geçemez. (Tirmizi) Cehennemde kâfirin azı dişi Uhud dağı kadar, derisinin kalınlığı da 3 günlük mesafe kadar. (Müslim) Cehennem ehli ateşte o kadar büyüyecek ki kulak memesi ile boynu arası yedi yüzyıllık mesafe kadar olacak”. (Hanbel ve Müsned) Peygamberin sözüymüş gibi söyledikleri bu sözler, bu adamların ne denli uçtuklarını göstermektedir. Hangi madde bir insanı bu şekilde hayal gücüne sokabilir? Hangi madde insanları bunlara inandırabilir? Bilemiyorum. Bildiğim tek şey varsa o da hadis diye bize yutturdukları sözlerin hem kendi yazdıklarıyla hem diğer hadis yazarlarıyla hem de Kur’an’la çelişmekte olduğudur. Bu çelişkiyi, aklını kullanan her insan görecektir.
“Horozların öttüğünü işittiğiniz vakit, Allah’tan lütuf ve ikramını talep edin. Zira onlar bir melek görmüştür. Merkebin (eşek) anırmasını işittiğiniz zaman şeytandan Allah’a sığının. Çünkü o da bir şeytan görmüştür”. (Buhari, Bed’ü’lhalk 15; Müslim, Zikr 82, (2729); (Ebu Davud, Edeb 115, (5102); Tirmizi, Da’avat 58, (3455)) Horozun ötüşünün ve eşeğin anırmasının sebebini bilmiyorum ama melek ya da şeytanla bağlantı kurmak aklını yitirmektir. Aklını yitirenlere inananların, aklını yitirenlerden farkı yoktur.
“Altın ve ipek ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helaldir”. (Ebu Davud, “Libas,” 12; İbnü’l Mace, “Libas”, 19) Bu hadise verebileceğimiz en güzel cevap Araf suresi 32 ayettir. “De ki; “Allah’ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı?” De ki; “Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyamet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır.” İşte bilmek isteyen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz” der.
“Sol elinizle yemeyin. Zira şeytan soluyla yer. (Buhari, Et’ime, 2; Müslim, Eşribe, 104-106) “Yahudi ve Hristiyanlar saçlarını hiç boyamazlar. Siz onlar gibi yapmayın”. (Buhari, Enbiya 50, Libas 67. Ayrıca bk. Ebu Davud, Tereccül 18; Nesai, Zinet 14; İbnü’l Mace, Libas 32) Bu hadislere inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bilinmelidir ki bir Yahudi’nin sakalını bir Müslüman’ın sakalından ayırt eden bir fark yoktur. Dini vecibelerini yerine getirirken giyinen ve dinsel kabul edilen aksesuarları çıkarırsan Yahudi’yi Müslüman’ı ya da Hristiyan’ı giyim kuşamdan dolayı ayırt edemezsin. Zaten geçmişte de durum böyleydi öyle de olmalıdır. İlla bir farklılık istiyorsan yaşantınla, inancınla, insanlara davranışınla, tavrınla, paylaşımınla göstereceksin. İnanç bakımından bir organın diğer organdan üstünlüğü yoktur. Allah da hiçbir ayetinde sağ eli sol elden, sağ ayağı sol ayaktan, sağ gözü sol gözden ayırmamıştır, birini diğerine üstün seçmemiştir. Eylemlerinle Müslüman olamıyorsan, istediğin kadar sol ayakla WC ye git ya da sağ elle gösterişli hayırlar dağıt. Bu durum seni iyi bir Müslüman yapmaya yetmez.
“Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı”. (Buhari, İstizan 1; Müslim, Bir 115 bk. İbnü’l Hacer, 5/182-83 Taberani, h. no. 13404-Şamile, ayrıca adını yazmadığım ve neredeyse tüm hadis yazarları birde İbnü’l Arabî) Bu saçma rivayetin ana kaynağı, değiştirilmiş Tevrat’tır. Daha önce detaylı açıklama yaptığım için sadece Şura suresi 11. ayet ile cevap vereceğim. “Gökleri ve yeri yaratan o’dur. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu şekilde çoğalmanızı sağlamaktadır. O’na benzer hiçbir şey yoktur. O her şeyi işitir, her şeyi görür”der.
