Günümüzdeki bütün semavi dinler, geliş sırasına göre birbirlerinin devamı statüsünde oldukları için, yeni gelmiş olan din, önceki dinin güncellenmesi olarak düşünülmelidir. Çünkü tüm semavi şeriatlar tek kaynaktan beslenmektedir. Bu kaynak hiç değişmemiştir. Bu kaynaktan gelen bilgilerin elçiler aracılığıyla insanlara aktarım sürecinde (vahiylerde ve vahiylerin yazıya geçirilmesinde) peygamberlerin kişisel müdahaleleri söz konusu olmamıştır. Peygamberlerin ölümünden kısa bir süre sonra çoğunluğu din âlimi gözüken, kendilerini bilmez cahil insanların ilahi kitaplara kişisel aktarımlar yapmasıyla, din değişime maruz kalmıştır. Farklı dinlere mensup insanlar arasındaki insancıl bağın kopması, dinin değişime maruz kaldığı noktada başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü yaratıcının emir ve önerileri dışında ilahi inanca dâhil edilen kişisel aktarımlar, insanlar arasında inanç temelli kin ve nefreti doğurmaktadır. Bu kişisel aktarımlar, Hıristiyanlık ve öncesinde gelen semavi şeriatlara ait günümüz kitaplarında da kendisini açık bir şekilde göstermektedir. Ama aynı durum son indirilen Kur’an için geçerli değildir. Çünkü Hz. Muhammed’in elçiliği sürecinde vahiy olarak indirilen ve hemen sonrasında yazdırılıp kayıt altına alınan Kur’an’ın iniş ve yazıya dökülüş şekli, diğer dinlerden (inançlarda) farklıdır. Hz. İsa’ya inmiş ve günümüzde özünü korumuş bir kitap yoktur. Günümüzde bulunan İncil içeriğinin bir kısmı Hz. İsa’ya indirilmemiştir. İncil, Hz. İsa sonrası Havariler tarafından ya da Havariler sonrası din adamları tarafından duyulan duyumlar, söylemler ve etkileşimlerle oluşturulmuştur. Bütün bunlara rağmen yine de içerisinde sayısız Hak sözü bulunmaktadır. Yine de Kur’an’daki gibi ilah tarafından müdahale edilerek yazıldı ve korundu denilemez. Hakka suresi 44-46. ayetlerde “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık, Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız” der.
Peygamberler toplum içerisinde kaldıkları müddetçe dini öğretiler, toplumdan topluma ya da bireyden bireye farklı uygulama şekilleriyle kendisini göstermemiştir. Çünkü dini esaslar, tek kaynaktan (ilahi kaynak) çıkıyordu ve tek kaynaktan yorumlanıyordu. Durum böyleyken aynı din içerisinde farklı bir mezhep, tarikat veya cemaat oluşmasına fırsat doğmamıştır, fırsat verilmemiştir. Ama peygamberlerin ölümlerinden hemen sonra inançta bölünmeler, gruplaşmalar, cemaatleşmeler kendisini göstermeye başlamıştır. Bu değişimin ilk ve en etkili sebebi, önderin yokluğu ve insanlar arasında ortaya çıkan menfaat çatışmalarıdır. Bir diğer sebep; din yayıldıkça farklı coğrafyalardaki örf, adet, gelenek, göreneklerinin dini esaslarla harmanlanmış olması ve bu durumun din sanılıp toplumca benimsenmesidir. Bir başka sebep; dinle tanışıp, dinin toplum üzerindeki güçlü etkisini gören uyanıklar, din esaslarını kendi menfaatlerine göre şekil vererek insanları etki altına almalarıdır. Bunlar, sahte inançlar tekelinde hipnoz ettikleri insanları kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda harekete geçirerek saygı elde ettiler. Elde ettikleri saygıyı da kullanarak mali boyutta büyük kazanımlar elde ettiler. Böylece yeni bir iş kolu, yeni bir meslek ortaya çıkmış oldu. Bu iş kolu, din-inanç istismarından başka bir şey değildi. Bu iş kolu sahipleri, toplum nezdinde kendilerini dini tamamlayıcı olarak gösterseler de parçalayıcı olarak görev yaptıkları ortadadır. Aslında bunlar, Allah’ın şeytana tanımış olduğu mühletin içerisinde, bir mühlet elde etmiş oldular. Çünkü kendileri ve müritleri, şeytana hizmet eden askerlerden başka bir şey değiller. Bunların bulundukları ortamlar, inanç ortamlarından çok menfaat ortamlarıdır. Bunlardan uzak durmak, yaratıcıya daha yakın olmaktır. Maalesef insanların büyük bir çoğunluğu bunlardan uzak duramadı. Sonuç olarak bu kişileri benimseyip izinden gidenlerin sayısı arttıkça, gerçek ilahi inançtaki kural kaidelerin toplum içerisinde uygulama şekli değişti, yerini insan eliyle oluşturulmuş olan fikirlere, davranışlara hatta yapay iman esaslarına bırakmış oldu. Mezhep ve cemaatlerin izledikleri İslam dışı yollar oluştukça, insanlar arasında inanç temelinde uçurumlar meydana geldi. Oluşan bu uçurumlar, insanları birbirinden uzaklaştırıp yabancılaştırdı. Farklılaşıp yabancılaşan her topluluk, diğer insanları ve inançları kendi oluşumlarına karşı düşman olarak görmeye başladı. Çünkü bu oluşumlar gerçek ilahi emir ve buyruklardan çok, menfaatleri doğrultusunda hareket ettikleri için sadece kendilerini ve oluşumlarını üstün ve doğru görmeye başladı. Bunlar yüzünden günümüzde ümmetçilik düşüncesi bir yana, kimi yerde kardeşlik bağı bile kalmadı. Kısacası birçok yerde insanların aynı din içerisinde olmalarına rağmen birbirlerini din düşmanı olarak görmelerine sebep oldu.
