“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

BAZI DİN GÖREVLİLERİ, KUR’AN’A TERS DÜŞEN CEMAAT, TARİKAT VE BENZERİ OLUŞUMLARI NEDEN EŞTİRMEZLER

BAZI DİN GÖREVLİLERİ, KUR’AN’A TERS DÜŞEN CEMAAT, TARİKAT VE BENZERİ OLUŞUMLARI NEDEN EŞTİRMEZLER

Yorum yapılmamış 1591 Görüntülendi

BAZI DİN GÖREVLİLERİ, KUR’AN’A TERS DÜŞEN CEMAAT, TARİKAT VE BENZERİ OLUŞUMLARI NEDEN EŞTİRMEZLER

 YA DA NEDEN BU OLUŞUMLARI HAYATINDAN ÇIKARMAZLAR?

              Ülkemde, kendisini ilmen geliştirmemiş fakat dış güçlerin, siyasilerin, iktidarların, medya gibi oluşumların desteği ile dil kası güçlendirilmiş ve ön plana çıkarılmış kişiler bulunmaktadır. Bu kişiler, inananları kendilerine bağlamak için kimi zaman topluma doğru dini bilgiler verirler. Ama bu kişilerin asıl var olma sebebi, toplumu eğitmek değildir. Toplumun ve diyanetin içerisine bazı cemaat, tarikat veya benzeri oluşumların çarpık din dışı ideolojilerini yerleştirip, bu fikirlerin toplumca benimsenmesine ön ayak olmaktır. Maalesef bu kesim, genellikle başarılı olmaktadır. Çünkü bunların meyvesi olan bazı öğretiler, toplum içerisinde dinsel söylemler halini çoktan almıştır. Dinsel söylemler, yapay da olsa zamanla dinsel doğrulara dönüşmektedir. Böylece dine eklenen yeni inanç esasları, hak dini zayıflatırken, hak dinin yanında yeni bir din yaratılmaktadır.
             Hayattan emin olduğum tek bir şey varsa, o da din kılıfı altında camilerde, dergâhlarda, vakıflarda, TV kanallarında, evlerde, parklarda kısacası her yerde Allah’ın adını anıp ama Allah’ın adıyla hareket etmeyen, ilahi sözle konuşmayan, doğru ve yanlışı bildikleri halde menfaatleri gereği kimi zaman sessiz kalan, kimi zaman duymamayı tercih eden duyarsız sayısız Müslüman kılıfında insanların var olduğudur.

Bu tip insanların ortak özellikleri, ağızlarından çıkan her iki kelimeden biri Allah, peygamber, cennet, cehennem, helal, haram, günah, sevap, sadaka, beytülmal, faiz, sünnet ya da benzeri sözlerdir. Bu sözleri duyduğumuzda “ne güzel insan” deriz ama gerçekte yanılırız. Çünkü bunların birçoğu özünde kendilerini tüm eksikliklerden uzak görürler. İnsanlar arasında kendilerini inanç konusunda daha üstün düşünürler. Her konuda adil olduklarını ve her şeyin en doğrusunu bildiklerini varsayarlar. Cennetin kendi gibilerine vaat edildiğine de inanırlar. Başkalarına dinsel konularda nasihatlerde bulunup, yeri geldiğinde fetvalar vererek burnunu sokmadıkları delik bırakmazlar. Ellerine fırsat geçince, tüm nasihatlara ve vermiş oldukları fetvalara kulak asmazlar. Dikkat ettikleri tek şey, rutine bağladıkları görsel ibadetlerini aksatmamak ve bu durumu insanlara göstererek gözlerine sokmaktır. Unutmayınız ki din profesörü olup fuhuşta adının geçmesi, toplumda şeyh-âlim görülüp çocuk istismarında bulunması, hacı-hoca olup adil davranmayarak kul hakkı yemesi gibi birçok olayda kişilerin davranış sebebi, sözleri ile inancının bir bütünlük sağlamamasından kaynaklanır.

