“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

KUR’AN AYETLERİNİN EKSİK VE YANLIŞ ANLAŞILMASI

KUR’AN AYETLERİNİN EKSİK VE YANLIŞ ANLAŞILMASI

Yorum yapılmamış 1535 Görüntülendi

KUR’AN AYETLERİNİN EKSİK VE YANLIŞ ANLAŞILMASI

Allah ile insanlar arasındaki iletişimi sağlayan ve yol gösterici olan unsurlar; indirilen semavi kitaplardır, peygamberlerdir, yaşam döngüsü ve doğasal hareketlerdir.

                İnsanoğlunun dünyada yaşam sürdüğü ilk andan tutun dünya yaşamının son bulacağı ana kadar geçen-geçecek zaman dilimlerinde çoğu hareket ve davranışını (insanları etkilemek için) doğrulatıp destekleyecek bir dayanağa ihtiyaç duymuştur. Bu dayanağı, kimi zaman elinde tutmuş olduğu güçte, kimi zaman da inançların geçmişten geleceğe kadar uzayan koruyucu zırh özelliğinde bulmuştur. Semavi inançtaki din istismarcıları, kendilerini ve ideolojilerini destekleyen kanıtlar bulmak için ilahi kelamı değiştirmezse bile, ilahi kelama yüklenilen anlama müdahale ederek, kimi zaman ayetlerin anlaşılması gereken manalarını değiştirebilmişler. Kimi zaman da bağlı oldukları peygamber adına yalan hadisler oluşturarak fiili hal ve hareketlerine dayanak oluşturabilmişler. Bunlardan bir kısmı da kendilerini dini yol göstericisi olarak lanse etmişler-etmeye devam etmekteler. (Psikolojik hastalık belirtisi ile) Bu kısımdakiler, doğa olaylarını kendilerine hizmet eden bir hâkime, yargıca dahi benzetmekten geri kalmamışlar. Bu tip insanlara gerçeği anlatmaktan önce onları ruhsal tıbbi tedaviye tabi tutmak gerekir. Ayrıca bu tip insanlara itaat edip izinden gidenleri de ilahi kitabı anlaşılır bir şekilde anlatıp açıklamak gerekir.

              Şeytanla iş birliği içerisinde olanların, ayetler ve hadisler üzerinde yapmış oldukları tahribatları, Kur’an ışığında inceleyerek insanlara ilahi sözün özünü anlatmak, her Müslüman’ın birinci asli görevidir.

                Din üzerinden yapılmış olan tahribatlar yüzünden, insanlar rahat bir şekilde dini kullanarak diğer insanları tehdit edilebilmekte ya da onları kontrol altında tutabilmektedir. Kendilerince uygun olmayan bir durumla karşılaştıklarında, insanlara “bu hal hareketinle ya da sözünle dinden çıkabilirsin”, “cehenneme girebilirsin” şeklinde uyarılarla insanları korkutabilmektedir. Peki dinden çıkmak bu kadar kolay mı? Yaşadıkları ve yaşatmaya çalıştıkları dini, kendi elleriyle oluşturdukları için dine girmekte çıkmakta son derece kolaydır. Ama Allah’ın dini olmuş olsaydı, dine girmek ya da çıkmak sadece yaratıcının belirlemiş olduğu prensipler dâhilinde olurdu. Unutmayınız ki dinden çıkmada ilahi kurallar değil de mezhepsel kararlar geçerliyse (hele bir de mezhepten mezhebe farklı kurallar, farklı doğru ve yanlışlar varsa) kimse o dine semavi dindir demesin.

                Bir konuda dini dayanak aranırken ya da dinin bakış açısı irdelenirken, Kur’an’ın tamamından değil de (ilgili ayetleri bir bütün olarak ele almayıp), cımbızla bir surenin içerisindeki ayetin bir kısmına bakıp, sadece bakılanla hüküm vermek, hatalı bir yoldur. Ayrıca bu hatalı duruma düşmek demek, dünyevi ve uhrevi yaşamı temelsizce yükseltmeye çalışmak demektir. Temelsiz yükseltilmeye çalışılan yaşam, her ne kadar hadisle desteklenmeye çalışılırsa da yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü hadis Kuran deliline ihtiyaç duyar ama Kuran hadis deliline ihtiyaç duymaz.

