“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

SEMAVİ İNANÇTA OLANLARIN CENNETE GİDEBİLME İHTİMALİ

SEMAVİ İNANÇTA OLANLARIN CENNETE GİDEBİLME İHTİMALİ

Yorum yapılmamış 1525 Görüntülendi

SEMAVİ İNANÇTA OLANLARIN CENNETE GİDEBİLME İHTİMALİ

CENNETE GİDEBİLME İHTİMALİ

ALLAH KATINDAKİ TEK DİN HANGİSİDİR?

Semavi inanç; Tanrı tarafından gönderildiğine inanılan, Hz. Âdem zamanında başlayıp farklı zaman dilimlerinde farklı coğrafyalarda, insanlara rehber olsun diye indirilen, çoğu kez insanoğlunun müdahalesine maruz kaldığı için yaratıcı tarafından revize edilen (…Zebur, Tevrat, İncil), ve Hz. Muhammed ile son şeklini alan kısacası gelmiş geçmiş birbirinin devamı olan bütün tek tanrılı inançlardır.

               Tüm semavi inançlara sahip topluluklar, yaratıcıyı her ne kadar farklı kelimelerle telaffuz etseler de (Allah, God, Hüda, Dios, Zot vb.) aynı yaratıcı kastedilmekte ve yaratıcının her şeye gücü yettiğine inanılmaktadır. Gökte ve yerde ne varsa her şeyin onun bilgisi dâhilinde olduğu kabul edilmektedir. Yoktan var etme, vardan yok etme gücünün olduğuna da inanılmaktadır. Ölüm sonrası mükâfat ve cezanın var olduğu inancı da hâkimdir. Ancak her dinsel toplulukta, tanrının kendilerine daha yakın olduğu düşüncesi ağır basmaktadır. Diğer bir deyişle kendilerinin doğru yolda olduklarına, diğer inananların ise çoğu zaman sapıklık içerisinde olduklarına inanırlar. Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar ve benzerleri, zorluğa düştüklerinde “Yaratan bizimledir, yanımızdadır” tezindeler. Bunların çoğu, yaratıcıyı kendi tekellerinde görüyorlar, bir başka deyişle kendilerini ve topluluklarını ilahın varisi kabul ederler. Kendi düşünce ve tercihleri doğrultusunda insanlara yaptıkları dayatmaları, ilahi emir ve kuralların gereği olduğunu söylüyorlar. Her dayatmaya ya da bu doğrultuda attıkları adımlara, dine hizmet gözü ile baktıkları için kimi zaman yaptıklarından dolayı gururlanıp kibirlenebiliyorlar, kimi zaman tereddüt yaşasalar da ilahi emrin gereğidir deyip vicdanlarını rahatlatıyorlar. Ama çoğu kez yaptıkları ideolojik ve baskıcı yaklaşım ile İlah’ın emrettiği yaşam düzenini değil de din kılıfında kendi istedikleri dünya düzenini oluşturmak için yapıyorlar. Kısacası yaratıcının varlığına inanan çoğu kesim, yaratıcı tarafından vaat edilen cenneti kazanmak için dünyayı cehenneme çevirebiliyorlar. Yüzyıllardır din adına yapılan savaşlar, katliamlar, yayılmalar bunun en güzel örneğidir.

             Bilinmelidir ki, tek olan ilah (Allah): İbrahim, İshak ve Yakup’u ata kabul edip, her ırktan üstün olduklarını düşünen Yahudilerin; Meryem oğlu İsa Mesih’e inanıp, üçlü teslis düşüncesine sahip Hristiyanların; tüm peygamberleri sayıp Hz. Muhammed’in daha üstün olduğuna inanan İslam olmuş fakat Müslümanlaşmamış kişilerin; İnançsız görünüp zordayken yaratıcıyı hatırlayanların, ilahı hiç bilmeyen ve onu hiç anmayanların da ilahıdır.