“Kan aldırmak, yapanın da yaptıranın da orucunu bozar”. (Tirmizi Oruç 60/Ebu Davud Oruç 28/Buhari Oruç 32) “Peygamberimiz oruçlu iken kan aldırmışlar”. (Ebu Davud Oruç 29-30/Tirmizi Oruç 59/Buhari Tıp 11) Kendi kendileriyle zıt fikirler beyan etmelerine mi, Kur’an’la zıtlaştıklarına mı, günümüzde bile bu tarz çelişkili hadislere inananların var olduğuna mı gülelim yoksa ağlayalım bilemedim. Görüyoruz ki içeriği akıl ve mantıktan uzak, peygambere iftiralar barındıran ciltlerce hadis bulunmaktadır. Bütün bu hadisleri nabza göre kimi zaman kutsi, kimi zaman sahih, kimi zaman zayıf diye de adlandırmışlar. Bunları yapan da günümüz toplumlarında onaylanmış, ilmine irfanına güvenilen Buhari, Tirmizi, Müslim, Ebu Davut, Ebu Hureyre, El-Kâfi, Kuleyni… Vb. kişilerdir.
“Peygamber Efendimize ait olmayan ve kaynağı iftiralardan veya şeytani telkinlerden alınan sözleri peygambere mal etmek, İslami yaşamı ve İslam hukukunu bu sözler doğrultusunda şekillendirmek, bu zihniyettekilerle gruplaşmak ve mezhep oluşturmak, şuursuzluğun ötesinde bir durumdur.”
“İman ettiğini sanan cahiller yüzünden olsa gerek, zaman geçtikçe insanların gözünde ve gönlünde İslam, çağa ayak uyduramayan; saç, sakal, cübbe, cariye ve katliam kelimeleri arasında sıkışıp kalan yobaz bir dine dönüşüyor. Oysaki gerçek İslam, bunların benimsediği İslam’a karşı doğmuş ve onların inançlarına karşı dik durmuş bir dindir.”
“Kur’an’a tezat olan hadisleri inkâr etmek, İslam dinini ve Peygamber’i iftiralara karşı korumak demektir. Aksi durum ise, İslam’a ve Peygamber’e atılan iftiraları kabul etmek ve onaylamaktır. İlahi kitaba tezat olan uydurulmuş hadisleri din edinip benimsemek, indirilen dini yetersiz görüp dini tamamlamaya çalışmak anlamına gelir.”
“Beldelerin Allah’a en sevimli olan mekânları mescitlerdir/camilerdir. Beldelerin Allah’a en sevimsiz mekânları ise çarşılar ve pazarlardır”. (Müslim, Mesacid, 288) Buna verilebilecek en güzel cevap Nur suresi 37. ayettir. “Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişiler; Anarlar ki, Allah kendilerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödüllendirsin, daha fazlasını da lütfundan versin. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” der. Bu ayetten yola çıkarak; ticaret, insanı ibadetten alıkoymuyorsa ve topluma fayda sağlayan süreçlere vesile oluyorsa, Allah nezdinde çarşı ve pazarların sevimsiz olması söz konusu olamaz. Ancak mescit ve camilerde geçirilen zaman ve yapılan ibadetler, kişide olumlu bir değişim yaratmıyorsa; bu ibadetler, Allah’ın önerdiği din anlayışından uzak bir yapının odağına dönüşmüşse; cami inşa etmek ya da camide vakit geçirmek, sadece bu odağa hizmet etmek için yapılıyorsa; sırf birileri görsün diye bu alanlarda bulunuluyorsa ya da bu mekânlar şöhrete ulaşmak için bir araç hâline getiriliyorsa, Allah ne bu mekânları ne de bu insanları sevimli bulacaktır. Bu yapılar ister “cami”, ister “ibadethane” olarak adlandırılsın; bu hâliyle, olsa olsa Peygamber tarafından yıktırılan Mescid-i Dırar’a benzerler. Yaratıcının hoşnut olacağı ibadetler ve ibadet mekânları; gösterişten, riyadan ve dünyevi hesaplardan arındırılmış, yalnızca Allah rızası için yapılan ibadetlerin gerçekleştiği yerlerdir. İbadethaneler, İslam dışı ideolojilerin ve yaşantıların barınakları hâline getirilmemelidir.
“Günümüz Müslümanlarının haline bakarak, yaşanılan İslami yaşayışta ve benimsenen İslami inanışta bir şeylerin ters gittiğini ve yanlış yapıldığını, yanlış inanıldığını söylemek, o kadar da zor olmasa gerek.”