| Günümüzde ilim yuvaları olarak bilinen ve birçoğu da birbirinden farklı inanç öğretileri ile oluşan grupların (Tarikatlar, Cemaatler, Mezhepler…) oluşumu, peygamberlerin ölümünden çok sonra, din öğretilerin toplum içerisinde yanlış uygulamasıyla meydana gelmiştir. Bu oluşumlar, ilahi öğretilerden uzaklaşıp, bozulmuş dinlerin öğretilerini dinsel esaslara çevirdiklerinden dolayı, gittikleri yola kolaylık yolu denilemez. Bu olsa olsa şeytani yol olmalıdır. Çünkü ilahi dinin insanlara yüklediği sorumluluklarda, gruptan gruba göre farklı farzlar bulunmamaktadır. |
Hakka hizmet ettiğini düşünüp kötülüğe hizmet edenler, oluşturmuş oldukları zinciri genişletmek ve üyelerini kontrol altında tutmak için tekke-zaviye-dergâh-vakıf-dernek-toplantı mekânları, hizmet evleri… vb. yerler imar etmekteler. Kendilerine ve müritlerine göre yarı ibadet yerleri olarak gördükleri bu alanlarda insanları toplayarak birliktelik oluşturmaktalar. Cami dışı olan bu gibi yerlere olan rağbet ve bağlılığın sebebi Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek değildir. Eli avucu doldurmayacak küçüklükteki inançsal bakış farklılıkların menfaate dönüştürülmesindendir. Bu küçük farklılıklar insanların gözünde önem arz ettirilerek, din şekilciliğe sürüklenmiştir. Kimi zamanda kutsi terimlere farklı anlamlar yüklenerek, topluluk batıl fikirlere gebe bırakılmıştır. Zamanı geldiğinde de doğumu gerçekleştirip yeni bir yol (mezhep) yeni bir grup ve yeni bir ideoloji oluşturulmuştur. Bu da aynı ümmetin farklı bireyleri arasında tekelcilik, duyarsızlık, hoşgörüsüzlük, radikallik yaratmakta ve bunun sonucunda da insanlar arası kutuplaşma ve toplumsal cinayetlere sebep olmaktadır.
| Terörle anılmak bir yana, bir karıncayı bile incitmenin yanlış olduğuna hüküm veren İslam’a, “radikal İslami terör” ismini yakıştıranlar var. Bu tabirin oluşmasına sebebiyet verenler, sadece yabancılar değildir. Kendilerini Müslüman gören, Hz. Muhammed’in ümmeti sayan, İslam hukukuyla yaşadığını düşünen ve bu sebeple de kendilerini din bekçisi olarak görenlerin payı yüksektir. Bu kişiler İslam’ı (teslim olmak) tercih etmiş olabilirler ama Müslüman (İmanın kalbe girmesi) olmayı becerememişler. Becerdikleri şey, dinlerini parçalayarak mezhepçi, tarikatçı gibi paralel yapılara sadakat sergilemektir. Bunların dini dayanakları, kutsal kitaplardan çok uydurma rivayetlere dayanmaktadır. Rehberleri, hezeyan sahibi hocalardır, bir de kutsal gördükleri hocalarının şeytani telkin ile yazmış oldukları kitaplar ve düşüncelerdir. |
| Din; bizlere iman, ibadet ve toplumsal davranışlar gibi her konuda yol gösterdiği halde, çoğu insan dinde neyin eksikliğini gördü de mezhepleşmeye ihtiyaç duydu? Allah’ın emir ve önerilerini iletme ile sorumlu hangi peygamber görevini eksik yapıp, dini tamamlamadan aramızdan gitti de âlim diye bilinen kişiler dine yeni eklemeler yapıp, dini gruplara, cemaatlere, tarikatlara dönüştürerek, dini tamamlamaya kalkıştı? Bu yetkiyi kim onlara verdi? |
| Dünyanın ilk yaratılışından, kıyametin kopacağı ana kadar Allah’ın insanlara rehber olsun diye indirdiği tek bir yol (din) vardır. Her peygamberin gelişiyle o yol (din) hiç değişmemiştir, sadece yenilenmiştir. O yolun adı da temeli de âlemlerin rabbine teslim olmaktır. (İslam) Ama çoğu insan, teslimiyet yerine din içeriklerini hep değiştirerek yaratana ortaklığa yeltenmiştir. Bu yüzden kaybedenler, şüphesiz ki dine ekleme ve çıkarma yapanlar ve ekleme-çıkarma yapanların izinden gidenler olacaktır. |
