“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

SAİD NURSİ RİSALELERİ-İSLAM DİNİNE İFTIRALAR

SAİD NURSİ RİSALELERİ-İSLAM DİNİNE İFTIRALAR

Yorum yapılmamış 1703 Görüntülendi

SAİD NURSİ RİSALELERİ-İSLAM DİNİNE İFTIRALAR

VE

İSLAM DİNİNE İFTİRALARI

Ülkemizde yüzyılı aşkındır neredeyse her doğan insan, yaşamının bir evresinde Said Nursi’nin kitaplarına, fikirsel sözlerine ya da oluşumunun sadık üyelerine denk gelebilmektedir. Bu temas sonucunda insanların kafasında Said Nursi, kitaplarıyla beraber iman kurtarıcı olduğu düşünülmektedir. Gidişat bize gösteriyor ki düşünülmeye de devam edilecektir. Sırf dindar bir nesil yetiştirmeyi arzuladığı için, din düşmanları tarafından hapse atıldığı, tecritte tutulduğu, ezildiği, mağdur edildiği izlenimi oluşmuştur. Peki, bu tip insanlar gerçekten de mağdur mu? Kitapları iman kurtarıcı mı? Fikirleri, İslam’ın özünü barındırıyor mu? Yoksa bu tip insanların peşinden gidenler, Hasan Sabah’ın uyuşturucusuna mı tutuluyor? Uyuşturucu etkisiyle de diğer kavimlerin başına geldiği gibi dinlerini bozanlardan mı oluyorlar? Enam suresi 116 ayette; “Yeryüzünde bulunanların çoğu, kendilerine uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar” der.

Ayetin bizlere iletmek istediği mesajı temel alarak Said Nursi’nin eserlerini inceleyelim.

Said Nursi’nin Şualar adlı eserinde;

                “Evet, o zat (Said Nursi) daha hal-i sabavette (Çocukluk döneminde)iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelin ve ahirine (Önceki ve sonrakilerin ilimlerine) ve ledünniyat (Ledünni İlme) ve hakaik-ı eşyaya (Eşyanın hakikatlerine) ve esrar-ı kâinata (kâinatın sırlarına) ve hikmet-i İlahiyeye (İlahi hikmete) varis (Sahip) kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyaya (Yüce şerefe) kimse nail olmamıştır” der. (Sait Nursi öncesi kimse kim yaşadıysa ve aklınıza kim geldiyse (peygamberler dâhil) bu şerefe layık görülmediği söyleniyor) Kelimelerin günümüz Türkçesiyle verdikten sonra okuyucular “biz bunu böyle okumamıştık ki” diyeceklerini duyar gibiyim. Risalelerini okuyup da bunu göremeyenlerin ya kör olmaları gerekir ya da ne okuduğunu bilmeyen, aklını kullanamayanlardan olmaları gerekir. Bunu görmemek, körü körüne inanmanın tarifidir. Adam bu yüce şerefe kimsenin erişemediğini söylüyor. Uğruna onlarca cemaat kurulan ve izinden milyonların gittiği Nurcu oluşumunun yazarına, “Allah hiçbir peygambere vermediği ilmi ve özellikleri vermiştir” diyor. Oysaki Kur’an’da Enam suresi 50. ayette “De ki; Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahiy olunana uyuyorum. De ki; Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” der. Peygambere bile böyle bir isnat varken Said Nursi’nin eserinde kendisini bu kadar yüce görmesi düşündürücü, aynı zamanda ruhsal bir durum değil midir?

