“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

ÖLÜYE KUR’AN OKUMA TEZATLIĞI

ÖLÜYE KUR’AN OKUMA TEZATLIĞI

Yorum yapılmamış 1625 Görüntülendi

ÖLÜYE KUR’AN OKUMA TEZATLIĞI

Bütün insanların kendilerine sorması gereken soruların başında, “Kutsal kitaplar niçin ve hangi amaçla indirildi?” sorusu olmalıdır. Kutsal kitapların indirilme amacı doğru şekilde anlaşıldığında, kitabın nerede, ne zaman ve nasıl okunması gerektiği de daha iyi kavranacaktır. Böylece, kitap içeriğine inanarak ve bilinçli bir şekilde iman edilebilecektir. Ancak kitabın indirilme gayesi bilinmez ve içeriği anlaşılmadan okunursa, kutsal kitap; kimilerinin elinde bir yönetim garantörlüğüne, kimilerinin elinde sihir ve büyü kitabına, kimilerinin elinde silah veya bıçak gibi bir araca, kimilerinin elinde çarpan, felç eden, korku salan bir cisme, kimilerinin elinde para basan bir mesleğe, kimilerinin elinde nifak tohumu eken bir yemişe, kimilerinin elinde ise sıradan bir matbaa baskısına dönüşmesi kaçınılmaz olur.

Kur’an’a Hitap (Mehmet Akif Ersoy) Şiiri

“İbret alınmaz her gün okuruz ezbere de;

Bir ibret aranmaz mı ayetler de?

Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına

Ya açar bakarız nazm-ı celilin yaprağına

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne teze mezara okunmak ne fal bakmak için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne duvarlara asılmak ne el sürülmemek için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne tezhip ne sülüs ne hat yazmak için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne tapınak ne nutuk ne vaaz dini için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne erkeği yüceltmek ne kadını aşağılamak için

Ne Araba paye vermek ne Acemi hor görmek için”

            Rahmetli Mehmet Âkif Ersoy, bir şiirinde Kur’an’ın geçmişteki ve günümüzdeki kullanım şekline öylesine güzel değinmiştir ki, bunun üzerine söylenecek her söz neredeyse bir tekrardan ibaret kalacaktır. Şiirde de söylediği gibi, Kur’an ölülere okunuyor, muska hâline getiriliyor, süs sanatına dönüştürülüp duvarlara tablo olarak asılıyor ve maalesef bireyin kariyer basamaklarını hızlı geçmesi için bir araç olarak kullanıldıktan sonra bir kenara bırakılabiliyor.

            Birçok toplumda Kur’an; sosyal yaşama, huya ve karaktere etki edeceğine, güzel yazma sanatıyla göze hitap eden bir tabloya dönüştürülmüştür. Kimileri de buna ek olarak ilahi kitabın içindeki asıl verilmek istenen mesajı görmezden gelip, akıldan yoksun sadece kulağa hitap eden bir ritme çevirerek, farklı bir boyuta taşımıştır. Ritimdeyken, duvarda asılıyken, ilahi kitaba hürmet ve saygıda asla kusur edilmemekte ama içeriğini anlamamakla, içeriğine uymamakla, hayatlarına tatbik etmemekle, kutsal kitaba ve kendilerine en büyük hakareti ve haksızlığı yapmaktan da geri kalmamaktalar. Bunların kutsal kitap ile ilgili bilinçlerinde var ettikleri anlam, kitabın içeriğini merak etmeden sadece kutsalı kutsal saymalarıdır. Bu yüzden kitaba çeşitli görevler vermekteler. Mesela aileden ya da aile dostundan biri öldüğünde, ölü üstüne kitabı okumak, tekrarlı ve kutsal saydıkları görevlerden biridir. Gür sesli bir hocaya iyi para verip, yankılı bir ses sistemi de kurmuşlarsa ya da gruplarda binlerce hatim paylaşılmışsa, kitabın insanlık için var olma görevlerini yerine getirdiklerini düşünürler. Sergilemiş oldukları bu maddi ve fiili davranışlarında da iyi amel işlediklerini, topluma iyi işler yaptıklarını düşünüp, gururlanıp, böbürlenmekten de asla geri kalmazlar. Oysaki ilahi kitaplar; hayatımızı nasıl düzene sokacağımızı, insanlara ve yaratana karşı sorumluluklarımızın neler olduğunu, dünyaya geliş gayemizin ne olduğunu, nasıl ibadet etmemiz gerektiğini göstermek için indirilmişler. Ölüye, bu ayeti şu ayeti bu şekilde okumamız, binlerce ezbere okunan hatipleri tamamlamamız için indirilmemişler. Kur’an’ın indiriliş gayesi, Yasin suresi 70 ayette; “Diri olanları uyarsın ve inkârcılar hakkındaki o söz (ceza) gerçekleşsin diye (gönderilmiştir)der. Ama insanlar, tek kelime anlamını bilmeden Yasin suresini ölüye okurlar. Sonrada bu Yasin suresi ölünün mezarında bir ışık olur düşüncesindeler. Oysaki beynindeki son hücreyi de işlevsizleştirip tüm ampulleri kapatarak cehaletiyle baş başa kalmışlar. Bu cehaletin en büyük sebeplerinden biride, ilahi kitaptaki ayetlere değil de mezhep imamlarının (değişime maruz kalmış inançların etkisinde kalarak) vermiş oldukları yanlış kararlara ve günümüzdeki çokbilmiş gözüken din cahillerinin söylediklerine birebir uyulmasındandır. Onların her dediklerini din sanıp, mutlak itaatle yerine getirerek cehaletlerini arttırmaktalar. Onların, din adına söylediklerini irdelemeden sergiledikleri bağlılık ve itaatle, aklını saf dışı bırakarak âdete insani özellikleri köreltip, aklını kullanmayan farklı bir varlığa dönüştürmekteler. Oysa yaratıcı birçok ayette “akıl etmez misiniz, düşünmez misiniz?” şeklinde uyarmaktadır.

