“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

ŞEFAAT, YARDIM, KULA DUA

ŞEFAAT, YARDIM, KULA DUA

Yorum yapılmamış 1521 Görüntülendi

ŞEFAAT, YARDIM, KULA DUA

Dua: ister talep ister yardım ister ibadet olsun, her hali ve her şekli yalnızca Allah’a yapılmalıdır ve bütün arzular yalnızca Allah’tan dilenmelidir. Çünkü Allah, duayı duymayacağı kadar kulundan uzak olmadığı gibi kendi yerine de karar verecek birini ne atamış ne de vekil tayin etmiştir. Sadece peygamberler aracılığıyla insanlara yol göstermek için rehber indirmiştir. Bu rehberlerin dışında hiçbir şeyi, kul ile kendisi arasına aracı olarak yerleştirmemiştir. Allah, görevlendirdiği peygamberlere dahi kendisine has olan cevap verme, affetme, yardım etme ya da benzeri özellikleri barındıran üstünlükler vermemiştir. Çünkü yaratıcı insana has olan sıfatlardan uzaktır. Yani torpil yapan, kişi kayıran bir sıfatı yoktur.

Bütün peygamberler zeki, dürüst ve güvenilir kişilikte oldukları gibi güzel ahlaka da sahiptirler. Bu ve benzeri güzel özellikler; onları insan sıfatından çıkarıp ayrı bir sıfata büründürmemiştir. Bu yüzden Allah’ın çocukları olamayacağı gibi Allah’ın yetki devri verdiği kişilerde olamaz. Sen ben gibi birer yaratılan oldukları için asla ölüm sonrası kendilerine ne olacağını bilemezler. Ahkaf suresi 9. ayette; Yine de ki, “Ben, peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, ancak bana vahiy edilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım” der. Durum böyleyken, toplum nezdinde saygınlık elde etmiş olan kişiler, Allah dostu tabirli kişiler veya türevlerinin yüzü suyu hürmetine (torpil geçsin) “bize el versin, destek çıksın, duamızın kabul olması için Allah’tan ricada bulunsun” gibi tasavvufi görüşlere inanmak, benimsemek, yaratana ve İslam dinine hakarettir. İnsanların bu tarz görüşlere karşı cahilce uyumu, toplumsal cehalettir. Ayrıca bilinmelidir ki bu ve benzeri durumlar, Allah ile kul arasına aracı yerleştirmektir, dini ruhbanlığa sokmaktır ve Allah’ın torpil yapabileceğine inanmaktır.  Unutmayınız ki yaratandan başka bir varlıktan medet beklemek ya da insanların yüzü suyu hürmetine af dilemek demek Allah’ın insanlara belirlemiş olduğu dini yaşam biçimine ve iman esaslarına savaş açmaktır. Bu tarz davrananlar, yaratana bilinçli ya da bilinçsizce ihanet eden (dinin özünü değiştirip kendi düşüncelerini din diye insanlara dayatan) kişilerden hiçbir farkı yoktur. Bu inanç şekli, şeytani tohumların ilahi iman ve inanç esaslarına serpilmesinden başka bir şey değildir. Enfâl suresi 9-10. ayetlerde; “Rabbinizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size, “Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim” diye cevap verdi. Bunu yalnızca müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Zaten yardım ancak Allah tarafındandır. Allah, kuşkusuz izzet ve hikmet sahibidir” der. Ayette dar açıdan baktığımızda zordayken “Rabbinizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın” diliminde, peygamber efendimizle birlikte müşriklere karşı savaşan sahabeye hitap söz konusudur. Ortada peygamber ve sahabe varken yardım peygamberlerin ya da sahabenin yüzü suyu hürmetine verilmiyor. İman ve inanç için veriliyor. Oradakiler, peygamberin ya da bir sahabenin yüzü suyu hürmetine yardım beklemiyor. Peygamber yanlarında varken bile direk Allah’tan bekliyorlar. Acaba günümüzde tasavvuf zihniyetine sahip insanlar, zora düştüklerinde yardım bekledikleri (Allah’ın kararlarına şeyhlerini vekil yapıyorlar) şeyhler ve türevleri, peygamberden ya da sahabeler den çok daha mı kıymetliler? Şeyhler, Allah’ın kararlarına ortak mı ki, yardım ve şefaat direkt Allah’tan değil de bunlardan bekleniyor?