                 Bu kişi (Said Nursi), Şualar adlı eserinde “dört senede dört defa dehşetli zelzeleler (deprem), tam tamına dört defa Risale-i Nur şakirtlerine (üyelerine) şiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarına tevafuku ve her bir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimizle gelen semavi ve arzı belalardan siz mesulsünüz!” diyor.Yani ne zaman müritlerine saldırı olsa Allah kitlelere (Türkiye’de yaşayanlara) depremle cevap verdiğini, ne zaman müritlerine yapılan zulüm durduğunda depremlerin durduğunu iddia edecek kadar da hezeyan sahibidir. Sınırlarını biraz daha zorlayarak Isparta, Kastamonu Erzincan ve İzmir depremlerini kendisine yapılan zulme bağlayıp, ayrıca yerden ve gökten bu tarz felaketlerin gelmemesi için zulmün durmasını istiyor. Ayrıcı Nuh’un gemisi gibi buradakileri felaketten kurtardığını da ima ediyor. Allah’ın nur şakirtlerini kolladığını, koruduğunu ve ayrıcalık sahibi yaptığını söylüyor.  Enteresan olan nokta ise buna hala inananların var olmasıdır. İnsanlar 1. ve 2. dünya savaşlarını hiç düşünmezler mi? Onca mazlum, zulme, şiddette, tacize, tecavüze, yetimliğe, öksüzlüğe, açlığa, sefalete, ölüme maruz kalmışken, Allah bu zulmü yapanlara yerden ve gökten zülüm indirmezken, nur şakirtlerini haklı ya da haksız sebeplerce hapse atmak ya da risale okumanın engellendiği için Isparta ve Kastamonu’ya deprem versin. Hiç düşünmez misiniz? Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis, Malatya, Osmaniye, Şanlıurfa’da depreme maruz kalan sayısız insanlar, kimin günahına maruz kalıyorlar? Oralardakiler de, hezeyan sahibi birkaç insandan dolayı mı depreme maruz kaldılar? Hasta zihniyet sahibi insanlar felaketlerin sebebini kendilerine yapılan zulme bağlayarak kendilerine nasılda pay çıkarıyorlar. Yaşı küçük bir çocuğa yapılan cinsel saldırı suçunun sebebini de “şakirtlere yapılan zulümden dolayı oldu” deseler yine de inanan insanlar olacak mı?

Maalesef insanlar Said Nursi’nin izinden giderek, kitaplarını okuyarak “iman ettik” demekten başka bir şey yapmıyorlar. Allah akıl fikir versin başka da bir şey demiyorum- diyemiyorum. Said Nursi üyelerine, Ankebut suresi 2. ve 3. ayetler en güzel cevabı vermektedir; İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?  And olsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; keza O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır. (Fetö Nurculuktan ilham almıştır. Onun mirasına konmuştur. Bunların 15 Temmuz gibi daha nice pislikleri elbette ortaya çıkacaktır)

                Yine bu zat Emirdağ Lahikası adlı eserinde; İmamı Rabbani, Gavsı Azam diye nitelendirdikleri Abdulkadir Geylani, İmamı Gazali, Hazreti Hüseyin ve Hz. Ali’den ders aldığını söyleyecek kadar hezeyan sahibidir. Said Nursi hiçbirini görmediği ve aynı zaman diliminde yaşamadığı halde, böyle bir şey söylediği ve yazdırdığı an, neyin kafasını yaşadığını kestiremiyorum. Bugün biri çıkıp “ben peygamberlerden ders alıyorum, manevi olarak irtibata geçiyorum, geçmişte yazılmış eserler beni ve oluşumumu (cemaatimi) işaret ediyor, Allah’ın bana verdiği ilim ve irfanı kimseye vermemiştir” derse şuurlu her insan bunun yalan olduğunu teyit edecek ayrıca bu sözlerin sahibinin ruhsal olarak tedavi görmesi gerektiği kanaatine varacaktır. Nitekim yaşadığı zaman diliminde defalarca hapse girmesindeki asıl etken bu durumlarla alakalı olduğu halde, yine de gelmiş geçmiş en büyük insan görmeleri akıllara ziyan bir durumdur.

                Emirdağ lahikası ve Sözler adındaki kitaplarında; Hz. Ömer’in söylediğini kast ederek (ona iftirada bulunarak) “Bedenimi o kadar büyüt ki Müslümanlara cehennemde yer kalmasın” diyor. Aklı basında ve Allah inancından nasibini almış her inanan insan bilir ki, Allah’ın adaleti buna müsaade etmez, İslam dinine göre böyle bir yalvarış günahtır. Bu durumu Hz. Ömer’e mal etmek çirkin bir iftira atmaktan başka bir şey değildir. Ancak adalet inancı zayıf olan biri, böyle yalvarışta bulunabilir. Böyle bir söz, İslam inancına ve akaidine terstir. Bu zat Hz. Ömer’in böyle bir söz söyleyemeyeceğinin bilincinde değildir. Devamında da bu sözü yalanlamaya gitmeyip, “bu sözü merhametinden demiştir” diyor. “Duası kabul olsa, cehennem içinde ona has bir cennet yaratılabilir”, diyor. Kısacası hezeyanlar içinde hezeyan. Adam, Allah adına yeni bir cehennem mi yaratıyor yoksa yeni bir cennet mi yaratıyor anlamak zor. “Duası kabul olsa” sözü ile Said Nursi’nin düşünme yapısının Allah’ın adil ismine hakarette bulunduğunu görmemiz gerekir. Zümer suresi 19-20 ayeti ve Fatır suresi 18 ayetini unutmuş olmalıdır. “Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, sonuçta ateşi boylayacak olanı sen mi kurtaracaksın?” der. Öte yandan, rablerine karşı gelmekten sakınanlara gelince onların, altından ırmaklar akan, birbiri üzerine yapılmış odaları olacak. İşte Allah’ın vaadi! Allah sözünden dönmez.” Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez (taşıdığı, kendi günah yüküdür). Günah yükü ağır gelen kimse onun taşınması için yardım çağrısında bulunsa, çağrılan yakını bile olsa, o yükten hiçbir şeyi başkası üzerine alamaz. Sen ancak, görmedikleri halde rablerinden korkanları ve namazı özenle kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Her şeyin sonu Allah’a varır” der.