“Bütün saçma sapan hadislerin ortak çıkış sebebi, ortaya çıktıkları dönemin siyasi çalkantılarından etkilenmiş olmalarıdır. Üst yönetim tarafından ödüllendirilme veya korkutma amacıyla yazılmış hadisler de azımsanmayacak sayıdadır. Kimi zaman dine hizmet edeyim diye düşünenlerle, toplumu bozayım diye düşünen insanların, eski dinlerin değiştirilmiş öğretilerinden ilham alarak hadis oluşturdukları ortadadır. Oysaki Yaratıcı, peygamberlere bile kendilerinden dine bir şeyler katma yetkisi vermemiştir. Ama delisi de, akıllısı da, Müslümanı da, gayrimüslimi de, her fırsatta dine bir şey katma konusunda kendinde yetki görmüştür. Oysaki ilahi varlığa ihtiyaç duyan herkese, ilahi kitap yeterliydi, çünkü onlar vahiy alan peygamberler değildi. Din, gelmiş geçmiş peygamberler aracılığıyla tamamlanmıştı. İlahi kitabın dışında kalan her ince detay, önemsiz bir ayrıntıdan başka bir şey olmamalıydı.”
İftira içeren hadislerin toplumda yer edinmesinden sonra, dinî otorite mezhep imamlarına, şeyhlere, hacılara, hocalara ve din adına konuşma yetkisini kendinde gören diğer kişilere geçmiştir. Örneğin, bunlardan biri “Köpek pistir; dolaştığı yerde namaz kılınmaz, yaladığı yeri yedi defa yıkamak gerekir” derken; bir diğeri “Köpek temizdir, bulunduğu yerde namaz kılınabilir” demiş; bir başkası ise “Av köpeği ve çoban köpeği dışındakiler pistir” şeklinde hüküm vermiştir. Maalesef, aynı dine ve aynı kutsal kitaba bağlı oldukları hâlde, binlerce konuda birbirinden farklı fetvalar vererek yeni kurallar koydular ve toplumu kutuplaştırdılar. Aynı dinin mensuplarını, inanç temelleri üzerinden ayrıştırdılar. Kısa bir süre sonra, bu ayrışmanın adına ‘mezhep’ dediler: Şâfiî, Hanefî, Hanbelî, Malikî, Caferî, Zeydî, İsmâîlî… Ardından bu mezheplerin her birini de kendi içinde gruplara ve cemaatlere bölerek parçalamaya devam ettiler. Sonuç olarak, siz “yetmiş üç fırka” deyin, ben “yedi bin yedi yüz yetmiş üç grup” diyeyim.
Milyonlarca hadisin kaydını tutup bizlere kadar aktaranların emeğine “Bunların hepsi zandır, yanlıştır” demek, hatayı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bu yüzden, her hadisi ilahi kitap süzgecinden geçirip ayetlerle teyit etmek gerekir; sadece Kur’an’a ters düşen hadisler reddedilmelidir. Tezatlar çıkarıldığında, hadisler tek bir kaynaktan beslenmiş olacak ve ilahi kitaba aykırı düşmeyecektir. Sonuç olarak, “Hadisler böyle der, buna uyun” denmez; bunun yerine, “Kur’an’ın şu ayeti de bu hadisi doğruluyor” denileceği için hadislerin güvenilirliği artar. İslam’a tabi olanlar birleşir, milletlerde ümmet bilinci gelişir; gruplaşıp cemaatleşmekten, mezhepleşip ötekileşmekten uzak dururlar.
“Kur’an’sız Müslümanlık projesi”, Kur’an’la örtüşmeyen hadislerin ve sünnetlerin birçoğunu terk etmek demek değildir. Kur’an’ı bir kez bile anlayarak okumadan, yüzlerce cemaat, tarikat, mezhep ve benzeri oluşumun hak olduklarına inanmak ve bu oluşumların öğretilerini Kur’an süzgecinden geçirmeden rehber edinmek, Kur’an’ sız Müslümanlık anlamına gelir. Ölüm sonrası ilahi kitaptan sorgulanacağımız halde, ilahi kitabı ihmal ederek sözde hadislerle ve sözde sünnetlerle zaman geçirip sınava hazırlanmaktır.
Dinimizi anlamak için Allah’ın kitabından başka bir kitaba mı ihtiyacımız var? Bizden önceki milletler, Allah’ın kitabının yanında başka kitaplar edinip, (Yahudiler, Tevrat’a ek Mişna, Gemara edinmeleri) dine ana kaynak yaptıkları için yoldan çıkmadı mı? Dinini bozanlardan olmamak için Kur’an’la tezat olan her hadisin inkâr edilmesi gerekmez mi? Kur’an’da hükmü bulunan bir konuda anlamsız ayrıntı ve eklemeye ihtiyaç duyan din adamının yalan konuştuğunu görmemizin zamanı gelmedi mi?