               Peygamberle birlikte düşmanla savaşan sahabeler bile, zor anlarında peygamberden ya da peygamberin yüzü suyu hürmetine Allah’tan yardım istememişler. Peygamberle beraber direkt Allah’tan yardım istemişler. Yaşayan peygamberi ya da ölmüş peygamberleri aracı koymamalarına, iman ve inançları engel iken günümüz tarikat zihniyetindekilerin ölü şeyhleri aracı yapmaları, nasıl bir dinini bilmezliktir? Bu nasıl bir İslam’ı inanıştır?  
              Araf suresi 128 ayette; Musa kavmine dedi ki, “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. O, kullarından dilediğini oraya hâkim kılar; (güzel) sonuç, takva sahiplerinindir” der. Hz. Musa bile, kavmine benim adımı anarak, yüzü suyu hürmetime Allah’tan yardım isteyin demiyor, diyemiyor. Direk Allah’tan yardım isteyin diyor. Bizim tarikatlar, cemaat zihniyetindeki insanlar ise hala “Ya Seyda Ya Gavs, Ya Geylani, Yetiş ya Ali, … vb sözler” diyorlarsa, bu kişilerin Hz. Musa’nın itaatsiz kavminden (Yahudiler) farkı nedir?             Bilinmelidir ki, tövbe kabul eden şeyh, kendisini Allah dostu olarak görür ama Firavunlaştığının farkına varmaz. Firavunun arkasından da Müslümanlar değil ancak firavun ordusu gider.

Bakara suresi 186. ayette; “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua edildiğinde duacının dileğine karşılık veririm. Şu hâlde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulalar” der.  Bu ayette de açık bir şekilde Allah bize “ben yakınım, karşılık veririm” diyor. Aklını kullanmayı tercih etmeyenler ise aracı (şeyh) kullanarak yolu uzatmaktan ya da çıkmaza sokmaktan başka ne yapıyor?

Yusuf suresi 103-108. ayetlerde; “Sen ne kadar inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmazlar. Hâlbuki sen bunun karşılığında onlardan bir ücret de istemiyorsun. Kur’an, herkes için ancak bir hatırlatma ve öğüttür.  Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler. Onların çoğu ortak koşmadan Allah’a iman etmezler. Allah tarafından onlara kuşatıcı bir azabın gelmesi veya onlar farkında olmaksızın kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini güvende mi hissediyorlar? De ki; “İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar (bunu yapıyoruz). Allah’ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim” der. Peygamberimiz “ben ortak koşanlardan değilim” derken, “Allah’la kul arasına aracı koymuyorum”, “aracı ya da affedici değilim”, “Allah’ın vereceği kararlarda ortak değilim”, “sizin gibi bir insanım” diyor. Ama insanlar din adamlarını Allah’ın kararlarına ortak kılıyorlar, kişileri Allah’a varis seçiyorlar. Bu yüzden olmalı ki, ayetin devamında “Onların çoğu ortak koşmadan Allah’a iman etmezler” der. Nitekim peygamberimizin zamanında putlara tapan insanlar (altından, taştan ya da helvadan) yaptığımız putlara tapmıyoruz sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” (Zümer suresi 3. ayet) dediklerini unutmamalıyız. Günümüzde de müritlerin şeyhlere ve türevlerine yaptıkları şeyler, onları Allah’a yaklaştırmak için değil midir? Hangi sofiye sorsan alacağın cevap hep aynı olacaktır. Hepsi de Allah ile aralarına yerleştirdikleri şeyh ve benzeri kişilerin onları Allah’a yaklaştırdığını söyleyecektir.

              Günümüzdeki tarikat zihniyetinin iman şekli ile cahiliye dönemindeki insanların kendilerini Allah’a yaklaştırmaları için putları aracı koyup medet beklemeleri arasında bir fark görenler, şeytanın peşinden gidip Allah’a hizmet ettiğini düşünenlerden zerre kadar farkları yoktur.  