| İman eden insanlar, gelmiş gitmiş bütün peygamberlerin yaşam süreçlerinde üstlenmiş oldukları vahiy görevlerini, tastamam yerine getirdikleri konusunda hemfikirdir. Kutsal kitabın içerik olarak yetersiz olmadığına, gerekli olan her şeyi içinde barındırdığına da inanırlar. Kutsal kitapta değinilmeyen konuların (gereksiz detaylar) Allah katında önem arz etmediğini ayrıca bu konulardan sorumlu olmadıklarını bilirler. Ama kimi insanlar, peygamberlerin kutsal kitap ile iletmiş oldukları vahiylerin dışında yeni kural kaidelere, farzlara ve ince detaylara ihtiyaç duymuşlar. Bu ihtiyacın tek sebebi, bu insanlar ya DİNİNİ, PEYGAMBERİNİ İYİ TANIYAMAMIŞLAR ya da inanç temellerini ŞÜPHECİLİĞİN, VESVESENİN üzerine inşa etmişler. Bu zihniyet sahibi insanların anlayacakları tek şey, Şeyh’in (lider gördüğü kişinin) kitabı olduğu için kutsal kitap onlar için herkesin anlayamayacağı sihirli bir tılsımdır. Tılsımları da ancak sihirbaz olan şeyhleri ve ulu gördükleri din adamları anlayabilir. |
| Hiçbir ilahi dinde “senin mezhebine göre bu farzdır, benim mezhebime göre farz değildir, sünnettir, vaciptir” şeklinde birbirinden farklı bir dini esas olamaz. Din tekken, din esasları kişiden kişiye göre farklılık gösteremez. Yaratanın bizler için uygun gördüğü yol, kişiden-kişiye, cemaatten-cemaate, mezhepten-mezhebe, coğrafyadan-coğrafyaya, devletten-devlete göre farklılık gösteremez. Farklılık gösteriyorsa, bu dinde kolaylık değildir, inançta ayrıştırmadır. İnsanlar aynı dinde olduklarını söyleseler de inanılan ilah aynı ilah değildir. |
Mezhepler, tarikatlar, cemaatler ve benzeri oluşumlar diğer iman edenlerle aynı din içerisinde olmalarına rağmen farklı ibadet şekilleri geliştirdiklerini görmekteyiz. Bunlar, ilahi kitaplara göre değil de şeyh ya da vekillerinden öğrenmiş oldukları öğretiler doğrultusunda bu ibadetleri yapmaktalar. Zikir, sıçrama, kendinden geçme tiyatrosu gibi fiziksel yapılan ritüeller, toplum nezdinde ilahi değer biçilmektedir. Maalesef bu davranış şekilleri zamanla insanlar arasında yayılarak ibadet şeklini almıştır. Oysaki ilahi kitap tüm insanlığa hitap ettiği için standart olan dini kural kaide ve ibadet şekillerinin kişiden kişiye göre farklılık yaratmaması gerekirdi.
Faydadan çok zararları olan bu oluşumların tepesinde bulunan kişilerin ilahi kitapla tutarsız olan fetvaları da bulunmaktadır. Bu durum, İslamiyet’i yaşamaya çalışan insanlar arasında farklı uygulamaların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Dini konularda konuşmayı ve fikir beyan etmeyi kendilerinde hak gören ve kendilerini yapıcı, onarıcı gören yöneticiler ise, bu oluşumların dinle bağı olmadığına dair açıklama vermekten hep kaçınmışlar. Aynı din içerisinde oluşan farklı inanç sistemlerini masum göstermek için de kişilere “mezhep değiştirebilirsin” sözünü söyleyerek dine ekleme yapanların ekmeklerine yağ sürmeye devam etmişler-etmekteler. Böylece hem kötü niyetli olarak ortaya çıkan insanlar hem de dine hizmet etmek isteyen cahil kişiler, insanları aldatmaya devam edip koltuk ve menfaatlerinin devamlılığını sürdürmekteler.