                       Akıl sahipleri bilmelidir ki, bir hadisin doğruluğunu desteklemek için Kur’an ayeti örnek verilebilir ama Kur’an ayetinin doğruluğunu göstermek için hadise ihtiyaç duymak, cehalettir.

Bakara suresi 191. ayette;Onları yakaladığınız yerde öldürün; sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram civarında onlar sizinle savaşmadıkça siz de orada onlarla savaşmayın. Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir!” der. Bu ayeti kısır döngüde düşünürsek, kâfir olarak etiketlenen her insanın öldürülmesi gerekecektir. Maalesef bir kısım insanlar da öyle yapmaktadır.  Bu durum İŞİD gibi sayısız terör oluşumların hayat bulmasını sağlamaktadır. Oysaki sürenin önceki ayeti olan Bakara suresi 190. ayette; “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez” der. Yine ilgili sürenin bir sonraki ayetinde Bakara suresi 193. ayette; “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur” der. Bu konu ile alakalı Kur’an’ı bir bütün olarak ele aldığımızda Ankebut suresi 46. ayet bizi daha da aydınlatmaktadır. Ankebut suresi 46. ayet; İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehli kitapla mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün ve deyin ki; “Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur der. İlgili ayetler, bir bütün olarak ele alındığında Allah’ın bizlerden istediği zulmün terk edilmesidir. Duygularla hareket edilmemesidir. Çünkü Allah, semavi kitaplarında “ey ehli kitap”, “ey kâfirler”, “ey insanlar”, “ey iman edenler” gibi hitap şekilleri ile iletişime geçmektedir. Sadece “ey Müslümanlar ben tek sizin Rabbinizim” istediğinizi yapın demiyor. Her yaratılan canlının rabbiyim diyor.

Din adı altında cihat eden gruplar ya da yayılmak için misyonerlik politikası belirleyenler, insanları yurtlarından edebiliyor. Bölgeye savaş ve soykırımı reva görebiliyor. Bütün bu illegal ve ilahi dindışı zorbalıklarına “bu eylemim rabbin adını yaymak içindir ve yaptığım şey yaratana hizmettir” diyebiliyor. Evet, bazı insanlar ayetleri anlamayıp çarpıttıkları gibi Allah adına cihat etme emrini de yanlış anlayabiliyor. Mesela Enfal suresi 39. ayette; “Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmektedir” der. “Dinin tamamı Allah için oluncaya kadar” sözü sebebiyle çoğu cihatçı zihniyet, kıyamet kopana kadar savaşın hak olduğu iddiasındalar. Sureyi bir bütün olarak ele aldığımızda aynı surenin 36. ayetinde; “İnkâr edenler, servetlerini insanları Allah’ın yolundan engellemek için harcarlar…” ayeti geçmektedir. Bu ayetten de anlıyoruz ki savaşılacak olan muhatap, ilah inancı olmayan kişilerin, inançlılara baskı ve zülüm yapmasıyla ortaya çıkanlardır. 39. ayette da geçen “dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın” sözünden de ilah inancı olmayanların inanç sahiplerine karşı sergileyecekleri hoşgörüsüzlüğün ortadan kalkmasına kadar geçen zamandır. Yani inanç hürriyetinin oluşmasıdır. Herkesin serbestçe dinini (Yahudi, Hristiyan, Müslüman) yaşama imkânı elde etmesidir. Herkesin Müslüman edilmesi asla söz konusu değildir. Dinin tamamı Allah için oluncaya kadar sözünden, herkesin Müslüman edilmesi anlamını çıkarırsak Kehf suresi 29. ayet ve Enfal suresi 61. ayetle çelişiriz.  Kehf suresi 29. ayette “Ve de ki; Gerçek, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” … Enfal suresi 61. ayette ise; “Eğer barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah’a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir” der.  Nasıl bir zihniyet “Sende yanaş” sözünde sürekli bir savaş anlamı çıkarabilir ki? Yunus suresi 99-101. ayetlerinde; “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın? Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır. De ki; “Bir bakın da görün, göklerde ve yerde neler var”? Fakat iman etmeyecek topluma ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir”” der. Dinde, kılıç silah ve benzeri her türlü yaptırımla inancın değiştirilmesi konusunda zorlamanın yanlış olduğunu anlamamak, cehaletten başka bir şey değildir. Hac suresi 39-40. ayetlerde; “Saldırıya uğrayanlara zulme maruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kadirdir. Onlar sırf “Rabbimiz Allah’tır” dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir” der. Bu ayetten de anlıyoruz ki etki (zulüm) olmadığı müddetçe tepki (savaş) verilmesinin yanlış olduğudur. Kaldı ki manastır, kilise ve havralarda Allah’ın adı anıldığı için, bir Müslüman’ın bunlara sebepsiz yere savaş açması bir yana farklı bir gözle bakmasının bile ne kadar cahilce olacağını gözler önüne sermektedir.