                Demek ki Allah’ı sadece kendilerine ait görmek, kendileri gibi olanların tek cennette gideceğini düşünmek, kendilerini Allah adına karar veren merci olarak görmek, kendilerini diğer insanlardan daha üstün görüp, kimilerini cennetlik, kimilerini cehennemlik olarak nitelendirmek ve benzeri birçok durumda olmak, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Gerçek iman eden insanlar, yalnızca yaratıcıya kul olurlar.  Yaratıcıya değil de kendi bozuk ideolojilerine göre yol alıp, güce, kudrete, paraya, mevki-makama aşırı değer verenler, gerçekten iman etmiş olamaz. Gerçekten iman etmiş olmayanlar, yaratana tam kul olamaz.

                Dünyevi bir ömürle sınırlanan bir sınava tabiyiz. Bu sınavın sonucunda sonsuz bir yaşama geçiş yapacağız. Böyle önemli ve geri dönüşü olmayan bir sınavda, yaratıcının vermiş olduğu aklı kullanmamak, nimete hakarettir, yaratana isyandır. İlahi emirleri yanlış idrak edip ya da işimize geldiği gibi anlayıp uygulamak, Allah adına yargılama yapmak, ırkına, diline, dinine bakarak kişileri cennetlik-cehennemlik diye ayırmak, yaratıcının da işine karışmaktır. Bir kurumda, idari amirin tekelindeki bir karara onun yerine karar vermek nasıl uygun düşmüyorsa ve bu durum yetki gaspı oluyorsa, Allah adına karar vermek de yetki gaspıdır. Allah yetkisine kimseyi ortak koşmamıştır. Bizlere düşen sadece kulluğumuzu yapmaktır.

                         Sadece Allah’ın koyduğu kurallara riayet edenlerin kazanabildiği bir sınavın içerisindeyiz. Bu sınavın kitabı da bellidir. Ama Allah’ın adına karar verip yargılama yaptığımız beşerî bir sistem (mezhepçi, tarikatçı) kurmuşuz. Bu sistemin adına da “hak yolu, şeriat” demişiz. (Gerçek şeriat bu değil) Allah’ın yolunu bırakarak bu yolu insanlara dayatıyoruz. Ve Allah adına hizmet ettiğimizi düşünüyoruz. İndirilen ve dayatılan din arasındaki farkı görmeden, kimse inandığı inancın hak inanç olduğuna kanaat getirip kendisini kandırmasın.  
               Allah; her şeyi görendir, işitendir, bilendir ve adil yargılayandır. Karar verici o olduğuna göre, onun yerine bazı insanları “Müslüman’dır, cennetliktir, inançsızdır, cehennemliktir” şeklinde nitelendirmek ya da yargılamak, kişiyi yanılmaktan, yanıltabilmekten, günaha sokmaktan öteye götürmez. Ayrıca bu durum, Allah’ın yerine karar vericiliktir, hükmüne ortaklıktır. Unutmayın ki Allah, hükmüne kimseyi ortak etmez. Onun adına hüküm vermek hiçbir insana da düşmez.  İnsana düşen, kul olmaktır. İnsanlar iman etsinler diye bir dayatma söz konusu olamaz. Çünkü Allah dileseydi herkes iman ederdi.
              Hangi inanç olursa olsun; okumadan, aklımızı kullanmadan, araştırma yapmadan, gözümüzü olan bitenlere kapatarak, indirildiğine inanılan esaslara cahilce inanmak, uçuruma gitmekten başka bir şey değildir. Cennet uçurumlarda aranmaz.

Ali İmran suresi 19. ayette; “Kuşkusuz Allah katında din İslâmdır” der. Bu ayetteki İslam sözcüğünden faydalanarak “inancının Allah katında kabul görüldüğü, diğer dinlerin ve inançların kabul görülmediği” iddiasında bulunanlar olabilirler. Bunlar, kendilerini ve kendileri gibi düşünenleri hak yolunda görürler. Diğer insanların da yanlış yolda ve cehennemlik olduklarına iman ederler. Ama akıl edemedikleri bir şey vardır. O da burada geçen “İslam” kelimesinin gerçek anlamını hiç düşünmemeleridir.