                Said Nursi, Sikkei Tasdiki Gaybi adlı kitabında, Fatiha suresinde geçen “Sıratı Müstakim” sözünün nur talebelerini kast ettiğini söyler. Ayrıca ahir zamanda makul grup olduklarını (yani cemaat olacaklarını) vurgulamaktadır. Ebced ve Cifir hesaplamalarıyla kendisine ve nur talebelerine pay çıkarmaktadır. Kur’an’ın bazı ayetlerinin bazı kelimelerini çıkarıp bükerek, ayetlerin Risalei Nur’a işaret ettiğini söylemektedir. Risalei Nurların Allah tarafından onaylanan bir eser olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Bütün bu eylem ve davranışlar, İnsanların beyniyle, inançlarıyla alay edip din istismarlığı yapmak değil midir? Kur’an’ı bile kendine ve oluşumuna göre kişiselleştirmek değil midir?

                İstanbul da oturduğu yere “her soruya cevap verilir, soru sorulmaz” yazacak kadar kendisini bilgin gören biridir. Ama hezeyan sahibi insanların icat etmiş olduğu EBCED hesabıyla ayetlerin, sürelerin heceleriyle oynayarak bazen bu heceleri sayarak bazen saymayarak, Kur’an’daki anlam bütünlüğünü kişiselleştirerek, risalelerin geçmişten bugüne kendisini ve talebelerine haber verdiğini söylemek aklı başında olan bir insanın yapacağı bir durum değildir. Kitaplarında, ayet ve süreleri temel alarak kendisini ve talebelerini kastedildiği kanaatine varan hesaplamalar yapması, başlı başına tedavi edilmesi gereken psikolojik bir hastalığın yansımasından başka bir şey değildir. Kendisini insanüstü şahsiyet olarak görmüştür-göstermiştir. Ona inanan da ve şu an onun çizgisinde gidenler de Folie a deux söz konusudur. (Folie a deux; Psikoz sahibi insanların gördükleri hayal ve komplo teorilerini sıklıkla yakınlarıyla paylaşması ve yakınlarının da bu hayalleri doğru görmesidir.)

               Said Nursi 1300 yıl önce yaşamış olsaydı, fikirlerinden dolayı yolu mezhep olarak görülecekti ve Sünniler arasında 5. hak mezhep olacaktı. Bu mezhebin adı da “Nurcu Mezhebi” olarak ortaya çıkmış olacaktı. Said Nursi, 2015 yılında yaşamış olsaydı Fettullah Gülen’le beraber FETÖ’den (aynı çizgide hareket edip FETÖ’nün de ilham kaynağı olduğu için) yargılanacaktı. Müritleri de vatan ve din haini olarak bilinecekti. Ama Said Nursi ne çok geçmişte yaşadı ne de mirası darbe sürecinde anıldı.  Bu yüzden hezeyanları günümüz cahillerine din-inanç kılıfında miras kaldı.  

                Bu kişiye çok değinmemdeki sebeplerden biri de bu tip figüranlardan ortaya çıkan ideoloji, zamanla iskeletleşip yayılarak, sapık bir düşünce yapısıyla topluma nüfus edebiliyor olmasındandır. Unutulmamalı ki Fettullah Gülen ve oluşumu olan Nurcular bu hezeyanlardan ilham almıştır, bu düşüncelerden beslenmiştir. Günümüz tarikat ve cemaatlerin korucuları olan nice insanlar bu hezeyanı geçmişte yaşamıştır. Ve Unutmayalım ki Âdem’den kıyamete kadar geçen sürede, en büyük bulaşıcı hastalık, yanlış inanışların bireyden bireye yayılmasıdır. Toplumdaki insanları din istismarına karşı korumak için devletin bu oluşumlara dur deme zamanı çoktan gelmiştir.