              Kur’an, tarih boyunca ilahi emirleri temel almayan fanatik hadisçilerin, at gözlüğü takmış tarikatçıların, ısrarla mezhebe ihtiyaç duyan acizlerin, kendini yetiştirememiş hacı-hoca ve benzeri kişilerin sömürüsüne maruz kalmıştır. İlahi inanç doktrinlerini okuyup öğrenmektense, kulaktan duyma bilgilere ihtiyaç duyan inananlar, yanlış anlaşılan ya da gerçek anlam içeriği tozlu raflarda bırakılan ayetlerin oluşmasına neden olmuştur.  

  Üstü örtülmüş ya da tozlu raflarda bırakılmış bu ayetlerin içeriğinde; insani haklar, adalet, inançlara hoşgörü, dinde zorlamanın olmadığı, kadına verilen değer, çift taraflı boşanma hakkı, cihadın gerçek anlamı vb. konular bulunmaktadır. Bu ayetlerin uygulanmaması, bilinmemesi ya da bilindiği halde gerçek anlamıyla anlaşılamamasının sebebi, ilahi kitabın değil de sahte hadislerin gelenek, görenek ve kültür oluşumunda temel görev almasındandır. Zamanla da gelenek, görenek ve kültür, din kılıfına büründüğü için insanlar bunu dinin özü sanırlar. Böylece yaşanılan ve yaşatılan gelenekler, din kabul edilmektedir. Oysaki yaşanılan ve yaşatılanlar, Allah’ın bizler için belirlediği ve indirdiği ilahi kitabındaki dini kapsamıyor, sadece çevremizin ve atalarımızın kültürünü yansıtıyor.