             İlk insanın ölümü ile son insanın ölümü arasında belki milyarlarca yıl geçebilir. Bedenlerimiz çürüyüp yok olacak, ama ruhlar sonsuz bir şekilde yaşayacaktır. Bu yüzden, ölüm sonrası ve cennet-cehennem yaşamı öncesinde, berzah denilen, ruhların bekletildiği bir âlem bulunmaktadır. Berzah âlemi, dünyadaki zaman akışına tamamen benzese de, dünyadaki zamanın dışında farklı bir akışa sahip rüya âlemindeki bir devam olarak düşünülebilir. Kısacası, geçiş için bir bekleme salonu da denebilir.

Vefat edenler, kıyamet kopuncaya kadar bu berzah denilen kabir hayatında bulunurlar. Şüphesiz, dünyadaki yaşam berzahtaki yaşamdan farklıdır. Dünyada insan sevap kazanabilir ve günah işleyebilir, ama berzah âleminde ne sevap kazanılabilir ne de günah işlenebilir. Dünyada işlediğimiz hatalardan dönüp tövbe etme şansımız varken, berzah için bu durum söz konusu değildir. Suç ve günah işlenemez, sevap kazanılamaz.

             Berzah âlemindeki ruhların konumu, Tirmizî’nin dediği gibi, “ya cehennem çukurlarından bir çukurdur ya da cennet bahçesinden bir bahçedir” şeklindeki görüşün pek uygun olmadığını düşünmekteyim. Çünkü yargının başlamadığı, hesapların sorulmadığı bir geçiş âleminde, olsa olsa azaptan ziyade yalnızca şüphe veya korku bulunmalıdır. Bu şüphe ve korku, insanoğlunun dünyadaki yaşamı ve dünyadaki yaşamın sona erdiği zamana kadar geçen milyarlarca yılı kapsamaz. Berzah, farklı bir boyutta ve farklı bir zaman akışına tabi olduğu için, geçiş kısa bir zaman diliminde gerçekleşmelidir. Bu duruma dair en güzel delil, Kur’an ayetlerinde mevcuttur. Tâhâ Suresi 102-104. ayetlerde: “O gün Sûra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göyermiş olarak toplarız. ‘On günden fazla kalmadınız’ diyerek aralarında fısıldanırlar. İçlerinden en aklı başında olanı, ‘Hayır, ancak bir gün kaldınız’ der. Hâlbuki söyledikleri şeyi en iyi biz biliriz.” Ölüm anından dirilme anına kadar geçen zaman diliminde günahkâr ruh, kabir azabı veya başka bir azaba tabi tutulmuş olsaydı, ilgili kişiler ayette geçen süreyi bu kadar kısa göremezlerdi. Ölülerin hissedecekleri tek şey, muhtemelen “Bana ne olacak?” korkusu (bir gün–on gün) olmalıdır.

Yaşayanlar ölülerle, ölenler de yaşayanlarla asla irtibat kuramazlar. Karşı tarafta olup bitenlerden kimsenin asla haberi olamaz. (Bırakın şeyh, evliya veya Allah dostu denilen kişileri; peygamber bile olsa haberi olamaz.)Bu duruma dair en güzel delil, Mâide Suresi 116-117 ayetleridir. Maide suresi 116-117 ayetlerde; “Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir; “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin.” Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin” der. Birçok insan için ölmediği düşünülen (ki ben öldüğünü düşünüyorum) Hz. İsa’nın bile, ölmüş veya yaşayanların ruhlarıyla irtibata geçemediği ve onlardan haberdar olamadığı bilgisine ayette ulaşmaktayız. Ancak günümüzde, ölmüş veya ölmemiş bazı üçkâğıtçı tarikat şeyhleri, her şeyden haberdar olduklarını iddia etmekte ve müritlerinin yardıma koşabildiklerini öne sürmektedirler.