                Kastamonu lahikası ve Tarihçeyi Hayatı adlı kitaplarında “Risalei Nur talebelerinin iman ile kabre gireceklerini” söylemektedir. Allah Enam suresi 50. ayette De ki; “Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahiy olunana uyarım” der.  O halde, Said Nursi’ye vahiy mi geldi, yoksa Allah kendi yetkisini mi ona verdi de bu garantiyi müritlerine verebiliyor? Bu durum, bir dönem Hristiyanlıkta cennetten arsa satma saçmalığından farkı var mı? Bir tek farkı, savaşlardan yeni çıkmış fakir bir toplumla karşı karşıya olduğu için inancı para ile satamayacağından dolayı paranın gücü yerine kendisine mutlak itaat eden (at gözlüğü takmış) bir oluşumun parçası olmayı şart koşuyor olmasıdır.

                Bu kişi, küçüklüğünden beri Abdulkadir Geylani’nin (yüzyıllar önce ölmüş) ona yardım ettiğini söyleyerek, Kur’an’ın Neml suresini inkâr ettiği açık ve nettir. Günde en az 20 defa Fatiha suresini okuyan birinin Fatiha suresinin anlamını idrak edememesi, psikolojik bir hastalık dışında başka bir sebebe bağlanamaz. (Fatiha suresi; yalnız senden yardım isteriz) Neml suresi 62 ayette; peki, darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz! der. (Said Nursi darda kaldığı zamanlarda Abdulkadir Geylani’den medet bekliyor ve çoğu kez ondan yardım aldığını söylüyor)

                Eserlerinde (Şualar 1. Şua 24 ayet 3. nokta) çok daha ileri giderek peygamber devrindeki vahiy şekli gibi her yüzyılda manevi mucizelerin, gizli gerçeklerin indiğini ve bu yüzyılda da bunların risaleleri olduğunu söyleyecek kadar hezeyan sahibidir. Zaten risalelerin (yazdığı kitapların) kendi eserinin olmadığını, Allah tarafından ilham ve telkin yoluyla bu asrın insanları için yazdırıldığını, yazımında irade ve etkisinin bulunmadığını, sadece bildirilenleri yazan bir tercüman olduğunu iddia etmiştir. Yazmış olduğu eserleri okuduğunuzda sıkça (yazdırılmış, yazdırılmadı, izin olmadığından yazılmadı, iradem dışında uzun yazdırıldı, hakikatten haber aldım, iradem dışı yazdım, beyana izin verilmedi) akıl ve mantıktan yoksun sözlerine denk gelmekteyiz.

                 Gaybı sadece Allah bilir deyip “içime doğduğu bir hadisten bana kanaat verdi” diyerek EBCED hesabıyla kıyametin 2129 da kopabileceğini de söylüyor😉 Oysa Allah Araf süresi 187. ayette; “Ne zaman gelip çatacak?” diye sana kıyamet saatini sorarlar. De ki; “Onun hakkındaki bilgi sadece Rabbimin katındadır. Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah’tır. O (kıyamet), göklere de yere de ağır gelecektir! Sizi ansızın yakalayacaktır!” Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki; “Onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çoğu bunu bilmezler” der. (Bunu bilmeyenlerden biride Kur’an tercümesi yazdığını söyleyen ve Araf süresinden haberi olmayan Said Nursi’dir)

                Said Nursi’nin yazdığı kitaplardan Sikke-i Tasdîk-ı Gaybi 18 Lema’da Hz. Aliye Cebrail tarafından “Sekine” adında bir sayfa indiğini bu sayfada dünyanın başından kıyamete kadar ilim ve sırların olduğunu söylüyor. Yani “Hz. Ali de bir peygamberdir” demek istiyor. Sanki okuyucularımdan bazıları “bunları nereden uyduruyorsun” der gibi hissediyorum. Vurgulamış olduğum kitabına bakarsanız bunların gerçekten yazdığını göreceksiniz. (Adam gizem avcısı J)