Kur’an ayetlerine bakarsak, İslam’ın kadınlara en üst seviyede değer verdiğini görürüz. Buna rağmen günümüzde İslam toplumunda kadınların hala bu değeri elde edemeyişinin nedeni, kadının Arap kültüründe yerinin olmayışındandır. (Arap kültürünü din edinmemizdendir) Bazı iftira olan hadislerdendir, ayetlerin anlamı değiştirilerek insanlara farklı anlatılmasındandır. Bütün bunların yansıması sonucu, kadınların ikinci sınıf insan olarak görülmesine sebep olmuştur. Aslında iman ettiğini düşünen bir kimse, kadınlara hak ettiği değeri vermiyorsa, kılık kıyafetlerinden dolayı dışlıyorsa, hor görüp öteliyorsa o kimseye tam iman etmiş denilemez. Çünkü İslam’ın hoşgörüsünü sergileyemediği gibi o kişinin eline fırsat geçtiğinde kendisini yaratıcının yerine koyarak hüküm ve ceza verebilmektedir.  Bu yüzden o kişi İslam’a değil eski gelenek ve göreneklerine teslim olmuştur. Daha öncede değinmiş olduğum bir sözde hadiste şöyle geçmektedir. “Kadınlar hakkında birbirinize iyi tavsiyelerde bulunun. Çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en fazla eğri olan tarafı onun üst kısmıdır. Bu sebeple, eğer onu doğrultmak istersen kırarsın, yok eğer kendi halinde bırakırsan eğri olmaya devam eder. Öyleyse kadınlar hakkında birbirinize iyi tavsiyelerde bulunun, birbirinize onlara iyi davranmayı tavsiye edin” der. (Buhari, Enbiya,1; Müslim, Reda, 61, 62) “Bu söz peygamberindir” diye yalan söyleyenler aslında kendi sözlerini ve düşüncelerini ifade ederler. Uydurmuş oldukları bu hadisin, Kur’an ve Hz. Muhammed’in dışında kimden ya da kimlerden, hangi kaynaklardan etkilenip söylediklerine bakalım. Buhari ve Müslim’den binlerce yıl önce kişiselleştirilmiş Tevrat’ta şöyle geçmektedir. “Âdem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapatır. Âdem`den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem`e getirir. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” Ona kadın (İbranice; işşa) denilecek, çünkü o adamdan (İbranice; iş) alındı” der. (Yaratılış 2/21-23) İncil’de ise Yeni Ahit’te Pavlus’un mektuplarında çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. (1. Korintliler 11/8-9) Sümer efsanelerinde de tanrı Enki, yasak bitkiden yediği için tanrıça Ninhursag tarafından cezalandırılır. Bunun sonucunda vücudunda çeşitli hastalıklar (kaburga bölgesinde) ortaya çıkar. Yaptığına pişman olduktan sonra Ninhursag bir tanrıça yaratır. Adına Sümercede kaburga kadın anlamına gelen Ninti (Nin=kadın, ti=kaburga) der.  Bütün bunlara baktığımızda, görüyoruz ki çağlar boyu insan eliyle değişime maruz kalmış dinler ve inançlar, kadınları önemsemediğidir. Böylece toplum içerisinde kadının yeri ikinci, üçüncü sınıf olarak şekillenmiştir. İslâm’da ise, Kur’an’ın kadın ya da erkek yaratılışını anlatan hiçbir ayetinde bunlara benzer bir ifade bulunmamaktadır. Bilakis kadın yüceltilmekte, pozitif ayrıcalık tanınmaktadır. Ama çoğu hadis ve tefsirlerde kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına ilişkin ifadelerin bulunması, kadını yetersiz ve değersiz bir varlıkmış gibi gösterilmesini neden olmuştur. Bazı hadislerde de kadınların akıl ve din bakımından eksik olduklarına dair sözler bulunmaktadır. Hatta bir hadiste, cehennem halkının daha çok kadınlardan oluştuğunu söylemektedir. Bütün bunlar bize gösteriyor ki İslam dininin âlimleri olarak gördüğümüz bazı hadisçilerin, dinlerini bozanlardan (Yahudi, Hristiyan) ne denli etkilendiklerini göstermektedir. Etkilenme bu denli olmuş olmasaydı ya da bunların bozuk düşüncelerini din edinip yaşamasaydılar Kur’an’da geçen ve kadına verilen gerçek değer, İslam toplumlarında kendisini çok daha rahat göstermiş olacaktı.

Sahte hadis ilmi, İslam dünyası içerisinde geniş coğrafyalarda farklı boyutlarda yayıldığı için kadının İslamiyet’teki yeri ve konumu hep aynıydı demek de yanlış olacaktır. Kimi toplumlar hayatlarına hadisten çok Kur’an ayetlerine yer verdikleri için ilgili ayetlerden dolayı kadına pozitif bir statü verip el üstünde tutmuştur.