                             Din işleri ile alakalı olan birçok kişi, (kişisel menfaatleri yüzünden) güç, siyaset ya da iktidar ile dirsek teması kurup, gerçek din öğretilerinden çok, mevcut gücün menfaat öğretilerini ve önerilerini temel alarak, topluma yön vermeye çalışmaktadır. Bu kişiler çoğu kez hür iradelerine ve iradelere pranga vurduklarının bilincinde değildir. Çoğu kez dinsel doğruları söylemek yerine; kör, sağır ve dilsiz olmayı tercih ederler. Haksızlıklara karşı susmakla, tarafsız kaldıklarına inanmaktalar. Ama unutmayalım ki, haksızlıklar karşısında susanlar tarafsız değildir, tarafın ta kendisidir.  

                İslam dininin özü, dürüstlük ve adalet üzerine kuruludur. İnananlar, Nisa suresi 135. ayetin gereğini yapmakla sorumludur. “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” der. Yine de çoğu kişi, işin ucu kendisine ya da cemaatine dokununca İslam’ın özünü unutup, dillerini de öyle ustaca evirip çevirip söylemlerde bulunuyorlar ki, toplum onları ilahi kitabın kalbinden konuşuyor gibi algılar, inanır ve onlara güven vermeye devam eder. Asla sözlerini ilahi kitaptan sorgulama ihtiyacını duymazlar. Ama bilinmelidir ki günümüz de çoğu din adamı, Allah adına konuşmuyor.  Çünkü ilahi kitaptan çok cemaat ve tarikat kitaplarından örnek vererek konuşuyorlar.  Bu durum dinde paralelliği oluşturmaktadır. Eğer Allah adına konuşuyor olsalardı, sohbet ve söylemlerinde ayetlerden örnek vererek açıklama yaparlardı. Ama bunlar kendi menfaatlerine hitap eden hadislere ya da din önderi olarak gördükleri kişilerin sözlerine yer vererek, ilahi kitabı tozlu raflarda bırakıyorlar. Fikir ve söylemleriyle İslam inancını ayrıştırmaya, kısır döngüye, fitneye, fesada sokuyorlar. Hûd suresi 15-16. ayetler; “Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar. Onlar, ahirette paylarına ateşten başka bir şey düşmeyen kimselerdir. Dünyada ürettikleri boşa gitmiştir; yapıp ettikleri de geçersizdir” der.  Sadece bu ayetlerde bile Kur’an’ı okuyup hayatını ona göre şekillendirdikleri iddiasında olan bazı din görevlilerinin, Kur’an’a ters düşen cemaat, tarikat gibi oluşumlara neden laf edemediklerini ya da neden bu oluşumları hayatlarından çıkaramadıklarının nedenlerini görebiliriz. Din âlimleri olarak lanse edilen ve topluma yön vermeye çalışan kişilerin, dünyevi kazançlarının peşine düşmeleri, şan şöhret, mevki, makam, gibi kazanımlara kapılmaları, toplum tarafından dışlanırım korkusunun Allah korkusundan daha ağır basması gibi etkenleri de nedenler arasında sayabiliriz.

Maalesef inançlı görünen çoğu insan, dünya hayatını ve onun ziynetlerini sonsuz hayattan daha fazla istemektedir. Günümüzdeki çoğu din adamı, görevlerini layıkıyla yapmış olsaydı (Kur’an İslam’ını aşılamış olsalardı), insanların inançsal duygularını suiistimal eden cemaatler, tarikatlar zaten toplum içerisinde yer edinemezdi. Var olanlarda sönüp yok olmaya mahkûm olurlardı.

             Kimi insan, aklını kullanmaktan acizdir. Çünkü yaşamlarının her safhasında onların yerine düşünen, konuşan, karar veren önderleri vardır. Bu önderlere akıllarını bedelsiz kiraya vermelerinden dolayı kendi iradelerini kullanamazlar. Bunların gözleri varken gerçeği göremezler, dilleri varken hak olanı söyleyemezler, kulakları varken ilahi sözü duyamazlar. Duydukları, gördükleri ve iman ettikleri tek şey, sahiplerinin (mal sahibi şeyh) beyinlerine yüklediği ilahi söz dışı düşünceler ve eylemlerdir. Araf suresi 179 ayet âdete bunları tarif etmektedir. “And olsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır” der.  

Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!