            Ahkaf suresi 5-6. ayetlerde; “Allah dururken, kıyamet gününe kadar (duaya) karşılık veremeyecek kimselere, dahası kendisine dua edildiğinin dahi farkında olmayan kimselere yalvarıp yakarandan daha şaşkın ve sapkın biri olabilir mi”? İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman, (tapanlar) onlara (taptıklarına) düşman kesilir ve kendilerine kulluk ettiklerini inkâr ederler” der. Bu ayet ölmüş ya da yaşayan tarikat şeyhlerini veya türevlerini kast etmiyor mu? Bu düşünceyi temel alarak iman ettiğini düşünen insanların akıllıca davranmadığını, sapıklık içerisinde olduklarını söylemiyor mu? “Bu ayet cansız putlara iman edip onlara yakaranlar içindir” diyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü bu ayette geçen, dua edilen ve medet beklenen kişiler, cansız putlar değildir. Ayette insanoğlunun tekrar dirilip toplandığı süreçte muhatap olacak kişilerin bu durumu inkâr edeceklerini vurguluyor. Dirilip hesaba çekilen cansızlar değil canlılardır. Yani onların dedikleri ya da düşündükleri gibi sırat köprüsü misali geçişte şeyhleri yardım etmeyecek, bilakis müritlerini tanımayacaklar, yaka silkeleyecekler. Cin suresi 20-23. ayetlerde De ki “Ben kendisine hiç kimseyi ortak koşmaksızın yalnız Rabbime yakarıp kulluk ederim.” De ki; “Doğrusu ben size ne zarar verme ne de doğrunun ölçütünü zihninize yerleştirme gücüne sahibim.” Şunu da söyle; “Şüphe yok ki, Allah’ın gönderdiklerini tebliğ etmedikçe beni de Allah’a karşı kimse koruyamaz; O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.” Artık kim Allah’a ve resulüne karşı gelirse bilsin ki, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi onu beklemektedir” der. Bu ayette peygamber bile ümmetini kötülüklerden koruyamayacağı izah edilir. (Ama şeyhler yardım edeceklerini söylerler) Aynı ayette peygamber kendisine yüklenen tebliğ görevini yerine getirmediği müddetçe, Allah’a karşı onu kimsenin koruyamayacağı söylenmektedir. Ama şeyh ve türevleri kendilerini kurtarmışlar, bir de diğer insanların kurtarışları ile uğraşacaklarmış. J Peygamberlerin bile Allah’ın dışında sığınacakları başka bir kapısı yokken, yaratanın merhametine kalmışken, tarikat ehli nasıl bir zincirin halkası ki şeyhleri yaratana racon keser gibi müritlerini almadan cennete gitmeyecekmiş. Onlara sahip çıkacakmış.

            İnsanların bu tarz hatalı düşüncelere düşmelerindeki ana etken, kendi ideolojisindeki kitapları sık sık okuyarak hayatını bu kitaplar ve sohbetler doğrultusunda şekillendirmelerindendir. Kur’an’ı, sindire sindire okumamaktandır. İlahi kitabı arka planda tutmaktan kaynaklanmaktadır. Oysa sorumlu olduğumuz ve sınava tabi tutulduğumuz kitap, cemaat ve tarikatların ya da din adamların yazmış oldukları ve kendi düşüncelerini barındırdıkları kitaplar değildir. Hesaba çekileceğimiz sadece ilahi kitap içeriğidir. Bilinmelidir ki, ilahi kitap dışı olan batini kaynakları ilahi kitap süzgecinden geçirmeden, hayatımızı bu eserler doğrultusunda şekil verdiğimiz müddetçe hata yapmamız kaçınılmazdır.

                     “İsa Seni Korusun” ile “Şefaat Ya Resulullah” arasında bir fark görenler, inançlarını gözden geçirsinler.           “Yetiş ya Ali”, “yetiş ya Gavs” denildiğinde de sorunlar çözülüyorsa, çözen ya da öteleyen yalnızca Allah’tır. Çözümünde, Ali’nin de Gavs’ın da bir katkısı yoktur. Aksini düşünenler yalancıdır, hezeyan sahibidir. İnançları da şirkin ta merkezindedir.