            Çoğu din yorumcusunun, “Ölenin arkasında Sadaka-i cariye (kamuya yararlı sadaka), faydalanılan bir ilim ve arkasında kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakmak gelir” söylemi hatalıdır. (Hayırlı işler ve hayırlı evlat bırakanların amel defteri kapanmaz diyenler, hayırsız işler ve hayırsız evlat bırakıp ölümünden sonra dünyaya kötülük miras edenleri görmezden gelmektedirler.) Hatalıdır; çünkü ölünün arkasında hiçbir şey gitmez. Unutulmamalıdır ki yaşayanlar sınava tabii iken, ölenlerin sınavı bitmiştir. Ölmeden önce topluma faydalı işler yapmış veya hayırlı evlatlar bırakmışsa, öldükten sonra bunların hayrı veya sevabı devam eder mi? diyenler çoktur. Allah geçmişi ve geleceği bilir. Kişi hayırlı işler yapmışsa ve bu işler ölüm sonrası da bir şekilde etkili oluyorsa, kişinin dünyayla bağı kesildiği andan (ruh bedenden çıktığında) itibaren sevap ve günah defteri kapanmıştır. Bu defterin içine, elbette yaptıkları ve geride bıraktıkları işlerin karşılığı ya peşinen verilmiş ya da hesaba çekileceği gün eklenerek verilmiş olacaktır. Çünkü ölenin dünyevi bağı ve sınavı bitmiştir. Bundan sonra sınava tabii değildir. Dünya ile alışverişi kapandığı için, amel defteri tabi ki kapatılmıştır. Kapatılan defterle kişi haksızlığa uğratılmaz. Nisa suresi 54. ayette; “Bugün hiç kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz. Sadece yapıp ettiklerinizin karşılığını görürsünüz” der.

Kişi, tanıdığı veya tanımadığı birinin kabrini ziyaret amacıyla ziyaret edebilir. Kabrin başında boyun eğerek Allah’a dua edebilir ve yardım isteyebilir. Kendisine ve çevresine hatırlatma amacıyla Kur’an okuyup ayetlerden ders çıkarmaya çalışabilir. Ancak ölüye Kur’an okumayı adet hâline getirmek ve okunan Kur’an’dan ölünün pay alacağını düşünmek, uygun bir davranış değildir. Bu durum, Mehmet Okuyan’ın dediği gibi, trafik kazasında ölen birinin başucuna geçip trafik kurallarını anlatmakla aynıdır. Kurallar yaşayanlar içindir; ölene trafik kurallarını anlatsanız da fayda vermez, ders çıkaramaz. Kaldı ki, ölüye Kur’an’dan ayetler okunduğunu düşünün: Kadın adetliyken cinsel ilişkiye girmeyin diyen ayeti, aklınız başınızdayken namaz kılın diyen ayeti, Hz. İsa’nın doğumunu, Hz. Musa’yı veya benzer kıssaları ya da Yasin suresindeki güneş ve ay yörüngeleri ile ilgili ayetleri. Sonra da bu okumanın hayrını ölüye bağışladığınızı varsayın. Bu durumu akıl ve mantıkla nasıl bağdaştırabilirsiniz? Bilinmelidir ki, Kur’an ölüler için indirilmemiştir; yaşayanları uyandırmak için indirilmiştir. Diri iken çıkarılmayan ders, ölüyken başucunda okutulan binlerce hatimden de çıkarılamaz. Anlaşılmadan okunup indirilen her hatim, CD çalarda çalınıp sonlandıkça düğmesine basılıp tekrar çalınan bir kayıt ile aynı farkı taşır. Mezarlıkta Kur’an okuyup sevabını ölüye hediye etmek, Kur’an’ı anlamamaktır. Bunu yapan zihniyet, İslam’ı tercih etmiş olabilir, ama Müslümanlığı tam olarak anlayamamıştır.

Mezar ziyareti, ölümü hatırlamak, ders çıkarmak ve ölüme hazırlanmaktan ibaret olmalıdır. Ölüm hak olduğuna göre, insanoğlunun aklına gelmesi gereken şey, ölüm gelip çatmadan önce kendisi ve insanlık için neler yapılabileceğidir. Aksi takdirde, ölüm gelip çattıktan sonra geride kalanların ölü için yaptıkları, ölüye fayda veremez.

Bilinmelidir ki, ölülerin arkasında mezarlıklarda Kur’an okumak, mezheplerin, tarikatların ve cemaatlerin İslami yaşama eklemiş olduğu yanlış davranışlardan yalnızca birkaçıdır. Bu yanlış davranışların dinsel bir zorunluluk olduğuna dair dayanak olarak bir iki sahte hadis bulup, “Bu söz peygamberindir, peygamber de bunu yapardı” demeleri yeterli gelmektedir. Nitekim toplum içerisinde bu tarz davranışlar zamanla dinin vazgeçilmez kurallarına dönüşebilmektedir. Bu dönüşümün sebebi ise, neyin dinen doğru, neyin dinen yanlış olduğunu Kur’an’a değil de müçtehit gözüken hacı-hocadan öğrenmemizdir. Oysaki Kur’an’la bütünlük sağlamayan her söze (hadis bile olsa) şüpheyle yaklaşmamız gerekir. Hacı-hocanın sözüyle değil, Kur’an’la yargılanacağımızı bir kez daha hatırlamakta fayda vardır.

https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!