“Kur’an’ı okumayan veya okurken anlamayan bir topluma, uydurma hadisleri din diye yutturabilirsiniz; ama Kur’an’ı okuyup anlayan bir topluma, uydurma hadisleri din diye yutturamazsınız.”
Mezheplere, cemaatlere, tarikatlara ve benzeri oluşumlara bağlı olanlar, her şey oldular, bir tek İslam’a yakışır olamadılar. Kendilerini İslam’dan görseler de Kur’an Müslüman’ı olamadılar. Ali İmran suresi 103’üncü ayetini de hiç görmediler. Ali İmran suresi 103. ayette; “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız” der.
“Batıl mezhepçiler ve tarikatçılar, İslam’ın en doğru ve en kısa yolunu gizlediler ve gittikleri yola “kolaylık yolu” dediler; sanki İslam yolu anlaşılması zormuş gibi. İnsanları din adına kandırmak için kendi dolambaçlı yollarını din diye süsleyip gösterdiler. Müslümanları İslam’ın özünden uzaklaştırıp, İslam dini kılıfında sapık bir ideolojiye ve şuursuz bir yaşantıya sürüklediler. Böylece gerilediler, gerici oldular ve dünyanın başına iblis gibi bela oldular.”
Hadislerin İslam toplumuna vermiş olduğu en büyük zararlardan bir tanesi de maalesef fıkıh noktasındadır. Fıkıh; Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in öğretilerinin Müslümanlar tarafından yorumlanması ve değişen şartlar karşısında yeniden anlamlandırılmasıdır. Örneğin hadise göre “Oruçlu birisinin iyi davranışlarından birisi, misvak kullanmaktır”. (İbnü’l Mace, Siyam, 17) Şimdi bu hadisi okuyup, beyinlerini bir türlü kullanmayı tercih etmeyen bazı Müslüman kardeşlerimiz, sünnete uymak için ceplerinde misvak taşırlar. Hadis sahi olsa bile vurgulanmak istenen ağız bakımıdır. Çünkü insan açken nefesi kokar. Diş fırçası ve macun varken yok peygamberimiz misvak kullanmış bende onun sünnetini ya da hadisini uygulayacağım diyenlere, “peygamber deveye binmiş sen de arabaya binme, deve al ona bin sünnete uy” demek gerekir.
“Kur’an’ı temel alan fıkıh ilmi (İslam hukuku) ile hadisleri temel alan fıkıh ilmi arasındaki fark, sağlam bir temelle dikilen gökdelen ile temelsiz dikilen gökdelen misalidir. Hadisten beslenen İslam hukuku, sadece kendisi için değil, çevresine de büyük tehlike arz etmektedir.”
Unutulmamalı ki Kur’an, Maide suresi 15. ve 16. ayetlerinde söylendiği gibi “İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak için inmiştir”. Maide suresi 15-16. ayetler; “Ey Ehli kitap! Resulümüz kitapta bulunup da gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklamak üzere geldi; birçoğunu da açığa vurmuyor. Şüphe yok ki size Allah’tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi. Allah, kendisinin izniyle rızasını arayanları o kitapla kurtuluş yollarına erdirir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir” der. Oysa hadisler sayesinde oluşan mezhepler, doğru yolu göstermekten çok dolambaçlı yolları göstermekte, aynı din içerisinde farklı farzlar, yasaklar, gruplar, mezhepler, tarikatlar oluşturarak kişiler arası ayrışma ve nifak tohumu ekmekte. “Hadisler olmasaydı nasıl abdest alacağımızı, nasıl namaz kılacağımızı ya da benzeri durumdaki ibadet uygulamalarının nasıl yapılacağını bilemezdik” diyecekler. Ama Kur’an’ı okumuş olsalardı bu kadarda cahilce soru sormayacaklardı. Çünkü bu sorunların cevapları Kur’an’da mevcuttur.
“Allah’a yapılan büyük itaatsizliklerden biri de, Kur’an’dan haberdar olan akıl sahiplerinin Kur’an’ı okumaması, yetersiz veya anlaşılmaz görmesidir, değil midir?”
