“De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe Suresi 51. Ayet Meali)

Turkish English Germany

KADINLAR ADET SÜRECİNDE İKEN DİNEN İBADET ETME ENGELİ VAR MIDIR?

KADINLAR ADET SÜRECİNDE İKEN DİNEN İBADET ETME ENGELİ VAR MIDIR?

Yorum yapılmamış 1658 Görüntülendi

KADINLAR ADET SÜRECİNDE İKEN DİNEN İBADET ETME ENGELİ VAR MIDIR?

İbadet denilince, çoğu Müslüman’ın aklına ilk önce namaz ve oruç gelmektedir. Kadınların adet sürecindeki ibadeti nasıl olmalı sorusunu sorarken de çoğu Müslüman, kadınların adetliyken namaz kılmamaları ve orucu tutmamaları gerektiğini söyleyerek kati bir fikir sergiler. Bu fikirlerin kaynağını sorduğunuzda, Kur’an ayeti var demekten hiç çekinmezler. Peki, Kur’an’da böyle bir ayet gerçekten var mıdır? Kur’an’ın bu durumlara bakış açısı nedir? Adetli süreçte iken ibadet etmeme, Kur’an okumama veya el sürmeme gibi mutlak fikir ve itaatin asıl kaynağı nedir? Bu gibi soruları sorgulamazlar, cevaplarını da hiç merak etmezler. Çünkü ölüm sonrası yargıda hesaba çekilecekleri kutsal kitabı ya hiç anlamamışlar, ya da yabancı dilde yazılmış bir hikâyeyi okur gibi Kur’an’ı anlamadan okumuşlardır.

Maalesef, bu tarz insanların mutlak doğru kabul ettikleri fikirler, kutsal kitap kılıfı altında gizlenmiş sözde hadislere ve değişime maruz kalmış Tevrat inancına dayanmaktadır. Tevrat’ta, adetli kadın neredeyse dışlanmış, pis ve suçlu kabul edilmiştir. Tevrat Levililer 12;2-5’de; “İsrail halkına de ki, ‘Bir kadın hamile kalıp erkek çocuk doğurursa, âdet gördüğü günlerde olduğu gibi yedi gün kirli sayılacaktır. Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli.  Kadın kanamasından paklanmak için otuz üç gün bekleyecek. Pak sayılması için geçmesi gereken bu günler doluncaya dek kutsal bir şeye dokunmayacak, tapınağa girmeyecek.  Ancak, kız çocuk doğurursa, âdet gördüğü günler gibi iki hafta kirli sayılacaktır. Kanamasından paklanmak için altmışaltı gün bekleyecektir” der. Hatta Levililer 15;19-27’de de “Âdet gördüğü için kan kaybeden kadın yedi gün kirli sayılacak. Ona dokunan da akşama kadar kirli sayılacak. Âdet gördüğü günlerde kadının üzerinde yattığı ya da oturduğu her şey kirli sayılacaktır. Kim kadının yatağına dokunursa, giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır. Kim kadının üzerine oturduğu herhangi bir şeye dokunursa, o da giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır. Kadının yatağındaki ya da oturduğu şeyin üzerindeki herhangi bir eşyaya dokunan herkes akşama kadar kirli sayılacaktır. Âdet gören kadının kirliliği onunla yatan adama da bulaşır. Adam yedi gün kirli kalır ve yattığı her yatak kirli sayılır. Eğer bir kadının âdet günleri dışında uzun süreli bir kanaması varsa, ya da kanaması âdet günlerinden sonra da devam ediyorsa, kanaması olduğu sürece âdet günlerinde olduğu gibi kirli sayılır. Kanaması olduğu sürece, âdet günlerinde olduğu gibi, yattığı her yatak ve üzerine oturduğu her şey kirli sayılacaktır. Kim bunlara dokunursa kirli sayılacak. Giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli kalacaktır” der.