                Bu kişiBen sekiz-dokuz yaşında iken, bütün ilçemiz ve etrafında kişiler Nakşî Tarikatı’nda ve oraca meşhur Gavsı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken (yardım isterken), ben akrabama ve umum ahaliye (halka) muhalif olarak “Ya Gavsı Geylani” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Ya Şeyh (Ey Geylani)! Sana bir Fatiha, sen benim şu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh (A. Geylani), himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. (Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 179) diyor. Kitaptan birebir anlaşılır bir alıntı olduğu için tercümeye gerek yok. Bakara suresi 107. ayette; Yine bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de yardımcı vardır. Ankebut suresi 25 ayette; Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah’ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lanetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır. Bu ayette vurgulanan put, cansız cisimlerden ibaret değildir. Çünkü “kıyamet günü birbirinizi tanımayacaksınız” diyor. Yani putlaştırılmış insan modelini anlatıyor.

Said Nursi’nin sergilemiş olduğu psikolojik durum, eylemlere karşı davranışı ve eserlerindeki imalar, birçok ruhsal tanının yanında Grandiyöz Hezeyanı da olacağını düşünmekteyim. Bu tarz yazarların hastalığını ele veren, eserlerindeki beyanatlar (ima) ve davranış şekilleridir. Değerli psikiyatristler bu tarz kişilerin hayatlarını ve eserlerini incelediklerinde, ruhsal tanılarını koyabileceklerini düşünmekteyim. En azından bundan sonraki zaman diliminde karşımıza çıkabilecek olan bu tür mistik hezeyan sahibi kişilerin aslında hasta olduklarının toplumca anlaşılabilmesi için tanı konulmaları elzem bir durumdur. Çünkü ne kadar mistik hezeyanları olan psikiyatrik hasta varsa ve bu hastaların ilk ya da son sözü Allah, Kur’an, Muhammed olursa, kitleleri etrafında toplayıp rahatça toplum içerisine yayılıp örgütleşebildiklerini, saltanat kurabildiklerini, devletin mahremini ele geçirerek, insanların maddi manevi boyutta başlarına bela olduklarını gördük-görmekteyiz.

                Said Nursi, yaşantısındaki sadeliği terk edip, din zenginliği nimetine geçiş yapmamış olsa da bu durum onu farklı bir kategoriye sokmaz. Emirdağ lahikasında sosyal fobisi olduğu, toplum içerisine çıkmadığı, kalabalık ortamları sevmediğini kendisi bile söylüyor. Ama görülüyor ki her ne kadar toplum içerisine girip insanları manyetik alanının etkisine alma gibi bir çabası gözükmese de eserlerinde, “bunları Allah yazdırdı, bu eserler benim değil, Hz. Ali’de yazdıklarıma işaret ediyor, Abdulkadir Geylani’de beni işaret ediyor” demesi, bizim saf olan insan kitlesini peşinden koşturmuş, koşturmaya da devam ettirmektedir.  Demem o dur ki, din söz konusu (ruhanimi-şeytanimi fark etmeyip) olduğunda beyinlerini kullanmaktan aciz kalıp mutlak teslim olacak olan sayısız kitlelerin var olduğudur.  Bu kitlelerin büyük çoğunluğu, ilahi kitaptaki dini yaşamaktansa, hezeyan sahibi insanların eserlerini rehber edinerek, inanç kılıfı altında farklı bir ideoloji, farklı bir inanç (din) yaşayarak, topluma ve İslam’a büyük zararlar verdiklerinin farkına bile varamıyorlar.

                Geçmişte ve günümüzde bazı kişiler için sık sık kullanılan Bediüzzaman, Kâinat imamı, Gavs, Halife, Kutup gibi sözcüklerden uzak durmaya çalıştığımın farkına varmışsınızdır. Bu uygun olmayan unvanların çoğu “şeyh uçmaz ama müridi onu uçurur” misali, müritlerin cahilliğinden ve haksız yakıştırmalarından doğmaktadır. Üstünlük ifade eden sözler, oluşum liderlerinin çokta hoşuna gider. Kendilerine bir önad takmadıysalar, müritlerin önad takmasını sağlarlar. Bu yüzden çoğu kez müritlerin takmış oldukları ve üstünlük içeren bu önadlarına asla itiraz etmezler.