Zamanla bazı kelimeler, gerçek anlamlarından uzaklaşarak sadece bir inanca aitmiş gibi görünüp, farklı anlamlara dönüşebilir. Bazı kelimeler belli bir dine, belli bir bölgeye, belli bir ırka dönüştürüldüğü için anlam olarak kısırlaşıp (zayıflatıp) bütünlüğünden uzaklaştırılmış olabilir. “İslam” kelimesi de bunlardan sadece bir tanesidir. Maalesef bu kelimeyi Ortadoğu ve Anadolu bölgesine has, Hz. Muhammed’in yaymış olduğu, Kur’an’da kuralları bulunan, “Arap ve Türk dini” şeklinde anlam vererek kısırlaştırılmışlar. İslam, kimilerine göre (bilinçli yapılan çalışmalar sonucu) içerisinde terör ve kaos barındırır. Oysaki yaratıcı katında İslam; bağlanmak, itaat etmek, teslim olmak şeklinde anlam içermektedir. Belli bir bölgeyi, kişiyi ya da sabit bir inanca has değildir. Yani İslam ya da Müslümanlık, sadece “Hz. Muhammed’in aracılığıyla insanlara gönderilen dindir” şeklindeki bir açıklamanın yanlış olacağı ve bu nedenle İslam’ın gerçek anlamını da tam anlamıyla idrak edilemez hale getirecektir. “İslam, tek bir ilaha teslim olmaktır, İslam ve Müslümanlık Hz. Âdem’den başlamıştır” demek daha doğru bir söz olacaktır. Çünkü İslam, tek bir ilaha iman eden bir inanç sistemidir. Müslüman, tek ilahı kabul edip onun gerekliliğini yerine getirendir. Durum böyle olduğuna göre, Hz. İbrahim’de Müslüman, Hz. İsa ve diğer peygamberlere de “Müslüman” demek gerekir. Bunların izinden gitmiş ve giden tek ilaha inanmış/inanan toplulukların farklı bir isimle (İslam dışı) anılmaları ya da İslam ümmetinden görülmemeleri pek doğru olmayacaktır.

İnançsal terimlerden olan “İman” kelimesi ise “İslam” gibi art niyetli saldırıya uğramamış, farklı inançsal oluşumlara mal edilmemiştir. Bu kelime tüm inançlarda farklı sözcüklerle telaffuz edilmiş olsa bile Yahudilikte, Hristiyanlıkta ve Müslümanlıkta “İman” denildiğinde; Bir yaratıcı vardır, yaratıcı ezeli ve ebedidir, dünya yaratılmıştır, kutsal kitaplarında adı geçen peygamberlerin peygamberlikleri haktır, ahiret inancı vardır, mükâfat ve cezanın olacağına inanılır. İmanla ilgili olan bu ortak içerikleri hangi dindeki insana okursan oku, “bu benim inancımın gereğidir, benim dinim bunu der” diyecektir. Ama asıl özün (indirilmiş din) kendilerinde olduğunu düşünmeye devam ederler. Kısacası çoğu inanç sahipleri, peygamberlerini örnek almaya, onun yaşadığı hayatı yaşamayı amaçlayan bir arzu içerisinde olsalar bile, yine de ona uymayıp kendi bildiklerini ve kendi menfaatlerine uygun olanı yapmaya devam ederler. Farkına varmadan zamanla kendi yapay dinlerini oluştururlar. Yaratıcıyı da kendilerine has kılarlar. Kendileri ve atalarının doğru gördüklerine kesin doğru, yanlış gördükleri şeylerin kesin yanlış olduğuna o kadar inanırlar ki, yaratıcının da her daim kendilerinden razı olduğuna inanırlar. Hatalarında tekrarlamalar yaparak şeytanlaştıkça da Allah’ın onları koruyacağına, yücelteceğine ve ayrıca yaptıklarından dolayı mükâfatlandıracaklarına inanırlar. Kendi yapay dinlerini yaratıcı katında hak din olarak gördükleri için, kendilerini Allah’ın gözdeleri olarak görürler. Oysaki yaratıcı, sadece bir zümrenin yaratıcısı değildir. Kötülükle beslenenler, ilahi emirleri değiştirenler, dine yeni kurallar, yeni helal, haramlar ekleyenler, yaratıcının gözdesi olamazlar. Çünkü yaratıcının insanlara rehber seçtiği ilahi kanunda, bir değişim hiç olmamıştır ki dünün doğruları bugünün yanlışı, bugünün yanlışları yarının doğrusu olsun. Yapılan eyleme göre dünün de bugünün de yarının da sevabı, sevap olarak kalır, günahı günah olarak kalır. Ne sevap işlerine sebep olan eylemler günah halini alır ne de günaha sebep olan eylemler zamanla sevap halini alır.