| İslam dinini, cahillerin eline ve insafına bıraktığımız müddetçe, din içerisinde yeni kural, kaide ve ibadetlerin oluşması kaçınılmazdır. Din kılıfında oluşacak yeni ritüeller, zamanla gerçek ilahi ritüelleri sönük bırakacaktır. Böylece şuursuz bir İslam (İslam’dan olduğunu sanan ama İslam olmayan) topluluğu var olacaktır. Ayrıca din adına yapılan sahte eylemlere itiraz etmeden duyarsız kaldığımızda da (görmedim, duymadım, bilmiyorum), bu durum din tüccarlarını azıtıp milletin başına bela edecektir. Din, sonsuz yaşamda cenneti kazanmak için gelmiştir. Aklını kullanmaktan aciz ve kötülükle beslenenler için de cehennem yaratılmıştır. Şüphesiz ki, cehennem ehlinin izinden gitmek ve onların yaptıkları kötülüklere karşı duyarsız kalmak, onlarla aynı hedefe (kötülüğe) yürümektir. |
| Unutulmamalıdır ki Allah, insanlara belirlemiş olduğu farzlarda, helal ve haramlara uymada, tercih iradesi vermiş olabilir ama ölüm sonrası yargılanacağımız büyük mahkemede (Mahkeme-i Kübra), kişiden kişiye göre farklı ayrıcalık, farklı yargılama tanımamıştır. Bu durum yaratıcının adalet isminin gereğidir. Bu yüzden sınavımız olan dünyada dinen bir şey ya farzdır ya da değildir ya günahtır ya da sevaptır. Bir şey, bir bireye sevap diğer bir bireye ya da başka bir topluma günah olamaz. Ayrıca dünün günahı, bugünün helali olmayacağı gibi, bugünün helali de yarının haramı olmayacaktır. Durum böyleyken, bir mezhep bir eyleme farz diğer mezhep aynı eylem için sünnet diyorsa “HADİ ORADAN DİNİNİ BOZANLAR” diyebilmek gerekir. |
| Allah’ın din aracılığıyla insanlara yüklediği sorumluluk, ilahı tanıyıp itaat etmektir, af dileyip şükür etmektir, adaletli bir hayat yaşayıp yaşatmaktır. Bunları ve benzerlerini yaptıklarında da insanlar cennetle müjdelenmektedir. Yaratıcının belirlemiş olduğu bu sorumlulukları, birey kendi başına anlamakta ya da yaşamakta zorluk çekiyorsa, anlaşılmaz olan kutsal kitaptaki emirler değildir. Kişinin, kutsal kitabı kendi dilinde okumayıp anlamakta tembellik yapmasındandır. Bir de inancını yaşarken kutsal kitabın içeriklerinden çok mezheplerin inanca yapmış oldukları din dışı eklemeleri temel almasındandır. |
Allah’ın akıl verdiği her insan okuyup düşündüğü müddetçe, dinin kural ve kaidelerini algılayıp inancını yaşayabilir. Çünkü yaratan, dini sadece belli bir IQ seviyesine çıkmış insanlara indirmemiştir. Akıl edebilen tüm insanlara indirmiştir. Ayrıca hiçbir kesime yetki devri yaparak, tövbe kabul etmeyi ya da affetme, bağışlama, günah silme üstünlüğü gibi yetkiler de vermemiştir. Bireylere (şeyhlere) müritleri kanatları arasına alıp (koruması altına alarak) kötülüklerden koruma gücünü de asla vermemiştir. Zaten bu düşünce Hanif inancıyla da ters düşmektedir.
Unutmayalım ki kim olursa olsun insanlara; “ilahi kitabı okusan da anlayamazsın, meal okuma, o şeyh, bu hoca, şu âlim daha iyi bilir, bu oluşuma girmezsen dinini tek yaşayamazsın …” gibi sözler söylerse, bu kişi din öğreticisi değildir, din istismarcısıdır. Bu kişinin ya da oluşumunun asıl hedefi, aklını kullanmayan bir toplum yaratıp, inanç tabanlı köleliğin vücut bulmasını sağlamaktır. Yaratanı güneşte ara, ayda ara, tabiatta ara ama bunların bozuk düşüncelerinde arama. Şayet ararsan onların ilahını bulursun, gerçek ilahı kaybedersin.