            Neml suresi 62. ayette; “Peki darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz”! Enam suresi 63-64. ayette De ki; “Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” O’na açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa and olsun şükredenlerden olacağız” diye dua edersiniz. De ki; “Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır.” Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız. (Bu ayet hocasından, şeyhinden medet bekleyeni ne güzel açıklamış) İsra suresi 56-57. ayetler De ki; “Allah’ı bırakıp da tanrı (tanrısal güçlere büründürdükleriniz) olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın! Ama onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilir ne de ferahlığa çevirebilirler.” “Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah’a en yakın olanları bile rablerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar; O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Rabbinin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır”, der. (Bu ayetten, tanrısal güce büründürülen, medet beklenilenlerin bile, Allah’a daha yakın olabilmek için çaba sarf ettikleri (iyi işler yaparak) ve onun rahmetine kaldıklarını görmekteyiz.) Allah’a yakın olanlara bile torpilin geçmediği bir hesap gününün varlığını görmekteyiz. Bu kişiler kendilerinden emin olmayıp, Allah’ın affını ümit edip, azabından korkanlar olduğu halde, bizlerin bu kişileri aracı yapmamız, medet beklememiz mantık hatası değil midir? Aracılığın, İslam’ı ruhbanlığa sürüklediğini ve Allah’a şirk koşmanın yolunu açtığını, her iman eden bilmelidir.

            Günümüz hadis ilmi, bir çöp yığınından farklı değildir. Fakat bu çöp yığınında hakikatlere dayanan, gerçeği yansıtan ve kaynağını ilahi kitaptan alan az sayıda hadis bulunmaktadır.  Kaynağı Kur’an’a dayanan ve konumuzla da alakalı birkaç hadise değinmekte fayda olduğunu düşünmekteyim. “Allah’tan başkasına yalvarıp dua ederek ölen, ateşe girer” (Buhari, Tefsir, 18/24). “Her biriniz ihtiyacını Rabbinden dilesin! Hatta tuzunu bile ve hatta koptuğu zaman ayakkabısının bağını bile ondan dilesin!”. (Tırmizi, Dua, 3845)

            Bakara suresi 165. ayette; “İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başka bazı varlıkları Allah’a denk tanrılar sayar da bunları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. Keşke zalimler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı”! der.

              Peygamberlere, inançta derinleşmiş kişilere, tarikat şeyhlerine veya türevlerine, Allah’a denk ya da daha üstün bir sevgi beslemek; onları kurtarıcı, bağışlayıcı görmek, Allah’a şirk koşmaktan farkı yoktur.

            Müritler ve cemaat üyeleri, Allah’tan önce şeyh ve önderlerinin kendilerini kötülüklere karşı koruduğu bilincine sahipler. Bu yüzden toplumsal hayattaki davranışlarında, Allah’tan çok şeyh ya da liderlerinden çekinirler. Önderlerine duydukları mutlak itaat, sevgi ve besledikleri inanç, Allah’a duyulan itaat, sevgi ve inancın önüne geçmesine sebep olmaktadır. Önderlerinin dedikleri, onlar için her zaman ön planda olduğu için, çoğu kez ilahi kitabın farz ve yasakları arka planda kalmaktadır. Bu kişiler, kimi zaman düşüncelerine göre Allah’ın ayetlerini yorumlayıp kendi davranışlarına Kur’an’ı şahit gösterirler. Mesela İslam adı altında gizlenip faaliyet gösteren terör örgütleri bu duruma en iyi örnektir. Türkiye’nin de sürekli gebe kaldığı ve kimi zaman nifak tohumlarıyla, isyanlarla ya da yönetimleri ele geçirmeyle kendisini gösterdiği mutlak itaatli bu oluşumlara FETÖ’yü örnek gösterebiliriz. Irak’ta Saddam Hüseyni’nin devrilişinde Kesnizani tarikatını, Afganistan’ın ilk ve sonraki süreçlerinde Taliban’ı, Suriye isyanında İŞİD’i, Afrika’daki huzursuzlukta Boko Haram’ı da vererek örnekleri dünya genelinde çoğaltabiliriz. Bir de kitlesel ve maddi olarak sürekli güçlenen, fakat zamanı gelmediği için gerçek varoluş sebeplerini ortaya çıkarmayan, uyandırılmayan oluşumlar vardır.  (Türkiye’deki Selefi-Şia hadis merkezli oluşumlar, Medrese Fıkıh merkezli oluşumlar, Tasavvuf geleneğinde olanlar, Radikal düşünce tabanlı olanlar ve benzeri dernek, vakıf ve gruplar) Bu oluşumlara ait hücreler uyandırılıp toplum içerisinde fiili harekete geçirdiklerinde, önderlerine karşı itaatte, sevgide, inançta, emirlere uymada mutlak sadakati sergileyeceklerdir. Çünkü tüm oluşumların üst tabakasındaki üyeler, ihanet etme bilinciyle birliktelik yaşamaktalar. Gerideki orta tabaka ise yapının ve menfaatlerinin büyümesi için çaba harcamaktalar. Ancak en alt tabakadaki aklını kullanamayan kısım ibadetlerle uğraşmaktalar. Bu oluşumların yalnızca bir tanesi, kendisini 15 Temmuz sürecinde, insanların üzerine bomba yağdırıp ve masumları tarayarak (eylemin doğru ve yanlışlığını hiç irdelemeden) bu durumu bize göstermiş olmadı mı? Bu kadar vicdansız olmalarının sebebi, verilen emrin sorgulanmadan yapılmasıdır. Kısacası şeyhe ya da lidere yapılan mutlak itaatin sebebi, Bakara suresi 165. ayette bulunan sevgide ortak koşmak uyarısının beden almış halinden başka bir şey olmadığını düşünmekteyim. Bu duruma başka bir deyişle inanç afyonu diyebiliriz. Çünkü din kisvesi altında insanları uyutup kendi menfaatleri doğrultusunda harekete geçirebilecek kadar büyük bir etkiye sahip başka bir mekanizma yoktur.