             Bediüzzaman, Kâinat imamı, Gavs, Şeyh, Halife… vb. rütbe gibi unvanları kendilerine yakıştıranların ve kitlelerin bu unvanlarla kendilerine hitap etmesini sağlayan uyanıkların, bir tek gayesi vardır.  Bu da uyanıkları uyutmak, uyuyanları da uyandırmamak ve böylece üzerlerindeki etkilerini sürdürmektir.  

                Örneğin Bediüzzaman unvanını (günümüz çevirimiyle “zamanın eşsizi”) Sait Nursi’nin müritleri değil kendi yazdırmış olduğu eser ve mektuplarında, kendisi imza niyetiyle kullanıp yayılmasını sağlamıştır. Said Nursi’nin yaşadığı zaman diliminde bile, toplum üzerinde ciddi etkisi olan Elmalılı Hamdi, Ermenekli Saffet, İskilipli Atıf, Muhammed Zahil el Kevseri gibi bir sürü kişi varken, hiçbiri böyle bir egoya sahibi olup kendilerini ulu gösteren bir unvan kullanmamışlar. Geçmişteki devlet yöneticileri, halkı din istismarcılardan korumuş olsaydı ne Gavş, ne Bediüzzaman, ne Şeyh ne de Kutup gibi unvanlar türerdi. Ne mezhepler çıkardı nede din adına ötekileştirmeler, ne din adına canlı bombalar çıkardı ne namus adına can almalar ne de dinde yozlaştırmalar olurdu. Allah’tan 15 Temmuz direnişi başarılı oldu da Fetullah Gülen ve abdestsiz ordusu (Fetöcüler) yeni bir unvan şekli olan kâinat İmam’ını çıkartamadı. Yoksa toplum birde kâinat imamına tapardı.

                Said Nursi ve eserleri üzerinde daha fazla yoğunlaşmamın sebebi, günümüz toplumu üzerinde etkisinin devam ediyor olmasındandır. Unutulmamalıdır ki FETÖ oluşumu da Fetullah Gülen ve Said Nursi’nin öğretilerinden doğmuştur.  Günümüz birçok grup ve cemaat üyelerinin nurcu olarak bilinmesi de Said Nursi’den gelmektedir. Said Nursi’nin akıl hocaları ise toplum nezdinde peygamber kadar değer atfedilen kişilerden oluşmaktadır. Bu kişilerin de eserlerinde bulunan ve Kur’an-İslam öğretileriyle bütünleşmeyen, sayısız fikrin olduğunu göstermek için kısaca değindim. Bu durum kimi insanların zoruna gidebileceği gibi bizleri de din düşmanlığı ile itham edebilirler. Ama bilinmelidir ki, peygamberlerin bile hataya düşmesi söz konusu iken (Âdem’in yasak meyveyi yemesi, Hz. Yunus’un peygamberlik görevini ve toplumunu terk etmesi, Hz. Muhammed peygamberlik görevini yaparken yöntem ve davranışlarından dolayı uyarılması) (Abese suresi 1-10; Tevbe Suresi 43) Said Nursi, Abdulkadir Geylani gibi kişilerin günahsız olduklarını düşünmek ya da onları ulu varlıklar olarak görmek, İslam inancına tabi olana yakışmamaktadır.

                İnanç (din) rehberi seçiminde, Gavs, Evliya, tarikat şeyhi, cemaat lideri ya da benzeri ad altındaki kusurlu olabilecek insanları, şartsız öncü edinirsek, kimi zaman rehberimiz bir çocuk tacizcisi, cani bir katil, bir vatan haini, inanç kılıfı altında din düşmanı ya da casus olabilme ihtimalinin de olabileceğini unutmamamız gerekir. Bu yüzden Kur’an’ı hiç idrak etmeden ya da anlamını bilmeden okuyup kenara bırakmamalıyız. Aksi halde Ortadoğu halkını Osmanlı’ya karşı kışkırtan Arap kılığındaki İngiliz casus Lawrence gibilerinin, Irak-ABD savaşında neredeyse mermi sıkılmadan yenilen Irak ordusunun altına ilmik ilmik yerleşmiş Kesnizani Tarikatına benzer oluşumların, 15 Temmuz halk direnişi sonucu başarılı olamayan fakat zeki bir neslin yok olmasına sebep olan ve kendilerini hak yolunda gören FETÖ gibi zihniyetlerin, günümüzde sık sık TV ekranlarında denk geldiğimiz sahte, sapık, istismarcı, şeyh ve benzerlerinin sadık bir MÜRİDİ ve KUKLASI olabiliriz.

Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!