| Bu zamanın köleleri kimlerdir, bilir misiniz? Gücün ve paranın peşinden koşanlardır. İyilik yapma fırsatı varken yapmayanlardır. Mevki, makam, şöhret için insan kayıranlardır. Doyumsuz hırs, istek, arzu sahibi olanlardır. Düşünmeden başkasının aklıyla hareket edenlerdir. İslam’ı daha iyi yaşarım düşüncesiyle Hanif olmayan tarikat, cemaat ve benzeri oluşumlara bel bağlanmış olanlardır. İlahi kitabı hiç okumadan “Müslüman’ım” deyip, din adamlarına körü körüne inananlardır. Kısacası cahilce iman edip, hak yola inandığını sananlardır. Hakka hizmet ettiğini düşünüp, hakkın yarattığı kullarına bela olanlardır. |
Allah’ın varlığını, emir ve yasaklarını tam idrak edemeyen insanlar, farklı inanç ve farklı yaşam tarzlarıyla karşılaştıklarında, kişilikte değişime maruz kalmaları kaçınılmazdır. Bu değişim, ideolojide farklı inançsal prensipler şeklinde kendisini gösterirken, kişilik ve karakterde ise farklı davranış değişiklikleriyle ortaya çıkmaktadır. Bu tip insanlar, din temelli fanatik oluşumlara denk gelmeleri halinde (daha önce kendi kabuğunda sade bir hayat yaşarken) bir bakmışsınız ki kafa kesen bir cellâda ya da bir hiç uğruna canlı bombaya dönüşebilmiştir. Devlet otoritesinin kalktığı ya da yetersiz geldiği yerler, bu süreçleri hızlandırmaktadır. Çünkü fanatik oluşumlar yapay dini referans alarak kitleleri çok daha rahat kandırabilmekteler. Bu oluşumlar yüzünden zamanla din bir mesleğe dönüşmektedir. Din üzerinden çok rahat bir şekilde maddi menfaat elde edilebilmektedir. Oluşumlar büyüdükçe etki alanları farklı ülkelere kadar yayılabilmektedir.
Peygamberler ve samimi âlimler, öğretilerini meslek edinip üzerinden ücrette almadılar. Çünkü biri demirci, biri marangoz, biri avcı, biri çobandı. Bu meslekler geçimlerini sağlıyordu. DİN, ASLA BİR MESLEK DEĞİLDİ ve din ile geçinmiyorlardı. Dini, bir yönetim şekline de dönüştürmediler. Din; onlar ve onların izinden gidenler için adalet içeren bir yaşam biçimiydi. Ölümlerine kadar böylede devam etti. Ama izinden gittiğini düşünenler ya da kendilerini onların varisi görenler dini, güç olarak görüp otorite elde etmek için kullandılar. Bu da din temelli devletlerin, yönetimlerin oluşmasına neden oldu. İnançsal baskılar arttı.
| Din öğretilerini anlatmak, maddi kazançlı bir mesleğe dönüşmemelidir. Din öğretilerini paylaşmak, samimiyet, içtenlik ve Allah rızası barındırmalıdır. Herkesin din adına fetva verme yetkisini kendisinde görmemelidir. T.V. kanallarına çıkıp dinden bahseden günümüz hocaları, denetime tabii olması gerektiği gibi mesleklerinin dışında hiçbir kurum kuruluş da dini programlar için ücret vermemelidir. Yoksa din ticarete dönüşerek ilahi doktrinlerden çok kişisel menfaat aldatmacalarına dönüşür. Din; yaşam biçiminden çıkıp yönetim biçimine dönüşür. |
İnsanlığın dünyada huzurlu yaşadığı zaman dilimlerindeki samimi yol göstericiler (din adamları) günümüzdeki din adamlarından çok farklıydı. Günümüz din adamları gibi öğretileri kazançlı meslek edinip iki saat din anlatarak milyonlar kazanmıyorlardı. Samimiydiler. Bütün hedefleri daha huzurlu bir toplum oluşturmaktı. Kasalarını doldurmak değildi. O yüzden her birinin ayrı bir mesleği vardı. Marangozdular, demirciydiler, çiftçiydiler, esnaftılar. Din öğretilerini anlatarak ek bir meslek edinmiyorlardı. Ek bir lakap, ek bir unvan almıyorlardı. Dini içten yaşayarak anlatıyorlardı. Yine de çoğu ihanete maruz kaldı. Öldürüldüler, sürüldüler, hapse atıldılar. Tıpkı peygamberler gibi.
Ama peygamberlere yapılan en büyük ihanet, ölümlerinden sonra oldu. Çünkü peygamberlerin var olma sebebi olan tebliğ ve öğretileri değiştirildi. Onların adları kullanılarak zulüm yapıldı. Kendi ideolojilerini peygamber sünneti-hadisi diye dini kılıfta sergileyip insanları aldattılar. Peygamberlere hem ihanet ettiler hem iftirada bulundular hem de miraslarını yok etmeye çalıştılar. Onlar adına ama kendi fikirlerinde baskıcı yönetimler kurdular. Mezhepleri var ederek ayrıştırmayı hızlandırdılar.