            İnsanların büyük bir çoğunluğu ibadet ederken (dua dâhil) içinde bulunduğu oluşumun yaşayan önderini ya da ölmüş olan liderlerini öncü göstererek Allah’a yalvarır, yakarır, medet bekler. Yunus suresi 106. ayette; “Allah’ı bırakıp sana yararı da zararı da olmayan varlıklara yalvarıp yakarma; bunu yaparsan, kuşkusuz kendine yazık edenlerden olursun” der.Cin Suresi 18. ayette; “Mescitler yalnız Allah’ındır. O halde Allah’ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın” der. Mescit, sadece diyanetin belirlediği ve görevli atadığı kayıtlı camilerden ibaret değildir. Mescit, Allah’a dua edildiği, namaz kılındığı ve sadece Allah rızası için toplanıldığı ve o niyetle imar edilen umumi tüm yerlerdir. Medrese adı altındaki ibadet yerlerine ve dergâhlara baktığımız zaman bu saymış olduğum özelliklerin birkaçını barındırdığı için mescit statüsünde görülür. Fakat bu mekânlarda yapılan ibadetler, çoğu zaman şirkten beslenmektedir. Çünkü Allah’ın yanına kendi din büyüklerini (hoca, şeyh, halife…) katarak yalvarma, önünde eğilme, secde etme, medet bekleme ve emirlerinden çıkmama söz konusudur. Aidiyetleri yaratana değil bağlı oldukları liderleredir. Bu yüzden bu tarz yerler, ibadethane olarak geçemez. İllaki bir isim gerekiyorsa, bu tarz yerlere görüş tapınakları demek daha doğru olacaktır. Çünkü bu tip yerlerde yetişen kitleler İslam maskesi altında İslam’dan olmayan bir inanışa yelken açarlar. Ayrıca sergilemiş oldukları yaşam tarzı, gerçek İslam’ı kötü göstermektedir.

              Avrupa ülkelerin birçoğunda ibadethanelere yapılan saldırıların bir sebebi de İslam dışı oluşumların oluşturmuş oldukları camii adı altındaki inanç tapınaklarında yapılan İslam dışı faaliyetlerden kaynaklandığı bilinmelidir. Oysaki İslamiyet’in özü ve ibadet yerleri asla terör yuvasına dönüşemez. Bir camide terörizm teşvik ediliyorsa o yer camii değil görüş tapınağıdır. O cemaat İslam’ı değil şeytani oluşumun kendisidir. Ayrıca aklını kullanmaktan aciz şuur ve inanç konusunda evrimini gerçekleştirmemiş insan müsveddesidir.

Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!