İlahi kitabı ihmal edip Kur’an’dan önce hadisleri rehber edinen koyu hadis savunucularına sorularım;
1) Peygamberin sözde hadisleri ve sünnetleri Kur’an öğretilerine ek olarak vazgeçilmezlik arz ediyorsa (Hadis-sünnet ile Kur’an birbirini tamamlıyor, Hadis ile sünnetin yokluğu Kur’an’ın eksik anlaşılacağı tezi yatıyorsa) ilahi talimatla “din tamamlandı” diyen peygamber, bu durumu neden görmedi? Peygamber talimat vererek söz ve eylemlerini neden kayıt altına alma ihtiyacı duymadı? Ebu Hüreyre, Buhari gibiler peygamberimizden daha mı zekiydiler, daha mı ön görüşlüydüler?
2) Eğer hadis ve sünnetler anlatıldığı gibi Kur’an statüsünde olup varlığı vazgeçilmezse, peygamber yaşarken değil de peygamberin ölümünden 200 yıl sonra neden ortaya çıktı? (Dinin farzları tamamlanmamış mıydı? Din, bilgi ve içerik yönünde olgunlaşmamış mıydı? Allah dinini eksik mi bırakıldı?)
3) Peygamberin ölümü ile hadislerin ortaya saçıldığı zaman dilimi arasında geçen 200 yıllık zaman boşluğunda, yaşayanlar dini görevlerini neye göre yaptılar da sonra gelenler birbirinden tezat farzları bulunan mezheplere ihtiyaç duydular?
4) Peygamberimizin ölümü ile mezhep ve hadislerin zirve yaptığı zaman dilimi arasında 200 yıllık bir zaman dilimi var. Bu zaman aralığında yaşayanlar hiçbir mezhebe ihtiyaç duymamasına rağmen, bizleri illaki bir mezhebe iten etkenler nelerdir?
5) Sahabe (peygamberi gören) ve tabiinler (peygamberi görenleri gören) “peygamberi doğrudan ya da dolaylı gördükleri için hadisleri dine ek kaynak, mezhepleri dinde kolaylık olacak şekilde ihtiyaç duymadılar ama biz şuan görmeliyiz” diyenlere de soracak sorularım var. Okumayı ve anlamayı akıl etmediğiniz Kur’an, birine verilecek olan borcun bile kayıt altına alınmasını konu edinmişse, namaz gibi elzem olan bir durum için ibadetin nasıl yapılacağından mı bahsedemeyecek? Yoksa abdestin nasıl alınacağından, nasıl bozulacağından mı bahsetmeyecek? Miras paylaşımından tutun adetli kadın sürecine kadar değinen ayetler mevcut iken, neyin eksikliğini görüyorsunuz? Eksik gördüğünüz uygulamalar, gereksiz detaylar ve şeytanın ayrıntıda sakladığı ufak tefek sinsi planlar olmasın?
6) Kur’an’da yer almayan fakat dinin gereği gibi yaşanılan birçok hükmün Kur’an dışı kaynaklarca dinselleştirildiğini görmüyor musunuz? Kur’an’da yer almayan birçok yasağın da dinsel yasak kabul edildiğini görmüyor musunuz? (Bu yeni bir dinin doğuşu değil de nedir?) Ama ne yaptınız? Mezhep ve hadisler sayesinde Kur’an temeline dayanmayan farzlar ve haramlar oluşturdunuz. Bunu yaparak Allah’ın kolaylıktır dediği dini zorlaştırdığınızdan, değiştirdiğinizden haberdar değil misiniz? Aklınız varsa haberdar olun, çünkü bunun vebali büyük olur. Yaratıcı akıl sahiplerini hesaba çeker.
7) Peygamberin ölümünden hemen sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali dururken 200 yıl sonra peygamberi görmeyen (kimisi de kör) ve o bölgede doğup büyümeyen Buhari, Müslim, Tirmizi gibilerine hadis toplama görevini kim vermiş, neye göre vermiş? Bunlar, bilgi donanım ve ileriyi görmede daha mı zekiydiler? (Dün söylediğimiz bir cümlenin aynısını bugün kelime kelimesine hatırlamazken, kimse 200 yıl boyunca sözel olarak kayıt altına alındığı söylenen yüz binlerce sözün zarar görmeden, ekleme yapılmadan taşındığını söyleyecek kadar cahil olmasın. Ve bunları ilahi kaynak diye (ilahi kitapta olmayanları) göstermeye çalışmasın.)