| İlk peygamberden son peygambere kadar hangisi tekrar dirilse “bu benim tebliğ ettiğim öğretiler olmadığı gibi yaşayıp yaşatmaya çalıştığım din de değildir” diyecektir. Kısacası yaşanılan dinde gerçek kutsallıkları göremeyecektir. Çünkü gerçek din, çoğu yerde kişisel hezeyanlara ve menfaat aldatmacalarına dönüşerek yerini mezhebe bırakmıştır. Mezhep ne din gibi kutsaldır ne de din gibi saftır. Dine, kutsallığı sağlayan ilahi kitap olurken, mezhebe kutsallığı sağlayan, mistik hezeyanlı kişilerin kişisel yorumlarından başka bir şey değildir. Arkadaşlar, mezheplere kutsallık yüklediğimiz için parçalandık. Bu yüzden parçalarımız asla bir bütünün kısımları değildir. Çünkü Öz, parçalara ayrılamaz. Öz’ü Öz yapan, parçaların birleşerek bütünlük sağlamasıdır. |
| İlahi dinde, sevap-günah gibi kavramlar arasında keskin bir sınır çizilmiştir. Ayrım nettir. Şüphe ya da arada kalmak söz konusu değildir. Ayrıca kişiden kişiye farklılık göstermez. Mezheplerde ise doğru, yanlış, günah, sevap, farz, vacip, müntahap, mekruh, mubah sünnet vb. sayısız kavramlar bulunmaktadır. Bu kavramlar birbirleriyle tezatlık gösterebilmektedir. Sınırları belirsizdir, kişiden kişiye, gruptan gruba farklılık gösterebilmektedir. Bu yüzden “mezhepler ilahi din çizgisindedir” demek insanları aldatmaktır, yalancılıktır. |
Dini ya da toplumsal konularda karar verirken, mezhep inancına göre hareket etmek, bu durum “vaciptir, mekruhtur, mubahtır, sünnettir” gibi hükümler vermek, Kur’an’ın bakış açısıyla çatışmaktır. Çünkü bu kavramlar ilahi söze ve onun belirlediği sınıra ait değildir. Mezhepsel hükümler de İslami hüküm olmayabilir. Çünkü çoğu kez, mezhep imamlarının vermiş olduğu kararlardır, içtihatlarıdır, bireysel birikimlerinin ürünüdür. Genellikle kesinlik arz etmez, bağlayıcılıktan ve adaletten uzaktır. Oysaki hak olan dinde; haram, helal, sevap, günah kavramları kesinlik arz eder. Bir şey ya helaldir ya haramdır ya sevaptır ya günahtır. Arafta (ortada) kalamaz. Ama Mezhep imamları, haram kadar kesin olmayan yasaklar şeklinde bir durumu geliştirmekten geri kalmamışlar. Unutmayınız ki ortada bırakma, helal ya da haram yapma, hiçbir mezhep imamının yetkisinde olamaz. Çünkü İslam’da helal ve haram kılma yetkisi sadece Allah’a aittir. Zaten ilahi dindeki haramlar da sınırlı sayıdadır. Maide suresi 4. ayette geçtiği gibi, “Sana, kendileri için nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki; “İyi ve temiz olanlar size helâl kılınmıştır”” der. Ama mezhep imamlarını rehber seçersek Allah’ın bizler için yarattığı birçok yiyecekten mahrum kalırız. Allah’ın helal kıldıklarını kendimize haram yaparak Allah’ın bizlere uygun gördüğü dini eksik ve yetersiz görürüz. Nahl suresi 116. ayette; “Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak, “Bu helâldir, bu haramdır” demeyin; çünkü Allah hakkında asılsız şey söylemiş olursunuz; Allah hakkında asılsız şey söyleyenler de kesinlikle iflah olmazlar” der.
Mezheplerin insanlar için bir ihtiyaç olduğuna dair ne yaratan karar vermiştir ne de yaratanın elçi olarak gönderdiği peygamberler bu yolu onaylamıştır. Bu yüzden “Dört hak mezhep var” demek ilahi inançta yanılgılara ve hatalara düşmek demektir. Çünkü mezhepler birbirleriyle ve Kur’an’la çakışmaktadır. Dine, ekleme yapmaktır. Kısa ve öz olan yolu uzatmaktır. İnsanları ayrıştırmaktır. Böyle bir yola ihtiyaç yoktur. İhtiyaç duyanlar Kuran’ı anlayarak okumayanlardır. İnce detaylara ihtiyaç duyup ayrıntılarda boğulanlardır. Dinlerini parçalayanlardır. Allah Mü’minûn Suresi 52-53. ayette şöyle der. Biliniz ki, sizin şu ümmetiniz bir tek ümmettir, ben de sizin rabbinizim. Onun için yolumdan çıkmaktan sakının. Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar. Her kesim kendi inancını beğenmektedir.