                      Yaratıcı, ilahi kitapta insanlar arasındaki astlık-üstlük ölçüsünün günahlardan kaçınmayla, yaratana itaat ile ve iyi işlerin yapılmasıyla belirlendiğini söyler. Kendi cinsiyetini bile belirleme gücüne sahip olmayan insanoğlunun, üstünlüğü cinsiyete indirgemesi, şeytani bir düşünce değil midir? Ne erkek kadının üstü ve sahibi, ne de kadın erkeğin malı ve yükümlüsüdür. İkisi de toprak, ikisi de kul, ikisi de yaratana muhtaçtır.
                      Sosyal hayatta, kadın ve erkek arasında erişilmez sınırlar çizen zihniyet, dinsel hayatta da bu çizgiyi aşılamaz yapmıştır. Örneğin camide ibadet yapılmasını erkeğe, cuma namazının farz oluşunu erkeğe, fetvayı erkeğe ve benzeri birçok şeyi erkeğe has kılmıştır. Kısacası kadınları âdete Allah’ın kulu saymayıp sosyal hayatın dışına itenler, dinsel hayatta da erkeği öne çıkararak onların üstünlüklerini pekiştirmiştir. İnsanların yaptığı bu durum şeytani bir tavır değil de nedir? Camide kadının yeri yok diyenlere Bakara suresi 187’deki… “Mescitlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın” ayetini nasıl yorumluyorlar. Demek ki peygamberimizin zamanında mescitlerde erkeklerin dışında kadınlar da varmış. İslam’daki bu olumsuz değişimin sebebi, kadının sesini bile haram gören İslam dışı tarikatların, cemaatlerin, cinsi sapıkların, ruh hastalarının hüsnü kuruntularının toplumda yer edinmesinden başka bir şey değildir.

 Kur’an’ın kadınlara bakış açısını, ayetler ışığında değinelim.

Şahitlik

                Bizlere âlim olarak gösterilmiş kimi insan, eski zamanların ya da yaşadıkları anın bozuk inanış kırıntılarından eğitim alarak toplum üzerinde söz sahibi oldukları bilinmektedir. Bu sözde âlimlerin, okuryazar seviyeleri düşük olmasına rağmen, toplum üzerindeki yaptırım gücü ve sözlerinin mutlak doğruluk içerdiğine dair kabullendirme etkisi, kimi zaman gerçek ilahi kitapların ayetlerinden çok daha kabul görücü olmuştur. Çünkü toplumun büyük bir kısmı, eğitim seviyesi düşük olan insanların yığıldığı medrese sistemini, en modern dini eğitim kurumu olarak görmektedir. Böylece medresede yetişenler, Kuran’dan değil de bozulmuş inançların öğretilerini, sözde hadisleri ve tarikatların hurafelerini temel alarak toplum üzerinde lider statüsüne geçmekteler. Bunların bağnaz görüşlerinin yayılımı, okuma ve araştırmaya dâhil olmayan cahil toplumlar üzerinde dominant etkisi yaratmaktadır. Ayrıca sözleri, cahiller için ilahi kelamdır.

İlahi sözden çok din dışı düşüncelerin merkezi haline gelen Medreseler, İslam coğrafyasında kemikleşip adeta kendi inanç iskeletlerini oluşturmuşlar. Bozuk dinlerin kırıntıları ve bağnaz görüşler ile oluşan inanç sistemi, zamanla da gerçek ilahi inanç sistemi içerisinde bir ur gibi büyümekte ve günümüzdeki İslam kılıfı altındaki İslami olmayan yapılaşmayı (mezhep, tarikat, cemaat) meydana getirmektedir. Bu yapay din ve süreçleri yayıldığı müddetçe, toplum içerisinde gerçek hak, hukuk ve adaletten söz edilemez. Çünkü aklın arka plana bırakılmasıyla hareket edildiği için varılacak nokta, şüphesiz cehalet çöplüğü olacaktır. Cehalet çöplüğünde de gerçek dinden, hak, hukuk ve adaletten söz edilemez.

             Medrese eğitim sistemiyle yetişip, kendilerine göre dini şekillendirme sapıklığı içerisinde olanlar ile oluşumlarındaki cehaletin oluşturmuş olduğu ataerkil düzene iman edip sadakat sergileyen akılsızlıklar yüzünden, toplum içerisinde kadınların ikinci sınıf insan olarak yer edinmesine sebep olmuştur.  

Devamı için Tıklayınız : https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!