            İnançlı olduğunu düşünen insanlar, Allah’ın lütfu olan (üremeyi sağlayan) fizyolojik değişimdeki adet sürecini yüceltmek yerine, kadını aşağılamakta, pis ve kirli kabul etmektedirler. Bu zihniyette olanlar, adet dönemlerinde kadınlarla oturmaz, birlikte yemek dahi yemezler. Bu bozuk zihniyetin oluşmasındaki sebep, görüldüğü gibi değişime maruz kalmış Tevrat’tır ve Tevrat’tan etkilenenlerdir; ayrıca peygamberleri öldürüp peygamberlere iftira atanlar, sahte hadis yazıp yayılmasını sağlayanlar da etkilidir. Buna ek olarak, hala Zerdüştlük ve Hinduizm inancının toplumda yer edinmesi de etkendir. Zerdüştlükte, ölmüş bedenden sonra en pis beden adetli olan kadın bedenidir. Adetli kadın, özel bir alanda tecrit edilir ve kimseyle temas ettirilmez. Maalesef toplumumuzda, adetli kadında utanma duygusu, toplumdan soyutlanması, dini süreçlerden el çekmesi veya çektirilmesi, kutsal kitabı eline almaması gibi hatalı davranışlar bulunmaktadır. Bu durumların asıl sebebi, yukarıda değinmiş olduğum kötü mirasın toplumsal yaşama yansımasıdır.

            Yargılanacağımız ve yalnızca ondan hesaba çekileceğimiz kitaba baktığımızda, kadınlardaki bu durumun, çekebilecekleri ağrılar nedeniyle bir rahatsızlık olarak değerlendirildiği görülür. Hristiyanlıkta olduğu gibi kadınlar günlük hayattan, sosyal ilişkilerden uzak tutulmamış, dışlanmamış ve hor görülmemiştir. Tam tersine, desteklenmiş ve sahip çıkılmıştır. Gerçek din, kadınların adet süreçlerinde ağrı ve hassasiyet yaşayabileceklerini dikkate alarak, bu dönemde yalnızca cinsel ilişkiyi yasaklamıştır. Bakara suresi 222. ayette; “Sana kadınların âdet dönemi hakkında soru soruyorlar. De ki; O sıkıntılı bir haldir. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah’ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever” der. İlgili ayet bir bütün olarak ele alındığında, sorunun adet sürecinde cinsel ilişki üzerine olduğu ve cevabın da yine cinsel ilişkiyle ilgili olduğu açıkça görülmektedir. Oysa mezheplerin hükümlerine ve hadis kaynaklarına baktığımızda; kadınların adetli iken namaz kılamayacakları, oruç tutamayacakları, kutsal kitabı ellerine almanın veya okumanın dahi yasak olduğu yönünde kesin ifadelerle karşılaşırız. Bir düşünün… Yaratan, kullarının doğru yolu bulmaları için peygamberler aracılığıyla kitaplar gönderiyor. İyiye, doğruya ve güzele kılavuzluk eden bu kitabın, kimi günlerde kullarına “Okuma!” diyeceğini iddia etmek, Yaratıcı’ya iftira değil de nedir? Gün içinde oruçluyken adet süreci başlayan bir kadına, “Orucunu boz. Bu saatten sonra tuttuğun orucu kabul etmiyorum, sana sevap da vermiyorum” diyecek bir ilah tasavvuru, cehaletin en açık göstergesi değil midir? “Namazı farz kıldım ama sen adetliyken kirlisin, pissin; ağrın olmasa bile namaza yaklaşma” diyecek bir Rabbin var olduğuna inanmak, ilahi kitaba değil, uydurulmuş hadislere iman etmektir. Bu sözleri Allah söylemez; insan söyler, şeytana hizmet eden söyler, dini bozanlar söyler. Bu yasaklama anlayışı, ilahi dinin bir parçası değil, dine sonradan eklenmiş yanlış bir inançtır.