Mevcut mezhep savunucuları; Şafii inancına sahip kesimin kırsal yaşam sürdüğünü, Hanefi inancına sahip kesimin ise şehir hayatını sürdürdüğünü ima ederek bu mezhep ayırımının insanlara daha çok kolaylık sağladığından dolayı ortaya çıktıklarını söylerler. Oysaki devlet politikaları (din temelli devletler, Osmanlı, Afganistan, İran vb.) halkın mezhep seçiminde ciddi bir etkisi olmuştur. Aslında şehircilik-köylülük tabiri şamatadan başka bir şey değildir. Koyu mezhep savunucuların çoğunluğu devlet etkili mezhep dayatma fikrini kabul etmese de nedense hepsi atalarının mezhebini takip etmektedir. Aynı bölgelerde aynı mezhepler revaçtadır. Üstüne üstlük kitleleri peşinden koşturup insanlara mezhepçilik düşüncesini, imanın şartıymış gibi göstermekteler. Başarılı da oldular. Çünkü insanlar akıllarını kullanıp ilahi kitaplarını anlayarak okumazlar. Okusalardı, namaz ve abdest alma şeklini, kadına elinin değmesi ile abdestin bozulup bozulmayacağını, insanların giyim tarzlarına karışıp karışılamayacağını, insanlara dini dayatmaların olup olmayacağını, dinden dönen insanların öldürülüp öldürülmeyeceğini, deniz mahsullerin haram olup olmadığını, bir hayvanın (köpek vb.) pis olup olmadığını ve buna benzer muallâkta kalmış birçok duruma karşı Allah’ın hükmünün ne olduğunu görürlerdi. Bu ve benzeri birçok konuda mezheplerin birbirinden farklı vermiş oldukları tezat kararların kaynağının fitne ve ayırım olduğunu ve bu kararların dinle bir bağının olamayacağını göreceklerdi.
Mezheplerdeki çoğu ayrıntının aslında dinde bir önem arz etmediğini bileceklerdi. Ama mezhepteki bu farklılıklar fitne çıkarmak, kafa karıştırmak, dini yozlaştırmak, kişiler ve toplumlar arası uçurum oluşturmak, inananları birbirine düşürmek için çok önemlidir. Ali İmran suresi 103. ayette; “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın…” diyerek uyarmaktadır. İleriki zaman dilimlerinde toplum içerisinde ilahi kelamı tam kavramayan bir zihniyetin yeni mezheplerini ortaya çıkarması da kaçınılmazdır. (Peygamberimizin ölümünden 200 yıl sonra mezheplerin ortaya çıktığı gibi) Ama temennimiz, mezheplerin dinde yeri olmadığına iman eden bir topluluğun ortaya çıkmasıdır. Böylece bu topluluk tüm mezheplerin üstünü çizerek hak dinin berraklaşmasını sağlayarak ilahi dinin yayılmasını hızlandıracaktır.
| İnsanoğlunun ilahi dinlerin özünden uzaklaşması sonucu mezhepler, tarikatlar ve benzeri ideolojik yapılar oluştu. Bu oluşumların toplum üzerindeki etkisi zamanla güçlendikçe, din otoritesinin üstünde bu oluşumların otoriteleri (mezhep otoriteleri) var oldu. Böylece gerçek ilahi dinin kural kaideleri, mezheplerin, tarikatların ve benzeri ideolojik yapıların oluşturmuş oldukları kural kaideler yanında sönük kaldı. Zaman geçtikçe bütün bu bozulmaların ilahi dine yenik düşmeden varlıklarını devam edebilmesinin sebebi, devlet tekeli denetimli güçlü bir yapının (kimsenin hâkimiyetine teslim olmayacak kadar güçlü) olmayışı ve toplumun dini öğretiler konusunda örgütlü mezhepçi oluşumların kucağına bırakılmasındandır. |
Dindeki olumsuz değişimlerin tek sebebi;
İnsanların;
– İlahi kitapları anlamak için çaba sarf etmemeleri, bir başkasının kitabını okuyarak ya da onu dinleyerek körü körüne inanıp iman etmelerindendir.
– Kendi menfaatleri doğrultusunda semavi kitapları tercüme etmeleri ve yorumlamalarındandır.
– Değişime ve eklemelere maruz kalmış geçmiş semavi kitapların içeriklerini ve atalarının örf, adet, gelenek, göreneklerini ilahi söz sanmalarındandır.
– Şeyh ya da liderlerinin kitaplarını ilahi sözden çok okuyup vahiymiş gibi davranıp bunları rehber edinmelerindendir.