8) Namaz kılarken, ayak parmağının açısı, bir yere girişte uzvun (sağ el, ayak) hareket üstünlüğü, kılın gözükmesi, saçın, sakalın, bıyığın boyu, rengi, şekli, gümüş, altın takmak, ipek giyinmek, kırmızı ya da sarı renklerini kullanmak, dövme yapmak, sünnet olmak, ayakta su içilmesi, makyaj yapmak, kusmuğun orucu, kanın namazı bozup bozmadığına dair birbirinden tezat kararlar vermek, binlerce gereksiz detaya değinen fetvalar oluşturmak, sonu gelmeyen ufak tefek ayrıntıları dinin özüne ekleyerek dini karmaşık hale getirmek, insanların dinden soğumasına sebep olur. Bu durum, insanların dikkatini kutsal kitabın farzlarından ayırarak, şeytanın ayrıntılarına odaklandırdığını görmüyor musunuz?
“İslam’ın bir din olarak ortaya çıkıp şeriatının (yolunun) son kez güncellendiği süreç, ilk peygamberin ilahi öğretilerinden başlayıp, son peygamber Hz. Muhammed’in yaklaşık 23 yıl süren peygamberlik döneminin bitişine (ölümü) kadar devam etmiştir. Hz. Muhammed’in ölümünden 200 yıl sonra ortaya çıkan mezheplerle, dinin tamamlanma evresinin son bulduğunu söylemek, Allah’a, dinine ve peygamberlerine iftiradan başka bir şey değildir. İlahi dindeki değişken olan kurallar, ilahi kitaptaki doktrinler değildir. Dünyada, toplumda ve bireyde zamanla ortaya çıkan farklılıklar ve yenilikler karşısında İslam hukukunun güncellenmesi söz konusudur. Ancak bu güncellemelerde, taraf tutmuş ve dini doktrinlerin yorumlamasında tezatları olan mezhep imamlarının görüşleri asla temel alınmamalıdır. Temel alınacak kaynak, yine İlahi kitabın kendisi olmalıdır.”
Maide suresi 67-68. ayetlerde; “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez”. “De ki; “Ey Ehli kitap! Siz Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni (Kur’an’ı) doğru dürüst uygulamadıkça tuttuğunuz yol, yol değildir.” Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Kâfirler topluluğu yüzünden üzülme” der. Bu ayetlerden de açıkça anlayacağımız gibi Allah’ın peygambere talimatı, sadece vahyin (indirilenin) tebliğ edilmesidir. Günümüz din görevlilerinin hadis ya da mezhep imamlarının vermiş oldukları kararlar doğrultusundaki farz öğretileri, vahyin temelinden beslenmiyorsa Allah’ın mesajı iletilmemiş olur. İletilen mesaj Allah’ın değilse, kimin olduğu (şeytani) ortadadır. Ayet bize Ey Ehli kitap! Siz Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni doğru dürüst uygulamadıkça tuttuğunuz yol, yol değildir” diyor. Demek ki bu ayet yeryüzünde yaşayan ve tanrı inancı olan her insanın asıl rehber edineceği ve ondan hesaba çekileceği yegâne kitabın kutsal kitaplar olduğunu daha nasıl açıklasın? Yaratıcının ayetlerle bildirmiş olduğu bilgilerin doğru bilgiler, çağırdığı yolun doğru yol olduğunu söylemektedir. Hadislere baktığımızda da bu durumun tam tersini görmekteyiz. Bilgiler birbiriyle tezat, çağrılan yol da kişiden kişiye göre farklılık göstermektedir. Bazı hadisler ve bu hadisler doğrultusunda oluşturulmuş olan mezhep kararları, sosyal hayat ve ibadet süreçlerinde insanı şüphede bırakmasına, vesvese içerisinde kalmasına ve batıl inançların benimsenmesine sebep oluyor. Bilinmelidir ki bu durum, zalimlerin ve dinsizlerin mutluluklarına da mutluluk katıyor.
Furkan suresi 5-6. ayetlerde; “Yine dediler ki; “Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı, sabah akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır!”” De ki; “Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir” der. Bu ayette bize gösteriyor ki her şeyi bilen Allah’ın indirdiği kitapta, bir şeylerin eksik olabileceği düşüncenin mantıklı olmayacağıdır. Ama çoğu hadise baktığımızda, yazdıranın ve söyleyenin kim olduğu şüphesi vardır. Nitekim çoğu hadisin kaynağı irdelendiğinde eskilerin masalı (değiştirilmiş dinlerin (inançların) eski öğretileri) olduğunu ortadadır.