Bütün kutsal kitaplar, birbirini doğrulamak, insan eliyle oluşan değişiklikleri düzeltmek ve kula doğru yolu göstermek için indirilmiştir. Daha önce vurguladığım gibi kutsal kitaplardaki yenilenmenin asıl nedeni, İnsanoğlunun nankörlükteki sınır bilmezliği ve aralarındaki hak tanımazlıklarından kaynaklanmaktadır. Ali İmran suresi 19. ayette; “Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur” der. Aynı sürenin 85. ayetinde; “Kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır” der. Bu ayette yaratıcıya inanç ve itaatin olmadığı sürece, insanların hüsrana uğrayacağını söylemektedir. Semavi inançların temelinde, ilaha teslimiyet yani İslam bulunmaktadır. Fakat kimi zaman hak tanımazlık, menfaat, hırs, kıskançlık ve benzeri duygular nedeniyle ilaha teslimiyet sönük olmaktadır. Bu durum dikkatimizi; Ali İmran suresi 110. ayette; “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehli kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır” a çekmektedir. Burada geçen en hayırlı ümmetsiniz tabiri ile ilahi kelamın tamamlandığını çıkarmak (İslam’ın, Kur’an’ı Kerim ile son şeklini aldığını) pek de yanlış olmayacaktır. Kendisini İslam olarak görüp “Elhamdülillah Müslüman’ım” diyen herkesin, kendisinin iyiliği emredip, kötülükten alıkoyup koymadığını sorgulaması gerekir. Bu sorgulamayı tarafsızca yaptığımızda, her ne kadar kelimeyi şahadet getirmiş olsak da gerçek teslim olanlardan (İslam) olmadığımız ortaya çıkacaktır. İkiyüzlülüğümüzün en büyük sebeplerinden bir tanesi de insanları inançları ile ötekileştirip, kendimizi ise her şeye rağmen üstün (cennetlik) görmemizdir. Unutulmamalıdır ki yerde ve gökte ne varsa Allah’ındır. Hor gördüğün kişiler de üstün gördüğünde ya da hiç bilemediklerin de YARATICININ YARATILMIŞIDIR, YARATICININ KULLARIDIR. Kimin lütuf sahibi olduğuna Sahip karar verir. Zaten en büyük ahmaklık, sahip adına karar vermektir. Tanrı, hükmüne kimseyi ortak kılmadığı gibi iyi davranışlara karşı da duyarsız değildir.  Nisa suresi 40. ayette; “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir” der. Ali İmran suresi 75. ayette; “Ehli Kitap’tan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar “Ümmîlere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur” derler. Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler” der.

Devamı için Tıklayınız : https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!