– İlahi kitabın bazı kısımlarını yorumlarken kendilerine ve oluşumlarına pay çıkarmalarındandır. (Onları ve oluşumlarını işaret ediyor düşünmeleri),
– Yeryüzünde gücü, kudreti ve saygıyı elde etmek için korkmadan kutsalı kendi menfaatleri için kullanmalarındandır.
| İslam dininin kural kaideleri, insanoğluna zorluk çıkarmaz, zorbalık yaptırmaz, taraf tutturmaz. Çünkü bu kaideler kolaylıktır, eşitliktir, adalettir. Ayrıca hidayete ulaştıran tek rehber ve en kısa yoldur. İslam’la bütünleşenler, sonsuz yaşam için ayrı bir yol arayışına ihtiyaç duymaz. Ayrı ve daha kısa bir yola ihtiyaç duyanların inanç öğretilerindeki maya, İslam mayası değildir. Günümüzdeki mezhepler, dinde kolaylık olmadığı gibi rehber kabul edilebilecek yollar da değildir. Çünkü gerçek rehberde tezat hükümler, sürüncemede kalan kararlar olamaz. Mezheplerin müritleri, ilahi kitaptan çok ilahlaştırdıkları kişilerin kitaplarına biat ederler. Beraber oldukları grubun düşüncesine uygun bir şekilde ilahi kitabı yorumlama eğiliminde bulunurlar. Hayatlarına bu doğrultuda şekil verirler. Böylece hezeyanlı mistik inançtan başka bir şey yaşamazlar. Bu yüzden İslam’ı yaşadıklarını zannetseler bile yaşayamazlar. |
Farklı inançtaki insanlar arasındaki ayrışma, kin, nefret ve savaşlar irdelendiğinde, sebebin din olmadığı görülecektir. Asıl sebebin dini parçalara ayırarak oluşan mezhepçi zihniyetlerin ya da illegal gizli örgütlerin oluşturmuş olduğu ötekileştirmeden başka bir şey değildir.
Zamanla ötekileşip güçlenen her illegal din temelli grup, mutlak iktidarın gücünü elde etmek ister. Çünkü bu hırs oluşumlarını oluşturmakta ve bir arada tutmaktadır. Bunlar, çoğu zaman insanları himayeleri altına almak için çeşitli dini entrikalar da çevirirler. Bu entrikalar sayesinde de dünyamız çekilmez bir hal almaktadır. Oysaki dinlerin temelinde kardeşlik, affedicilik, birleştiricilik, yaşatma öğretileri bulunmaktadır. Eğer insanlar gerçek ilahi inançla hareket etmiş olsalardı, medeniyetlerin ve insanlığın ittifakı ve kardeşliği söz konusu olurdu. Yaşanılan din, barış dini olurdu.
Papaz Martin Luther, 1517 yılında görev yaptığı üniversitenin kapısına, kilisenin parayla günahların affedilmesini protesto etmek için 95 maddelik tezini astığında, papazlar onu dinsizlikle suçlamaya başlamıştı. Luther, herkesin din adamı olabileceğini, din adamlarının da evlenebileceğini söylüyordu. Her kişinin tanrı ile arasında dolaysız bir bağ olduğunu ve Allah’a ulaşmak içinde bir din adamına ihtiyaç olmadığını söyleyerek aracılığı ret ediyordu. (Tarikatçılarımız hala farkına varmadılar) Orta çağı yaşayan Avrupa, Martin Luther’in bu fikir ve eylemi sayesinde çağdaş uygarlığa geçiş için büyük bir fırsat kaynağı bulmuş oldu.
İslami olduğu düşünülen ama bozuk inanç doktrinleri barındıran toplumlar arasında neden bir Martin Luther daha çıkmasın? Belli zaman aralıklarında Martin Luther’lere ihtiyacımız yok mu? İslam coğrafyasına baktığımız zaman, çoğu bölgenin hala orta çağı yaşadığı ortadadır. Teknolojik ve maddi refah düzeyi her ne kadar yüksek olan Müslüman ülkeler olsa bile, bu ülkelerin de insana ve insanlığa verdiği değer, orta çağ düşünce yapısının bile gerisinde kalmaktadır. Çünkü bu bölgelerde yaşayan insanlar akıl ve mantıktan çok şekilciliğe önem vermektedir. Hür irade, çoğu kez baskılanmaktadır. Sonuç olarak mutsuzlar, bu yüzden büyük bir çoğunluk aynı inançta olmayan ülkelere göç konusunda çok iştahlılar. Başka inanca sahip bir ülkede huzur aranıyorsa, insanın kendi inancının eğri ve doğruluklarını irdelemesi gerekmez mi? Hani huzur İslam’daydı. Demek ki yaşadığımız ya da bize anlatılan din İslam değildir. İslam kılıfında hezeyan dolu bozuk inanışlar ve ayrıştırıcı fikirlerdir. Ayrıştırıcı fikirler de Allah’ın sözü olamaz.
Devamı için Tıklayınız: https://saittasci.com/kategori/kitaplar