“Sizden biriniz koltuğunda oturmuş, benim emrimden bir emir veya nehyettiğim şeylerden bir nehiy geldiğinde sakın “Biz Allah’ın kitabında bulduğumuza uyarız, başkasını bilmeyiz demesin”. (Ebu Davut 4605, İbnü’l Mace 13, Tirmizi 2800) Bazı kimselerin sahih olarak kabul ettikleri bu ve benzeri hadislerden dolayı mutlak itaat Allah’a ve Kur’an’a değil de mezhep imamlarına, şeyhlere, din görevlilerine yapılır oldu. Nerdeyse ibadet, kulluk, hürmet, sevgi, saygı gibi eylemler sadece liderlerine yapılır oldu. Çünkü söylemleriyle Allah ile kul arasına aracı konuldu. Bu aracılar, kimi zaman iman kurtarıcı, kimi zaman da Allah dostu olarak gösterildi. Allah’tan daha çok bu kişilerden korkar, bu kişileri herkesten daha çok sever oldu. Bir dileği Allah’tan istemektense, bu kişilerden istenmeye başlandı. Allah’ın büyüklüğünü gösteren sayısız delili görmeyip, kendilerince oluşturmuş oldukları doğaüstü söylentileri, şeyhlere yakıştırarak onları ilahlaştırdılar. Böylece şeyh ya da veli olarak gördükleri kişiler tüm müritlerinin her halini bilip gördüklerine inandılar.Sonuç olarak Zariyat suresinde geçen “Sadece Allaha kulluk görevini” sadece şeyhe ve halifesine çevirdiler. Bütün bunların yegâne sebebi Allah’ın kitabını kenara bırakıp sözde hadislere sarılmalarından kaynaklandı. Zariyat suresi 56-58. ayetlerde; “Ben cinleri ve insanları, sadece bana kulluk (tanımak) etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim. Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır” der. Bu ayet ile yaratılış amacımızın ne olduğunu net bir şekilde görmekteyiz. Ama biz kulluğu kula yapmakta direniyoruz. Yaratıcının rızasından çok insanların rızasını arıyoruz. İlahi kitabın emirlerinden çok insanların din kılıfına büründürdükleri emirlerini rehber ediniyoruz.
“Günümüz toplumunda, dindar, hoca veya âlim olarak kabul ettiklerimizin büyük bir çoğunluğu, sahte hadis yayanların saflarındadır. Bunlar, günümüz din istismarcılarına ilham kaynağı oldukları gibi, geçmişte de ünlü İngiliz casusu Lawrence ve benzerlerine ilham kaynağı olmuştur. İslam âleminin bu kronikleşmiş problemine, acil çözüm yolları ve kontrol önlemleri bulunması gerekmektedir. Çünkü Peygamberler adına söylendiği iddia edilen iftira hadislerin ve günümüze kadar gelmesini sağlayan nakilcilerin oluşturduğu eklentiler (rivayetler) temel alınarak, İslami inanç esasları belirlenemez. İnanç esasları belirlenecekse, kutsal kitaptaki sözler temel alınmalı ve rivayetler bu ayetlerin süzgecinden geçirilmelidir.”
Sahte hadis yazanlar ile sahte hadis yayanların ilişkisi, bataklık ile sivrisinek ilişkisi gibidir. Bataklığı kurutmadan sivrisinek peşinden koşmak ahmaklık olur. Çözüm yolu olarak bu zihniyetteki insanları tespit etmek, fişlemek, yakalamak, mevcut görevlerinden el çektirmek bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü sorun sivrisinek sorunu (günümüzdeki hadis savunucuları) değildir, sorun sivrisinek üreten bataklıkla (hadis üretenler) alakalıdır. Bataklığı kuruttun mu sorunda çözülecektir.
Bunun çözüm yolu da;
1) Sahte hadis yazarlarının üretmiş oldukları bataklığın İslam coğrafyası içerisinde yayılma şekline ve sebeplerine bakarak sorunun çözüm yolu aranmalıdır.
2) Bataklığı ilk üretenlerin İslam âleminden gizlemiş oldukları gerçek yüzlerini insanlara göstermekle başlanmalıdır. Bunun için; yaşam tarzlarına (kökenlerine), olaylar ve savaşlar karşısındaki duruşlarına, bulundukları ortama karşı tavırlarına, insanları yönetme şekillerine, topluma kattıkları kar ve zararlara bakmamız gerekir. Böylece elde edilen veriler toplumla paylaşarak gerçek kimlikleri ifşa edilebilir.