             Eğer mezheplerin kararlarına göre dini ibadetlerimizi şekillendireceksek, hem ilahi kitaba ekleme yapmış oluruz hem de hak dini bırakıp batıl bir yolu benimsemiş sayılırız. Biliniz ki, rehber olarak bizlere indirilen Kur’an ayetlerinin hem dünyevi hem de uhrevi yaşam için tam ve yeterli oluşuna, sadece “İslam olmuş” (yani tek ilaha teslim olduğunu söyleyen) kişiler değil; aynı zamanda “Müslüman olmuş” (yani tek ilah inancını yaşamıyla bütünleştiren) kişiler inanır. Çünkü gerçek Müslüman, Kur’an’ın içerik olarak eksiksiz olduğuna ve din adına gerekli her şeyin Kur’an’da açıklandığına iman eder. İslam olmuş kişi ise gereksiz ayrıntılara takılabilir, bu ayrıntıları din edinerek ilahi çizgiden sapabilir. Unutmayın: Kutsal kitapta bir konuda detaylı bir açıklama yoksa bu o konunun gereksiz bir ayrıntı olduğunun göstergesidir. Hak din, bu tür ayrıntılarda yoğunlaşmaz; mezhepler ise yoğunlaşır. Mezheplerin bu ayrıntılara odaklanması neticesinde ortaya koydukları her hüküm veya ekleme, Allah’ın sözü olmayabilir. Bu nedenle, kul sözünü Allah’ın sözüymüş gibi dayatmak, dini asıl çizgisinden saptırmaktır. Böyle bir durum, dine yeni bir şekil vermek, dini farklılaştırmak, hatta kimi zaman dini zorlaştırmak ve değiştirmeye kalkmaktır. Unutmayın ki Allah şekilci değildir. Ayrıntılarda boğulmak, şekle takılıp özü unutmak, insanı hakikatten uzaklaştırır.

Yol gösterici bir kılavuz içerik bakımından yetersizse, bu kılavuz tam anlamıyla görevini yapmış sayılmaz. Ayrıca, böyle bir kılavuza tek başına güvenmek de doğru olmaz. Oysa Kur’an’ın gerekli içerikler konusunda eksiksiz olduğuna iman etmek, imanın temel şartlarındandır. Maide Suresi 3. ayette: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim” der.

 Yahudiler Tevrat’tan çok Mişna’ya ve Talmud’a, Müslümanlar ise Kur’an’dan çok Ebu Hüreyre’ye, Buhari’ye, Tirmizî’ye ve Kütüb-i Erbaa’ya iman ettiler. Böylece gerçek kılavuzu bir kenara bırakıp, içinde uydurmalar bulunan kaynaklarla yol aldılar. Bu durum, dini yaşamanın zorlaşmasına ve karmaşık hâle gelmesine yol açtı. Bunun sonucunda, kimi Müslüman görünümlü kişiler geri kaldı, medenileşmek yerine kendi kirlilikleri içinde boğuldular. Sonuç olarak, ırklar birbirine düşman oldu ve din savaşları ortaya çıktı.

            Bugün bütün peygamberler dünyaya geri gelse, yaşanılan güncel dinlere yabancı kalacaklardır. Peygamberlik görevi olan müjdeleyici ve uyarıcı rollerinden, yalnızca uyarıcı görevlerini (çünkü kutsal kitap zaten var) yeniden yerine getirmeye çalışacaklardır. Bu nedenle, inanan, düşünen ve iman eden insanlara düşen görev; kutsal kitaba ters düşen hiçbir hadisi kabul etmemek ve kutsal kitapta olmayanı din edinmemektir. Kutsal kitapta yer almayanın peşine düşmek cehalettir. Cehaleti din edinip yaşamak, onu farz gibi göstermek ve insanlara yaymak, hem büyük bir vebal doğurur hem de şeytana hizmet etmek anlamına gelir.

            Bu konuya Enam suresi 38. ayet, 114 ayet, Zümmer suresi 41. ayet ve İsra suresi 36. ayetler ile noktayı koyalım. Enam suresi 38. ayette; … “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”. Zümmer suresi 41. ayette; “Biz sana, insanlar için gerçeği ortaya koymak üzere kitabı indirdik; artık kim doğru yolu izlerse kendi iyiliği için izlemiş olur, kim de yoldan saparsa kendi aleyhine sapmış olur; sen onlardan sorumlu değilsin”. İsra suresi 36. ayette; Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. Enam suresi 114. ayette; (De ki;) “Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size kitabı açıklanmış olarak indiren o’dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur’an’ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma”! der.

https://saittasci.com/kategori/kitaplar

Etiketler :
E-Bülten E-Bülten aboneliği ile kampanya ve duyurulara daha hızlı erişin!