3) Sahte hadis yazarlarını, aynı zaman diliminde yaşamış ve tarihe iz bırakmış insanlarla karşılaştırıp, aralarındaki kalite farkına dikkatleri çekmemiz gerekir. Kim, neyi kullanarak niçin ve nasıl ön plana çıktığını, kimin sadece Allah rızası gözettiği için nasıl sönük kaldığını ya da kimin topluma ne kadar kâr zarar verdiğini gözler önüne serilmelidir.
4) Irkına, milletine, dinine, ten rengine, cinsiyetine, dikkat etmeden sahte hadis yayarak toplum içerisinde çoğalmasını sağlayan bataklık mimarlarının toplum içerisindeki saygınlığı yitirilmelidir. Hadis savunucularının da ırkına, milletine, dinine, ten rengine, cinsiyetine dikkat etmeden, insani değer vererek, onları topluma faydalı bireyler olacak şekilde Kur’an eğitimine tabi tutarak topluma kazandırma yollarına başvurulmalıdır.
5) Toplum içerisinde ortaya çıkan olaylara karşı dinsel boyutta çözüm ve kontrol mekanizmaları arandığında, hadislerin bakış açısı değil Kur’an’ın sözleri ön plana çıkarılmalıdır. Böylece sahte hadislerin toplum içerisinde yuvalanması engellenmiş olacaktır.
6) Sahte hadislere iman edip günümüzde de yaşatmaya çalışan kişiler, pasife çekilerek konak alanları engellenmeli, basım ve yayınlar denetime tabi tutulmalıdır.
7) Ruhunu ve beynini tarikatlara, cemaatlere satmamış, akademik özgür beyinlerden oluşan hür bir komisyon oluşturulmalıdır. (Bu komisyon birçok İslam ülkesini kapsamalıdır.) Bu komisyonun oluşturacağı Kur’an meali ile hadislerin varoluş sebeplerine son verilmelidir. Bu eser, özenli bir şekilde tüm dillere çevrilerek insanlara ücretsiz dağıtılmalıdır. Her ülkede TV kanallarında belli saatlerde bu eserden yayınlar yapılmalıdır.
Bunlar yapılmazsa, Kur’an’ın söz sahibi olmadığı ya da çok ihmal edildiği, sadece hadislerin söz konusu olduğu bir inanç sistemi devam edecektir. Bu inanç sisteminde, ilahi bir kitap ve peygamber olmasına rağmen, kitap da peygamber de ihmal edilmeye ve sömürülmeye devam edilecektir. (Kitap okunmadığı ya da anlaşılmadığı için ihmal edilmekte; peygamberin gerçek sözleri değil de ona atıfta bulunan iftira sözler temel alındığı için ihmal ve iftira edilmekte.) Hiçbir peygamber kişisel arzularına göre konuşmamıştır, ama bilinmelidir ki bizlere taşınan hadislerin birçoğu peygamber sözü olmadığı için kişisel arzular ve bireysel fikirler barındırmaktadır. Bu yüzden peygamber adına söylenen iftira sözler, gerçek ilahi mesajları sönük bırakmıştır.
Lokman suresi 6-7. ayetler; İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence vesilesi kılmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor. Böyle birine ayetlerimiz okunduğunda sanki kulaklarında ağırlık varmış da onu işitemiyormuş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir. Ona acıklı bir azabı müjdele! der.
“Namaz kılma pozisyonunda, parmağın veya ayağın şekli önemsizdi. Bir damla kan, su veya kuruluk, abdest ve namaz için engel değildi. Namaz (salât), sadece şekillerden ve anlamını bilmeden söylenen sabit sözlerden ibaret değildi. Bir tel saçın gözükmesi, namussuzluğu doğurmuyordu. Bir cinsiyet, diğer cinsiyetten üstün değildi. Körü körüne inanıp sürü psikolojisi gibi hareket etmek de din değildi. Dinde zorlama yoktu. Kısacası, din meslek de değildi; din akıl, adalet, sevgi ve eşitlikti. Ancak akıldan uzaklaşanlar, adaleti terk ettiler. Adaleti terk edenler, sevgiye de uzaklaştılar. Şuursuz, mantıksız ve gereksiz işler yaptılar ve bütün bu saçma sapan işleri de din diyerek insanlara yutturdular.”
Uzun lafın kısası, değerli üstat Rashad KHALIFA’nın bir sözü ile sünnet ve hadis meselelerine noktayı koyalım.
Anladım ki, Müslümanlara hadis ve sünnetin şeytani icatlar olduğunu anlatmak, Hristiyanlara Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmadığını anlatmakla aynıdır.